Anasayfa Haftanın Yazısı ALEV ÖZKAZANÇ İLE JUDITH BUTLER VE QUEER ÜZERİNE BİR SÖYLEŞİ-Çiğdem Akgül

ALEV ÖZKAZANÇ İLE JUDITH BUTLER VE QUEER ÜZERİNE BİR SÖYLEŞİ-Çiğdem Akgül

Paylaş

 Çiğdem Akgül :

Bugün, bilhassa son zamanlardaki çalışmalarında Queer kuramı ağırlıklı bir temanın belirginleştiğini gördüğümüz, dolayısıyla bu kuramın öne çıkmış bir ismi olarak da feminist teorisyen Judith Butler’a dair ilgisiyle bildiğimiz Ankara Üniversitesi Kadın Çalışmaları Anabilim Dalı Başkanı Doç. Dr. Alev Özkazanç ile -bu söyleşinin özel konusu kapsamında- Butler’ın  söylemsel analizleri ve queere dair konuşmak üzere beraberiz.

Çiğdem Akgül: Son birkaç seneye kadar sizi, daha çok siyaset bilimi alanındaki çalışmalarınızla tanıyorduk; ama son birkaç senedir, neyse ki, feminist görüşlerinizi derslerinizin dışında da takip edebilmemize olanak tanıyan feminist yazılara da ağırlık verdiniz. Bunun gecikmiş bir paylaşım olduğunu düşünmekle beraber, söz konusu beklemişliğinizin queer ve Butler gibi, pek çok feministin hâlâ pek de içine girmeye yanaşmadığı bir bakış açısıyla kırılmasını da oldukça manidar buluyorum. Çünkü bu, gecikmeyi, verimli bir birikime dönüştürmüş. Uzun süren, -yazınsal anlamda tabii-, sessiz feminist politikanızı Butler ile buluşturan neydi? Queer kuramı ve Butler, sizin feminist duruşunuzla nerede, hangi açılardan kesişti?

Alev Özkazanç: Öncelikle teşekkür ederim, hem bu söyleşi, hem de kendi düşünsel gelişimim üzerine düşünmeye çağıran bu özel soru için. Haklısın, ben de bunu gecikmiş olarak görüyorum ve gecikmenin birçok nedeni var, ancak senin sorunda ima ettiğin “manidar” nedene değinmek gerekirse şunları söyleyebilirim. Kişisel tarihim açısından ben kendimi önce “feminist”, sonraları da 1980 sonlarından itibaren “sosyalist-feminist” birisi olarak tanımladım. Ama bir süre sonra iki terim arasındaki “tire” benim için anlamını yitirdi ve ikisi benim için bir ve aynı şey haline dönüştü. İki terimi birlikte kullanırken aslında her iki kimliğin ya da politik duruşun kendi içinde tutarlı ve kapalı şekilde algılanmasına karşı bir politik hat izliyordum. Sosyalist-feminizm bence hem feminizmdeki salt kadıncı eğilimi, hem de sosyalizm fikrinin erilliğini kırmaya çalışan bir şeydi. Ama buradan kalkarak feministler ile sosyalistlerin ittifakı gibi bir şeye de inanmıyordum, mücadelenin çok daha parçalı ama aynı anda bütünleşik ya da melezlenmiş olması gerektiğini düşünüyordum.  Yani iki kimliğin tanınmaz derecede birbirinin içine girmesini hayal ediyordum. Öte yandan bu politik kavrayışım, özellikle Laclau ve Mouffe’ın hegemonya ve radikal demokrasi kavrayışları tarafından da destekleniyordu. 1980’lerin sonlarında Foucault ve Laclau ve Mouffe üzerinden post-yapısalcılık kuramı ile de tanıştım ve sosyalist-feminist duruşumu daha çok post-yapısalcı bir çerçevede geliştirmeye çalıştım.  Bu hatlar üzerinden çok daha erkenden yani 1990’larda Butler’ı keşfetmek gerekirdi, ama ben ancak 2000 sonrasında psikanaliz okumalarım üzerinden onun eserini keşfettim. Ve onun eseri ile pek çok açıdan güçlü bağlantılar kurabildim. Yani, ben Butler’ı hâlâ asıl olarak sosyalist-feminist birisi olarak okuyor ve beğeniyorum. Onun eserinde çağımıza özgü ve benim kavradığım haliyle bir sosyalist ruh görüyorum. Kimlik politikalarına dair getirdiği derin eleştirisini, Foucault’nun iktidar kavrayışını psikanalizle geliştirmesini çok önemli buluyorum. Ayrıca Butler’ın tam ve açık bir hegemonya ve radikal demokrasi savunucusu olduğunu biliyorum. Kendi performatif siyaset kuramını Laclau ve Mouffe’un hegemonya kuramıyla paralel geliştirmesini önemsiyorum. Ayrıca psikanaliz içinde Lacan karşıtı çizgisini beğeniyorum. Sonuç olarak Butler’ı böyle değerlendirdiğimde, onu sadece LGBT hareketin önemli bir ismi olarak değil, çok daha büyük bir politik yenilenme için çalışan birisi olarak görüyorum. Daha doğrusu onun tekil (LGBT hareketi içindeki) konumu ile evrensellik iddiasını birleştiren hegemonik bir siyasete katkı yaptığını düşünüyorum.

