Bayık: Ankara’daki eylemin YPG tarafından yapılması mümkün değildir

Paylaş

Özgürlükçü Sol : KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Cemil Bayık, Suriye ve Rojava’daki gelişmeleri, Türk devletinin Rojava düşmanlığı ve Ankara saldırısından sonra YPG’ye yapılan suçlamalar hakkında önemli değerlendirmelerde bulundu.

  •  Türkiye’nin Suriye’deki savaşın uzamasına neden olduğunu belirten Bayık, AKP hükümetinin Kürt düşmanlığı üzerine siyaset yaptığına dikkat çekti.

Ankara’daki eylemin kim tarafından yapıldığını bilmediklerini belirten Bayık,(eylemi TAK üslendiğini açıklamadan önce yapılan röportaj) Erdoğan ve Davutoğlu’nun ‘saldırıyı YPG yaptı’ açıklamalarına karşılık ‘’YPG’nin Ankara’da böyle bir eylem yapması mümkün değildir’’ dedi.

Suriye’deki gelişmeleri değerlendiren Bayık, PYD ve Demokratik Suriye güçleri olmadan bölgede siyaset yapılamayacağının altını çizdi. Kürtlerin bölgede artık bir güç olduğuna vurgu yapan Bayık, dünyanın da bu gerçeği gördüğünü belirtti.

Cemil Bayık, PKK hareketinin Suriye ve Rojava’ya bakışı, önümüzdeki süreçte bölgede gelişecek olası durumlar, Türkiye’nin Suriye’ye yapmak istediği kara operasyonu ve PKK’nin ABD ve Rusya ile ilişkilerine ilişkin sorularımızı yanıtladı.

İşte Bayık’ın ANF’nin sorularına verdiği yanıtlar:

Suriye meselesi yeni bir kavşağa girdi. Halep’in kuzeyi kısmen Rusya’nın desteği ile rejim kontrolüne geçti. Sahadaki durumu nasıl görüyorsunuz?

Suriye’ye müdahale edenler sorunun bu kadar uzayacağını düşünmüyorlardı. Ne ABD Suriye rejiminin bu kadar uzun süre ayakta kalacağını düşünüyordu, ne de Türkiye. Gerçekten de Suriye rejiminin kısa sürede yıkılacağı üzerine hesaplar yapıldı. Bu hesapları en başta da Türkiye yaptı. Hatırlanırsa Türkiye Libya’ya ilk önce girmek istemedi, NATO’nun Libya’da ne işi var dedi. Baktı ki durum ciddidir, hemen bir hafta sonra savaşın içine girdi; Libya savaşının karargahlarından biri haline geldi. Suriye’de siyasal istikrarsızlık başlar başlamaz Türkiye hemen balıklama atladı, herkesten daha fazla Suriye’nin içiyle ilgilenmeye başladı. Öyle ki, ben en aktif olayım, ABD’nin Suriye politikasında yer alayım, Suriye üzerinden Ortadoğu politikalarında etkili olayım diye düşündü.

TÜRKİYE, SURİYE SAVAŞININ UZAMASINA NEDEN OLDU

Öte yandan o zamanlar Mısır’daki İhvan’la da ilişkisi vardı. Suriye’de de ilk başta İhvan-ı Müslim’in iktidara geleceğini düşündü. İlk önce İhvan’a oynadı. Fakat savaş sertleşince yeni aktörler ortaya çıktı. İlk önce El Nusra, sonra IŞİD otaya çıktı. Bu dönemde Rojava Devrimi de gerçekleşti. Türkiye İhvan ve belirli güçlerin etkili olamayacağını görünce fırsatçı çakal politikası izleyerek El Nusra ve IŞİD gibi güçlere yatırım yapmaya başladı. Bunlara yatırım yaparak Suriye’nin kısa sürede düşmesini sağlamak istedi. Böylece hem Suriye politikasında etkili olacaktı, hem de Suriye kısa sürede düşeceğinden dolayı Rojava Devrimi etkili olmayacaktı, Kürtlerin hak kazanması engellenmiş olacaktı. Türkiye Kürt düşmanlığı üzerinden El Nusra ve IŞİD çetelerini destekledi. Bu gelişmeler Suriye’deki dengeleri değiştirdi.

Suriye’de savaşın bu kadar uzamasına neden olanların başında Türkiye gelmektedir. Ne kadar Esad karşıtı gözükürse gözüksün, politikalarıyla Esad rejiminin ayakta kalmasını sağlayan da Türkiye olmuştur. Türkiye El Nusra ve IŞİD gibi faşist çeteleri destekleyince, gerçekten Türkiye’nin desteklediği bu güçler Ortadoğu için tehlikeli olarak görülünce, o güne kadar rejimin ısrarla düşmesini isteyen ABD, hatta Fransa Suriye’deki gelişmelerden kaygı duymaya başladılar. Esad devrilirse yerine IŞİD gelir, El Nusra gelir, bu kendileri için çok tehlikeli olur diye düşündüler. Yine İsrail bu durumu kendisi için tehlikeli olarak gördü. Lübnan kendisi için tehlikeli olarak gördü. Esad, bu güçlerin kaygısından yararlanarak sarsılıp düşme noktasına gelmişken kendini toparladı. Kuşkusuz bu toparlamada Rusya’nın, İran’ın ve Lübnan Hizbullah’ının da desteği oldu. Türkiye yanlış politika izlemeseydi, Rojava Devrimci Güçlerini, demokrasi güçlerini destekleseydi, IŞİD ve El Nusra gibi çetelere güç vermeseydi Suriye’deki siyasi sistemin değişme süreci hem hızlanırdı, hem savaş bu kadar derinleşmezdi. Rojava Devrimine ve ılımlı İslami kesimlere dayalı bir Suriye kurulabilirdi. Suriye rejimi içinde demokratikleşmeye yatkın kesimler de böyle bir Suriye’nin içine katılabilirlerdi. Ama Türk devletinin Rojava Devrimi düşmanlığı, Suudi Arabistan ve Katar’ın kendi etkilerinde Suriye istemeleri nedeniyle IŞİD’e destek verdiler. Irak rejimini zayıflatmak açısından Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar IŞİD’e destek verdiler. Hatta o dönemde KDP ile Irak Merkezi Hükümeti Maliki arasında yaşanan sorunlardan dolayı KDP de bu cepheye şöyle ya da böyle destek verir konumda oldu. IŞİD güçlendi. Gerçekten de IŞİD’in neredeyse Suriye’ye hakim olabileceği, hatta Bağdat’ı bile düşürebileceği durum ortaya çıktı. Ancak sahada bütün bu gelişmeleri bozan Rojava Devrimi gerçekliği ortaya çıktı. IŞİD’e ve destekçilerine karşı kahramanca bir mücadele verildi. Koalisyon güçleri de bu mücadelenin parçası oldular ve bunun sonucu IŞİD zayıflatıldı.  Rojava Devrimcilerinin büyük fedai direnişiyle, binlerce Kürt gencinin şahadetiyle IŞİD büyük darbeler aldı. Hem Suriye’de darbe aldı, hem de Irak’ta. Tüm bunlar Suriye’deki dengeleri değiştirdi.

IŞİD ZAYIFLATILMASAYDI RUSYA DEVREYE GİRMEZDİ

IŞİD’in zayıfladığı bir dönemde kendilerinin de Suriye’de etkili olabileceğini düşünen Rusya, savaşa doğrudan müdahil oldu. Eğer IŞİD bu kadar zayıflatılmasaydı, sahada IŞİD’e karşı Rojava Devrimci Güçlerinin mücadelesi olmasaydı Rusya böyle riski göze alamazdı. Rusya bu süreçte devreye girdi. Rusya’nın girmesiyle birlikte dengeler yeni bir duruma evrildi. Özellikle Türkiye’nin Suriye’de başarısız olan politikaları daha da bir çıkmaza girdi. Çünkü o güne kadar Türkiye hep uçuşa yasak bölge yaratmak istiyordu. Özellikle de Suriye hava sahasını kapatarak IŞİD ve El Nusra dahil kendi işbirlikçilerini güçlendirmek istiyordu. Türkiye’nin uçuşa yasak bölge isteği batı tarafından kabul edilmedi. Rusya da Suriye alanına dahil olunca Türkiye’nin bu tezi çöktü. Rusya’nın sahaya girmesiyle birlikte artık uçuşa yasak bölge ilan edilemezdi. Bu, Rusya ile karşı karşıya gelmek anlamına gelirdi. Rusya’nın girmesiyle birlikte rejim de yeni kurulacak Suriye’nin bir parçası haline geldi. Bir kere bunu böyle kabul etmek gerekiyor. Ya Rusya Suriye’de bir bozguna uğratılacaktır ya da Rusya’nın varlığı ortamında Suriye rejimi yeni Suriye’nin oluşumunda şu ya da bu düzeyde yer alacaktır. Tabii ki Suriye’nin artık eski Suriye olması mümkün değildir. Bunu Rusya da bilmektedir. Zaten ABD ve Fransa eskisi gibi olmasını istemiyor. Kürtler zaten Suriye’nin eskisi gibi olmasını istemiyorlar. Mutlaka yeni bir Suriye şekillenecektir. Ama eskisi gibi rejimin tümden dıştalandığı değil de, rejimin de kısmi düzeyde yeni kurulacak rejim konusunda sözünün olacağı, Kürtler de dahil mevcut muhalif güçlerle birlikte yeni bir Suriye’nin oluşma gerçeği ortaya çıkacaktır. Rusya’nın müdahalesinin böyle bir sonuç ortaya çıkardığını görmek mümkündür. Kuşkusuz Rusya’nın müdahalesiyle birlikte Esad rejimi tekrar Suriye’ye hakim olacak,  yeni Suriye bunların hegemonyasında şekillenecek gibi bir durumun olması kesinlikle mümkün değildir. Çünkü eski rejimin içeride de dışarı da meşruiyeti çok zayıf hale gelmiştir. Zaten Kürtler eski sistemi kabul etmiyorlar. Kuzey Suriye’nin özerkliği, Kuzey Suriye Federasyonu temelinde demokratik bir Suriye istiyorlar.

