Araştırmacı-Yazar Bayrak: Devlet, Şark Islahat Planı’na çakılıp kaldı

Paylaş

Türk devletinin Kürt meselesi için Şark Islahat Planı’nı sürdürdüğüne dikkat çeken Bayrak, “İşin başına geri dönmeleri anlamsız ve bir çıkışsızlığın ifadesi” dedi.

 Araştırmacı-Yazar Mehmet Bayrak, Mustafa Kemal’in 1923’te özerklik verileceğini açıkladığını ancak sözünde durmadığını belirtti. Türk devletinin Kürt meselesi için Şark Islahat Planı’nı sürdürdüğüne dikkat çeken Bayrak, “İşin başına geri dönmeleri anlamsız ve bir çıkışsızlığın ifadesi” dedi. Çözüm için Kürt örgütlülüğünün muhatap alınmasını işaret eden Bayrak, Kürtlerin statüsünün kabul edilmesi gerektiğini kaydetti.

AKP Hükümeti’nin Bakurê Kurdistan’ın çok sayıda yerleşim yerinde uygulamaya koyduğu askeri abluka, 1925 yılında hayata geçirilen Şark Islahat Planı’nı yeniden gündeme getirdi. 90 yılı aşkın süredir Türk devletinin ‘Kürt Politikası’ olarak bilinen Şark Islahat Planı, “Türk’ün süngüsünün göründüğü yerde Kürtlük biter” zihniyetiyle uygulamaya konuldu. Cizre, Silopi, Sûr ve Nusaybin’de geliştirilen direniş karşısında ordu ve emniyetin yanı sıra AKP’nin özel silahlı güçlerinin de sokak aralarında duvarlara bu zihniyetin ifadesi yazılar yazdıklarını biliyoruz. Cumhuriyet tarihi boyunca Türk devleti Kürdistan’da bu plan kapsamında, Türkiye’nin batı illerinden farklı olarak, umumi müfettişlik, sıkıyönetim, OHAL ve son dönemlerde ise sokağa çıkma yasakları ve askeri abluka ile Kürt iradesini bastırmayı hedef aldı.

Kürtlere yönelik inkar, imha ve asimilasyon politikaları ile bu politikalara karşı Kürt halkının varlık mücalesini ve bu gün Bakurê Kürdistan’da gündem olan özyönetim olgusunu, Kürt inkarını ve Kürt sorununun çözümünü araştırmacı, ’Kürtlere Vurulan Kelepçe-Şark Islahat Planı’ kitabının da yazarı Mehmet Bayrak ile konuştuk…

Cizre, Silopi, Sur, Dargeçit ve Nusaybin başta olmak üzere Türk devleti, Kuzey Kürdistan’ı askeri ablukaya aldı… Bu saldırıların kökleri nereye kadar uzanıyor?

Tabii, bu inkar siyasetinin kökleri çok derinlere dayanıyor. Şark Islahat Planı bence Türkiye Cumhuriyeti’nin “Kürt Anayasası”dır. Abdulhamid dönemi ve İttihatçıların dönemini biliyoruz. Mustafa Kemal’in çevresindeki kadroların çoğu eski İttihatçıdır. Kendisi de dahil, çevresindeki siyasi kadroların yüzde 95’i İttihatçı siyasi gelenekten geliyor. Dolayısıyla; Mustafa Kemal ve arkadaşlarının kafasındaki proje etno-dinsel temizlik, arındırma, tek tipleştirme ve Türk-İslamlaştırma projesidir. Mustafa Kemal İttihatçı olmakla birlikte, İttihatçı mirası reddederek ortaya çıktı ve Kürtleri yardıma çağırdı. Zaten diğer halklar soykırımla etkisiz kılınmıştı. Gerçekten Kürtler, kendisine önemli bir destek de verdiler. 1921’de Koçgiri’de ilk açığı verdi. Ama kısa zamanda onu tamir edebildi. Bu olayı, Kürtler arasına nifak sokmak suretiyle, kendi iradesi dışında gelişmiş gibi gösterdi.

‘MUSTAFA KEMAL 1923’TE ÖZERKLİK VERİLECEĞİNİ AÇIKLADI’

Cumhuriyet’in kuruluş dönemlerinde özerk yönetim biçimi tartışılmış olmasına rağmen neden şimdi “Türkiye bölünüyor” paronayası yaygınlaştırılıyor?

