Ali Topuz : Türksat’ın ifşaatı

Paylaş

 Türksat AŞ, şu açıklamayı yaptı, tam metin en altta bütün haliyle olacak, böle böle ilerleyeceğim.Ne diyor? “Ben, yetkili idari organ tarafından verilmiş yayın lisansı olan medya hizmeti sağlayıcı kuruluşlara kapasite tahsis ederim.”Yani? Yayın lisansı olan medya kuruluşuna kapasite tahsis hizmeti veriyor. Yani, bu lisansı olmayana veremiyor. Niye versin, ama peki lisansı olana vermemesi mümkün mü? Bu bir tekel. Alanındaki tek şirket. Dolayısıyla, “yetkili idari organlar”, yani devlet lisansı verdikten sonra yayını yapabilmek için bu şirketin hizmetine mecburiyet var. Mecburi hizmet bu, “Hayır” diyebilmesi için, çok çok özel ve yasalarla desteklenmiş gerekçelere ihtiyacı var. Kafasına göre hayır diyemez. Derse, “sansür” olur.

*İkinci ve üçüncü cümlesi, ilk cümledeki durumu iyi izah ediyor aslında, şöyle: “Şirketimizin, 6112 sayılı Kanun çerçevesinde, içerik denetimi yapma görev ve sorumluluğu bulunmamaktadır. Bu kapsamda, İMC logolu TV yayın kuruluşu ile sözleşme imzalanmıştır.”
Yani, içerik denetimi yetkisi olmadığı için, içerikle ilgili herhangi bir durumu tartışma konusu yapamaz bu şirket. Kendisi söylüyor. Böyle bir içeriği tartışamayacağı için, sözleşme feshi için de kullanamaz, örneğin; örneğin, ücret artırma için de kullanamaz filan. Üçüncü cümle bunu söylüyor zaten.
Ancak, evet “ancak” diyor ve orada işler karışıyor:
“Ancak, şirketimize gönderilen yargı organı yazısı ve yazının ekinde bulunan bilirkişi raporu ile, muhatap şirketin PKK/KCK silahlı terör örgütünün propagandasını yaptığı bildirilmiştir.”
Şimdi, savcılık yazısının özelliği, niteliği bir yana, bu yazının şirket tarafından nasıl algılandığı önemli: Ne diyor şirket, “Bize… propaganda yaptığı… bildirildi.” Kim? “Yargı organı.” Yargı organı dediği, savcılık.
Bir televizyonun içerik denetimi konusunda tek ve en üst yetkili bilirkişi de olan RTÜK’ü bile devre dışı bırakarak, kendi tayin ettiği bilirkişiye yazdırdığı raporu şirkete yollayan savcılık. Şimdi, savcılık, herhangi bir özel ya da tüzel kişiyi, kurumu, kuruluşu filan herhangi bir şeyle suçlayabilir, bu bir maddi ya da hukuki gerçeğe denk düşemez, en fazla bir tek, bir iddia anlamına gelir; o yüzden yazdığı şeye “iddianame” denir, mesela“savunma” denilmez, “karar” hiç denilmez. O halde, bir “yargı organı” olduğu öne sürülse bile, icrai sonuç doğuracak “karar”lar alma yetkisine sahip bir “organ” değildir. Hukuken o yetki “yargıç”lara verilmiştir, “Türk milleti adına” karar alma yetkisi savcıların değil, “yargıç”larındır. Şirket ama savcılığın “mektubu”nu o türden bir karar, icraya dayanak olacak bir karar olarak almıştır. Haklı mı? Bir yanıyla evet: Savcılık, korkutucu bir makam, bir mektup yazarsa, insan şöyle bir kendine çeki düzen verir. Fakat “hukuk”i açıdan bakarsak, şirket haklı filan olamaz, söylemesi gereken tek şey vardır mektuba:
“Güzel mektubunuzu aldık, okuduk. Bu mektupta yazanlar bize bir mahkeme kararı olarak gelirse, elbette kanunlar çerçevesinde sözleşmeyi gözden geçirebiliriz. Fakat bu iddiaların bir mahkemeye ihtiyacı olduğu kanaatindeyiz.”
Medeni, hukuki memlekette bu yazışma böyle biterdi. Bir televizyonun karartılmasıyla değil. Şirket ise şöyle bitiriyor:
“Milli güvenliğimize yönelik açık tehdit oluşturan yasadışı terör örgütünün eylem ve faaliyetlerini övücü yayınlar yaptığı yargı organı tarafından tespit edilen İMC logolu TV ile yapılmış olansözleşmenin devamının beklenmesi mümkün olmadığından,HUKUKUN GENEL PRENSİPLERİ ve akdedilen sözleşmenin ilgili maddeleri kapsamında, sözleşme feshedilerek, söz konusu kanalın yayın iletimi sonlandırılmıştır.”
Şirket, açıklamasında savcının kendisine verdiği “yargıç” pozunu, yani hukuki ve maddi gerçek hakkında karar verme yetkisine sahip olduğu zehabını bahane mi etti, gerçekten korktu mu bilemeyiz, belki de (ve bence) gönüllüydü, üstüne atladı, bilemeyiz, fakat şunu bilebiliriz:
Savcının mektubu, yetki gaspının sınırlarında geziyor. Bu bakımdan bu yazı bir suç duyurusudur da; savcı, kendi kendisinin suç işlediğini duyuruyor. Şirketin mektubu ise durumu teyiden ifşa etmekten başka işe yaramıyor. Yani şirket de suça şerik oluyor. Şirket oluyorlar ikisi birlikte.
**
“Hukukun genel prensipleri” demek, bu şairane (en azından hukuku olmadığı kesin olan) mektuplaşmada ne anlama geliyor olabilir? Devletin dediği olur? Devletin sahiplerinin dediği olur? Devletin tek sahibinin dediği olur? Savcı varken yargıcı kim takar?
Söyleyin fırıncıya ekmek de vermesinler var bir de…
**
Türksat’ın internet sitesindeki açıklaması şöyle:
“Türksat A.Ş., yetkili idari organlar tarafından verilmiş yayın lisansı olan medya hizmet sağlayıcı kuruluşlara kapasite tahsis etmektedir. Şirketimizin, 6112 sayılı Kanun çerçevesinde, içerik denetimi yapma görev ve sorumluluğu bulunmamaktadır. Bu kapsamda, İMC logolu TV yayın kuruluşu ile sözleşme imzalanmıştır. Ancak, şirketimize gönderilen yargı organı yazısı ve yazının ekinde bulunan bilirkişi raporu ile, muhatap şirketin PKK/KCK silahlı terör örgütünün propagandasını yaptığı bildirilmiştir. Milli güvenliğimize yönelik açık tehdit oluşturan yasadışı terör örgütünün eylem ve faaliyetlerini övücü yayınlar yaptığı yargı organı tarafından tespit edilen İMC logolu TV ile yapılmış olan sözleşmenin devamının beklenmesi mümkün olmadığından, hukukun genel prensipleri ve akdedilen sözleşmenin ilgili maddeleri kapsamında, sözleşme feshedilerek, söz konusu kanalın yayın iletimi sonlandırılmıştır.”
Çatık kaşlı, parmak sallayan biri ekranda, tüm ekranlarda, söylesin dursun, aklından, içinden, ideolojisinden, inancından, çıkarından ne geliyorsa, ne geçiyorsa. Talimat olup yağsın. Öğüt olup. Tehdit olup. Amerika’nın keşfi onun dediği gibi olmuş olsun, dinler, mezhepler onun dediği gibi sıralansın, onun dediği gibi konuşulsun, onun dediği gibi yazılsın, onun dediği gibi dinlenilsin. Yenilsin içilsin. Omnipotent bir ses o. Kadiri mutlak. Ortak istemiyor. “Devlet şirk kabul etmez” diyerek bu tekliğin siyasal ilahiyatını tesis ve ilan etmediler mi?