REJİM QSD’NİN OLDUĞU YERLERDE İLERLEYEMEZ

Rejim Rusya’nın desteğiyle belirli düzeyde ilerlemiştir. Ama Halep’in kuzeyini hala tam kontrol etmiş değildir. Fakat belirli bir mesafe kat etmiştir; eskisine göre pozisyonu güçlenmiştir. Özellikle Halep çevresinde, bunu görmek lazım. Azaz bölgesinde de Demokratik Suriye Güçlerinin (QSD), Devrimci Suriye Güçlerinin de belirli düzeyde bir hareketliliği var. Rejim bunların bulunduğu alanlara gidecek durumda da değildir. Şunu da rahatlıkla söyleyebiliriz; Rejim belki Türkiye’ye bağlı muhaliflerin olduğu belirli yerlerde ilerleyebilir, ama QSD’ye bağlı güçlerin olduğu yerlerde rejimin ilerlemesi söz konusu olamaz. Rejimin askeri güçlerinin, QSD güçleri karşısında savaşması mümkün değildir. Belki belli düzeyde Rusya’nın hava gücü vardır, ama Rusya’nın da QSD güçlerine karşı hava saldırısı yapması mümkün değildir. Bu açıdan Suriye’nin kuzeyinin tümden rejimin kontrolüne girdiği gibi bir durum yoktur.

ESAS GÜÇLENEN DEMOKRATİK SÜRİYE GÜÇLERİDİR

Alanda esas güçlenen rejim değildir, Demokratik Suriye Güçleridir. Nitekim şu anda Şeddede alanı da QSD güçlerinin eline geçmek üzeredir. Bu, IŞİD’in hakim olduğu alanların büyük bölümünde de geriletilmesi ve giderek IŞİD’in çökertilmesi anlamına gelmektedir. Öte yandan Kuzey Suriye sadece YPG ve PYD’nin siyasi etkisinin olduğu bir alan olmaktan öte, artık genel Suriye demokrasi güçleri alanı haline gelmiştir. Şeddade’nin da alınmasıyla birlikte QSD güçlerinin kontrolündeki bölgelerin çoğu Arap bölgesi haline gelmiş olacaktır. Şeddade’nin ele geçirilmesiyle birlikte sadece Kuzey Suriye’nin değil, Doğu Suriye’nin de kontrole alındığı ve demokratik Suriye’nin esas temelini teşkil edecek bir konuma erişecekleri görülmektedir. Şu anda Suriye’deki gelişmeleri genel bu çerçevede ele almak gerekmektedir.

CENEVRE’YE GİDENLER SURİYE SİYASETİNİ BELİRLEYECEK KONUMDA DEĞİLLER

Cenevre-3 çöktü. 25 Şubat’ta toplanacak ama bir beklenti yok. Kürtler zaten oraya çağrılmadı. Sizce sahadaki durum Cenevre’ye nasıl yansıyacak?

Cenevre-3 tartışmalı başladı. Zaten rejimle Suudi Arabistan ve Türkiye etkisinde olan muhalif kesimler belirli bir anlaşmazlık içine girdiler. Cenevre daha baştan kendi temelini zayıf kurdu. Çünkü muhalif denen güçlerin sahada bir etkisi yok, güçleri yok. Suriye siyasetini belirleyecek durumda değiller. Sadece arkasındaki güçlerin siyasi bir ağırlığı var. Suudi Arabistan, Katar, Türkiye gibi güçler var. Yoksa Suriye içinde toplumsal desteği olan, askeri gücü olan çevreler değil, ya da Suriye içinde toplumsal desteği ve askeri gücü çok zayıf olan kesimlerdir. Bu yönüyle Cenevre toplantıları zemini zayıf olmuştur. Rejimin zaten meşruiyeti tartışmalıdır. Meşruiyeti tartışmalı olan, değişmesi istenen, hemen hemen değişmesi ve yerine yeni bir Suriye’nin şekillenmesi konusunda bir mutabakat söz konusudur. Sadece ABD ve Avrupa değil, Rusya da Suriye’de yeni bir oluşumun oluşmasını istiyor. Ama mevcut rejimi tümden saf dışı eden değil de, belirli bir uzlaşmaya dayalı olmasını istiyor. Şu andaki mevcut rejimin hala Birleşmiş Milletler nezdinde meşruiyeti olan bir konumu olsa da gerçekten de sahadaki pozisyonu zayıftır.

İki zayıf tarafın Cenevre’ye gitmesi daha baştan Cenevre’nin etkisini, itibarını zayıf düşürmüştür. Eğer Suriye Demokratik Meclisi Cenevre’de olsaydı, o zaman Suriye içinde hem toplumsal desteği olan, hem askeri gücü olan bir muhalefet pozisyonu ortaya çıkardı; bu da Cenevre’yi itibarlı ve etkili kılardı. Cenevre’ye alınan, ama toplumsal ve siyasi temeli zayıf olan muhaliflerin Suudi Arabistan, Katar ve Türkiye’nin dayatmasıyla sorun çıkarması Cenevre’yi daha baştan ciddiye alınmayacak bir toplantı haline getirmiştir.

DEMOKRATİK SURİYE MECLİSİ OLMADIKÇA CENEVRE’DE SONUÇ ALINAMAZ

Kuşkusuz Suriye barış görüşmeleri kendi başına girişim olarak önemlidir, anlamlıdır. Zaten Suriye’nin böyle konferanslara, toplantılara ihtiyacı vardır. Bu nedenle de herkes dikkatle takip ediyor, izliyor, dikkate almaya çalışıyor. Ama katılımcıların konumu ister istemez Cenevre toplantısını zayıf düşürmüştür. Çünkü rejim muhalifleri ciddiye almıyor, muhalifler de zaten rejimle sorunlu. Böyle bir yerde her ikisi de toplantıyı etkileyecek konumda olmadıkları için Cenevre’de hemen ciddi sorunlar çıkabiliyor. Bu açıdan Cenevre’ye Kürtlerin içinde yer aldığı Demokratik Suriye Meclisi yer almadığı müddetçe Cenevre’den çok ciddi sonuç beklemek mümkün değildir. Bunu herkes görüyor, ABD de görüyor, Rusya da görüyor, muhalif olan kesimler de görüyor. Ilımlı muhalif denilen kesimler gerçekten ılımlıysa, gerçekten demokratik temelde yeni bir Suriye istiyorlarsa herhalde Demokratik Suriye Meclisinin dışlandığı bir Cenevre olmayacağını bilirler.

Şu anda rejimin pozisyonu biraz daha güçlenmiştir. Pozisyonunun güçlenmesinden söz ederken, oraya katılan muhalifler karşısında pozisyonu güçlenmiştir. Yoksa Suriye geneli açısından rejimin pozisyonunun çok da fazla güçlendiğinden söz edilemez. Hala önemli bir alanda IŞİD hakimiyetini sürdürüyor. Zaten Kuzey Suriye’de Demokratik Suriye Güçlerinin etkisi var. Bu yönüyle Suriye rejiminin görüşmelerde çok belirleyici olması mümkün değil. Çünkü ABD ve Avrupa rejimin değişmesini istiyor. Bu yönüyle mevcut rejimin bu ortamda Cenevre’deki görüşmeleri kendi siyasi çizgisi doğrultusunda yönlendirmesi mümkün değil. Ama şu anda Rusya’nın desteğiyle bazı ilerlemeler sağladılar. Muhalifler zor durumda kaldı. Hatta muhalifler bir an önce ateşkes olmasını istediler. Suriye ve Rusya da biz teröristlere karşı mücadele ediyoruz diyerek bu muhaliflerin dediğini yapmadı. Çünkü Ahrar El Şam ve El Nusra hala iç içe, hala yan yana. Bu yönüyle faşist çetelerle ılımlı denilen gruplar ayrışmış değil. Ilımlı denilen grupların çoğu Türk devletinin zorla ayakta tuttuğu, beslediği gruplar. Yoksa öyle kendi dinamikleriyle ayakta duran güçler değil. Türkiye, Suudi Arabistan, Katar gibi güçler hala El Nusra ve Ahrar El Şam gibi El Kaide’ye yakın grupların da mevcut görüşmelerde etkili olmasını istiyor. Bunu da Suriye rejimi ve Suriye kabul etmediği için tıkanıklık yaşanıyor. Bunlar dışında ve yeni Suriye’nin oluşumunda yer alabilecek ılımlı Sünni gruplar da zayıf olduğundan Cenevre’de rejim karşısında fazla bir ağırlık hissettiremiyorlar.

