Anasayfa Haftanın Yazısı AYŞEGÜL DEVECİOĞLU’NUN İZLENİMLERİ Cizre’de Gördüklerim

AYŞEGÜL DEVECİOĞLU’NUN İZLENİMLERİ Cizre’de Gördüklerim

Paylaş

Cizre’de yıkıma uğramış mahalleleri, fotoğraflardan aşina olduğum top ve kurşun deliklerini, keskin nişancıların mevzilendiği çatıları, evcimen barikatları, ölenlerin düştükleri kapı önlerini,  geride kalanların cesaretle yaşamlarını yeniden düzenlemeye çalıştıklarını gördüm.

Topların açtığı deliklerin bir kısmı üstünkörü sıvanmıştı. Şimdi kocaman yaralara benziyorlardı. Duvarlardaki kurşun deliklerine çocuklar çikolata kağıtları, mısır patlağı ve cips sokuşturmuşlardı.

Ölülerin sıcak havanın etkisinden korunmaya çalışıldığı soğuk hava depolarında çürümenin izlerini kapatamayan kimyevi koku genzimizi yaktı. Abluka sırasında elektirik de olmadığından soğutucular işe yaramamıştı. Soğuk hava deposu tavuk etlerini saklamak için kullanılıyordu ve evin çocukları artık tavuk yemek istemiyordu.

Avlulardan birinde kenarda duran tahta kerevet ölülerin taşınmasında kullanılmıştı. Şimdi daha çok hep orada duran bir kerevet görünümündeydi.

Çocuklar sokaktaki kurumuş kan lekelerini gösteriyorlardı.

İçi tümüyle tahrip edilmiş, duvarları delik deşik bir evin kapısının önünde genç bir kadın bekliyordu. Kardeşi bombalanan evden kaçarlarken bir keskin nişancı tarafından tam orada vurulmuştu.

Cinayetlerin hepsi taammüden işlenmişti ve katil “anayasal cumhuriyetin” “hukuk devletinin” en tepesinde otuz beş günlük olanlar da dahil düşman saydığı herkesi öldürme yetkisiyle donanmış olarak oturmaktaydı. Ne yasalar korumuştu onları, ne dahil oldukları söylenen “sevinçte ve tasada ortak” yetmiş milyonluk bölünmez bütün, ne de insanlık.

Cizre’ye yüz elli kadınla birlikte gitmiştim; Barış için Kadın Girişimi’nin çağrısıyla.

Mahalleleri gezdik, yürüyüşler, basın açıklamaları, saygı duruşları yaptık. Mezarlara gittik, evlerde yemek yedik, çay içtik, sohbet ettik. Kadınların hemen hepsi dörder beşer gruplar halinde yıkıma uğramış mahallelerde kaldı geceleri.

Sabah barikatların kenarından, hendeklerin yanından geçiyor mahalleleri dolaşıyor, devletin yakıp yıktığı evlerin önünde kadınlarla konuşuyorduk. Bayrakların, afişlerin duvar yazılarının  arasından keskin nişancılardan korunmak için asılmış sokağı bir ortak eve dönüştüren kocaman perdelerin, kilimlerin altından geçiyorduk.

Ama cancağızım, kıyısındaydık Cizre’nin, bizi ayıran sadece dokuz günlük abluka sırasında orada bulunmayışımız değildi, koskoca bir zulüm tarihi uzanıyordu aramızda. Kürdistan bu tarihiyle şimdiki zamanın içine gömülmüş akıl almaz genişlikte bir ülkeydi ve biz pek azını görebiliyorduk bu toprağın.

Bedenlerimizde uçakla yalnızca bir saat uzaklıktaki yerlerden taşıdığımız rahatlık vardı. Bir gün önce, iki saat önce, dört saat önce bıraktığımız konforun izi diyelim. Sinemalar kafeler, deniz kıyıları, mağazalar, elektirik, su, doğal gaz, çocuğunun kurşuna dizilmeyeceği güvencesi…

Bir şey daha vardı, orada ister istemez ziyaretçi (seyirci) olmanın utancı. Yerle yeksan olabilseydik keşke.