1921 Anayasası’nın 22. maddesinde iller, vilayetler bazında bir özerk yönetim verilmesi öngörülüyordu. Bu da Kürtlerin hoşuna gitti. Aynı zamanda 1922’de Kürdistan’a özerklik verilmesine ilişkin bir kanun tasarısı görüşülmüş ve söz konusu tasarı Meclis’te kabul edilmiştir. 1923’te Mustafa Kemal İzmit’te açıklama yapıyor; özerklik verileceğine dair. Bu da Kürtlerin desteğinin devamına yol açtı. Fakat 1921 ve 1922’de Fransız ve İngilizlerle yaptığı gizli anlaşmalar adeta Sykes-Picot’un gizli versiyonlarıydı. Ondan sonra Mustafa Kemal gerçek yüzünü gösterdi.

1924 Anayasası’nda ilk defa Türk-İslam vurgusu yapılıyordu. Yani tek millet, tek devlet, tek dil ve din olacak. Zaten bu vurgu yapıldıktan sonra Kürtler ve diğer halklar tamamen dışlanmış oldu. Bunun üzerine Kürtler büyük bir tepki duydular. Zaten legal örgütlenmeleri yasaklanmıştı. Bunun üzerine illegaliteye kayan Kürt örgütlenmesi, Kürdistan Azadi Cemiyeti şemsiyesi altında toplandı. Tüm baskı ve inkara karşı 1925 Kürt Hareketi’ni organize etti. Kemalist yönetim, yeni Cumhuriyet’in tekçi politikalarına karşı gelişen çok sayıda örgütlenmeyi ve direniş hareketini bastırdı.

Şêx Saîd direnişi 13 Şubat 1925 tarihinde gelişiyor, Şark Islahat Planı ise 1925’in Eylül ayında hazırlanıyor. Sürekli ‘Kürtler ayaklandı, o yüzden bu plan devreye kondu’ denildi. Sizce de öyle mi?

Kemalizmin kendine güveni bu tarihten sonra başlıyor. Ondan sonra bir komisyon oluşturuluyor. Ret ve inkarın, imhanın ayak sesleri gelmeye başladığı için Kürtler isyan edip direnişe geçtiler. Şêx Saîd direnişi bastırıldıktan sonra bu plan hazırlandı. Plan 28 maddeden oluşuyor ve ırkçı olan şahsiyetler tarafından hazırlanıyor. Meclis Başkanı Arnavut kökenli Mustafa Abdülhalik Renda, İçişleri Bakanı Cemil Uybadın, Genelkurmay Başkanı’nın görevlendirdiği yardımcısı, dönemin Adalet Bakın Mahmut Esat Bozkurt, Hamdullah Suphi Tanrıöver önce raporu hazırlıyorlar sonra bir araya gelip, bunu plan haline getiriyorlar. Planın ilk maddesi şöyle: “Plan tümüyle hayata geçirilinceye kadar Kürdistan’da örfü idare devam ettirilecektir.“

Yani askeri yöntemlerle hizaya getirme, cezalandırma, katletme, yerinden yurdundan etme, asimile etme, Türk-İslamlaştırma ve son ayakta ise tasfiye… Tüm askeri yöntemler uygulanarak Kürt kimliği yok edilecek ve Kürt meselesi bu şekilde ’çözülünceye’ kadar bu plan devam ettirilecektir…

‘KÜRT KİMLİĞİNİN YOK EDİLMESİ PLANI SÜRÜYOR’

Günümüze gelirsek; devletin şu anki Kürt meselesine yaklaşımını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Hala günümüzde yürütülen yöntem aynıdır. Günümüze kadar başvurulmadık yöntem kalmadı. İnsanların giyim kuşamına müdahale ediliyor, Kürtçe yasaklanıyor. 14. maddede Fırat’ın batısında kalan bölge, yani Alevi Kürtlerin yoğun yaşadığı alan asimilasyona tabi tutulacak ve burası öncelikli bölge olarak belirleniyor.

Yine Fırat’ın kuzeyi Dersim bölgesi, daha sonra da Fırat’ın doğusu kalıyor; yani Müslüman Kürtlerin yoğunlukta yaşadığı bölge… Yabancıların o bölgelere girişleri yasaklanıyor. Nihai hedef olarak Kürdistan’ın boşaltılması esas alınıyor. Kürtlerin çıkarıldığı bölgelere ise Balkanlar ve Kafkasya’dan getirilecek Türk ve Müslümanların yerleştirilmesi öngörülüyor. Devlet her zaman gizli planda itirafçı ve kabulcüdür, açık planda ise ret ve inkarcıdır. Aynı şekilde; bu planı kabul etmeyenlerin cezalandırılıp yerlerinden sürülmesi kararlaştırılırken, devlete yardım edenlerin ise güçlendirilmesi planlanıyor.

Kürdistan’da idari biçim sürekli özel ele alınmış ve askeri yöntem yürürlükte olmuş. Kürdistan’dakimevcut askeri ablukayı, bu politikanın devamı olarak değerlendirebilir miyiz?