Mevcut durumda esas olarak Rusya ve ABD’nin ya da Fransa’nın tutumu belirleyici olacak. Öyle muhaliflerin ve rejimin görüşmelerin sonucunu çok doğrudan etkileme durumları yok. Ama rejim Rusya’ya dayanarak, muhalifler de ABD ve Avrupa’ya dayanarak politika yapıyorlar. Bu durum, görüşmelerde mücadelenin esas olarak ABD ile Rusya arasında sürmesini beraberinde getiriyor. Bu açıdan mevcut durumda ne rejimin, ne de muhaliflerin Cenevre’de istedikleri gibi hareket etmesi mümkündür. Muhalifler zayıftır. ABD’nin ve batının desteğini kaybederlerse daha da zayıflarlar. Bu açıdan rejimle muhaliflerin sorun yaratan tutumları belli düzeyde törpülenecektir. Ama sorun esas müzakerelere geçince, görüşmelere geçince yaşanacaktır. Esas görüşmelere geçildiğinde Demokratik Suriye Meclisi Cenevre’de olmazsa, yeni Demokratik Suriye tartışmalarının ayağı havada kalır, içeriği dolmaz. Görüşmeler başladığında da ABD ile Rusya ağırlıklarını koyarak rejime ve muhaliflere istediklerini kabul ettirirler. Kuşkusuz Suriye’nin arkasında İran ve Hizbullah da var. Onlar da Suriye’de yeni rejim kurulurken kendi pozisyonlarının belli düzeyde dikkate alınmasını isteyeceklerdir. Suudi Arabistan, Katar ve Türkiye’nin de bu yönlü istekleri olacaktır. Çünkü muhalifleri de ayakta tutan bu güçlerdir.

PYD VE DEMOKRATİK SURİYE GÜÇLERİ İLE İLİŞKİLİ OLMADAN SURİYE’DE POLİTİKA YAPILAMAZ

Kürtlerin Cenevre’ye çağrılmaması, ama aynı anda ABD ve Rusya ile yapılan görüşmeleri nasıl yorumluyorsunuz?

Kuşkusuz PYD Cenevre’ye çağrılmamıştır, ama şu açıktır sahada hala etkinliği olan PYD’dir, YPG’dir, Demokratik Suriye Güçleridir. Uluslararası koalisyon kime karşı kurulmuştur? IŞİD’e karşı kurulmuştur. Peki, IŞİD’e sahada en aktif direnen, IŞİD’i gerileten kimdir? Demokratik Suriye Güçleri’dir. Eğer Demokratik Suriye Güçleri IŞİD’i geriletmeseydi IŞİD şu anda Irak’ı da, Suriye’yi de ele geçirmişti. IŞİD’in geriletilmesi, Suriye’de ve Irak’ta etkisiz hale getirilmesi kesinlikle YPG’nin içinde olduğu Demokratik Suriye Güçlerinin başarısıdır. Bu durumda koalisyonun içinde yer alan ABD tabii ki YPG’yi bırakmayacaktır. Rusya tabii ki sahada etkili olan, IŞİD’e ve her türlü faşist çetelere karşı mücadele veren PYD’yi, Demokratik Suriye Güçlerini dikkate alacaktır. Şu anda hala ABD’nin, koalisyon güçlerinin en fazla dayandığı askeri ve siyasi güç Demokratik Suriye Güçleri ile PYD’nin içinde yer aldığı Demokratik Suriye Meclisidir. Bu, kesin bir gerçekliktir, objektif bir durumdur. Bunlarla ilişkili olmadan hiçbir güç Suriye’de artık politika yapamaz. Koalisyon güçlerinin sahada etkili olmasını sağlayan da Demokratik Suriye Güçleri olmuştur.

Rojava Devriminin, Demokratik Suriye Güçlerinin IŞİD ve benzerlerini etkisizleşmesi sonucu Rusya sahaya inmiştir. Yoksa inmezdi. Bu riski almazdı. Bu açıdan Cenevre’ye alınmamış olsa bile ABD, koalisyon güçleri PYD ve YPG ile ilişkili olacaktır, ona dayanacaktır. Rusya da bu güçleri dikkate alacaktır. Çünkü sahada bunlar güçlüdür. Bir de bir dış güç değildir; Suriye dinamiklerine dayanan bir öz güçtür. Aslında şu anda rejim de, muhalifler de esas olarak Suriye’nin dinamiklerine dayanmıyorlar. Türkiye, İran ya da başka bir güç doğrudan sahaya inse büyük sorunlara yol açacaktır. Bölgesel sorunlar ortaya çıkacaktır. Ama Suriye’nin iç dinamiklerinden çıkan bir gücün Suriye’de, sahada IŞİD’e karşı etkili olması tabii ki bu güçler için en değerli müttefik konumundadır, en değerli, ilişki kuracağı dayanacağı güç konumundadır. Bu yönüyle ABD ve Rusya’nın PYD ile görüşmelerini normal görmek lazım. Ama diğer taraftan bu güçlerin tutumu çelişkilidir. Hem Suriye’de IŞİD’e karşı kurulan koalisyon güçlerinin en etkili müttefiki PYD olacak, koalisyonun kurulma gerekçesi olan IŞİD’e karşı mücadeleyi Demokratik Suriye Güçleri yürütecek, ama Cenevre’ye Demokratik Suriye Meclisi alınmayacak!  Bunlar tabii ki ahlaki ve vicdani olmayan, hiçbir ölçüye sığmayan, adalet, hak, eşitlik ölçüsüne sığmayan yaklaşımlardır. Böyle politika olmaz, böyle diplomasi olmaz. Tamam diplomaside çıkarlar olur, ince bir iştir, ama bu kadar incelik de diplomasi ve politika olmaktan çıkar; çok çirkin, ahlaksız, vicdansız bir duruma dönüşür.

PYD’NİN CENEVRE’YE ÇAĞRILMAMASI BÜYÜK BİR PARADOKS

Bu yönüyle biz YPG’nin, Demokratik Suriye Güçlerinin, yani PYD’nin içinde yer aldığı Demokratik Suriye Meclisinin Cenevre’ye alınmamasını siyasi ahlaka, diplomatik ahlaka, vicdana, adalete, eşitliğe sığmayan bir durum olarak değerlendiriyoruz. Biz bunu gördüğümüze göre Rusya ve ABD de PYD’nin ya da Demokratik Suriye Meclisinin Cenevre’ye alınmamasının ne anlama geldiğini biliyordur. Çünkü dünyada en fazla diplomasi ve politika yapanlar onlar. Kimin yerinin nerede, nasıl olması gerektiğini, güç dengelerini bilenler bunlar. Bu durumda Suriye içinde askeri ve siyasi olarak en etkin olan, hem de kendilerinin hedeflediği güçlere karşı en etkili mücadeleyi veren PYD’nin dışında tutulmasının büyük bir paradoks, yaman bir çelişki olduğunu görüyorlardır. Biz umuyoruz ki, herkes biraz hakkaniyetli ve adaletli olur; doğru tutum takınır. Yoksa Türkiye şöyle istedi, Suudi Arabistan böyle istedi, şu şöyle şantaj yaptı, bu böyle şantaj yaptı diyerek PYD’yi, YPG’yi almamak gerçekten kabul edilecek bir durum değildir. Şantajlara boyun eğmektir. Türkiye bir şantaj devleti haline gelmiş. Dünyaya şantaj yapıyor, herkese şantaj yapıyor. Bu kadar şantaj yapanların bir gün başının belaya gireceğini de biliyoruz. Bu kadar şantajı kimse kabul etmez, sindirmez. Bugün eyvallah der, yarın der, ama fazla naz aşık usandırır derler ya, sonunda Türkiye’nin bu politikalarına yeter artık diyenler çıkar.

TÜRKİYE’NİN DERDİ KÜRTLER!

Halep’in kuzeyinde ilerleyen rejimin Azaz’ı alması durumunda Kürt kantonlarının birleşmesi fiziken güç olacak. Yanı sıra, Cerablus’a yönelik operasyona ise ABD’nin engeline takıldığı söyleniyor. Sizce Demokratik Suriye Güçleri ve YPG sözü edilen bu sahalarda nasıl bir strateji izlemeli?

Rejim güçlerinin Azaz’ı alması kolay değildir. Çünkü araya Demokratik Suriye Güçleri girmiştir. Türkiye Esad rejimine karşı çıkıyor, ama Demokratik Suriye Güçlerinin alacağı alanlar rejimin almak istediği alanlardır. Bu yönüyle rejim karşıtı olan bir güç Demokratik Suriye Güçlerinin Azaz’ı almasını desteklerlerdi. Ama Türk devletinin sorunu rejim, şu ya da bu değildir, Kürtler almasın da kim alırsa alsın! Bu yaklaşım içindedir. Nitekim yanında, orada IŞİD belirli alanı kontrol ediyor, hiç rahatsız değil. Bir gün IŞİD şuradadır, güneyimizdedir diye herhangi bir rahatsızlığını belirtmiş değildir. Ama Demokratik Suriye Güçleri bir yerde bir köy aldığı zaman kıyameti koparıyor. Türk devletinin nasıl bir Kürt düşmanı olduğu Suriye’de de net görülüyor.