Kürdistan’ın diğer yerlerinde rastladığım gibi Türkçe konuşamayan kadınlar çoktu. Türkçe konuşabilenler evlerine gittiğimizde kurşun deliklerine, top ve roket mermisiyle açılmış delikleri izlediğimizde evlerinin içini gösterirken, yemek yerken çay ikram ederken yaşadıklarını anlatıyorlardı.

Biz oraya “acıları ortaklaştırmaya” gitmiştik.  Belki bunu bir ölçüde gerçekleştiriyorduk.

Ama ne demekti bu?

Dokuz gün kimsenin dışarı çıkamadığı, birbiriyle bağlantısı olmayan evlerde yaşayanların yalnızca kendilerinin sağ kaldığına inandığı, abluka altındaki mahallelerden Silopi’ye giden birinin hayalet muamelesi gördüğü bu coğrafyada, özetle insanların devlet tarafından öldürülebileceğinden şüphe duymaması demek olan o çok  sağlam hakikatin sahnesinde neydik biz; çektiğimiz fotoğraflar gibi kayboluverecek görüntülerden öte.

Kimse bize sitem etmedi, suçlamadı. Surat asmadı. Bir kadının “çok geç geldiniz” dediğini duydum yalnızca evinde kalan arkadaşlardan. Tam tersine felakete uğrayan bizlermiş gibi el üstünde tutuluyorduk. Taşınkinden daha büyük bir sabır değilse neydi bu?

Yara, fiziki ya da manevi yara çok kişiseldir. Yarasını, yaralanmış bedenini başkalarına göstermek zordur, “acıları ortaklaştırmak”, anlatarak acısının geçeceğini sanmak da acı çekenlerin düştüğü yanılgılar değildir. Başına böylesi bir felaket gelen en önce bunu anlar. Ölü kızını buzdolabında saklayan bir annenin acısı nasıl paylaşılabilir.

Bu durumda çoğu kez, belki de her zaman insanlar yaralarını bir nedenle gösterir: Adalet aramak için. Kürdistan’da bu adalet arayışı kişisel olmaktan öte halkın büyük bir çoğunluğunun benimsediği ve katıldığı bir mücadenin parçası.

Lakin aynı şeyler, aynı kelimelerle birçok farklı kişiye anlatılmıştır. Anlatılacaktır. Anlattıkça size ait olan, korumak istediğiniz, canınızdan değerli olan sizden uzaklaşacaktır.  Bir hikâyenin parçası olacak ve acınız eninde sonunda kurgulanmış bir metin halinde ağzınızdan dökülecektir. Giderek acınıza yabancılaşır, bir tanığa, kendi varlığınıza dışarıdan bakan birine dönüşürsünüz.

Yıllar önce Diyarbakır cezaevinde kalmış biriyle konuşmuştum. Olan biteni anlatırken olayı yaşayan bir özne değil, bir tanık olarak konuştuğunu fark ettim karşımdakinin. Özne olmayı bu terk ediş, olanı politik mücadelenin içine yerleştirme, kişisellikten çıkarma aklını kaçırmamaya yarıyordu belki. Belki yaraları sağaltmanın bir yoluydu ama işkenceye uğrayan bedenin sahibi bu maskın arkasında erişilmez bir yere saklanmıştı. Ortaya çıksaydı ne olacaktı diye düşündüm sonra; karşısında kimi, neyi bulacaktı?

Cizre’de Cudi, Yasef ve Nur mahallelerinde, en taze kayıpların sahipleri ellerinde ya da kucaklarında çerçevelenmiş fotoğraflarla yürüyüşlerin başına geçiyor, toplantılarda ön sıraya oturuyor. Kayıpları onlara tartışılmayacak bir yetke veriyor ve bu yetkeyle kendilerine uzatılan mikrofona her zaman bildikleri şeyi söylüyorlar. Sıra kendisine geldiğinde herkes bu görevi metanetle üstleniyor. Ortak acının ve görkemli direnişin temsil yetkisi şu an onlarda. Ama acı hakkını arar,  kaybettikleri yakınlarının suretlerini taşıyan o kadınlara baktıkça acının kemirdiği bedenlerini gördüm.

