Anasayfa Haftanın Yazısı Ali Topuz’dan takip edilen Tescilli fikir, tescilsiz fikir… 3-1-2

Ali Topuz’dan takip edilen Tescilli fikir, tescilsiz fikir… 3-1-2

Paylaş

Fikri Takip 3: Sözleşme özgürlüne elveda

Türkiye’de gidişat, yurttaşın temyiz kudretinin olmaması gerektiğini benimsemiş bir sisteme doğru mudur? Birkaç örneğe bakarak böyle olduğunu kamilen kanıtlamış olamasak bile, aynı örneklere bakarak bu yönde hayli kuvvetli bir iktidar arzusu bulunduğunu öne sürebiliriz. Buna hakaret davalarının kullanılma biçimini, İMC TV örneğinde olduğu gibi, devletin sözleşmelere müdahalesini, Başbakanlığın kamu çalışanlarına yönelik genelgesini de eklersek, sahne tamamlanır.
İktidarlar, düşünce özgürlüğünü kısıtlayarak hukuki suçlarını gözden kaçırıp meşruiyetlerinin sorgulanmasını yaygınlaştırmaya engel olmak olabilir, bunun şimdiye kadar bilinen en yaygın yolu, düşünce açıklamalarını kriminalize ederek, pozitif hukukta yeri olsun olmasın, ceza vermeye yönelmektir.
Savcının akademisyenlere sorduğu sorularla yaptığı şey, bunun bir örneğidir. Fakat yargıcın vicdani ret kararıyla yaptığı şey, yani neyin düşünce demeye, dolayısıyla hukuki korumaya layık olduğuna, neyin “düşünce” denilmemeye, dolayısıyla hukuki korumaya layık olmadığına hükmetmektir. Eğer herhangi bur yurttaşın aklından geçip de dilinden dökülenlerin düşünce olup olmadığı yargı tarafından kararlaştırılacaksa, bireylerin tek başlarına düşünce denilen şeyi üretmeye ve kullanmaya ehil olmadığı yargı tarafından kabul edilmiş olur.
Düşünce yoksa suç nasıl var?
Temyiz kudreti, tüm hukukun yegane şartıdır:
Bir hukuk sistemi, sadece yurttaşlarının temyiz kudreti olduğunu varsayarak kendisini kurabilir ve sürdürebilir. Temyiz kudretinin varlığı ile bir hukuk kurulabilir, yokluğu ile değil. Sorumluluk ile temyiz kudreti bağı malum: Temyiz kudreti olmayana sorumluluk atfedemezsiniz. Tartıştığımız karar, hem açıklananın “düşünce” olamadığını, hem de suç oluşturduğunu söylemekle hem yurttaşın temyiz kudretini hem de kendisini imha etmiştir: Bir “düşünce” bile olamayacak kadar “ham” bir ifade, hangi bakımdan suç oluşturabilir?
Kanun koyucu, sadece düşünce özgürlüğü dememiş, “düşünce ve kanaat özgürlüğü” demişken, düşünce ile kanaati zaten ayırmışken yargı, “kanaat” kavramını tamamen unutup “düşünce”ye abanıyor: İlgilendiği sözlerdeki fikirlerin “düşünce” bile olmadığına hükmediyor, öncelikle. Ve araştırmasını orada kesip hükmü basıveriyor: Düşünce bile değilse, düşünce özgürlüğünden yararlanamaz.
“Kasıt”sız suç nasıl olur?
 