DEMOKRATİK SURİYE GÜÇLERİNİN AZAZ’I ALMASI HAKLARIDIR

Biz Azaz’ı rejim güçlerinin alacağını sanmıyoruz. Rejim güçleri Azaz’ı olsa olsa Türkiye’nin yardımıyla alabilir. Bunun dışında alması mümkün değildir. Demokratik Suriye Güçlerinin Azaz’ı alması da haklarıdır. Çünkü oradan Afrin’e yönelik saldırılar yapılıyor. Azaz El Nusra gibi güçlerin elinde olduğu müddetçe Afrin için tehlike söz konusudur. Nitekim sürekli Afrin’i taciz eden bir politika izlemişlerdir. Türk devletinin isteğiyle sürekli Afrin’i rahatsız eden, Afrin’i taciz eden yaklaşımlar içinde olmuştur. Devrimci Suriye Güçlerinin Azaz ve çevresine yönelik operasyon yapmalarının bu çetelerin saldırılarını engellemeye yönelik olduğunu sanıyoruz. Diğer taraftan IŞİD hala bir tehlikedir. Demokratik Suriye Güçleri tabii ki IŞİD’e karşı savaşacaklardır. Suriye’de ateşkes olsa bile IŞİD’e ve El Nusra’ya karşı ateşkes olmayacak. Bu açıdan Devrimci Suriye Güçlerinin, Demokratik Suriye Güçlerinin ister Fırat’ın doğusu tarafından olsun, ister batısı tarafından olsun IŞİD’e karşı mücadeleleri meşrudur. Bu durumda Türk devletinin şu bu kırmızıçizgimdir demesi, IŞİD’e dokunamazsınız anlamına gelmektedir. Böyle bir şey olabilir mi?

YPG, ABD’YE TÜRKİYE’NİN TAŞIDIĞI HASSASİYETLERİ DİKKATE ALACAĞINI SÖYLEMİŞTİR

Biz YPG, PYD, ABD ilişkileri nedir, ABD’nin Cerablus’ta, YPG’nin, Demokratik Suriye Güçlerinin IŞİD’e karşı yapacağı bir operasyona ABD nasıl yaklaşıyor bu konuda net bir şeyler bilmiyoruz, ama ABD’nin belirli düzeyde Türkiye’nin hassasiyetlerini dikkate aldığını duyuyoruz, işitiyoruz. Zaten basına da yansıyor. ABD bu konuda belirli bazı hassasiyetler taşıyabilir. Zaten PYD ve YPG de ABD’nin taşıdığı hassasiyetleri dikkate alacağız demiştir. PYD ve YPG şimdiye kadar Türkiye aleyhine bir yaklaşım içine girmemiştir. Ancak IŞİD’in bulunduğu her yerde Demokratik Suriye Güçlerinin mücadele etmesi kadar meşru bir şey olamaz. Kaldı ki, Demokratik Suriye Güçleri sadece Rojava Devrimci Güçleri değillerdir, artık Kuzey Suriye Güçleri haline geldiler. Bu yönüyle Cerablus da Kuzey Suriye’ye dahildir. Şu anda Demokratik Suriye Meclisi ya da Demokratik Suriye Güçleri, yani QSD güçleri PYD güçleri değildir, sadece Kürtlerin güçleri de değildir, Kuzey Suriye Halklarının gücüdür; Cerablus da Kuzey Suriye’dir. Bu bakımdan QSD’nin Kuzey Suriye’de hakim olması kadar doğal bir şey olamaz. Çünkü Kuzey Suriye ne sadece Kürtlerindir, ne sadece Araplarındır, ne sadece Türkmenlerindir, ne sadece Süryanilerindir. Kuzey Suriye ağırlıklı olarak Kürtler olmakla birlikte, Kürtlerin, Arapların, Süryanilerin, Türkmenlerin, Çeçenlerin ortak vatanıdır. Kuzey Suriye’yi böyle görmek lazım. Bu açıdan Kuzey Suriye Güçleri Kürt, Arap, Türkmen bütün halkların gücü olarak Cerablus’u almak isterlerse bu onların en doğal hakları olabilir. Gerçekten de Cerablus sadece Kürtlere ait bir bölge değildir; Kürt, Arap, Türkmen herkes vardır. Bu bakımdan bütün bu halklar, toplulukları temsil eden bir güç orayı kontrol edebilir. Orayı kontrol ettiğinde de oranın da ayrı bir meclisi olabilir, ayrı bir yönetimi olabilir. Ağırlıkta Araplar varsa Arapların ağırlıkta olduğu bir yönetim olur. Türkmenler de kendi gücüyle orada yönetim olurlar. Kürtler de kendi gücüyle girerler. Kürtlerin her yeri biz yönetelim diye bir anlayışı yoktur. Bir yerde hangi topluluk hakimse orayı o topluluk yönetmelidir. Araplar hakimse Araplar yönetmelidir, Türkmenler hakimse Türkmenler yönetmelidir. Orası da ayrı bir özerk bölge olarak Demokratik Kuzey Suriye Federasyonu içinde bir bölge olarak kendi kendini yönetebilir.

Ne PYD’nin ne YPG’nin, ne de içinde bulunduğu güçlerin, öyle bir yere gittim mi Arapları, etkisizleştireyim, Süryanileri etkisizleştireyim, Türkmenleri etkisizleştireyim, ben hakim olayım diye bir olduğunu düşünmüyoruz. Orada kim varsa hepsinin ortak meclisinin orayı yönetmesini ister. Bizim bildiğimiz önderlik görüşü budur. Eğer PYD de, YPG de önderlik görüşleri doğrultusunda hareket ediyorlarsa, aldıkları her yere Kürt toprağıdır, Kürtlerindir diyeceklerini sanmıyoruz. Zaten Kuzey Suriye diyoruz. Evet, Rojava Kürtlerin yaşadığı yerlerdir, ama Kuzey Suriye Rojava’nın da içinde olduğu, Arapların, Türkmenlerin, Süryanilerin olduğu bölgedir. Şimdi neredeyse QSD güçlerinin hakim olduğu alanın yüzde 40’ı Arap’tır. Yine önemli bir Süryani nüfusu vardır. Bu açıdan buralarda Arapların da etkinliği olacaktır, Süryanilerin de etkinliği olacaktır. Eğer Cerablus’un Demokratik Suriye Güçleri tarafından kontrol edilme gibi bir durumlar olursa Türkmenlerin de o alanda yönetim içinde yer alma hakları olacaktır. Hiç kimse bir yerden gidip oraya hakim olamaz. Ancak oradaki halklarla birlikte yönetir. Ancak Türk devleti böyle bir zihniyette değildir. Her yerde hegemonik olma yaklaşımı içindedir. Halkların taleplerini dikkate almaz, ben sizi yöneteceğim, ben size hakim olacağım der. Şimdi Cizre’de, Nusaybin’de, Sur’da her yerde ben hakim olacağım, ben sizi kontrol edeceğim, sizinle ilgili her türlü kararı ben alacağım, diyor. Bu, Türk devletinin anlayışıdır; PYD’nin böyle bir anlayışı olduğunu düşünmüyoruz. PYD her zaman yereldeki topluluklarda kim varsa onların da içinde olduğu bir siyasi oluşumu savunur diye düşünüyoruz. Çünkü Önder Apo’nun düşüncesi böyledir.

TÜRKİYE KÜRT KAZANIMLARINA SALDIRIYOR

Azaz çevresinde devrimci demokratik yapılar ilerleme sağladı. Ancak Türkiye buraya da saldırıyor ve bombardıman devam ediyor. ‘YPG mevzileri’ diyerek bölgeyi bombalıyor. Hatta Ankara’daki eylemden sonra Türkiye’nin Rojava’ya, YPG ve PYD’ye yönelik harekat da yapacağı söyleniyor. Türkiye söz konusu bölgeye bir kara operasyonu yapar mı? Yaparsa bunun askeri ve siyasal sonuçları ne olur?

Bizim de aldığımız bilgilere göre Azaz çevresinde Suriye Devrimci Güçlerinin ilerlemesi sürüyor. Alanda belirli bir hakimiyeti sağlamış bulunuyor. Türk devleti hem buraya çeteler takviye ederek, hem de bombardımanlar yaparak kendine bağlı çetelerin tutunmasını sağlamaya çalışıyor. Bu bombalamalarda alandaki halk zarar görmektedir. YPG’nin ilerlediği alanlarda da bombalamalar yaptığı görülüyor. Bu, Türk devletinin Kürt düşmanlığıyla ilgilidir. Demokratik Suriye Güçlerinin, Devrimci Suriye Güçlerinin Türk devletine yönelik herhangi bir eylemi yoktur. Bunu defalarca da açıkladılar. Çünkü onlar Suriye’de kendi özgür ve demokratik yaşamlarını, demokratik Suriye’yi sağlamak için mücadele ediyorlar. Bu yönüyle Türkiye’ye karşı bir husumetleri olması düşünülemez. Kuşkusuz Türk devletinin Bakurê Kürdistan’da Kürt sorununu çözmesini isterler. Yine Türk devletinin Bakurê Kurdîstan’da Kürt halkına yönelik yaptığı saldırılardan rahatsız olurlar; ancak bu nedenlerden dolayı Türkiye’ye yönelik bir eylem ya da tutum içinde olmaları söz konusu değildir. Türkiye’nin YPG-PYD rejimle birliktedir, YPG bize toplarla saldırıyor ve benzeri sözlerin hepsi yalandır. Tamamen Suriye’de Kürtlerin hak kazanmasını engellemek için bu saldırıları yapıyor. Esas olarak Azaz’da kendisinin desteklediği çevreler güç kaybederse, alan kaybederse kendisinin Suriye siyasetindeki etkisinin zayıflayacağını düşünüyor. Bundan dolayı bu tür saldırıları yürütüyor.