Böyle durumlarda söze ağırlığını veren, değer kazandıran şey felaketi yaşamış olmaktır. Bu değer tartışılmaz. Dinleyen acıları paylaşmaya gelen başka bir hayatın içinden gelmiştir. Terazinin bu tarafında utanç, sorumluluk duygusu vardır. İletişim ortamı diyebileceğimiz şey sayısız eşitsizlikle parçalanır.

Konuştuğumuz kadınlar, yaşadıklarını acının eksik olmadığı bir ortak dille propagandaya dönüştürüyorlardı. Paylaşılamayacak acıları paylaşmanın belki de en insanca yoluydu bu. Eşit olmayanları, farklı hayatların uçurumlarla ayırdıklarını bir araya getirebilecek iletişim alanların belki de en ahlaki olanı. Çünkü bu alan “acıları paylaşmak” gibi imkânsız bir şey talep etmiyordu, acınma istemiyordu, yardım beklemiyordu; “acıları paylaşmanın” belki tek mümkün yolunu işaret ediyordu.

Ne menem bir şey olduğu belirsizleştikçe, varlığından şüphe duyuldukça daha çok dile düşen “insani” karşısında politik olan kötü siciliyle baştan itibarsızlık çukuruna atılmış durumda. Oysa eşitsizliği yok saymayan, eşitsizliği güçsüzler, zulme uğrayanlar, yoksullar için görünmez kılmayan bir politik alan kurusıkı bir “insanca”dan daha değerli. O zaman bırakalım da  insanca olan, o şaibeli iyiliklerin kötülüklerin tuzağından uzakta, hak ve özgürlükler manzumesinin, politik mücadelenin pek çok kişiye insani görünmeyen ama hâlâ çok güçlü bir şekilde insanlık vaad eden toprağında yeşersin.

Cizre bir simgeler dünyası. Bayraklar, ölen gerillaların afişleri, duvarlardaki yazılar. Durmadan yeniden üretilen simgeler arasında insanlar zamanın hiçbir şeyi değiştirmediği bir aleme atılmış gibiler. “Geçmişi aşmanın yolu onunla bağlantıyı yitirmemektir,” diyordu Gasset; ”tam tersine onun ayaklarımızın altında olduğunu iyice duymalıyız.” Ancak söz konusu olan geçmişin günü ve geleceği işgal etmesiyse nasıl içinden çıkmalı bu durumun?

Düzenin simgeleri de en az diğerleri kadar güçlü Bellona’dan ve İstikbal’den dümdüz yürüyüp Bosch, Arçelik çamaşır makinelerinin satıldığı dükkanlardan üç dakika mesafede yani kamu otoriterisiyle güvenceye alınmış tüketim toplumunu en azından kurulu düzeni yansıtan simgelere üç dakika yürüyüş mesafesinde sokağın başına dayanan tankın mermisinin yaktığı arabanın iskeleti duruyor. Belki bize heyecanla özyönetimi anlatan genç kadınların sistemden kopuş sözlerine gerçeklik kazandıran bu.

Cizre’nin kanalizasyon ızgaralarının üstüne atılmış halılar, evlerin arasına serilmiş rengarenk perde ve battaniyelerle büyük bir eve dönüşen sokaklarında barikatların son derece evcimen bir görünümü var. Barikatlardan birinin üstüne çok tanıdık geyik desenli bir duvar halısı örtülmüş ki, önüne hemen çöküp oturabilir, bir bardak çayla sohbete dalabilirsiniz.

Barikatlardan birinin üstünde geçenlerde ev eşyası satan marketlerden kimbilir hangisinde rastladığım üstü yıldızlı çöp kovası boy gösteriyor. Barikatların üstünde çocuklar sokaklarda beliren bu yeni alanı türlü şekillerde değerlendiriyor.

Orta yaşlı bir mahalle sakini, “bir barikatımız, bir canımız var” diyor. Barikatlar ve hendekler olmasa ölü ve yaralı sayısının misliyle artacağı genel kanaat.