Çiğdem Akgül: Bunu biraz şu noktayı netleştirmek için sordum aslında: Butler’ı “tutarlı bir toplumsal cinsiyet” -bu tutarlılığı açarsak; cinsiyet (kadın/erkek), toplumsal cinsiyet(kadınlık/erkeklik) ve cinsel yönelim (heteroseksüellik)- ile “yaşanmaya değer yaşamlar” arasındaki can alıcı bağlantıyı çözümlemeye götüren şeyin, onun yaşama, yaşamaya verdiği insanî değerden kaynaklandığını görüyor ve aynı hassasiyeti sizin de taşıdığınızı izliyorum. İşte bu ikisi arasındaki bağlantıyı kurma çabasında en etkin araç olarak dil vurgusu öne çıkıyor Butler’da. Dolayısıyla “yaşanabilir olan” ile “tanınmaz olan” yaşamları kuran, ilân eden ve deneyimleten bir dil içinden geçiyoruz. Kendisi Cinsiyet Belası kitabını queer teorisi odaklı yazmadığını, hâlâ da esas olarak feminizm içinden konuştuğunu belirten Butler’ın yaklaşımlarının LGBT bireyler tarafından bu kadar sahiplenilişi, eşcinsel, biseksüel, trans bireylerin mücadelesinin eşitlikten önce ve öte bizzat yaşam mücadelesi olması, bir ölüm kalım, susma-gizlenme-saklama-kapanma; ez cümle, “yok olarak, görünmez olarak” görünme hali içinde yaşama savaşı olmasından kaynaklı olsa gerek. Butler’ın çok sevdiğim ifadesi ile “herkesin her haliyle en değerli değer olduğu” gerçeğini unutuşumuzu deneyimleyenlerdi onlar. Toplumsal bir unutuşa toplumsal olarak mahkûm edilişimizin kendilerine yer açmadığı yaşamlar… Bu noktada, Butler, aşağılanan, marjinalleştirilen LGBT bireylerin yaşamlarının değerinin tanınıp, olanaklı kılınacağı nasıl bir eşitlik perspektifi sunuyor? Çünkü biliyoruz ki, o, bu perspektifte normların, dilin kodlarının tutarsızlığını öne çıkarıyor ama buna karşılık kimi eleştirilerin hedefi de oluyor. Çünkü bu tarz bir dönüşümün acil, somut ihtiyaçlara cevap vermekte yavaş işleyeceği, alt üst ediciliğin, “kendiliğin” zamansal muğlaklığına bırakıldığına dair eleştiriler baş gösteriyor.