Peki kanun koyucu niye “kanaat” kavramını da koymuştu oyuna? İlk yazıda değindik, tekrar edelim: Kanaat, yani “düşünce” denilemeyecek, son derece kişisel nitelik taşıyan, belki inançla açıklanabilecek açıklamalar da yargının ilgi alanındadır. Mesele, beyanın suç oluşturup oluşturamayacağıdır, yoksa “düşünce” mi ya da “kanaat” mi olup olmadığı değildir. Bunu böyle düzenlemenin sebebi, yargının düşüncenin ne olduğunu, kanaatin ne olduğunu tanımlamakla uğraşmamasını sağlamaktır.
Çünkü kanun koyucu bilir ki bu hem mümkün bir iş değildir (Parmenides‘tenHeidegger‘e sayısız filozof işin içinden çıkamamışken, yargı niye uğraşsın bununla) hem de gerekli değildir. Gerekli değildir çünkü beyanın ne olduğu değil, nasıl bir etkiye yol açtığıdır yargının ilgilendiği. Kanunkoyucu, “haklı haksız, doğru yanlış, ciddi gayrı ciddi, iyi düşünülmüş, kötü düşünülmüş, dayanaklı, dayanaksız…” diye ayrım yapmaya yönelseydi, yolun sonunun “doğru düşünebilen”le “doğru düşünemeyen”lerin tespitine, oradan da düşüncenin doğru veya yanlışlığını kendi başına karar veremeyen bir yurttaşlar topluluğuna çıkacağını bilir. Bir söz, “düşünce” bile olamamışsa, söyleyen kişi “düşünememiş” ise, onu söz ve eylemlerinin sonuçlarını bilen biri olarak nasıl görebiliriz? Yargı, ne dediğini bilmeme halini değil, ne dediğini bilme halini yargılayabilir ancak, çünkü suçtan bahsetmesi için “kasıt”a ihtiyacı vardır; ne dediğini bilmeyen kişinin, suçun oluşumu için şart olan “kasıt” unsurunu yerine getirdiğini nasıl söyleyebilir?
Sözleşme özgürlüğü ne olacak?
Ne dediğini bilmeyen yurttaşla işler yürümez. Bu yüzden sistemler iki yol seçer: Ne dediğini bildiğini var sayar; ardından iki yol açılır: Ya deme özgürlüğünü tanır ya tanımaz. Yurttaşın sadece tanımlanmış şeyleri söyleme mecburiyetinde bırakılması ve onları söylemeye mecbur olması baskıcı türleri, faşizm ya da onunla akraba baskıcı türleri getirir. Yurttaşın sözlerinin, söz söyleme hakkının serbest olması tek başına demokrasi getirmese de onun asgari şartıdır. Fakat konu sadece soyut demokrasiyle ilgili değildir: Richard Sennet‘in “Yabancı”da (Metis Yayınları) yekten söylediği gibi, düşünce özgürlüğü sözleşme özgürlüğünü beraberinde getirir. Düşünce özgürlüğü olmadığında, yurttaşın söz söyleme iradesi serbest olmadığında, yurttaş sadece tanımlananı söylemeye mecbur olduğunda, “sözleşme özgürlüğü”nü sarsılacaktır.
Sözleşme özgürlüğü, ekonomik hayatın yürüyebilmesi için gereklidir: Temyiz kudretine sahip, ne istediğini ve istemediğini bilen yurttaşlarla mümkün olan bir hayat. Liberalizm bu özgürlüğü kutsal derekesinde görür. Mevcut iktidar da “sözleşme” özgürlüğünü kutsal gören liberal ekonomi anlayışına sahip olduğunu her fırsatta ilan eder. Ama eder, o kadar. Pratikte ise nasıl ki kentsel dönüşüm adı altında mülkiyet hakkının tanınmadığı bir servet transferi prosedürü yürürlükte tutuluyorsa, terör” başlığı altında da mülkiyet hakkı ile kopmaz bir bağa sahip olan sözleşme özgürlüğünün ilgası yürürlükte tutuluyor. İMC TV ile TÜRKSAT arasındaki sözleşmenin, savcının bir mektubuyla sonlandırılması bunun ünlü örneklerinden biri. Fethullah Gülen cemaati aleyhine yürütülen operasyonları da.

Futbol sadece futbol değildir

Amedspor, ayrımcılığın spor sahalarında ve sahaların bulunduğu şehirlerdeki boyutlarını görmeye yarayan turnusol kağıdı oldu.


Bu faslı bir spor haberiyle bitirelim: Amedspor, Sivas’ta kalacak otel bulamadı. Futbolda, Spor Toto 2. Lig Kırmıız Grup takımlarından Amedspor, Sivas Belediyespor’la lig maçı için gittiği Sivas’ta otel bulamadı. Hiçbir otel, takıma oda kiralamak istemedi.
Sistem oturuyor mu? Boşanmak istediği karısını Cumhurbaşkanı’na hakaretten ihbar eden uyanık vatandaş, Amedspor’a yer vermeyen Sivas’taki oteller, ne yapıyor? Ne yapacaklar, kurulan yeni sistemin ruhuna uygun hareket ediyorlar: Yeni bir Türkiye kuruluyor, sözleşme özgürlüğü olmayan, ifade özgürlüğü olmayan, yurttaşların memur bile değil, merkezin talimatlarını uygulayan otomatlar gibi hareket ettiği, bir Türkiye. Savcı mektubuna bile ihtiyaç yok artık bir otelin size “terör” atfıyla hizmet vermemesi için. Politik görüşleriniz, sizden boşanmak isteyen kocanız ya da karınız tarafından hapsi boylama tehlikesine duçar olmanıza yol açabilir. Amirinizin bir sözüyle memuriyetiniz son bulabilir. Ya temyiz kudretinizi bırakıp teslim olursunuz, ya da başa gelen çekilir.
“PKK” ve “terör” atıflarıyla hukuksuzlukların icrası eski bir şey değil, bir otokratlığın nasıl adım adım inşa edildiği ise yeni ve bitecek bir bahis değil: Kamu çalışanlarına ilişkin Başbakanlık genelgesi ve güvenlik güçlerinin yargıdan muaf tutulmasına yönelik düzenlemelerle devam edeceğim.

