Anasayfa Haftanın Yazısı Ağırdır: Yüzde 37 Kendini Bir Partinin Kategorik Seçmeni Olarak Görmüyor

Ağırdır: Yüzde 37 Kendini Bir Partinin Kategorik Seçmeni Olarak Görmüyor

Paylaş

KONDA Genel Müdürü Bekir Ağırdır, Açık Radyo’da her sabah yayınlanan Açık Gazete programında Ömer Madra ve Can Tonbil’in sorularını yanıtladı.

Toplumun üç kesimden oluştuğunu, üç kesimin kendi çatısı altında toplandığını, üç çatının da dolu nedeniyle zarar gördüğünü ama birleşilerek sağlam bir çatı yapılamadığını söyleyen Ağırdır, yüzde 51-49’a oturmuş bir denge içinde kim kazanırsa kazansın diğer çatıların altındaki seçmenleri yok sayarak ülkeyi yönetemeyeceğini söyledi ve ekledi: “Bu seçimler kostümlü prova olabilir.”

Ağırdır, 25 milyon insanın yani yüzde 43-44’ün kendisini herhangi bir partinin kategorik seçmeni olarak görmediğine, bu oranın seçim dönemlerinde ancak yüzde 37’ye düştüğüne de dikkat çekiyor.

Programdaki konuşmaları aynen aktarıyoruz…

Üç parçalı bir Türkiye’den bahsetmiştik. Üç coğrafyanın da üç ayrı talepler dizisi, üç ayrı sorunlar dizisi ve üç ayrı Türkiye hayali olduğunu ve Türkiye’nin de asıl sorununun bu olduğunu söylemiştik. Aradan geçen üç hafta içinde bir değişme, gelişme var mı?

Bu tür bir problem kolayca üç haftada, hatta üç ayda falan çözülmez. Çünkü problem, çok daha derin ve çok daha uzun zamandır işleye işleye belli bir rotaya geldi.

Üç ayrı grup halinde üç tane çatının altına toplanmışız. Gruplardan bir tanesi daha batılı, modern, kentli pratikleri içinde değer dünyası daha gelişmiş ya da daha özgürlükten, insan haklarından yana gelişmiş bir kesim ve ekonomik olarak da kendi dinamikleri yeterince güçlenmiş bir kesim. İkinci küme, muhafazakar hayat tarzına sahip, muhafazakar değerleri daha güçlü olan, ekonomik aktörleri ve dinamikleri yeterince güçlenmediği için hala devleti bekleyen ve devlete rol biçen kesim. Üçüncüsü de Kürtler.

Üç ayrı çatının altına girmişiz, dehşet bir dolu yağıyor ve hepimiz de bulunduğumuz çatının o doluyu taşımadığını görüyoruz ama üçümüz birleşip yeni bir çatı da inşa edemiyoruz, kendi çatımızın altından fırlayıp karşı tarafa da gidemiyoruz ya da karşı taraftakiler de bize doğru gelemiyor. Çünkü “Koşsam da beni kendi çatılarının altına almayacaklar” duygusu taşıyoruz. Biz öbür tarafı korkutmak için önce öcü masalları icat ettik ama o masallara o kadar inandık ki, sonunda kendi hortlaklarımız oldu ve kendi hortlaklarımız bizi esir aldı.

Karşı taraftan korunmak için duvarlar ördük, şimdi o duvarları o kadar yükselttik ki kendi hapishanemiz oldu, onun dışına çıkamıyoruz.

Dolayısıyla üç çatının altı ve üç çatı da sağlam değil, üç çatıdan da doluya karşı her gün bir-iki kiremit gidiyor. Bunu görüyoruz ama bir türlü o ruhi ve psikolojik, akli, zihni engelleri de aşıp yeni bütün, büyük bir çatı inşa edelim diyemiyoruz.

Bu metafora ufacık bir ilavede bulunayım. Özellikle bu iklim yıkımı şartlarında artık dolular da eski bildiğimiz dolular gibi değil. Büyük bir felaket halinde geliyor.

Evet, hem iklim değişikliği açısından metafor doğru. Hem de tüm dünyada ekonomik ve siyasi bir krize doğru gidiyoruz. Küresel göçü, küresel terörü, küresel iklim değişikliği vs. ve tüm dünyada küresel siyasi kriz var. Görüyoruz, dolu daha da artacak ama bir türlü akli ve zihni ambargolarımızdan kurtulamıyoruz.