YPG’NİN ANKARA’DA EYLEM YAPMASI MÜMKÜN DEĞİLDİR

Kara harekatı yapar mı, yapamaz mı bilemeyiz. Bu konuda Türkiye’nin vereceği kararı biz bilemeyiz. Ama yapacağı bir kara harekat gayri meşrudur. Saha dışı, yerli olmayan bir dış güçtür. Bu bakımdan yapacağı kara harekatının sonuçları Türkiye için de ağır olur. Türkiye içinde her yere saldırdığı gibi Suriye’de, Rojava’da istediği gibi etkili olması, hakim olması mümkün değildir. Özellikle Kürtlerin bulunduğu alanda gidip hakim olması mümkün değildir. Çünkü yabancı bir toprağa giriyor, tamamen kendisine karşıt olan bir alana giriyor. Bu bakımdan giderse kaybeder. Ankara’daki eylemi bahane etmesinin de hiçbir anlamı yoktur. Hala bu eylemi kimin yaptığı belli değildir. YPG’nin yapmadığı kesindir. YPG’nin böyle bir eylem yapması mümkün değildir. Kimse mantıken de, hiçbir biçimde de YPG’nin, PYD’nin böyle bir eylem yapmasına inanmaz.

PYD hep Türkiye’ye dostluk eli uzatıyor, hatta Türkiye ile siyasi olarak size karşı değiliz, sizinle herhangi bir sorunumuz yok diyor. Sürekli böyle diyen bir YPG ve PYD’nin kalkıp Türkiye’nin başkenti Ankara’nın merkezine bir eylem yapması kadar mantıksız, abes, saçma bir şey olamaz. Bu yönüyle hiç kimse inanmaz. Zaten böyle bir şey de yoktur. Kaldı ki daha Ankara’da eylemi kimin yaptığı belli değildir. ANF’nin bu konuyla ilgili sorduğu bir soruya bir ihtimal belki Kürdistan’da yapılan saldırılara tepki olarak bazıları böyle bir eylem yapmış olabilir değerlendirmesi yapmıştık. Fakat böyle kesin bir şey söylemedik. Bizim gerçekten de bu eylemi kimin yaptığı konusunda hiçbir bilgimiz yoktur. Bilgimiz var da bilmiyoruz gibi bir şeyler söylemedik. Hala kimin yaptığının ortaya çıkmadığı bir eylem söz konusudur. Öte yandan Türkiye’nin hemen PYD’yi suçlaması ve eylemcinin Amudêli olduğunu söylemesi kuşkulu bir durum ortaya çıkarmıştır. Bir PYD’li ve YPG’li Türk devletinin saldırıya bahane aradığı bir dönemde böyle bir eylem niye yapsın? Hem de her gün Türkiye’ye karşı olmadıklarını söyledikleri ortamda. Eylemcinin mülteci kamplarında kaldığının söylenmesi ise ayrı bir kuşku veren konudur. Dolayısıyla hala kimin yaptığı belli olmayan bir eylemi Türkiye’nin hemen PYD’ye yıkması, Türkiye’nin bir aydır izlediği politikanın devamıdır; bir psikolojik savaştır. Güya şimdiye kadar ortaya attığı iddiaları ve bu temelde de PYD’ye yapacağı saldırı gerekçelerini güçlendirmek istemektedir. Yine ABD ve Avrupa’yı YPG’nin karşısına çıkarma biçimindeki psikolojik harekatın bir parçasıdır.

Belki kara harekatı yapmıyor, ama tankıyla, topuyla sürekli bir saldırı içindedir. Zaten saldırı içindeydi. Anlaşılıyor ki, Ankara olayından sonra bunu PYD’ye yükleyip Rojava Devrimini sıkıştırma, Rojava’ya yönelik saldırılarını arttırma kararı aldılar. Nitekim Salih Müslim saldırının YPG ve PYD ile alakası yoktur, Davutoğlu ve cumhurbaşkanı PYD ve YPG’yi gerekçe yaparak Rojava’ya saldırılarını arttırmak istiyor, demiştir. Bu değerlendirmeleri doğrudur. Yalancının mumu yadsıya kadar yanar. Bu eylemin YPG ile ilişkisinin olmadığı mutlaka yakında açığa çıkar. Çünkü YPG böyle bir eylem yapmaz, yapması da mümkün değildir. Biz YPG’nin içinde olduğu bir eylem olduğunu düşünmüyoruz. Ama Türkiye böyle bir hava yaratarak saldırılarını arttıracağı anlaşılıyor. Öyle görülüyor.

KARA HAREKATINDAN BİR SONUÇ ÇIKMAZ

Türkiye bir kara harekatı yaparsa bize göre kaybeder. Kara harekatından kesinlikle bir sonuç almaz. Orada bir bataklığa batar. Kara harekatını ancak IŞİD’le, El Nusra gibi çetelerle işbirliği biçiminde yapabilir, o zaman da koalisyon güçlerini karşısına almış olur. Herhalde IŞİD ve El Nusra koalisyon güçlerinin safına geçmeyecektir. Bu açıdan Türk devletinin orada PYD ile karşı karşıya gelerek, Demokratik Suriye Güçleriyle karşı karşıya gelerek Suriye’ye karadan bir operasyonu yapması Türkiye açısından bir sonuç yaratmaz, Türkiye’nin aleyhine döner. Bunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Bir propaganda olarak söylemiyoruz, Türkiye bataklığa batar. Türkiye belki de Enver, Cemal ve Talat Paşa üçlüsünün Türkiye’yi I. Dünya Savaşına sokması gibi Erdoğan, Davutoğlu ve Hulusi Akar üçlüsünün Türkiye’yi içinden çıkamayacağı bir bataklığa sokabilir.

Kara harekatı sonucu sadece PYD ile karşı karşıya gelmeyecek, Rusya var, ABD var, başka güçler var. Herkes bundan rahatsız olacak. Sorun sadece Türkiye ile başka bir gücün çatışması olsaydı kolay girebilirdi, ama bölgesel ve uluslararası savaş alanı haline gelmiş böyle bir alana girmesi Türkiye’ye büyük kaybettirir.

ERDOĞAN PYD’YE YÖNELİK SALDIRILARI MEŞRULAŞTIRMAK İSTİYOR

Erdoğan, ‘PYD ve PKK aynıdır. Neden bu konuda ısrarlıdır?

Erdoğan’ın PYD ve PKK aynıdır demesinin kendine göre amacı var. PKK’yi Avrupa, ABD, çeşitli güçler siyasi çıkarları nedeniyle terör listesine almışlar. PKK’nin Avrupa açısından terör listesine alacak hangi bir gerekçesi olabilir? ABD açısından hangi gerekçesi olabilir? Terör listesine almak eylemlerle ilgili değil midir? Avrupa ya da ABD’ye yönelik hangi terör eylemi olmuştur? Doğru, PKK Türkiye’ye karşı savaş içindedir, ama savaş kurallarına uyan bir harekettir. Türk devleti savaş kurallarına uymuyor, ama PKK savaş kurallarına uyan bir harekettir. Türk devleti binlerce sivili katletmiştir. PKK’nin sivillere yönelik eylemleri yoktur. 1980’li yıllarda sivillerin de kayıp verdiği eylemler olmuştur. Ama bunu daha sonra Kürt Halk Önderi ve PKK mahkum etmiştir. Bu eylemleri yapanları yargılamıştır.  Bu tutumdan sonra bazı eylemlerde istenmeyen sivil kayıplar olmuştur, ama sivillere yönelik bir eylemi yoktur. Ama Avrupa ve ABD Türkiye ile siyasi ilişkileri ve Türkiye’nin NATO üyesi olması nedeniyle PKK’yi terörist listesine koydular. Erdoğan PYD’nin Önder Apo çizgisinde bir hareket olmasından yola çıkarak, o zaman PKK ile aynıdır, PKK’yi terörist ilan ediyorsanız PYD’yi de terörist ilan etmelisiniz diyerek kendine göre amiyane deyimle Aristo mantığına göre çeşitli güçlere baskı yapıp PYD’ye yönelik saldırılarını meşrulaştırmak istiyor.

PKK İLE PYD AYNI DEĞİLDİR

Kaldı ki PKK ile PYD aynı değildir. PYD, Rojava’da örgütlenmiş, Rojava halkının, Rojava Devrimcilerinin partisidir. Bu açıktır. Kuşkusuz geçmişte de, şimdi de HPG saflarında, Kürt Özgürlük Hareketi saflarında Rojava Kürdistanlı Devrimciler vardır. Bugün PKK, Kürt Özgürlük Hareketi sadece Bakurê Kurdîstan’daki kadrolardan, savaşçılardan oluşmuyor. İçinde Rojhılat Kürdistanlı da var, Bakurê Kurdîstanlı da var, Rojavalı da var, Başurê Kurdîstanlı da var. Rojava Kurdîstan’dan binlerce genç Kürt Özgürlük Hareketi saflarına katılmıştır, şehit düşmüşlerdir. Önderlik orada yirmi yıl çalışma yürütmüştür. Bu yönüyle duygusal, ideolojik, moral bağlar vardır. Bir de Kürt örgütüdür. Zaten bütün Kürt örgütleri birlik olmak istiyor. Ulusal kongre kuruyorlar, ulusal kongre çalışmaları içinde PKK var, KDP var, YNK var, PYD var, Kürdistan parçalarındaki tüm örgütler var. Zaten bütün Kürt örgütleri birleşmek istiyorlar. Ortak bir hareket olmak istiyorlar. Bu zaten bütün Kürtlerin amacıdır. PKK’nin de amacı, KDP’nin de amacı, YNK’nin de amacı, PYD’nin de amacıdır. Herkes konuştuğu zaman ortak birlikten, ortak strateji ve ortak politikadan söz ediyor. Belki şimdi tam olmamıştır, ama bütün Kürt örgütlerinin manevi olarak birbirlerine sempati duyma, birbirlerine moral güç verme, birbirlerinin politikasını destekleme ya da engel olmama gibi bir sorumlulukları bulunmaktadır.