 1

Soru şu: “PKK sizce terör örgütü müdür?”

“Barış için akademisyenler inisiyatifi, Aydınlar Dilekçesi’nden sonraki en büyük “dilekçe dava”larına yol açacak gibi duruyor.

Yok yok anket yapmıyorum. Soru benim değil. Polis soruyor. İstanbul polisi, akademisyenlere soruyor. Hani şu “Bu suça ortak olmayacağız” bildirisini imzalayanlara. (Cumhuriyet gazetesinin internet sitesindesorular var, buradan buyrun) İlk soru bu. 14 soru var. Yok, fikir araştırması yapmıyor, görüşlerden yararlanma filan da değil amacı. Suç soruşturuyor. Suçlu zannettiğine, “şüpheli” gördüğü akademisyene soruyor. Suçlu sanıyor, şüpheli görüyor, çünkü iktidar, hükümet ve cumhurbaşkanlığı öyle diyor.
“Türkiye’de fikir özgürlüğü tamdır. Basın özgürlüğü fazladır bile” yollu söylemlerin ne demeye geldiğini iyi gösteren sorular. “Tam” ve “fazla”nın anlamını iyi ortaya koyan sorular. Tam da fazla bir soru. Fazla olan bir soru. Sorudan çok sorun. Hak, hukuk, ifade özgürlüğü konusunda nelerin asla yapılmaması gerektiğini çok iyi ortaya koyan, bu yanıyla şahane bir soru.

Tescilli fikir, tescilsiz fikir

Esasen son dönemlerde “ifade hürriyeti” kapsamında yargıda-poliste dönen işlerin hepsi “şahane”, örneğin bir fikrin fikir hürriyetinden yararlanması için “fikir” sayılması ve fikir sayılması için de “tez, antitez, sentez üçlüsünü birlikte harmanlayarak üstüne okumalar yaparak” filan oluşturulması gerektiği mahkeme kararına bağlandı. Evet, Türkiye’de oldu bu da. (Karara ilişkin haber, Birgün gazetesinde, Onur Erem imzasıyla 27 Ocak 2016’da çıktı haber. Haberde yer almayan bilgileri benden esirgemeyen Onur Erem‘e ve Birgün’e dostlukları için teşekkürlerimle, şöyle buyrun)
Sanki “mahkeme duvarı”nın bir yerinden Parmenides fırlayacak, belki de Heidegger, belki de Husserl. Ne desek buna, yargının epistemolojiyle sınavı? Başbakanın “epistemoloji” dediği için övüldüğü ülkede yargısal iş ve işlemlerde “fikir” sevgisi? Hukuk felsefesi diye bir şey var ya, antihukuk felsefesi de artık var oluyor yavaş yavaş. Bu karar tek başına hukuk-fikir(beyan)-özgürlük konusunda yargının, demek ki toplumun nasıl bir buhran içinde olduğunu göstermeye fazlasıyla yeter. Ona dönmek üzere, akademisyenlere sorulan sorulara geçelim. Çünkü sorular, bir anayasayı ihlal rehberi niteliğinde. “Düşünme” hakkında, düşünme-hukuk ilişkisi hakkında derin derin düşündürecek nitelikte.