Sanayi toplumundan bilgi toplumuna geçiş, ya da bilgi toplumunun yeni siyasi ve hukuki düzenlerini devlet nizamlı üretememek diye tanımlıyorum ben bunu. Dolayısıyla kriz sadece bize dair değil, tüm insanlığın krizi. Trump ve benzerleri boşuna yüzde 50 oy alıp gelmiş değil. Biz ise bir yandan bilgi toplumu olmaya çalışan kesimin problemleri, bir yandan hala sanayi toplumu olabilmeye çabalayan başka kesimin problemleri ile bu iki süreci birarada yaşıyoruz.

Dolayısıyla bizim asıl şansımız ya da şanssızlığımız, eğer bu karmaşayı çözebilirsek dünyadaki etkinliğimiz ne askeri gücümüzden ne ihracat sayımızdan falan olmaz. Bu maharete sahip olmaktan gelir. Ama bu mahareti üretecek olan entelektüel kesim de sözünü ettiğimiz birinci kesimde ama o kesim de bu durumun farkında değil. Kendi çatısının altında kendi kendine coşmaktan öte henüz halaya karşı taraftan kimseyi dahil edemiyor. Bunu görmüyor ve bunu görmediği zaman da “Ya böyle bir mesele var” diyenlere de kızıyor.

Ama referandumdan beri “bizim akvaryum” dediğim kesimde, “diğer tarafları da anlayalım” çabasının, iletişim dilindeki çabanın, duyarlılıkların farkındayız. Neredeyse bildiğimiz, tanıdığımız her arkadaşımız en azından “diğer kesimlerin de duyarlılıklarını anlayalım” diyor.

Örneğin, Kürt meselesine bakışta en azından bu taraftan bir yumuşama olduğunu görüyorsunuz. Son üç gündür hiç beklenmedik insanlar bile HDP’ye oy vermek gerektiğini yazıyor. Bunların bile bir değerinin olduğunu sanıyorum. Ama bu süreç. Keşke öyle üç günde, bir sloganla ya da bir toplu iğneyle dürtülmekle hallolsaydı.

Sarsılmamız lazım. Gerçekten zihnimizin ve yüreğimizin sarsılması ve yeniden Türkiye’yi, Türkiye’nin geleceğini ve hepimizin geleceğini düşünmemiz lazım. Çünkü dehşet bir kamyon geliyor ve kamyon hepimizi ezecek.

Bütün ekonomistler hükümeti uyarmaya çalışıyor. Bütün bankacılık sistemindeki toplam mevduatın (gerçek kişiler ve şirketler) yüzde 88’i üç ay veya daha kısa vadeli. Oysa tüm bankacılık sisteminin verdiği krediler de biliyoruz ki bir yıl ve daha uzun. Bu ne demek? Herhangi bir panik anında o 88’in 40’ı bile “paramı çekiyorum” dese bütün ekonomi, bütün bankacılık sistemi ve bütün ülke batar.

Bunu bütün ekonomistler söylüyor ama iktidar “Kamyon falan geldiği yok, siz abartıyorsunuz” diyor. Şimdi bu, toplumsal kutuplaşma meselesinde de öyle. Her yerde ben anlatmaya çalışıyorum ki, kamyon geliyor ve hepimizi altına alacak ama bir kesim hayır kamyon gelmiyor, bu doğaldır, o görünen gölge de kamyon değil, merak etme modunda. Umarım onların dediği gibi olur ama ben kutuplaşmayı çözemezsek, ortak yaşama iradesini güçlendiremezsek de bir başka sorunlar yumağına ve dibe doğru, başka bir yıkıma doğru yuvarlanabilme riskini görüyorum.

Bu vesileyle iki şey sorayım. Bir tanesi mali ve finansal krizle ilgili olarak IMF’nin acil toplantı yaptığına dair haberler geldi. Türkiye’deki yatırımcılar çekilebilir, ona karşı hazırlıklı olmalıyız dendiğine dair DW Türkçe’de bir haber vardı. Bu, sizin dediğinizi de doğruluyor. Bir de Özgür Mumcu birkaç gün önce bir yazı kaleme aldı ve muhaliflerin ortak cephe oluşturabilmesini, söylemlerde de kutuplaşmayı giderecek şekilde yaratıcı söylemlere başvurulmasını, Türkiye’nin belki de bu seçimle ender görülen bir fırsatı yakalayıp, bir şekilde dünyaya kriz ortamında bir örnek oluşturabilecek ortak davranabilme kültürü geliştirmesi ihtimalinden bahsetti…

Kesinlikle. Ben de bu ihtimalin çok güçlü olduğunu sanıyorum. Eğer gerçekten büyük kitlelere, toplumun o üç kesimine de bu konuda sağlam bir proje sunulabilseydi ve “Ya bu ustalar bu çatıyı yapacaklar” dedirtebilseydik, bugün bile mümkün olurdu.