Kuşkusuz Rojava Devrimcileriyle Bakurê Kurdîstan halkının özgürlük mücadelesi arasında duygusal bağlar var. Yine geçmişte Kürt Özgürlük Hareketi içinde yer almış bazı Rojava’dan katılanlar Rojava Devrimi olunca Rojava’ya gitmişlerdir. Bu da doğal bir durumdur. Biz bağlasak da kimseyi tutamayız. Kürdistan devrimine katılmışlar, ama kendi parçalarında devrim olunca o parçanın devrimine katılmak için gidenler olmuştur. Yine geçmişte örgütümüz içinde yer alan Başurê Kürdistanlılar vardı, Başurê Kurdîstan Federasyonu kurulunca bir kısmı tekrar Başurê Kurdîstan’a gitmişlerdir. Güney Kurdîstan’da siyaset yapmaya, ya da devrim olmuştur biz kendi şehrimize, kendi Kürdistan parçamıza gideceğiz demişlerdir. Bunlar normal şeylerdir. Bu tür şeylerden bakarak PKK ve PYD aynıdır demek doğru değildir.

Bir daha belirtelim, PKK ayrıdır, PYD ayrıdır, KCK ayrıdır, PYD ayrıdır. Bunlar ayrı örgütlerdir, ayrı kurumlardır. HPG ayrıdır, YPG ayrıdır. Kalkıp bunları aynı göstermek doğru değildir. Her toplumun kendi siyasi koşulları vardır, kendi coğrafya ve kültür koşulları vardır. Ona göre örgütlenirler, ona göre mücadele ederler. Önderlik çizgisinden yararlanmaları kadar doğal bir şey olamaz. Önderlik çizgisi sadece Kürtlerin değil, bütün Ortadoğu halklarının çizgisidir. Kaldı ki bu Önderlik Rojava’da Kürt halkıyla yirmi yıl iç içe kalmıştır. Bu açıdan Erdoğan söylemleri demagojiktir. Güya çeşitli güçlerin PKK’yi terör listesine almasından yararlanıp bunun üzerinden de Rojava Devrimini boğmak istiyor. PYD’nin Suriye siyasetinde etkili olmasını istemiyor. Nasıl ki kendisi PKK’ye karşı savaş veriyorsa, herkesin de kendisi gibi Suriye’de PYD’ye karşı savaş vermesini istiyor. Bunun inandırıcılığı yoktur. Öte yandan faşist çetelere, insanlık dışı çetelere, insanları vahşice öldüren, onları besleyen Türk devletidir. Eğer bir terörizm, terörist varsa bu Türk devleti bu kavramlara daha yakındır. Biz bu kavramları çok da kullanmak istemiyoruz. Çünkü herkes kendi rakibini, muhalifini  terörist ilan ediyor. Suriye’de IŞİD, El Nusra vb. insanlık dışı çeteler olduğu açıktır. Bunları besleyen ve büyüten de Türk devletidir. Kendisi hem IŞİD zihniyetindedir, hem de IŞİD’le iç içedirler. MİT IŞİD’le iç içedir. Türkiye’de her yerden IŞİD’e savaşçı gönderildi, bunları MİT örgütleyip gönderdi. Bu kesinlikle böyledir. Hala IŞİD’in içinde MİT etkilidir. El Nusra’nın içine MİT etkilidir. Ahrar El Şam’ın içinde MİT etkilidir. MİT elemanları yoluyla yönlendiriyorlar onları. Bu gerçekliğin bütün dünya tarafından bilinmesi gerekiyor.

KÜRTLERİN KAZANMASINI KENDİLERİ İÇİN TEHLİLE GÖRÜYORLAR

Tayyip Erdoğan ‘Irak’ta yanlış yaptık Suriye’de etmeyiz’ dedi. Bunun siyaseten anlamı nedir? Ayrıca Güney Kürdistanlı bazı güçlerin Erdoğan’ın bu demecinden nasıl bir sonuç çıkarması gerekiyor?

Irak’ta yanlış yaptık, Suriye’de yanlış yapmayız demenin ne anlama geldiği açıktır. Irak’ta 1 Mart tezkeresini onaylasaydık bugün Irak’ta bir oluşum olmazdı demek istiyor. Irak’ta olsaydık PKK orada olmazdı anlamında söylemiyor. Güney Kürdistan Federasyonu olmazdı, bugün böyle bir durum ortaya çıkmazdı demek istiyor. Hem Irak politikasında etkili olurduk, hem de Kürtleri kontrol altına alırdık diyor. Kontrol altına alır PKK’ye karşı kullanırdık diyor. Önceden defalarca KDP ile birlikte PKK’ye karşı savaştılar. Şimdi öyle doğrudan KDP’yi yönlendirecek durumda değiller. İlişkileri var, ortak politika izliyorlar, ama doğrudan Güney Kürdistanlı güçleri üzerimize sürecek etkisi ve gücü eskisi gibi kalmamıştır. Belki siyasi olarak, ekonomik olarak çeşitli etkileri var. Ama önceden öyle değildi, defalarca PKK’ye karşı savaştılar. Tabii ki bundan Güney Kürdistanlı siyasi güçlerin Erdoğan’ın Irak’ta yaptığımız yanlışı Rojava’da yapmayız demesinden sonuç çıkarması gerekiyor. Türk devleti Ortadoğu’daki bütün Kürtlerin hak kazanmasını istemiyor. Bütün ülkelerdeki Kürt halkının özgürlük mücadelesine düşmandır, Kürt karşıtıdır. Kürt karşıtlığında öncüdür; bunu herkesin bilmesi gerekiyor. Kültürel soykırımda öncüdür. Nitekim yakın zamana kadar İran, Irak, Suriye herkesi Kürtlere karşı kullanmak istiyordu. Ortak politika yaratıp Kürt düşmanlığını yönetiyordu. Fırsatını bulsa yine aynı politikaları yürütecektir.

Erdoğan’ın söylediği açıktır; Irak’ta federasyon oldu, Suriye’de izin vermeyiz; Rojava’da izin vermeyiz. Rojava’da Kürtlerin hak kazanmasını kendisi için tehlikeli görüyor. Güney Kürdistan’da federasyon var, Rojava da olursa bu benim için sıkıntı olur, tehlikeli olur, emsal olur diyor. Bunun için bu kadar Kürt düşmanlığı yaptı, yoksa niye yapsın Kürt düşmanlığını? Böyle bir yaklaşım olmasaydı orada PYD ile anlaşılırdı, Rojava Devrimcileriyle anlaşırdı, Suriye siyasetinde bu çerçevede etkili olurdu. Suriye’nin demokratikleşmesinde rol oynayabilirdi. Ama demokratik kafa olmadığı için ne Kürt halkının hak kazanmasını istiyor, ne de Suriye’nin demokratikleşmesini istiyor. Çünkü demokratik Suriye demek, Kürtlerin haklarını kazanması, Suriye’deki tüm halkların hak elde etmesi anlamına gelir. Demokratikleşmenin olduğu her yerde Kürtler kazanır. Türkiye’de de niye demokratikleşme gelişmiyor? Niye demokratikleşme adımları atılmıyor? Çünkü Kürtlerin yararlanmasını istemiyorlar. Eğer Türkiye’de Kürt sorunu olmasaydı şimdi yerel demokrasiyi de kabul ederdi, eyalet sistemini de kabul ederdi, özyönetimleri de kabul ederdi. Merkeziyetçi bir sistemden vazgeçerlerdi. Ama Kürtler yararlanır diye demokratikleşme adımları atmıyor. Avrupa yerel yönetimler özerklik şartını bile Kürtler yararlanır diye imzalamamıştır, bazı maddelerine çekince koymuştur. Bu açıdan bütün Kürtlerin Türk devletinin politikalarını anlaması gerekir. Bazıları AKP’nin zihniyetinin farklı olduğunu söylüyorlardı. AKP ayrıdır, şu ayrıdır, öyle bir şey yok, aynıdırlar.  Hatta AKP şimdi herkesi milli olmamakla suçluyor. Şunu söylüyor 92 yıldır, yani Şêx Sait’ten bugüne kim ne yaptıysa, cevabını aldıysa yine alır diyor. Kürt soykırımının şimdi öncüsü AKP zihniyeti olmuştur. Çünkü siyasal İslam devlet içine alındı. Devlet içine alınmış bir AKP var. Bu gerçekliğin herkes tarafından görülmesi ve buna göre de Güney Kürdistanlı güçlerin Türk devletine, AKP’ye karşı politikalarını yeniden gözden geçirmeleri gerekir.