*
Tek sesin hakimiyeti için her yol mubah. Sabah, öğle, akşam, gece hep o ses duyulsun diye her yol mubah. Hukuk? Bazen, eşeğini sonradan buldurmanın sevincini yaşatır, en fazla: Açık hukuka aykırılıkla hapse atılan gazeteciler için Anayasa Mahkemesi nice zaman sonra, ıkına sıkına “ihlal var” der, tahliyeye seviniriz. Çok sürmez ama, bir sevindirici karar çıksa, üç kahredici adımla telafi edilir.
Tek sesin silahlarından biri “terör”, hem kendi hükümran sesinin meşruiyeti hem olası tüm meşru seslerin susturulmasının meşruiyeti için bir maymuncuk sözcük: “Terör.”
*
Savcı, bilirkişiye diyor ki buradaki terörü bul. Bilirkişi diyor ki aypısın, aha sana terör. Savcı şirkete diyor ki bunun fişini çek, bakalım şirket ne diyecek.
Onu beklerken, savcının ne yaptığına bir bakalım:
RTÜK diye bir şey var. Gün gün izliyor televizyonları. Haklarında çeşit çeşit karar alma yetkisi var. Malum. Kanunla almış bu yetkiyi. RTÜK’ün olduğu yerde, televizyon yayınları konusunda başka bir bilirkişi olamaz, kanun özgülemiş bu yetkiyi. Bir “bilirkişi” kurulu çünkü RTÜK bir yanıyla, bir yanıyla da elbette bir karar, yani “yargı” kurumu. Adli ya da idari yargıdan önce veriyor kararlarını ve diğer kararlara ihtiyaç duyduğunda adliyeyi/idareyi harekete geçirme gücüne sahip. “Bir ihbar mektubu”na gerek yok yani. Savcı niye herhangi bir RTÜK kararına atıf yapmıyor? E çünkü sormamış. Niye? Yavaş bulmuş olmalı RTÜK’ü. RTÜK, imc tv yayınlarında pek bir şey bulamamış olmalı. Bir de RTÜK bir heyet, içinde CHP ve HDP kontenjanından gelmiş üyeler var, iş oraya sirayet ederse, herkes duyar, herkes görür, maksat kimse duymadan iş bitirmek.
RTÜK, savcının bulduğunu bulmuş olsa, savcı zaten koyar talimatına-gereğini ricasına. “Gereğini rica”, bir rica filan değil, stilize edilmiş bir talimattır. Şirkete talimat savcının yetkisi mi? Hayır! Mahkeme lazım. Mahkeme kararı olmadan çünkü özgürlük sınırlayamazsınız. Savcı peki niye mahkemeye gitmemiş? Bir hakime sormamış? Suçladığı kişinin görüşlerini almamış? E bakarsın hakim, talep edilen hukuksuzluğun derinliğinden rahatsız olup “Olmaz” diyebilir. Riske ne gerek var? Hukuk riskine? Hukuk risktir, en kötü haliyle bile. “İç Güvenlik Kanunu” denilen şey, bu riskleri asgariye indirmek üzere tasarlanmıştı zaten: Mümkün mertebe yargıyı karıştırmadan insanları, kurumları tutalım, yakalayalım, el koyalım, hapse atalım, susturalım… Hukuk riski, bazen “tek”çi sistemi bozabilir, Can Dündar ve Erdem Gül kararı, tek ses, tek görüntü için arzulanan hukuk düzeninin henüz tam tesis edilmediğini gösteriyor, örneğin.
*