Çünkü herkesin, her bireyin, ama Sivas’ın Zara ilçesindekinin, ama İstanbul Kadıköy’de herkesin yastığa başını koyduğu zaman problemin ne olduğu konusunda yanlış kanaat sahibi olduğunu sanmıyorum.

Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz, hepimiz bu belirsizliği ve koşulların ürettiği riskin ne olduğunun farkındayız. İşte bu yüzde 88 mevduatın bile kısa vadeli oluşu ne demek? Yarın ülkeyi yönetenlerin veya ülkenin sisteminin bana güven vermediği demek. Yabancı yatırımcıya falan kızmaya gerek yok. Kendimiz kendi ülkemizde kendi koşullarımıza güvenmiyoruz. Haksız mıyız? Hayır. Çünkü eğer bu kadar keyfi, bu kadar kural dışı bir yönetim düzeniyle devam ediyorsanız o zaman da problemlerin yönetilemediğini görüyorsunuz. Bu gerçek hayatın ürettiği problem ve gerçek hayatın ürettiği problemleri de her yurttaş farkında.

Ben o yüzden yürekten şuna inanıyorum ki, eğer bir ekip veya bir parti veya bir program ülkenin ortak geleceğini doğru tarif edebilsin ve üç kümenin de o çatının altında olabileceğini göstersin ve bunu gösterirken de bunu inşa edebilecek kapasitede, maharette zanaatkarlıkta olduklarını gösterebilen bir kadro ve söylemle hemen ilk seçimde veya pazar günü bile değişebileceğine yürekten inanıyorum.

Bu çok önemli bir nokta. İnce’nin İzmir’de Kordonboyu’nda rekor denebilecek bir kalabalığın önünde çok canlı, katılımlı bir mitingde… Aynı şekilde Diyarbakır’da uzun süreden beri suskun insanların ilk defa “Biz buradayız ve hepimiz Demritaş’ız” dedikleri çok canlı ve büyük bir kalabalığın olması… Saadet Partisi’nin çok beklenmedik şekilde genç kitleye söylemi, bilgi toplumuna yönelik Saadet Partisi’nden de bu tür şeyler çıkıyor olması belki de böyle bir dönüşümün, çatının tamir edilmesi, onarılmasının ortaklaşa ipuçlarını veriyor mu diye düşünüyor insan.

Benim şöyle bir gözlemim var: Hepimizin umutlanmaya ihtiyacı var. Çünkü bir yandan ülkeye bakınca hepimiz karamsar davranıyoruz, riskleri vs. görüyoruz. Ama çıkışın nerede olduğunun da tam adını koyamıyorduk ve umutlanma ihtiyacımız vardı. Dolayısıyla en azından muhalefetin ürettiği kampanyalar ve bu altı haftada bile kendine en azından özgüven ve umutlanma ihtiyacını karşılamış görünüyor. Hem Muharrem İnce’nin kampanyası, hem HDP’nin, hem Saadet Partisi’nin, hatta İyi Parti’nin ki bile… Ama sözünü ettiğimiz şey güven inşası üç aşamalı. Yani önce “Biz de bu kez doğru adaylarımız var ve sahip çıkabiliriz” demesi gerekiyordu her parti tabanının.

Sonra “kazanabiliriz” umuduna gelmeleri gerekiyordu. Sonra üçüncü aşama, “Ülkeyi yönetebilirler” dedirtip, öbür çatıların altındakileri de kendilerine doğru çekebilmeleri lazımdı.

Şimdi birinci aşaması meselenin geçilmiş durumda. Muhalefetteki bütün aktörlerde müthiş bir özgüven patlaması var. Bu bile çok değerli. Ama bunun yeterli olmadığını herkes anlamalı. Yani kazanmak için o biraz önce sözünü ettiğimiz büyük kitleden oy alınması lazım. O büyük kitleden oy alınması ise sadece münazara ile sadece Erdoğan eleştirisi ile sadece güzel mitingler, şarkılar üretmekle olabilseydi keşke. Ama bu kadar kolay olsaydı zaten böyle bir problemden konuşmuyor olurduk.

Biraz da çıkmaz yok mu o noktada? O kitleden oy alınabilmesi için de eğitim faktörü önemli bir şey değil mi?

Çok.

Bu gibi enstrümanları devlet ya da devletin başındaki iktidar elinde tuttuğu müddetçe, paylaşmadığı, kendi istediği gibi şekillendirdiği sürece bu nasıl mümkün olabilir?