Çok fazla söylemek istemiyoruz, Kürdistan’da şehirler yakılıp yıkılıyor, Güney Kürdistan siyasetçileri, halkı böyle tepkisiz mi kalmalıydı? Eğer Güney Kürdistan’da bu tür şeyler olsaydı PKK tepkisiz kalır mıydı, Bakurê Kurdîstan halkı tepkisiz kalır mıydı? Ya da Rojava halkı tepkisiz kalır mıydı? Bu sorgulamaların yapılması gerekiyor. Ne zaman Türk devleti ve AKP’nin Kürt politikalarında sorgulama yapılır, bu konuda doğru tutum alınırsa o zaman gerçek bir yurtseverlik gösterilebilir, gerçekten Kürt politikasında doğru siyasi çizgi izlenebilir.  O zaman ulusal kongre de yapılabilir, Kürtler arasındaki birlik en güçlü biçimde de oluşabilir. Çünkü Türk devletinin politikasını çözmek, bölgedeki Kürt karşıtı politikayı çözmektir. Bölgedeki Kürt karşıtı politika çözüldüğü anda Kürtler sadece Bakurê Kurdîstan’da değil, Kürdistan’ın bütün parçalarında özgür ve demokratik yaşamı açısından büyük başarılar elde edebilir.

Birçok kesim Türkiye’nin Suriye politikasında iflas ettiği ve bir işgal girişiminde bulunabileceğini belirtiyor. Türkiye fiilen Suriye ve Rojava’ya saldırır mı? Saldırırsa ne olur?

Kuşkusuz Türkiye’nin Suriye politikası iflas etmiştir. Türkiye Suriye politikasını Suriye rejiminin kısa sürede düşeceğini üzerine kurmuştur. Suriye rejimi kısa sürede düşsün, devlet dağılmadan yeni bir devlet olsun, bu da İhvan olur ve böylelikle kısa sürede düşen ve iktidara gelen İhvan üzerinden Ortadoğu’da etkili bir güç haline gelirim diye düşünmüştür.

AKP DE İHVANDIR!

Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz, AKP de İhvandır. İhvanla aynı ideolojik düşünceye sahiptir. Hatta İhvanın en radikal kesimidir denilebilir. Hatta Mısırlı İhvan üyelerini bugün Türkiye beslemektedir, Türkiye korumaktadır. Hatta İhvan bugün Türkiye’ye dayanarak Mısır üzerinde politika yürütmektedirler. Böyle bir gerçeklik vardır. Bunu da herkesin bilmesi gerekiyor. Türkiye ile İhvan arasında sadece bir siyasal ilişki yoktur, ideolojik ilişki vardır. AKP-Erdoğan Ortadoğu’da İhvan hareketinin öncüsü, lideri olmak istemiştir. Ama bu politika iflas etti. Suriye’de İhvan güç kaybetti.  İhvan güç kaybedince IŞİD ve El Nusra’ya yöneldi. Diğer taraftan Mısır’da İhvan kaybetti. Bütün bunların toplamında Türkiye’nin Suriye politikası çöktü. Zaten Suriye politikasının esas belirleyicisi Kürtler yararlanmasındı. Kürtler orada herhangi bir siyasi kazanım elde etmesin üzerine kurulmuştu. Bu nedenle IŞİD ve El Nusra’yı destekledi. Dünyayla karşı karşıya gelme pahasına bu güçlere destek verdi. Ama ne Rojava Devrimini engelleyebildi, ne İhvanın, ne bu güçlerin Suriye politikasında etkili olmasını sağlayabildi. Bu açıdan başarısız kaldı. Katar, Suudi Arabistan’la birlikte bir muhalefeti ayakta tutmak ve bu temelde Suriye politikasında etkili olmak istiyorlar. Ama ilişki kurduğu örgütler de hormonlu örgütlerdir. Öyle kendi siyasi güçleri olan, toplumsal güçleri olan örgütler değildir. Türkiye’nin verdiği destekle ayakta kalıyorlar. Türkiye bir gün destek vermesin, onların hepsi çöker. Dış destekle de bir örgüt uzun süre ayakta kalamaz. Ancak toplumsal desteği varsa, toplumsal sorunlara cevap olacak, Ortadoğu’nun sorunlarına cevap olacak bir siyasi çizgisi varsa ayakta kalabilir. Öyle ki, sadece bölge politikaları iflas etmedi, genelde dünyada ilişki kurduğu dostlarıyla bile karşı karşıya geldi. Rusya ile ilişkileri iyiydi, ekonomik ilişkileri vardı, siyasi ilişkileri vardı, Rusya Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı tutum alıyordu, PKK’lileri Türkiye’ye teslim ediyordu.

Suriye’de işbirlikçileri üzerinden etkili olamama durumu karşısında şimdi kendisi girmek ister. Fakat artık Suriye’deki durum bölgesel bir savaşa dönmüştür. Uluslararası güçler arasında savaşa dönmüştür. Bir de bu savaş içerisinde yeni dengeler oluşmuştur. Bu dengeler içinde Türkiye’nin yeri yoktur. Kürt karşıtlığı üzerine kurulduğu için doğru politika yürütemiyor, doğru ittifak kuramıyor, doğru koalisyonlar kuramıyor.  Herkesin Kürt karşıtı olmasını isteyince o zaman politikalar çatışma içine giriyor. Böyle olunca da başarısız kalıyor. Bu yönüyle Kürt karşıtlığı üzerinden Rojava’ya girmesi Türkiye’ye kaybettirir. Rojava’ya saldırması kaybettirir. Türkiye Rojava’ya saldırdığı an bir bölgesel savaş içine girebilir, hatta Rojava Devrimi ile Bakur devrimini birleştirebilir. PYD-YPG’nin şimdiye kadar Türkiye ile sorunu olmadı, Türkiye’ye karşı herhangi bir politik yaklaşım içinde olmadı, ama Türk devleti Rojava’ya girdiği zaman, Rojava devrimiyle Bakur’daki devrimci mücadeleyi birleştirmiş olacaktır. Bunun sonuçlarını Türkiye ne kadar kaldırabilir, ne kadar yürütebilir. Yine Suriye’ye girmesiyle bölgesel bir savaş içinde çıkamayacağı bir duruma düşebilir. Bu yönüyle biz fazla ihtimal vermiyoruz, ama Erdoğan ve Davutoğlu hayalcidirler. Yani ütopyaları olan anlamında değil, maceracı, kendilerine göre bir dünya kurdukları için! Bir de çok sıkışmışlardır, AKP kendini kurtarmak istiyor, Erdoğan başkan olmak istiyor. Kendi bireysel çıkarları için Türkiye’yi böyle bir ateşin içine atabilirler, maceranın içine atabilirler. Bu hiç olmaz değildir, ama objektif koşullar, bütün siyasi koşullar onların böyle bir müdahalesinin aleyhindedir.

Ama sübjektif duygularla, kendi politik yaklaşımlarıyla sıkışıklıktan kurtulmak için böyle bir işin içine girebilirler. Çünkü dünyada bunun örnekleri vardır. Erdoğan ve Davutoğlu da buna yatkındırlar. Ne de olsa serde Osmanlı siyasi kültürünün sürmesi vardır. Türkiye cumhuriyeti Osmanlı’dan sonra kurulmuş bir devlettir, ama bir kültürü, imparatorluk kültürü, daha geniş alanlara hakim olma kültürü bir bulaşıcı hastalık gibi nesilden nesle siyasetçilere geçmektedir. Bu açıdan Erdoğan’ın ve Davutoğlu’nun eski Osmanlı özlemleriyle yaşadıkları açıktır.

ABD’NİN GÖRÜŞLERİ DOLAYLI OLARAK BİZE YANSITILIYOR

Suriye ve Rojava zemininde sizin Rusya ve ABD ile bir ilişki ve diyaloğunuz var mı? Varsa hangi çerçevededir?

Rusya ve ABD ile doğrudan bir ilişkimiz yoktur. Ama bazen ABD ile ilişkisi olan çeşitli güçler, çevreler üzerinden ABD’nin bazı yaklaşımları, düşünceleri bize yansıtılmaktadır. Ya da bizim hareketimize sempati duyan, bizimle ilişkili olan çeşitli çevrelerin ABD ile yaptığı çeşitli görüşmelerde ABD’nin belli düşünceleri, yaklaşımları bize yansıtılmaktadır. Bu yönüyle dolaylı bir ilişki olduğundan söz edilebilir. 10 Ekim ateşkesi ilan edilmeden önce çeşitli çevreler de bu yönlü çatışmasızlık olmasını istiyorlardı, ABD’den de bu yönlü istek geldi. Zaman zaman ABD ya da Avrupalılar bu çatışmalar biterse iyi olur, sorunları görüşmelerle çözün biçiminde düşünce iletiyorlar. Bunları zaten kamuoyuna açık da söylüyorlar. Ancak öyle çok sıkı, açık, doğrudan ABD ile ilişkilerin olduğunu söyleyemeyiz. Ama ABD’nin çeşitli çevrelerle dolaylı olarak gönderdiği mesajlarda, yaklaşımlarda öyle çok sert, Türkiye’nin PKK’ye yaklaştığı gibi yaklaşan bir tutum içinde değiller. Böyle bir yaklaşım yok. Zaten Türkiye’nin Kürt düşmanlığı bir siyasi vakadan öte bir psikolojik vakadır. Bu yönüyle Türkiye’nin Kürt düşmanlığıyla başka ülkelerin Kürt politikalarının örtüşmesi mümkün değildir. Türkiye NATO ülkesidir. ABD Türkiye’yi bölgede kullanmak istiyor. Bu açıdan daha çok Türkiye ile politik ilişkisi olan bir ülke durumundadır. Şu anda bize karşı yürütülen savaşta en fazla destek ABD’den alınmaktadır. ABD silahlarıyla bizimle savaşılıyor. ABD silah ve teknik desteğini çeksin, Türk ordusu savaşamaz duruma gelir. Siyasi desteğini çeksin Türk ordusu savaşamaz duruma gelir. Bu kesindir. Öyle zaman zaman ABD’ye, şuna buna şöyle böyle diyor, bizi mi PY’yi mi tercih edersiniz diyor; kendine göre kabadayılık yapmaya çalışıyor. ABD’nin bu sözlerle hemen Türkiye ile ilişkileri koparmayacağını bildiği için Türkiye kamuoyuna yönelik bu tür sözler sarf ediyor. Yoksa kabadayılığına amiyane deyimle kucağa oturup sakal yolma derler.