Bilirkişi, bilen kişi. Ne bilir? İşte savcının, hakimin bilemeyeceği işleri. Kimya, genetik, fizik filan, hakimin savcının bilemeyeceği işleri hakime savcıya anlatacak kişi. “Terör” demiş ama bilirkişi, hakimle savcı o zaman, bilirkişi kararının uygulayıcılarına dönüşmez mi? Ne gam: Maksat, karartmak, hukuk, usul filan kime ne?
*
Tek ses isteniyor. “Tek”lik seviliyor. Tekçilik seviliyor. Totaliterliğin bir yolu. Tek bayrak. Tek vatan. Tek devlet. Tek millet. Tek dil. Tek din. Tek televizyon. Tek gazete. Tek ajans. Tek ses, özetle. Aksi halde totaliter kervanı tekler.
*
Tek bir ses dolduruyor bütün kubbeyi. Bütün gökyüzünü. Doldurmak istiyor. O sese itiraz edene iki sopa var: Biri terör sopası, biri hakaret sopası. Ana muhalefet partisi liderinin dokunulmazlığının kaldırılması isteniyor bu yüzden. Teklik zarar görmesin de ne olursa olsun.
*
Bu sesin tek korkusu, başka sesler. Çok ses, tek sesin kabusu. O yüzden uykuları kaçıyor, o da uykuları kaçırmayı tercih ediyor. Her sesi kesmek, kısmak en büyük emeli. Tüm bürokrasi, sadece polis, asker değil, yargı bürokrasisi de seferber edilmiş. Yetmemiş, yetmez, eğitim öğretim devreye girer. Yetmemiş, yetmez, şirketlerin devreye girmesi istenir, vakıfların. Akademisyen imza mı atmış, açıklama mı yapmış, savcı bir yandan, polis öte yandan, YÖK beri yandan ve üniversite yönetimleri, vakıflar başka bir yandan işe koyulur. Gözaltı. Tutuklama olmasa da dava. Disiplin cezası. Kesmez, işten atma. Açlığa mahkum etme. Açlıkla terbiye, kadim baskı usulü.
*
Tek ses isteniyor, tek görüntü. Bunun için hukuk seferber edilmiş, hukuksuzluk formuyla. Niye? Bir televizyon, bir gazete, bir gazeteci niye susturulur? Tek sesin fiillerinin bilinmemesi için. Demek, o tek ses ne yapıyorsa, onu yapmaya devam edecek: Savaş edecek. Tek kalana dek.
*
Derler mi yakında, “Çok şikayet etmeyin, eskiden havaya uçuruyorlardı, şimdi sadece şirketten “rica” ediliyor. Biliyoruz. Tüm imkanlar ellerindedir. Fakat şunu diyebiliriz: Bugün yapılanlardaki kolaylık, bir zamanlar gazetelerin havaya uçurulmasına sessiz kalınmasıyla yakından bağlantılı.
*
Kararda bir kelime var. “Mühebet” diye yazılmış. “Müebbet” denilmek isteniyor. Bir savcılık yazısında “müebbet”i “mühebet” olarak yazılı görmek, sıradan bir hataya işaret etmez. Girişilen işin heyecanından hukuka dair donanımın, hukuk donanımına dolayısıyla da onun temel terimlerine ilişkin hassassiyetin ne derecede olduğunu gösterir. Sadece Abdullah Öcalan’ın aldığı “mühebet”i işaret etmiyor hata, haberciliğin mahkum edilmek istendiği müebbet penguenlik de görülüyor tashihin içinden. “Abdullah Öcalan”, “PKK/KCK” dediniz mi, istediğiniz yayını “mühebet”e mahkum edebilirsiniz, diyen görünmez bir kanun maddesinin maddi hata olarak tezahürü o kelime…
*
Hukuk ne haldeyse yayıncılık da o halde olsun isteniyor. Yerli ve milli. Özbeöz tek sesin çocuğu. Penguen gibi. Bu toprakların asıl ve asil yayıncılığı.

Eşarım sevmemek ayb olmaz

Paylaş

Yorum yapın

Please enter your comment!
Please enter your name here