Kanıksanmış kader sorusu

Başlayalım. Tekrar için affedin, soru bir, “PKK sizce terör örgütü müdür?”
Ne soruluyor? “Şüpheli”nin bir örgüt hakkındaki “görüş”leri. Çok sevilen bir soru. Polisin hakkını yemeyelim, yalnız değil. Sormayan yok neredeyse. Anonim soru. Televizyondan yaygın ezberlerin dışında bir şeyler söylemeye çalışan herkese yapıştırılan bir soru. Kanıksanmış neredeyse. Cevap veren bir, vermeyen bir kaderle baş başa kalıyor. Merhum insan hakları mücadelecisi Tahir Elçi örneğin, herkesin iyi bildiği gibi, bu soruya verdiği yanıttan ötürü ölümle biten eziyetli yolculuğuna çıktı. Kader sorusu. Konuşma hakkına sahip olup olmadığınızın anlaşılacağı sırat sorusu.
Sorudaki hukuki tuhaflık, Anayasa’yı, bu kötü Anayasa’yı bile okumakla hemen görünür hale geliyor, madde 25, “Düşünce ve kanaat hürriyeti” başlığıyla:
“Herkes düşünce kanaat hürriyetine sahiptir.”
“Her ne sebep ve amaçla olursa olsun, düşünce kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; düşünce kanaatleri sebebiyle kınanamaz ve suçlanamaz.”

Devletin polisi, polis devleti

Yorum gerektirmeyen bir mesele. Fazla açık. “Düşünce ve kanaat” açıklamaya zorlayamazsınız demek, düşünce ve kanaatlerini “zor”la öğrenmeye girişemezsiniz demektir.
Polis, savcı emrinde adli kolluk görevini yaparken kanuni zordan yararlanır, sorgu, zora dayalıdır, zoru içerir, “susma hakkı”nın varlığı zoru gizlemez, ilga etmez, zora karşı usuli bir savunma imkanıdır sadece. Zaten sorgu, işlenmiş bir suçun aydınlatılması amacıyla fiilin, eylemin soruşturulmasıdır, “düşünce”nin değil. “Düşünce”nin araştırılması da elbette bir “polis” sorunu, bir “polis” konusudur; fakat o polisle bu polis bir değil. Biri devletin polisi, biri polis devleti. Duvardaki resim başka sen başka şarkısındaki gibi, kanunda yazan başka polisin ettiği başka.
Neyse.
Akademisyenlere İstanbul polisinin sorduğu ilk soru, açık, kasıtlı bir anayasa (ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi) ihlalidir. Din, vicdan, düşünce ve kanaat açıklamaya zorlamak, sadece Anayasa’nın soyut ihlali değildir, suçtur da.

Düşünce ile kanaat

Madde, “düşünce” ve “kanaat” arasında bir ayrım da yapıyor. Bir sebebi var bunun, çok iyi bilindiği gibi; Türkiye yargısı bunu kabaca şöyle formüle ediyor: Düşünce (nispeten) nesnel bir kavram, evrensellik iddiası taşıyan, nesnellik boyutu bulunan, kişiye özel olması gerekmeyen bir kavram. “Kanaat” ise nesnellik boyutu bulunması hiç de gerekmeyen, kişiye özel kalabilecek, yani nesnellik kaygısı taşımayan, saçmalamayı da içerebilecek bir kavram. Maddedeki ayrım (daha iyi formüle de edilebilecekse de) disiplinli çalışmalardan tekil hezeyanlara kadar her beyanı korumayı altına alıyor böylece.
“Beyan” ise devamındaki maddede korunuyor, aynen:
“Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tekbaşına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir.”
Poliste sorulan soru, bir konudaki düşünce ve kanaati açıklamaya zorlamakken, sorunun sorulmasına yol açan soruşturma ise düşünce kanaati açıklamaktan men etmeye zorlamaktır. Savcılıklar bildiri hakkında soruşturma yaparken, iktidar yetkililerinin arzu ve taleplerini ceza hukuku normlarıyla karşılamaya çalışmakta, yani siyasi alandaki bir tartışmayı hukukileştirmeye çalışmakta, böylece (hukuk alanında) iki hata birden yapmaktadırlar. İlki, düşünce ve kanaat açıklamayı engelleme yasağını çiğneme hatası, ikincisi birinciyi tahkim edecek şekilde düşünce ve kanaat açkılmaya zorlama hatasıdır. Soruşturma “Sus” demekte, soruşturma yürütülürken sorguya alınanlara “konuş” denilmektedir. Totaliter yasakçılıkla engizisyoncu itirafçılık iç içe iş başında. “Adalet mülkün temelidir” yazısı kalkıp yerine “Kırk katır mı, kırk satır mı” yazılsa yeridir…