Bir kere eğitim meselesi evet. İki tane mesele üzerine konuşmak, bütün hikayeyi bile buradan anlatmak mümkün. Nedir o? Bir, ortak yaşamı inşa edeceğiz. Hep beraber. Dindar, seküler, Türk, Kürt… Hepimiz yarın sabah içinde yaşayacağımız ortak kuralları inşa edeceğiz demek. Yani “Çılgın projem demokrasi” demek. Gözünü yumup sadece demokrasi hayalini anlatmak bile yeterliydi. 500 lira emekliye para verdim, öğrenciye 350 lira verdim demeye bile gerek yok. İkincisi de eğitim meselesiydi. Yani ülkenin eğitim sistemi hem nitelik olarak dağılmış, çökmüş durumda. Hem de Türkiye’de eğitim sisteminin insanlar için en büyük anlamı ve özellikle aileler için anlamı sadece çocuğun eğitime ulaşması ve istihdam fırsatı bulması değil. Aynı zamanda bulduğu istihdam fırsatından sonra ailesini de daha iyi bir hayata doğru çekmeye yardımcı olması…

Şimdi eğitim sistemini bu hale getirdiyseniz, yani artık eğitim daha iyi bir hayata ulaşma arzusunun taşıyıcısı olmaktan çıktıysa, sadece bir partiye üye olmak, bir partiye yandaş olmak, böyle daha iyi bir hayata ulaşmak, örneğin ihale almak, kamuda istihdama katılabilmek veya iyi bir üniversiteye gidebilmek için partizanlık yeterli hale geldiyse, zaten sistem dibinden kırılıyor, çöküyor demektir.

O nedenle 500 liralık-1000 liralık vaatlere falan gerek yok. Çünkü hepimizin gözünün önünde bütün o eleştirdiğimiz devlet ve bütün o eleştirdiğimiz içinde bin tane mayın barındıran, bin tane özgürlüklere engel madde olan hukuk nizamı bile, o hastalıklı haliyle bile yürümez, keyfiyetçiliğe ve partizanlığa teslim olmuş, omurgası kırılıyor. Bu asıl ortak yaşama hayalimizin önündeki en büyük engeldi. Dolayısıyla sadece buradan konuşmaktı hikaye zaten. O yüzden geri kalan detayın çok önemi yoktu. O nedenle sadece münazara yetmiyor. Evet, Muharrem Bey de, Meral Hanım da, Temel Bey de Tayyip Bey’in hiç alışkın olmadığı kadar, Tayyip Bey’i savunma pozisyonunda tutacak kadar münazara anlamında başarılılar. Ama yetmiyor. Yetmesi için Tayyip Bey’e şimdiye kadar oy vermiş büyük kitlelerden, 22 milyon insandan en az 4 milyonu bu tarafa çekmeniz, ikna etmeniz lazım. O yüzden münazara yetmiyor diyorum.

8 milyondan fazla kararsız var ve 8 milyondan fazlasını da muhalefetin alması gerekir diyen Tarhan Erdem’in yazısına değinmiştik. Demirtaş da şöyle bir şey söylemişti: Ya demokrasi, ya diktatörlük. Aslında çok net. Öyle başka şeylerle değil, doğrudan doğruya bir seçim. Toplumun önündeki bir çatı seçimi. Buna belki “Ya demokrasi ya barbarlık da diyebiliriz. Böyle çok keskin bir gidişe gidiliyor. Bu bağlamda bir de bazı genç arkadaşlarımızla konuşurken de “Ya ben çok seçimlere katıldım, uğraştım arkadaşlarımla beraber ama sonuç alamadık. Bu seçimde gitmeyeceğim, oy kullanmayacağım” şeklinde konuşan bazı arkadaşlarımız olduğunu da biliyoruz. Çok değerli, eğitimli insanlar bunlar. Bu konuda ne önermemiz lazım?

Birincisi ben bu seçimlere katılımın son derece yüksek olacağını düşünüyorum. Eğer azalırsa da muhalefet blokunun potansiyel oylarından değil, iktidar blokunun potansiyel oylarından katılımın azalacağını düşünüyorum.

Yani bizim şöyle bir sayısal analizimiz ve tespitimiz var: 7 Haziran 2015’teki seçimlerde iktidar blokunun oyu yüzde 41’e düşerken önemli oranda seçmeni sandığa gitmediği için düşmüştü. Nitekim onlar da 1 Kasım’da oy verdi. Şimdi de eğer katılım eksilirse sözünü ettiğimiz muhalefet blokundan ve genç arkadaşlardan daha çok AKP taraftarından olur. Problemi onlar da görüyor. İktidarın yaptıklarının yanlış olduğunun da farkındalar ama henüz bu çatının altına koşarlarsa buraya alınacaklarına dair güvence hissetmeyen bir kesim varsa, onlar seçime katılmayabilir. İkincisi, biz 1,5-2 ay önce yaptığımız bir modellemede aşağı yukarı 25 milyon insanın herhangi bir partinin kategorik seçmeni sayılamayacağı gibi bir hesabımız vardı. Yani yüzde 43-44.