Ön raporlardan birini hazırlayan Cemil Uybadın, o dönemin İçişleri Bakanı planı süsleyerek basına bazı açıklamalarda bulunuyor. Tabii, gerçek halini vermiyor. O zaman da diyor ki; “Kürdistan Umumi Valilik ve Müstemleke ile -yani sömürge usulüyle- idare edilmelidir.“ Raporda öngörülen bu plan tamamlanıncaya kadar, yani Kürt kimliği yok edilerek, Kürt sorunu ’çözülünceye’ kadar Kürdistan’da örfü idare devam edecektir. Zaten 1925’ten 1927’ye kadar Kürdistan’da örfü idare vardı. Daha sonra müfettişlik kuruldu. Bu da 20 yıl devam etti. Yani 1947’ye kadar böyle sürdürüldü. Bu da ikinci askeri yönetim anlamına geliyordu. Çok partili sisteme geçmek zorunda kaldıkları ve yönlerini Avrupa’ya çevirdikleri için, mecburen bu umumi müfettişliğe son verdiler. Demokrat Parti yönetim olduktan sonra da dönem dönem bu örfü idare sürdürüldü. 1960-70’lerde de inkar ve asimilasyon değişik yöntemlerle sürdürüldü.

Bahsettiğiniz yöntemler ve yönetim biçimlerinin Kürdistan’da tutmadığı görülüyor. Sizce de yeni bir yola, çözüm yöntemine ihtiyaç yok mu?

Devletin inkar, imha ve asimilasyon politikalarından beklediği şey gerçekleşmedi. Kürtler direnişi devam ettirdiler. 1925 direnişi bastırıldıktan sonra, 2 yıl içinde 15 bin Kürt katledildi. Ağrı, Zîlan direnişi ve katliamında açıklanan rakamlara göre burada 30 bin Kürt katlediliyor. Dersim soykırımında 50 bine yakın insan katledilmiştir. Büyük bedeller ödendi. Son yılların devlet politikasındaki değişimin en büyük nedeni de bundan kaynaklanıyor. Yani büyük bedeller verildi. Demokrasi söylemleri kendiliğinden gelmedi.

Kürtleri ve Kürt sorununu anlamak isteyenlerin mutlaka Şark Islahat Planı’nı görmesi lazım. Son yıllarda bazı yumuşama söylemlerinden sonra ben; ‘bu iktidar orada yapılan yanlışları görmek istiyor. 90 yıldır iflas etmiş, kandan, gözyaşından başka bir şey getirmeyen bu palandan herhalde ders alacaklar’ diye düşündüm. Ancak son dönemlerdeki gelişmeler bunun değişmediğini gösteriyor. Yani bu plan bilindiği ve incelenmesine rağmen, tarihten ders alınacağına; bunun çıkmaz yol olduğu, Türkiye’nin 90 yılını kararttığı, büyük kan ve gözyaşı dışında bir şey getirmediği anlaşılacağına ve demokratik bir yol seçileceğine ve hem de bu konuda müzakereler de başlatılmış olmasına rağmen, işin başına geri dönmeleri anlamsız ve bir çıkışsızlığın ifadesi…

Özerklik ya da Kürtlerin kendi kendilerini yönetmesi neden bu kadar korkutuyor?

1921 Anayasası’nın 22. maddesinde var; vilayetler teşkilatı, muhtar yönetimi, 1922’de bu konuda hazırlanmış ve Meclis’te görüşülmüş bir kanun tasarısı var. Ve bu tasarı kabul edilmiş. Temmuz 1922’de Mustafa Kemal’ın imzasıyla, bizzat Büyük Millet Meclisi Reisi imzasıyla Kürdistan’daki Ordu Komutanlığı’na gönderilmiş. 1923’te Mustafa Kemal’in İzmit’te yaptığı açıklama var. Yine Lozan görüşmeleri sırasında İsmet İnönü’nün sözleri ve vaatleri var. Ancak istedikleri toprakları güvenceye alınca ve Lozan imzalanınca daha sonra Anayasa’ya Türk-İslam mantığı yedirilince ret ve inkar politikası devam ettirilmiş oluyor. Yani bu kadar yaşanmışlık, bu kadar örnek varken tekrardan başa dönülüyor…