Katliamcı devlet

Tek soru bile bu kadar hukuki fecaati bagajında taşıyor, daha 13 soru var. Bir tanesi, sadece bir tanesi, hukuk mantığı açısından “makul”,şu: “Bildiriyi imzalamanız için tarafınıza herhangi bir özel ya da tüzel kişi veya kişilerce yahut herhangi bir kamu/özel kurumlarca ve de yasal-yasal olmayan örgüt/örgütlerce baskı yapıldı mı?” Öyle ya, baskı varsa suç vardır; imza attığı için değil, baskıyla imza attırıldığı için, baskı yapanın işlediği bir suç.
Bir soru daha:
“Türkiye Cumhuriyet Devleti sizce katliam mı yapmaktadır?”
Yok, “temizlik” yapıyor. Hijyen terimleriyle konuşulacak bir konuyu cezai terimlerle konuşulmasına sinirleniyor haliyle. Eski huy. Eskimeyen huy. Neyse…
“Katil devlet” lafı, malum, “hakaret” ve “iftira” addedilerek dava konusu oluyor. Bu konuda bir de derin bir kompleks var, soykırım meselesinden kaynaklı. Dolayısıyla, soru, “suçu araştırma”ktan çok, itiraf almaya yönelik. Çünkü aksini düşünmek, söylemek yasak. Devlet cinayet işlemezse, katliam hiç yapmaz, değil mi ama? Soykırım zaten zinhar, ecdat yadigarı bir “temizlik”ten ibaret, yoksa hiç…

80 yıl önce 80 yıl sonra

Peki ya yaptığı resmileşmişse, tescillenmişse ne olacak? Mevcut cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan başbakan iken, devletin Dersim’de “katliam” yaptığını kabul ve ilan etmişti.
Bir başbakan olduğu için, eski hükümet rejiminde, yani bu sözü söylediği dönemdeki rejimde başbakan beyanları “resmi” beyan niteliğinde olduğu için, “devletin katliam yapabileceği” yine devlet tarafından kabul edilmiştir demek ki. O halde devletin katil olabileceği, katliamcı olabileceği uzun tartışmalar gerekmeden “kabul edilebilir” zaten; Dersim’le Cizre arasındaki fark ne? Aradan geçen zaman mı? O zaman iktidarda olanların AK Partili olmaması mı?
Bakarsınız bir 70 yıl sonra biri de bu dönemin yönetimini “resmen” katliamcı ilan eder değil mi?

Hasılı, “akademisyenler” soruşturması, “memleketimden düşünce özgürlüğü manzaraları” eserine eşsiz katkılar sunmaya devam ediyor, edecek gibi de. Kürt meselesi, tüm akıllı iktidarlar tarafından iktidarlarını tahkim etmek üzere kullanılıyor. Araç sıkıntısı yok, her yol mubah. Bu da bir tür “çözüm” süreci. İktidardan başka hiçbir söze itibar etmeyen kişilerden başkası ortada kalmayana kadar devam etmeyi hedefleyen bir süreç. Kargadan başka kuş, devletin dediğinden başka “fikir”, Türk’ten başka yurttaş kalmayana kadar gidecek…

***

Bütün bunlar olurken, Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu (elbette) konuştu. Dedi ki, “Ya devletin yanında ya da terör örgütünün yanındasındır.” Feyzioğlu’nun düşünce ve kanaat özgürlüğü, özgürlüklerin korunması vs ile ilişkiye önem vermediği açık zaten. Bu yazı açısından fazla önemi de yok, tek önemi şu: Başınıza bunlar gelirse, avukat tutmanız gerekirse, Metin Feyzioğlu’na giderseniz, savcı tutmuş olursunuz. İkisi de cumhuriyet diye bildikleri şeyi korumak için kalan her şeyi feda etmeye hazır, ekmeğini yedikleri meslekleri, hukuk dahil. Fedakar hukukçu, yani.

***
Akademisyenlere sorulan sorularla başladık, yeni rejimin “düşünce”yi koymak istediği yeri gösteren başka bazı idari ve yargısal işlemlerle devam edeceğim. “Yeni rejim”in bu konuda eskiyi mumla aratma çabasını anlamaya çalışmak amacıyla…

Bir de karar var demiştik yukarıda, “şahane” bir karar demiştik…
“Failin insanları vicdani redde davet ettiği bunun sebebinin de savaşların zararlı ve kötü olduğuna dayandırdığı, ancak fikir olarak ortaya koymuş olduğu iddia ettiği, bu eylemin ham bir bilgiden ibaret olduğu…”
(Uludere Asliye Ceza Mahkemesi, 2015/141 Esas, 2016’/2 Karar)
“Vicdani ret” hakkındaki bu karar hakkında yazacağım devam olarak, gramerinden imlasına, içeriğinden kapsamına kadar hukuk tarihine geçecek bir karar… Pek yakında…

 2

Fikri Takip 2: Temyiz kudretinize sahip çıkın!

“Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes temyiz kudretini kaybetmiştir.”
Bir Anayasa maddesi bu. Ben yazdım. Yok yok, Aziz Nesin‘lik yapmaya çalışmıyorum, Anayasa’nın 66’ıncı maddesine öykündüm. Yakında Anayasa’ya aynen yazılırsa şaşmamak lazım. Yazısız Anayasa’da yazılı zaten, aşağıda kanıtı var.

Yannis Vasilis Yaylalı, “halkı askerlikten soğuttuğu” gerekçesiyle ceza aldı. Cezanın gerekçesinde hukuk tarihine geçecek vahamette ifadeler yer aldı.

Maddede, orijinal maddede, “Devlet” büyük yazılmış ama ek, kesme işaretiyle ayrılmamış. Anayasa’nın imlası bozuktur; cunta generallerinin hukukçuları, hak kısıtlama acelesiyle imlayı tümden unutmuş sanki. Bir devlet, yurttaşlarına eğitimini verdiği, zorla bellettiği kurallara kendi niye uymaz? Uymadığı kurallar hukuk kurallarıysa “hukuk devleti” olma vasfını kaybeder ya da kazanamaz. Uymadığı kurallar imla kuralıysa? İzah etmekte zorlansak da, şu gözlemi yapabiliriz: Bu devletin bir “yargı” sorunu var, yargı muhakkak bir cümleyle kurulur ve bu devlet yargılama işlemini de onun ilanındaki cümleyi kurma işlemini de kurallara uyarak yapmayı sevmez. Kuralsızlıkla kural koymayı, kurala uydurmak için zor kullanmayı ama kendisi buna uymamayı sever. İmlasından içeriğine, kanunundan mahkeme kararına.
Neyse…

Siyaset yasak hemşerim!

Demiştik ki Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin sınırları dahilinde yaşayanlar, artık temyiz kudretlerinin olmayacağı bir geleceğin içine düşmüştür. Bu benim“düşünce”em değil, yargının yargısı. Hakkında hüküm var.
İlk yazıda, İstanbul’da polis tarafından akademisyenlere sorulan 14 sorunun, düşünce özgürlüğünün çifte ihlalini içerdiğini öne sürdüm; savcılık, polis marifetiyle sordurduğu sorularla hem açıklanan düşünceyi menediyor, hem düşünce açıklamaya zorluyordu.
Bu da siyasetin yasaklandığı bir iklimin hüküm sürdüğünü gösteriyor bize. Gerçekten de, ‘Barış İçin Akademisyenler İnisiyatifi’nin yayınladığı bildirideki ifadeler suç olarak kabul edilecekse polisin sorularından da anlaşılacağı üzere, fikir özgürlüğünün tamamen ilgasının yanı sıra bir de siyasetin imhası gerçekleşecektir. Doğru ya da yanlış, güzel ya da çirkin, makul ya da akıl dışı, ciddi ya da zevzekçe, gerçek ya da palavra… beyan özgürlüğü aynı zamanda siyasal bir özgürlük, siyaset yapma özgürlüğüdür, imhası siyasetin de imhasıdır, malum herkesçe.
Hem düşünce açıklamayı yasaklamak hem de düşünce açıklamaya zorlamak, “düşünce özgürlüğü”ne karşı işlenebilecek ihlallerin sınırını oluşturur. Bu sorularla ihlalin mümkün sınırlarına ulaşmıştır. Daha fazla ihlal edebileceği bir şey yoktur.
*
İhlalden toptan imhaya
Fakat durum bu kadar parlak değil! Daha fazlası var, beterin beteri: Düşünce özgürlüğünün ihlalinden daha fazlası, onun imhasıdır. İhlal sınırlarını aşıp imhaya geçişin bir yolunu bulmuş görünüyor Türkiye Cumhuriyeti’nin yargı sistemi.
İlk yazının sonunda kısa bir bölümü koyduğum karardan söz ediyorum.Uludere Asliye Ceza Mahkemesi’nin 6 Ocak 2016 tarihli, 2015/141 Esas, 2016/2 Karar sayılı hükmünden.
Karardan bir paragraf:
*
“Failin insanları vicdani redde davet ettiği bunun sebebinin de savaşların zararlı ve kötü olduğuna dayandırdığı, ancak fikir olarak ortaya koymuş olduğu iddia ettiği, bu eylemin ham bir bilgiden ibaret olduğu, ortadaki görmüş olduğu problem üzerinde fikir olarak değerlendirilebilecek nitelikte derinlemesine, bir araştırma ve okuma yapılmadan,ham bilgilere dayalı olarak ortaya konulan söylemlerin fikir ve düşünce olarak nitelendirilemeyeceği, bir fikir ve düşünceden bahsede bilmek için klasik manada tez antitez sentez üçlüsünü bir arada harmanlayarak üzerinde düşünülüp okumalar yapılıp sonuca ulaşılması gerektiği. Sanığın eyleminde ise yukarıda da bahsedildiği gibi vicdani Reddin ne olduğu ile alakalı bir bilgisinin var olduğu ancak mevcut orduyu ortadan kaldırdıktan sonra kamu güvenliğinin milli güvenliğin nasıl sağlanacağı konusunda hiç bir beyanatta bulunmadığı. Eylemin fikir ve düşüncenin ortaya çıkışı sürecindeki tez antitez sentez sistemine uygun beyanlar olmadığı. Şüphelinin suça konu fiilinin ham bilgiden ibaret olduğuve Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında güvence altına alınmış 25. Maddesinde düzenlenen düşünce kanaat hürriyetine, 26. Maddede düzenlenmiş düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti ile AİHS madde 9’da düzenlenen düşünce, vicdan ve din özgürlüğü ve yine 10.maddede düzenlenen ifade özgürlüğü çerçevesinde düşünce ve fikir olarak nitelendirilemeyeceği kanatine ulaşılmıştır.”
(Uludere Asliye Ceza Mahkemesi, 2015/141 Esas, 2016’/2 Karar)
Tek eksik: Hukuk!