Alev Özkazanç: Butler’ın eseri elbette, queer’in ve aslında queer feminizmin öncü eserlerinden sayılıyor. Kendisi hem queer hem feminist; bu ikisini ayrı olarak görmese de, yine de queer olmayan bir feminizm anlayışının günümüzün oldukça karmaşık hale gelen toplumsal cinsiyet sorununa yanıt veremeyeceğini düşünüyor. Bu yüzden “Yeni Toplumsal Cinsiyet Politikası” dediği şey ile queer ve feminizm arasındaki bağlantılar üzerinde düşünmeyi önemsiyor. Bu konuda düşünürken Butler’ın kalkış noktası hiç kuşkusuz feminizm içindeki heteroseksüel varsayımın ve buna dayalı cinsel fark söyleminin eleştirisi olmuş. Cinsiyet Belası için “hayatımın farklı yönlerini birleştirebilir miyim diye düşünürken başladı” diyor; yani bir yandan post-yapısalcı Fransız feminizmi ile girdiği eleştirel diyalog ile öte yandan on yıllardır içinde yer aldığı gay ve lezbiyen cemaat içindeki aktivizm bağlamını. Sonuç olarak Butler’ın bu eserinin “kastını” aşan şekilde queer kuramın temel metni olarak sivrilmesinde tuhaf bir şey yok. Zaten kitapta ve sonraki tüm eserlerinde öne çıkan “yaşam” sorunsalı açıkça LGBT bireylerin yaşamsal sorunları bağlamında açımlanıyor.  Ancak yaşam sorunsalı bu çevrelerle sınırlı kalmayıp tüm bir insanî yaşama dair radikal bir düşünüş biçimini de alıyor. Gerçekten de yaşam sorununun onun siyaset kavrayışının merkezinde yer aldığını söyleyebiliriz.Yaşam derken aslında temel olarak iyi yaşam, doğru yaşam nedir sorularını değil de dar anlamda “hayatta kalmak” sorununu (survival) dert ettiği açık.Bu soru, yaşamaya değer yaşam nedir; anlaşılır, gerçek, idrak edilebilir, yani yaşanabilir yaşam nedir, sorularıyla birleşiyor. Butler, bu sorular ile genel olarak normlar ve özel olarak toplumsal cinsiyet normları arasındaki güçlü bağlantılara dikkat çekiyor.

Yani, hangi toplumsal cinsiyet normları yaşamı yaşanabilir ve değerli kılar? Bu soru elbette bu normların dışına düşenlerin yaşamları açısından soruluyor öncelikle. Ve böylece şiddet ve hayatta kalma sorununa bağlanıyor. Butler’da bağlantılı bir diğer kavram daha var; o da mümkün olma, imkan dahilinde olma. Bu da temel bir politik kavram ona göre. Çünkü varoluşu imkânsız ve gerçekdışı görünenler için mümkün olmanın bir zaruret olduğunu söylüyor. Ancak tüm bunları söyledikten sonra Butler’ın siyasetinin LGBT bireyler için olduğu ve onların yaşamlarını sürdürmeleriyle ilgili temel haklara ulaşmalarıyla sınırlı olduğu sonucuna varılması doğru olmaz. Tersine Butler, bence marjinal gibi görünen cinsel bir azınlığın temel yaşamsal hakları sorunundan kalkarak, mümkün olan en geniş ve çeşitli çoğunluk yani insanlık için mümkün olan en özgürlükçü ve eşitlikçi düşünceyi geliştirmeye çalışıyor. Yani LGBT’lerin uğradığı yaşamsal şiddet sorununu, heteronormatif bir toplumsal düzenin kriz semptomu olarak çözümleyip, güçlü bir hegemonik eklemlenme için uğraşıyor. Bence böyle bir tutumun, bazı yaşamsal sorunlar, şiddet ve ayrımcılık gibi acil ve somut sorunlar karşısında yavaş olduğu ve uygun olmadığını söylemek doğru olmaz. Tam tersine, queer politikadan anlamamız gereken en temel şudur: LGBT bireylere dönük nefret ve şiddetle, sadece onlara odaklanan ve onların hayatta kalmalarına vurgu yapan bir perspektifle mücadele edilemez. Bu nefret, öfke ve şiddeti aşmanın tek yolu, cinsel azınlıkların bu sistemde bir semptom olarak nasıl iş gördüklerini göstermektir. Yani, onlara yönelik öfke ve şiddeti, heteronormatif toplumsallığımızın kendi iç çelişkilerine, karanlık noktalarına, boşluklarına, anlamsızlıklarına, gerilimlerine işaret eden bir şey olarak değerlendirmeliyiz.  Ve de bu çelişkilerin herkesi farklı biçimlerde de olsa etkilediğini, herkesin kaderini birbirine bağladığını da gören bir politik hat geliştirmeliyiz.