Baskı, inkar ve imha politikasında 90 yıl öncesine geçiyorsun. Tekrar çıkmaz sokağa giriyorsun. Bunun benim açımdan anlaşılır bir tarafı yok. Özerklik olayı devletin ta o tarihte vadettiği bir şey ve Kürt aydınları da bunu uygun buluyorlardı. Çözüme dönük bu kadar öneri ortaydayken, bunun görmezden gelinmesi ve tekrar askeri yöntemlere dönülmesi büyük bir talihsizlik ve çıkmazı ifade ediyor. Değişmez dedikleri sınırları kendileri değiştirdi. İran ile olan sınırda değişiklikleri Ağrı isyanından sonra yaptılar. Tabii bunu kendi çıkarları doğrultusunda yaptılar. Misakı Milli denilen coğrafya Kürtlerle Türklerin ortak yaşadıkları coğrafyaydı. Yani halkların kendi kimlikleriyle kendilerini yönetmeleri. Eğer bu öz yönetimler olacaksa, öz yönetimle, vilayetler ekseninde olacaksa, eşitliği sağlayacak en iyi formül hangisiyse, o müzakere yoluyla karşılıklı görüşmelerle mutabakata varılmalıdır.

‘KÜRT ÖRGÜTLÜLÜĞÜ MUHATAP ALINMADAN ÇÖZÜLMEZ’

Çözüm için sizce neler yapılabilir?

Kürt örgütleri muhatat alınmadan çözüm olmaz. En çok da temsil niteliği olan örgütlerin, partilerin ve oluşumların muhatap alınması gerekiyor. Geçmişte aydınlar bazında ve bireysel bazda ele alınmış. Çünkü ciddi bir Kürt örgütlenmesi yoktu. Kürtler Meclis’te bu düzeyde temsil edilmemişti hiçbir zaman. Yani sürekli Türk hükümetleri, kendine yakın bulduğu Kürt şahsiyetlerle sorunu ele almış. Ama şimdi durum böyle değil. Yani Kürt halkını güçlü bir şekilde temsil eden ciddi bir oluşum var. Parlamentodaki Kürt temsili de muhatap alınıp çözüm yolları tartışılabilir. Tabii ki diğer anlamda yani silah meselesi konusunda başka görüşmeler yapmak durumundasın. Ancak sorunun çözümü onların üzerinden olmalı. Tabii bilgi almak için başka yöntemler ve müzakare heyetleriyle görüşmeler olabilir.

Kürtlerin statüsü konusunda çeşitli tartışmalar yürütülüyor. Bununla birlikte, herkesin kabul ettiği eşit vatandaşlık nasıl sağlanacak?

Eğer bana ana dilde eğitim imkanı vermezsen, ben nasıl eşit vatandaş olacağım? Benim dilimi, kültürümü yasaklarsan, eğer tüm yeraltı ve yerüstü zenginlikleri alıp başka tarafa yatırım yapıp benim bölgemi geri bırakırsan, o insanlara hayatını idame ettirecek koşulları eşit biçimde paylaştırmazsan, o insanların kendi kendilerini yönetmesine müdahale edersen, senin yukarıdan atamayla gönderdiğin bir vali mi belirleyici olacak! Böyle bir şey olabilir mi?

O zaman nasıl bir demokratik yönetim tarzı olacak? Eğer ben kendi seçtiğim kişiler tarafından yönetilmeyeceksem, ana dilimde eğitim-kültür yapamayacaksam; kısacası kendim gibi yaşayamayacaksam, o zaman nasıl eşit vatandaş olacağım? Bunlar böyle devam ederse, bu büyük bir aldatmaca olur. Bunun için, en demokratik sistem hangisiyse, onun gerçekleşmesi gerekir. Başka türlü olmaz.

Rojava’daki süreçle birlikte Türkiye’nin çevresi Kürtlerle çevrili, yani Türk yönetimi Kürtlerle hayatını idame ettirmeye mahkum. Onun için de demokratik bir çözüm gerekiyor. Eğer böyle barışçı bir çözüm bulunmazsa ve bu saldırılar devam ederse, kan şiddeti, şiddet de kanı doğurur. O zaman bir an önce şiddetten ve kanlı süreçten bizim kendimizi kurtarmamız, bu çağın insanları olarak bir araya gelerek aklı başında bir demokratik çözüm bulmamız lazım. Eğer bu çağa ayak uydurmak ve insanca yaşam esas alınacaksa, eşit ve kardeşçe yaşamın koşullarını yaratılması, yani Kürtlerin statüsünün kabul edilmesi gerekiyor.

Şark Islahat Planı bilinmeden ne bugünkü Kürt meselesi bilince çıkarılabilir, ne de bu vahşetin nereden kaynaklandığı bilinir. Kürt meselesini bilmek için Şark Islahat Planı’nı bilmek lazım. Bunu bilirsek; çözümü de bulmuş oluruz. Çözüm; Şark Islahat Planı’nda olanların tersini yapmaktır…

2 Şubat 2016 Salı 09:03
HABER MERKEZİ – EVRİM DENGİZ
Paylaş

Yorum yapın

Please enter your comment!
Please enter your name here