Şair Eşref, kaymakamlığa atandıktan sonra, hükümet konağı binasının kışa girmeden onarılması gerektiğini yazar İstanbul’a.
Cevap bir soruyla gelir: “Nereleri akıyor?” 
Eşref de cevaba cevap yazar: “Musluklarından başka her yeri…”Karar da musluğu hariç her yeri akan bina gibi: Yazıldığı dilin gramer kurallarına, imlasına, sentaksına hiç mi hiç uymuyor; “düşünce”nin ne olup ne olmadığı konusunda ahkam kesiyor ama hukuka uygun hüküm verme mecburiyetini tamamen unutmuş durumda. Bu haliyle tek eksiği hukuk!
Yazanlar, yazdıkları dili bilmiyorlar mı? Adalet Akademisi dahil en az 17 yıllık bir eğitimden geçen kişilerin, tüm sürecin tek dilini bilmemeleri mümkün mü? Yoksa önemsemiyorlar mı? Bilmemek de önemsememek de mümkün mü?

“Yargı” daima bir cümledir, dedik, cümle tamam olmadığında yargı eksik kalır. Yani yargı, yargı olmaz. Niye peki tamamlanmayan cümleler, özne-yüklem uyumsuzlukları, anlam sapmalarına yol açabilecek sentaks sorunlarıyla örülmüş bir hüküm veriliyor? Cevap bulmak zor. Anayasa’nın imlasından başlayarak bu karara kadar “devlet metinleri”ndeki imlasızlığa cevap bulmak zor gerçekten de. Belki şu kadarını söyleyebiliriz: Çok acelesi var, çok heyecanlı.

İktidara yetişme telaşı

Acelesi var evet, 12 Eylül Anayasası’nı yazan profesörler gibi. Ait olduğu devletin tüm organlarına hükmetme gücüne ulaşmış, o organların işleyişi ve düzenlenişini köklü biçimde değiştirmek isteyen bir iktidarın acelesine uyum sağlamaya çalışıyor. Rejim değişiyor. Genellikle rejim değişen ülkelerde yer yerinden oynar, dil de buna uyum sağlar. Kaymakamlara söylenen (verilen),“Kendinizi mevzuatla bağlı hissetmeyin” sözünü (talimatını) yargı da anlamış olmalı. Kıza söylenince gelin anlıyor ya, kaymakama söylenince yargı zaten leb demeden…

Fakat sadece düşünce özgürlüğü ihlalini garanti altına almıyor karar, sadece dilin kurallarının ihlalini içermiyor; daha ileri bir şey oluyor: Yargı, neyin “düşünce” olduğuna ve neyin “düşünce olmadığı”na hükmediyor. Yargıcın düşünce tarihi, düşünce biçimleri, düşünce metodları, felsefe, mantık vs hobisi olabilir (esasen ciddi bir yöntem dersi almış olması, bilgisi bulunması gerekir), olsa ne güzel olur, fakat neyin düşünce olduğu, neyin olmadığını hükme bağlaması, sadece “düşünce”ye yargı otoritesinin tasallutu değil, imhası anlamına gelir.