Çiğdem Akgül: Ben, Butler’ın, bu durumu, yani ifade ettiğiniz gibi, herkesi etkileyen bu çelişkiler ve ortak gerilimler ile “imkânsız” görünenlerin mümkünlüğünü dil üzerinden örneklendirişini çok anlamlı ve ufuk açıcı buluyorum. Aslında sizin de anlattıklarınızdan anlaşılıyor ki, sözlerin anlamlarının ve etkilerinin, kurucu bağlamlarının, ilk kullanılışlarının, ilk ortaya çıkışlarındaki niyetlerin, amaçların çok dışına çıkabildiği ve yaratıcı-yenilikçi ve altüst edici tekrarların mümkün olduğu yolundaki temel vurgusu çok önemli. Biraz yazıları üzerinden de açabiliriz bu tartışmayı. Mesela Butler, Austin’in yaptığı edim-söz ile etki-söz ayrımına dikkat çekiyor. Edim sözler, söylendiği anda bir edimi icra eden sözlerken, etki-sözler, ifade ile onun yarattığı etki-sonuç arasına zamansal bir boşluğun girmesiyle, ifadenin başkaca koşullara bağlı olarak etkisini gösterdiği sözlerdi.  Butler, aslında edim-sözlerin bile ancak somut ifade-edimi dışında başkaca koşullara bağlı olarak etki yarattığını ve tüm sözlerin performatif olarak anlam kazandığını düşünüyor. Örneğin queer kelimesinin kendisi kökensel olarak ucube gibi bariz bir homofobik ifade iken zamanla LGBT bireyler tarafından sahiplenilmiş, bu üstüne alışla, anlam ters yüz edilmiş, egemenin dayattığı yaralayıcı bir ifade verimli, üretken bir siyaset alanına çevrilmiştir. Queer ya da ibne kelimelerinin aşağılama anlamının sabitliği geçersiz kılınmıştır. Keza yine Undoing Gender adlı kitabında “gender”ın BM metinlerine nasıl girdiğini tartıştığı bir bölüm var ki kavramların farklı bağlamlar ve tartışmalar yoluyla nasıl üretici olduğunu aşama aşama izliyorsunuz adeta. Butler bu kitapta gender kavramının kullanımına en sert tepkinin Vatikan’dan geldiğini söyler ve bu tepkinin ironik bir biçimde doğrudan dilde homoseksüelliğe bir yer, varoluş alanı açtığını belirtir. Vatikan, “gender” terimine homoseksüelliği üreteceği iddiasıyla karşı çıkar. Kelimenin, anatomik olarak var olanın üzerine inşa edilen rol, kimlik, arzu vs. gibi kurgulara işaret etmesi, anatomik olanla toplumsal olan arasındaki ayrımın farklı farklı cinsel yönelimleri tetikleyebileceği endişesini ortaya çıkarır. Vatikan’ın bu kelimenin bilhassa lezbiyenliği üreterek, üremeyi, anneliği sarsacağı ve heteroseksist matriksin bozulacağı yolundaki paniği, kelimenin kullanımının hep çoklu cinsiyetlerin varlığını hissettirebileceğine inanmasından kaynaklanır. Daha net bir ifade ile, söz konusu panik, çoklu cinselliklerin varlığını alttan altta tanımasından kaynaklanır aslında. Her ne kadar BM metinlerine genderkavramını sokmak isteyen kadın örgütleri, anneliği ve üremeyi küçümseyen bir yaklaşımları olmadıklarını ısrarla vurgulasalar da, bu sefer söz konusu iddialara karşı Vatikan, eşcinselliği, kişinin erkek ya da kadın olmayı “bırakması”, kendi cinsiyetini kendisinin “kurması” biçiminde tanımlar. Böylece  “gender” kelimesi kadınlığı, erkekliği bırakma olarak anlaşılır. Bu ikili tartışma hattında, aslında Vatikan’ın yasaklama çabasının kavramı tanımlamayı beraberinde getirdiğini, tanımladıkça da alternatif pratiği ürettiğini görüyoruz. Vatikan’ın yasaklama amaçlı tanımsal detaylandırma çabası, erkek/kadın olmanın bırakılabilir bir şey olduğunu, doğal olmadığını paradoksal biçimde kabul ediyor, bu imkâna alan açıyor aslında. Türkiye’de de benzer örneklerden söz etmek mümkün müdür? Bilhassa bu coğrafyada Kaos GL’nin ya da LGBT hareketin buradaki gibi anlam bozucu somut mücadeleleri var mı aklınıza gelen? Ya da farklı ülkelerden örneklendirebileceğiniz?