Cizre’de sokakta kedi köpek yok.

Mahallelerden birindeki boş arsada yedi sekiz yaşlarında üç çocuk ydg-h’cilik oynuyorlar. Bir televizyon ya da beyaz eşya kartonunun  yassılmış kartonu ev ya da kale(kol) işlevi görüyor.

Kulağıma çalınan sesler Ydg-h, Kürdistan, devlet (polis ya da asker değil)  Kartonun içinde bir dışarda iki çocuk olmasına bakarak oyunda kimin neyi temsil ettiğini anlamaya çalışıyorum. İki kişiye karşı tek başına kahramanca bir direniş mi, bir baskın mı?

Çocuklar her yerde, slogan atıyor, marş söylüyor, zafer işareti yapıyor. Henüz üç- dört yaşında olanlar çevresinde şekillenen bu kaçınılmaz gerçekliği anlamak için konuşulanlara kulak veriyor. Biraz daha büyükler kendilerini “işin” içinde görüyor.

Yine de gruptan bir kadının başlattığı yağ satarım bal satarım oyununa büyük bir çoşkuyla katılıveriyorlar. Cizre’nin bu yıkılıp yakılmış mahallerindeki çocuklar helikopter sesi duyunca gözlerini gökyüzüne çevirip donakalıyor.

Cudi mahallesindeki taziye evi görünen ve görünmeyen yanlarıyla kocaman bir evrenin merkezinde duruyor. Birçok taziye evinden daha büyük, daha donanımlı ama bir taziye evinin yaşam içindeki tuttuğu yeri mimarisine göre değerlendirmek doğru değil.

Yas ya da taziye evi gerçek boyutlarıyla ancak tersten perspektifle bakıldığında görülebiliyor. Ölümün ortaya çıkardığı temel bir toplumsal ihtiyaca cevap vermesi bir yana, “şehitlik” olgusunun toplumsal hiyerarşideki güçlü ve düzenleyici rolüne de işaret ediyor. Taziye evinde bütün yeni eski bütün ölümler evcilleştiriliyor, yas tutuluyor, toplantı yapılıyor, yemek veriliyor, özyönetim tartışılıyor. Taziye evleri kimse oralara silah saklayacak kadar akılsız olduğundan değil, dayanışmanın ve direnişin mekânları olduğundan devletin hışmına uğruyor.

Yas evinde verilen yemekte yapılan toplantılarda çay içerken duvarlarda ve çerçeveler içine konulmuş fotoğraflardan ölüler bize bakıyor. ölümlere dayanabilmenin bir yolu da ölülerle birlikte yaşamak. Taziye evleri ölülere geri dönüp yerleşecekleri bir uzam sunuyor.

Ölüm her zaman tek başına yaşama ilişkin birçok şeyden daha fazla ritüele ve teatralliğe sahip. Yine de burada Cizre’de ve bütün Kürdistan’da ritüellerle giderek gösterişli hale gelen ölümlerden yaşama ve geleceğe tahvil edilen şey tedirgin edici hacimde.

Nur mahallesinin duvarlarında “Denizde kum biter Botan’da gençler bitmez” yazıyor.

Bu cümle bir müjdeyi, bir umudu, korkunç ve içselleştirilmiş bir kaderi aynı anda anlatıyor. Evinde konakladığımız bir aile henüz zafer işareti yapamayıp tek parmağını kaldıran bebekleriyle geleceğin gerillası diye övünüyor. Hiç bitmeyecek bir döngüye işaret ediyor bu minik parmak.

Bölgeye gittiğim yıllar boyunca eylemlere katılan aynı Cizre’deki gibi slogan atan çocuklara ellerinde oyuncak silahlarla (Diyarbakır’ın kadın kenti ilan edildiği yıl ellerinde oyuncak silahlar olan küçük gerillalar yürümüş ve bayağı hayranlık toplamıştı) dolaşan çocukların şimdi kaçı  hayatta. Kaçı dağda, kaçı Kobane’de.