Unutulan “kanaat”

Bu karar, “unutma” tekniğiyle yazılmış. Sadece imla, gramer kurallarını değil, anayasadaki “düşünce” ve “kanaat” ayrımını unutuyor. Kanaat”, (Türkiye’deki içtihatlara bakacak olursak), doğruluk ya da yanlışlık, “ham”lık ya da “olgunluk” gibi kıstaslara bakılmaksızın, bireyin tamamen kişisel, tek kişiye özgü bir fikre sahip olabilmesinin ifadesi olarak Anayasa’da yer almıştır.
Yargının görevi beyanın niteliği hakkında hüküm kurmak değil, beyan hakkının, beyan özgürlüğünün korunmasını temin etmek ve beyan yoluyla yasalarla belirtilen bir suç işlenmişse (açık ve yakın tehlike gibi kıstaslar, şiddet çağrısı vs gibi öğeleri araştırarak) bunu saptamaktır. Ama yapmıyor. Onun yerine, “kanaat” başlığını görmezden geliyor, kanun koyucuyu (bile) çiğniyor yani.
 
Vicdani Ret, dünyanın en saçma düşüncesi olsa bile, ham olsa bile, saçma ya da ham olduğu için vicdani ret ilan edeni mahkum ettiremez, kaldı ki asıl saçma olan neyin düşünce olup neyin olmadığına yargı teşkilatının hükmetme hamlesidir, saçma ve tehlikeli. Üstüne üstlük vicdani ret, İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi tarafından (bir süre eveleyip geveleyerek meseleye baksa bile en sonunda) “özgürlük” olarak tescil edilmiş ve koruma altına alınmıştır. İHAM, Türkiye’de yargıçların hüküm kurarken gözetilmesi mecburi olan kararlar üretir. Yani mahkemenin unuttuğu bir şey de İHAM kararlarıdır. Karardan, vicdani reddin mi “ham” bulunduğu, yoksa yargılanan kişinin vicdani redde ilişkin düşüncelerinin mi ham kaldığını anlamak imkansızsa da, İHAM tarafından korunmaya değer bulunan vicdani reddin en ham savunusunun bile artık mahkumiyete yetmeyeceği unutularak bu sorun çözülmüştür.
Kararda çok ilginç bir “kısa devre” bulunmaktadır: Suçlama, “halkı askerlikten soğutmak”tır; vicdani ret değil. Kararda ise şöyle düşünülmüştür: Sanığın vicdani ret konusundaki görüşleri, düşünce aşamasına ulaşmamış, ham kalmıştır. Ham fikirler, düşünce olamadıkları için düşünce özgürlüğünden yararlanamaz. O halde ham bir vicdani ret düşüncesinin ilanıyla, halkı askerlikten soğutma suçu işlenmiştir. Anayasa’da yazılı “kanaat” özgürlüğü peki? Attık gitti.İHAM kararları? Atın gitsin. Vicdani ret ilanı ve savunusuyla halkı askerlikten soğutma arasında otomatik bağ kurulması, uygun illiyet gereğinin unutulmasıdır. Sonuç: E, mahkumiyet.
Bu akıl yürütme yolunda ham şeyler çok elbette, fakat derdimiz hamlık, olmuşluk değil. Neticede yargı kararları, tıpkı “düşünce”ler gibi, ham bile olsalar, ilan edilmiş olmakla sonuç doğururlar. Bu karar örneğin, yargıladığı kişinin hapse girmesine yol açacak. Fakat daha fazlası var burada.
Anlatmayı deneyelim:
Savcının girişimi siyasetin imhasıysa yargıcın girişimi, bireyin düşünme imkanının imhasıdır, başka türlü söylersek, yurttaşın temyiz kudretinin olmadığının, olmaması gerektiğinin kabulüdür: Yargıcın girişimi (yani bu karar) kurumsallaşırsa, yani neyin düşünce olup neyin düşünce olmadığına mahkemeler karar verir hale gelirse, geldiği an itibarıyla, yurttaşların temyiz kudreti bulunduğunu kabul etmeyen bir sistem yürürlükte demektir.
*
Çok uzadı. Devam edeceğim. Temyiz kudreti olmayanın “sözleşme” özgürlüğü  de olmaz; ne “devlet”le ne de başka “yurttaş”larla akit yapamaz. Buralardan devam…
Belki yarın belki yarından da yakın…
Paylaş

Yorum yapın

Please enter your comment!
Please enter your name here