Alev Özkazanç: Butler’daki performatif kavramı, yani yaratıcı-yenilikçi tekrar meselesi ve performatif siyaset kavramı çok boyutlu ve karmaşık bir kavram. Pek çok farklı düzeyde anlam kazanıyor ve pek çok farklı biçimi var. Örneğin Cinsiyet Belası’nda bu kavram drag queen tartışması bağlamında öne çıkmıştı; orada toplumsal cinsiyetin orijinal olarak performatif kuruluşuna işaret eden bir taklit performansına odaklanılmıştı.Ama o kitapta bile performatiflik kavramı asla sadece ve paradigmatik olarak drag tartışmasıyla sınırlı değildi.

 Bence performatiflik ve performatif siyaset kuramını drag queen gibi açık bir performans gösterisinden, kadın ya da queer (ibne) kavramlarının yeniden anlamlandırılmasına, oradan da hegemonya ve radikal demokrasi bağlamında eklemlenmelere kadar geniş bir alanı kapsayan bir şekilde değerlendirmekte fayda var.Yaratıcı-yenilikçi tekrar meselesine bu açıdan bakarsak, elbette Türkiye’de de ve başka her yerde de aslında iyi siyasetin tam da böyle bir performatif ve hegemonik mantığa dayandığını görebiliriz. Yani, nerede yenilikçi yaratıcı, dönüştürücü bir müdahale varsa orada ayın mantığın işlediğini görebiliriz. Bu bağlamda örneğin Türkiye’de hem feminist hareketin 1980 sonrasındaki ortaya çıkışı hem de LGBTT hareketin gelişimi performatif olarak görülebilir.Feminist hareket, özel bir kamusal-özel alan gerilimi içinde şekillenen Türkiye’nin cinsiyet rejiminde tuhaf bir konuma sahip “kadın” kavramını alıp yeniden anlam yükleyerek politikleştirilmiştir.Feminist hareketin oluşumunda öne çıkan “kadınlar vardır” sloganı kadını görünmez ve değersiz kılan bir kullanıma karşı kadın kavramına değer katmıştır. Aynı şekilde günümüzde yaygın bir kullanıma kavuşan “bayan” terimine karşı verilen mücadelede “kadın” kavramı üzerindeki mücadelenin devam ettiğini görüyoruz. LGBT hareket ise, başından itibaren tabu sayılan, hakaret görülen adlandırmaları ve nihayet “ibne” terimini de üstüne alarak performatif bir siyaseti yürütüyor.Bunu en son olarak Gezi sırasında ve sonrasında yaygınlaşan “velev ki ibneyiz” sloganında gördük. Aslında Gezi performatif siyaset için çok geniş bir alan açtı, sadece feminist ve LGBT görünürlük ve tanınma açısından değil, bizzat herkesin birden “çapulcu” adlandırmasını üstlenmesiyle de. Gezi’de de gördüğümüz üzere mizah çoğu zaman anlam kaydırma, yeniden-anlamlandırma yoluyla etkili bir politik eleştiri aracı olabiliyor, yani performatif bir mantıkla işliyor. Bu açıdan Türkiye siyasetinde alaylı tepki verme tarzının yaygınlaştığını da görüyoruz. En güzel örneklerinden birisi, geçen yıl bir ilahiyatçının televizyonda hamile kadınların kamusal alanda görünürlüğü üzerinde yorumlar yapmasının ardından yapılan hamile eylemleridir.