Bu, seçim yaklaştıkça, mitingler, kampanyalarla ortamın daha politize olmasıyla yüzde 37’ye düşmüş durumda. Ülkenin 57 milyon seçmeninin yüzde 37’si bile demek, aşağı yukarı 20 milyon insan hala kategorik olarak hala bir partinin seçmeni sayılamayacak insan. Bunların çok önemli bir kesimi, üçte birden fazlası gençler. Dolayısıyla şu iki günde bile bütün seçim tablosunun sonucunu alt üst edebilecek kadar radikal değişiklik üretebilecek şey, o gençlerin gidip geleceklerine sahip çıkmalarıdır.

Ama şunun da altını çizmek isterim: Kim kazanırsa kazansın, pazartesi sabah kim cumhurbaşkanı olur veya parlamento çoğunluğunu alırsa alsın, 51-49’a oturmuş bir denge içinde, yani öbür iki çatı veya bir çatının altındakileri yok sayarak ülkeyi yönetebilmesi mümkün değildir.

O nedenle geçen haftaki programda da söylemiştim. Bu seçimler kostümlü prova olabilir.

Mümkün değil. Kürtler dediğiniz zaman, konuştuğunuz insan kitlesi 14-15 milyon. Ya da modernler dediğiniz zaman 20 milyon. Ya da muhafazakarlar diye baktığınız zaman 35 milyon. Hiç kimse bu büyüklükteki insanların ihtiyaçlarını, taleplerini, dertlerini, tercihlerini yok sayarak ülkeyi yönetemez. Bugünkü iktidar da buna dahil.

O nedenle ben yerel seçimler de yapıldıktan sonra 2019 sonbaharından itibaren her an yeni bir seçim ihtimali olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla da genç arkadaşlara önereceğim şey, hem bu pazar sandığa gitmeleri, saat 17.00’den sonra sandıkların peşini bırakmamaları ama 25 Haziran sabahından itibaren de ülkenin geleceğine nasıl müdahil olabileceklerine dair yeniden Türkiye’yi düşünmeleri, yeni yol yöntem yeni siyaset üretmek için de bu ülkenin geleceğine güvenerek yeniden çalışmalarını öneririm. Başka da yolumuz yoktur.

Geçtiğimiz seçimlerle kıyasladığınız zaman, insanların siyasi tercihlerini kamusal alanda söyleme konusunda daha fazla çekinceleri olduğunu düşünebilir miyiz?

Tabii ki düşünebiliriz. Bu bütün dünyada da böyle. Bütün dünyada metropolleşmenin ürettiği gündelik hayattaki asayiş problemlerinden, karmaşadan, endişe duygusundan dolayı tüm dünyada da buna benzer bir risk var. Ama kendini gizleyenlerin sadece iktidar baskısından korkanlar olduğunu varsaymak yanlış. Bu korku bir kesimin korkusu değil. Hepimizin korkuları var. Sivas Zara’dakinin başka, İstanbul Kadıköy’dekinin başka korkuları var.

Biz bunu ölçebilmek için örneğin sorunun dışında başka bir sürü yöntem kullanıyoruz ve her seferinde ölçtüğümüzde söylenenlerle, kullandığımız teknikle ölçümümüz arasında fark oluyor. Ama bu fark sadece bir kanadın eksilmesi ya da kendini gizlemesi değil, iki kanadın kendini gizlemesi. Çünkü bu ülkede toplumsal bellek o kadar güçlü ki, bizim akvaryumun ‘Türkler balık hafızalıdır’ gibi efsaneleri vardır ama hiç de öyle değil. Sivas’ın bir köyünde insanlar bütün tarihleri boyunca yaşadıkları meselelerden dolayı Alevi yurttaşımız korkuyor, kendini gizlemeye çalışıyor; İzmir’de ise beyaz yakalılarla yaşayan muhafazakar yurttaşımız onlardan korkup kendini gizliyor. Dolayısıyla korku tek taraflı değil. Hepimiz korkuyoruz. Asıl mesele bu korkuyla geleceği inşa edemeyiz. Umut konuşmamız lazım, siyasetten bunu bekliyoruz. (EKN)

bia
Paylaş

Yorum yapın

Please enter your comment!
Please enter your name here