Evet onlar dünyanın onurlu insanları, özgürlük için mücadele ediyorlar. Ama barışın aydınlattığı gelecekte, harcında bunca gencin kanı olan o yeni özgür yaşam daha doğmadan yorgun düşüp yaşlanmış olmayacak mı? Ve bundan Kürt halkını ve özgürlük hareketini sorumlu tutmak canilik değilse, ne?

Cizre Şırnak ve çevresi Yurtsever Devrimci Gençlik Hareketi’nin (Tevgera Ciwanen Welatparêz Yên Şoreşger/ YDG-H) en güçlü olduğu yerlerden biri.

Kürt illerinde devlet eliyle yaygınlaştırılmaya çalışılan uyuşturucudan gençleri korumak yine devletin ajanlaştırma ve yozlaştırma çabalarına karşı direnmek için Partiya Karkarên Kürdistan (PKK) yürütme kurulu üyesi Murat Karayılan son bir iki ay içinde oldukça detaylı sayılabilecek açıklamalar yaptı. Devletin sürekli baskı ve şiddetiyle gelişen sürecin ve buna karşı direnişin, mahallenin gençlerden (öğrenciler işçiler, esnaf) oluşan YDG-H’yi hem PKK’ye hem devlete hem topluma kabul ettirmiş olmasından söz etti. YDG-H nin halk  içinde tartışmasız bir itibarı var.

Cizre’de fotoğrafların (resim ya da heykel kadar) hakikate sadık olamayacaklarını bir kez daha gördüm. Fotoğraf çeken, görüntü alanların davranışlarına yansıyordu bu, deklanşöre onların yerine cisimleşmiş bir çaresizlik basıyordu. Çünkü çektikleri an hem duyumsadıklarından hem de orada yaşanmakta ve yaşanmış olanlardan kopuyordu görüntü.

Kamera göz mahallenin imgesini ele geçirmeye çalışıyor. Oysa kurşun ve top delikleri içindeki mahalle fotoğraf ya da görüntü nesnesine indirgenmeye, bir tür işgale razı olduysa bu sadece görüntünün yakalayamayacağı bir hakikate sığınmış olmasından.

Orada hiçbir şey kalmamasına rağmen kadınlar yine de fotoğraf çekiyor. Cizre’yi kadın mücadelesinin arşivine kaydetmek arzusuyla yapıyorlar bunu.

Kadınlar acıların gelip geçmeyeceğini bilir, yine de cesaretle göğüs gerer buna. Unutmaktan hoşlanmaz, geçmişe bakarkan daha metanetlidir ve yüzünü geleceğe doğru dönerken ayaklarının altında ne olduğunu bilmek ister. Bu yüzden kayıt tutmak önemlidir.

Ama Berger’in sözlerini de hatırlamak gerek, “fotoğraflar unutmak için kaydeder,” diyordu Berger.

Bölgede giderek gerçeklik kazanan öz yönetimler, Kürt halk önderi Abdullah Öcalan’ın demokratik konfederalizminden, bölgesel  eşitsizlikleri ortadan kaldırmak bir yana, yerel kamu kaynaklarının doğal varlıkların ve emeğin küresel sermayenin isteklerine uygun biçimde kullanılmasını sağlayacağı için eleştirilen kalkınma ajanslarına vurgu yapmaya kadar çok geniş bir yelpazede tartışılıyor.

Gerçi bu vurgu 26 bölgesel kalkınma ajansının bölücülük kabul edilmemesi hatırlatılarak yapılan bir tür savunma. Barış ve Demokrasi Partisi’nin (BDP) anayasa önerisinde yer alan, evrensel ölçekte uygulanabilir ve uygulanmakta olan yerel demokrasi modelinden meşru özsavunma ihtiyacının çevresinde şekillenen bir komünal sisteme kadar uzanan geniş bir yelpaze.

KCK açıklamalarında özyönetimin öz savunmaya indirgenmemesi uyarısına sıkça rastlanıyor. Ancak devletin korkunç şiddeti ve özyönetim taleplerine gösterdiği tepki konunun barışçıl bir yerel demokrasi modeli olarak tartışılmasını güçleştirir nitelikte. Pek çok yerde gençlerin mahalleleri savunmaya başlamasından sonra kent meclislerinin öz yönetim ilan etmeleri halkın öz savunmasını kaçınılmaz olarak siyasal projeyle birleştiriyor.