Çiğdem Akgül: Edim-söz ile etki-söz ayrımına dikkat çekme nedenim, Türkiye’de de feminist ve LGBT hareket için epey bir önem arz eden Nefret Söylemi meselesini bu ayrım üzerinden derinleştirmekti biraz da. Butler, az önce de değindiğim gibi, nefret ifadelerinin (edim-söz oldukları gerekçesiyle) yasaklanmasını savunan ve Amerika’da “ilerici siyaset” diye bildiğimiz kesimler tarafından savunulan politik tutumu büyük ölçüde eleştirir. Ona göre, bu yaklaşımı benimseyenler, nefret ifadelerinin yöneltildiği grubun ezildiği, yaralandığı ve onlara karşı bir şiddet edimi olduğunu varsayıyor. Oysa Butler, böyle bir yaklaşımın, kelimelere yüklenen yaralayıcı anlamı ve kelimelerin mutlak gücünü kabul etmek anlamına geldiğini düşünür. Ve bu ifadeler ne kadar yaralayıcı olurlarsa olsunlar, kendi anlamlarını tersine çevirecek koşulları da üretirler her zaman. Gerçekten de mesela “kadın” kelimesini ele alalım. Siz de yukarıda ’80 sonrasından örneklendirdiniz; bu kavram, feminizmin tarihi içinde yazılarda, derslerde, resmî metinlerde, yasalarda vs. çoklu anlamlar kazanmış, değişmiş, dönüşmüştür. Bugün “kadın” dediğimizde akla sadece, Antik Yunan’daki akılsız varlık ya da 19. yüzyıldaki gibi “kutsal ev süsleri” mi geliyor? Bir kelimenin farklı bağlamlarda ve farklı amaçlarla tekrar tekrar kullanımı, anlamını istikrarsızlaştırıyor ve elbette bunun arkasında önemli ölçüde bir mücadele gerçeği yatıyor. Bu yüzden kelimeleri yeniden ele geçirmek, kelimeyi başka bir şeye dönüştürmek, egemenin kastettiği anlamı altüst etmek, kelimeyi ona karşı çıkmak için kullanmak, onun yaralayıcı etkisini gidermek merkezî bir duruş Butler’ın alt üst edici performanslar önerisinde.

Ne var ki, bugün LGBT bireyler tarafından bu ifadelerle, yani, yaralayıcı olan cinsiyetçi-homofobik ifadeler ile nefret suçları arasında çok yakın bir ilişki kuruluyor. Bu noktada pek çoğu için Butler’ın önerisi, şu an, şimdi maruz kalınan öldürücü şiddeti durdurmada, azaltmada pratik bir çare gibi gözükmüyor çok anlaşılır nedenlerle. Şöyle ki, şimdi, bir bakan “Eşcinsellik hastalıktır” ifadesini kullandığında eşcinsellerin bütün reaksiyonu, duymamazlıktan gelmek, bu adlandırmayı üzerine almamaktan mı ibaret kalacak? Sessizlik anlamın geçerliliğini kabul etmeye tekabül etmez mi bir nevi? Ya da belli grupları, şiddeti bizzat kışkırtan daha ağır ifadelerin kullanıldığı grupları, orduyu, askeriyeyi düşünelim. ABD ve Kanada, Almanya ordularında eşcinsellerden en hafif haliyle “sürtük, aşağılık, erdemden yoksun, asalak” diye bahsedildiğini okuyoruz. Eşcinsellere yönelik cinayetlerin askerler arasında yaygınlığı da bir gerçek. Şimdi, bu cinayet ve nefrette, askerlerin eğitimleri sırasında belletilip durdukları bu sözlerin hiç etkisi yok denebilir mi? Bu gibi durumlarda yasal düzenleme ve yasaklama gerekli değil mi?

Alev Özkazanç: Butler’ın, nefret ifadelerinin şiddet edimi olarak görülüp yasaklanmasına dair getirdiği eleştirinin çok önemli olduğunu ve iyi anlaşılması gerektiğini düşünüyorum. Bu anlamda senin sorundaki bir şeyi düzeltmek isterim. Butler’ın önerisi bu tür ifadeleri duymazlıktan gelmek, sessiz kalmak değildir asla. O, daha çok, yaralayıcı ifadelerin gücünü ciddiye alan ancak bu gücü mutlaklaştırmak yerine sözcükleri başka bağlamlarda dolaşıma sokarak anlamlarını kaydıran, dönüştüren, karşı-söyleme zemin sağlayan bir kültürel ve politik mücadele öneriyor. Nefret ifadeleri söylemini ise kelimelerin yaralayıcı etkisini mutlaklaştırdığı ve devlet ve yargı gücünü temel aktör olarak öne çıkardığı için eleştiriyor. Kelimelerin, adların, anlamların, belirli adlandırmaların yaralayıcı etkisi nasıl azaltılır sorusuna tek biçimli bir yanıt verilemez. Bu bazen, verili adı üstlenmemek, sana yapılan çağrıyı duymazdan gelmek, Yasa’nın çağrısına kulak vermemek olabileceği gibi bazen de verili kelimeyi ya da adı alıp onu bambaşka bir içerikle donatmak da olabilir ve şimdi burada sayamayacağım bambaşka kültürel ve politik tarzlar icat edilebilir. Bu tam anlamıyla bir icat işidir. İfadeler, kelimeler, adlar, anlamlandırmalar ile suç teşkil eden edimler arasındaki ilişki sorusuna gelince:

 Butler kesinlikle yargı gücünü öne çıkaran sansürcü eğilime karşı çıkıyor. Böylece Amerikan sol siyasetindeki bir bölünmede ifade özgürlüğünü geniş anlamda savunan tarafta konumlanıyor, bu kesimler doğrudan bir edim olmadıkça ifadenin özgür kalmasını savunuyorlar. Diğer kesim ise belirli ifadelerin kendisinin bizzat ayrımcılık ve şiddet suçu ya da nefret suçu olarak görülmesini öneriyor. Bu konuda Butler’ın daha fazla ne dediğini bilmiyorum. Ama bence Butlercı bir perspektiften şu söylenebilir: İfadeler ile edimler arasında doğrudan ve zorunlu bir ilişki yoktur ancak çok güçlü ve çok boyutlu, çok çeşitli bağlantılar vardır. Kendi içinde hakaret, aşağılama, tehdit vb. barındıran ifadeler zaten suç teşkil eder. Senin sorundaki ifadeler hakaret niteliği taşıdıkları için suçtur. Ya da bazı ifadelerin açık ve yakın bir tehlike yarattığı durumlarda elbette bu ifadeler de engellenmelidir. Buradaki sorun şu: Bir gruba ya da inanca yönelik her tür “yaralayıcı” söz eğer nefret suçu olarak görülüp yasaklanırsa bir dizi politik sorun ortaya çıkar. İlkin bu konuda tamamen tarafsız bir yargı süreci ve toplumsal ve hukuki kültür söz konusu olamayacağı için belirli toplumlarda ancak belirli grup ya da kesimlere dair ifadeler daha fazla koruma görecektir. Örneğin Türkiye’de böyle bir düzenleme, eşcinseller ya da azınlıkların korunmasından çok, hegemonik dine karşı ifadeleri yasaklamak için daha fazla kullanılacaktır. Butler, Amerika’da da benzer bir keyfi ve muhafazakâr yorumun mahkemelerde geçerli olduğunu söylüyor. İkinci olarak “nefret” çok muğlak bir kelime ve eğer incitici ve yaralayıcı tüm eleştiriler ya da görüşler nefret olarak görülürse bu gerçekten de toplumsal ve kültürel karşılaşma ve mücadelenin önünü tıkar ya da daha ziyade, toplumsal ve politik mücadeleyi tamamen suç ve ceza merkezli hukuk mücadelesi haline dönüştürür.

Çiğdem Akgül: Egemenin “niyet”iyle bütünleşmiş terimleri ele geçirmek “yaralayıcılığı” da muğlaklaştırıyor ve onun karşısında böylece konumları “kırılgan”lıkta sabitlenmiş trans, eşcinsel, azınlık, kadın her birimizin statüsünün bu kırılganlığını da sarsarak, pozisyonları güçlendiriyor aslında bu durumda. LGBT bireylere karşı hep “aman şöyle demeyelim, böyle ifade kullanmayalım” denilip durmasından rahatsız olan biri olarak, özellikle ifadeler üzerine yoğunlaşmıştım. Çünkü bu savunmacı, müdahaleci tavrın, onlar için aynı kırılgan, hassas, incinmeye müsait, merhamet talep eden bir konumu üretip durduğunu, gerçekte faili oldukları bir güçlenme durumunu perdelediğini düşünüyorum. Sizin açıklamalarınızla da bu boyut daha belirginlik kazandı. Bu yüzden çok teşekkür ederiz, bu anlamlı paylaşımlarınız için.

Alev Özkazanç: Ben çok teşekkür ederim.

Bu  söyleşi  ViraVerita.org’a aittir

http://viraverita.org/

 

Paylaş

Yorum yapın

Please enter your comment!
Please enter your name here