Cizre’de henüz görülebilen ve algılanabilir olmayan bir şey yavaş yavaş kendisine bir biçim bulmaya çalışıyor. Binlerce olanak vaad eden, olumlu olumsuz yanları öne çıkabilecek çok sayıda seçeneğe açılan şimdilik belirsiz bir oluşum bu. Herşeye rağmen yeni başlangıçların, yeni umudun taze esintisi hissediliyor özyönetimlerini kuran mahallelerde.

Cizre’de ölümle baş edebilecek kadar güçlü olan tek şey direniş. Bu direnişi anlamadan ne yapılan konuşmalara anlam verebilirsiniz, ne taze ölülerinin resimlerini taşıyarak yürüyüşün başına geçen kadınları, ne bakımlı çocukları, ne tertemiz evleri ne hala gülünebiliyor, yemek pişirilebiliyor, çocukların yıkanıp paklanabiliyor, ekmek pişirelebiliyor olmasına. Ne de mahallerde harıl harıl yeni bir hayatın tohumlarının atılmasına.

Cizre direnişi yalnız kadınların barikatlarda ve hendeklerdeki varlıklarından değil, hayatı sürdürülebilir kıldığı için de muazzam bir kadın direnişi.  Dünyayı gelecekte de yaşanabilir hatta mümkün kılacak kadın değerleri bir büyülü pelerin gibi sarıp sarmalamış bu mahalleleri. Şefkat, ihtimam, kadın cesareti en çok çocuklardan belli oluyor.

Kadınlar kimi evlerin avlularında ya da arsalara kurulmuş tandırlarda ekmek pişiriyor. Bütün fırın ekmeklerinin tadının birbirine benzemesine karşılık, tandır ekmeğinin lezzeti hemen fark edilecek kadar değişiyor. Her kadının yaptığı ekmek tadından biliniyor. Devletin gücü kadınların yaşamı sürdürme ve güzelleştirme maharetini yok etmeye yetmemiş.

Cizre’den döndükten sonra bana musallat olan bir hal var, bu hal Cizre dönüşü gittiğim  her bakımdan Cizre’ye benzeyen küçük kentte değil, İstanbul’da ortaya çıktı. Gözü kapalı yürüyecek kadar tanıdık yerlerde. Kaldırımlar, duvarlar, sökülmüş afişler arasından geçerken hayali barikatlarla karşılaşıyor, olmayan hendeklere düşmemek için yolumu değiştiriyorum.

Sokakların üstüne Cizredeki mahallelerin sokakları yerleşiyor, zihnimden sayısız çehre dayanması zor bir hızla geçip gidiyor. Birine randevu verecek olsam gidebileceğim tek yer orasıymış gibi aklıma Cudi mahallesindeki  taziye evi geliyor.

Kafede ya da otobüste duyduğum konuşmalara dikkat ediyorum. İş değiştirme nedeniyle aranan yeni ev, odalar salon ve diğer ayrıntılar, bir seyahat turu nedeniyle döviz hesapları, riyal, dolar. Bu dünya gerçekse, diğeri ne diyorum kendi kendime.

Ama geçecek bu. Bunu bilmek iyi.

Çünkü o zaman “insani duyarlılıklar” dediğimiz şeyin kişiye paye veren son sığınağı da dağılıp yok olacak. Saklanacak yer kalmayacak.

Bu iyi. (AD/NV)

Bianet

* Fotoğraf: Semiha Arı

 

Ayşegül Devecioğlu

Yazar. İlk romanı Kuş Diline Öykünen’i Ağlayan Dağ, Susan Nehir, Kış Uykusu, Başka Aşklar ve Ara Tonlar izledi. 2008’de Orhan Kemal Roman Armağanı’nı aldı.  bianet’te yazıyor.

Paylaş

Yorum yapın

Please enter your comment!
Please enter your name here