ABD OLMASAYDI TÜRKİYE KİRLİ SAVAŞI BU DÜZEYSE YÜRÜTEMEZDİ

ABD ile doğrudan bir ilişki yoktur. Ama şu aşamada bir taraftan bize karşı savaşta Türkiye’yi desteklerken, diğer taraftan bizim Şengal’de, Kerkük’te, Güney Kürdistan’da IŞİD’e karşı yürüttüğümüz mücadele var. IŞİD’e karşı yürüttüğümüz mücadelenin ne kadar etkili olduğunu biliyor. Hatta Hewler neredeyse düşecekti. Sayın Mesut Barzani gitti Maxmur’da gerillalara teşekkür etti. ABD ile karşı karşıya gelen bir çatışma, savaş içinde değiliz, ama ABD bize karşı yürüttüğü savaşta Türkiye’ye destek veriyor, Türkiye’ye onay veriyor. Zaten daha önceki sorularda da cevap verdik, Türkiye bu onayı almasaydı, bu yeşil ışığı görmeseydi böyle kirli bir savaşı Kürdistan’da bu düzeyde yürütemezdi.

RUSYA’NIN KÜRTLERE YAKLAŞIMI DENGELERE GÖRE DEĞİŞİR

Kuşkusuz Rusya’nın durumu daha farklı. Rusya’nın Türkiye ile bir stratejik müttefikliği ya da NATO üyesi olma durumu yok. Bu yönüyle ABD gibi bir hassasiyet gösterecek bir pozisyonu yok. Ben PKK ile görüşürsem, Türkiye’yle benim aram bozulur, Türkiye ile karşı karşıya gelirim gibi bir kaygı taşıması yok. Rusya’nın Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı yaklaşımı dengelere göre değişebilir. Nitekim son zamanlarda Harekete karşı daha yumuşak bir yaklaşım içine girmiştir. Yakın zamana kadar Türkiye ilişkileri vardı, Türkiye’ye arkadaşlarımızı teslim ediyordu. Rusya’da Kürtlerin çalışmasına zorluklar çıkarıyordu. Şimdi bu tür konularda Türkiye’de yaşadığı sorunlardan dolayı o eski sert tutum içinde değil, biraz daha yumuşak yaklaşımlar içinde. Rusya’da Kürtlere yaklaşımda yumuşamalar ortaya çıkmıştır. Aldığımız bilgilere göre Rus basınında Kürtlere yaklaşım değişmiştir. Rusya’daki Kürtlerle ilişki daha da gelişmiştir. Kürtlere karşı PYD’nin büro açması gibi daha yakın ilişkiler kurma içindedir. Yine bazı gazeteciler gelmiştir, burada görüşmeler yapmışlardır. Bu yönüyle hem siyaseten, hem de basında Kürtlere karşı politikalarında bir yumuşama, hatta kamuoyunda bir sempati yaklaşımı ortaya çıkmıştır.

RUSYA İLE ALT DÜZEYDE İLİŞKİ VARDIR

Yine Rusya ile de dolaylı ilişkiler vardır. Zaman zaman alt düzeyde bazı ilişkiler olmaktadır. Alt düzeyde bazı ilişkiler Rusya’daki Kürtler üzerinden de olmaktadır. Ama öyle Türk devletinin dediği gibi PKK Rusya’nın güdümündedir, piyonudur, uydusudur gibi bir şey yoktur. Ama Rusya’nın politika değişikliği yaptığı, bu yönüyle bunun Kürt halkının siyasi açıdan özgürlük mücadelesinde olumlu etkileri olacağı açıktır. Çünkü Birleşmiş Milletlerin daimi üyelerinden biridir. Birleşmiş Milletlerin daimi üyelerinden birinin Türk devletiyle sorunlar yaşaması ve Kürtlere biraz daha olumlu yaklaşması biçiminde bir durum vardır. PKK de dahil bütün Kürtler, Kürt örgütleri açısından Kürt halkının özgür ve demokratik yaşam ilkeleri önemlidir. Yoksa şöyle bir cephede yer alalım, şu karşıt cepheye karşı duralım gibi bir yaklaşım ve tutum yoktur. Kürtlerin çizgisi özgür ve demokratik çizgidir. Hiçbir halka, hiçbir ülkeye, hiçbir topluma zararı olmayan çizgidir, siyasi yaklaşımdır. Bu çizgiye, bu siyasi yaklaşıma olumlu bakan herkesle de ilişki kurulabilir. Bizim şununla ilişki kurulmaz, bununla ilişki kurulmaz diye bir katı kuralımız yoktur. Herkesle ilişki kurabiliriz. ABD ile de kurabiliriz, Rusya ile de kurabiliriz, Çin’le de kurabiliriz, Avrupa’yla da kurabiliriz, Suudi Arabistan’la da kurabiliriz, Hindistan da kurabiliriz, Brezilya’yla da kurabiliriz.

BİZ İLKELERİMİZ ÇERÇEVESİNDE HERKESLE İLİŞKİ KURABİLİRİZ

Bizim şunla ilişki kurarız, bunla ilişki kurmayız diye bir yaklaşımımız yoktur. Biz çok haklı bir mücadele yürütüyoruz, dünyanın en haklı mücadelesini yürütüyoruz. Hiç kimse bizim mücadelemize haksızdır diyemez. Çizgimiz de bellidir, milliyetçi değildir, hiçbir farklılığı reddeden bir yaklaşımımız yoktur. Kürdistan’daki bütün farklı etnik toplulukların, farklı inanç topluluklarının özgür ve demokratik yaşamını isteyen bir hareketiz. Öyle şurası bizimdir, Kürtler dışında kimse yaşayamaz gibi bir yaklaşımımız yoktur. Biz ortak vatan düşüncesindeyiz. Kürdistan’ı da ortak vatan olarak görüyoruz, Türkiye’yi de ortak vatan olarak görüyoruz, Suriye’yi de. Herkes bu coğrafyada yan yana yaşayabilir. Şöyle millet, şöyle vatan millet Sakarya yaklaşımlarımız yoktur. Biz herkesin kendi bulunduğu toprakta özgür ve demokratik yaşamasından yanayız. Küçük bir grup da olsa orada onun da hakkı vardır. Nüfusu ne kadar olursa olsun, onun da hakkı vardır. Sorun nüfus sorunu değildir. Küçük-büyük Kürdistan Kürdistan’da yaşayan herkesin ortak vatanıdır; sadece Kürtlerin değildir. Türkmenler yaşıyorsa Türkmen olarak Kürdistan onun da vatanıdır; yaşayan Ermenilerin de, Süryanilerin de vatanıdır. Bu yönüyle bizim politikamız, yaklaşımımızdan hiç kimsenin rahatsız olması düşünülemez. Çıkarı gereği rahatsız olanlar olabilirler. Yoksa biz mezhepçi, milliyetçi, hegemonik, iktidarcı bir yaklaşıma sahip değiliz. Devletçi zihniyetimiz de yok, iktidar olma zihniyetimiz de yok. Halkın kendi kendini yönetmesi, özyönetimine sahip olması ayrı bir durumdur, iktidar ve devlet kurması ayrı bir durumdur.

Özcesi, sadece Rusya ya da ABD değil, herkesle ilişki kurabiliriz. İlişki kurmamızın ölçüsü, özgürlük ve demokrasi çerçevesindedir. Hiçbir halkın aleyhine, hiçbir mezhebin aleyhine ilişki kurmayız. Ne mezhepçilik yaparız, ne de milliyetçilik. Ne şu mezhebin ne de şu cephenin içinde yer alırız. Örneğin Ortadoğu’da Şii-Sünni cepheleşmesinin olmasını istemeyiz ve içinde yer almayız, reddederiz. Herkes bulunduğu yerde özgür ve demokratik yaşamını yaşamalı. Şiiler de bu topraklarda özgür ve demokratik yaşam içinde olmalı, Sünniler de olmalı. Bir yerde Şiiler varsa Şiilerin de hakları tanınması gerekiyor, Sünni varsa onların da haklarının tanınması gerekiyor. Bizim yaklaşımımız bu çerçevede olduğundan dolayı biz herkesle görüşebiliriz. Şu bu ülke görüşmüyorsa siyasi çıkarları gereği, çeşitli cephelerde yer almalarının gereği görüşmüyorlar ve uzak duruyorlardır. Yoksa bizimle alakalı değildir.

TÜRKİYE’NİN BAŞLATTIĞI SAVAŞIN SURİYE İLE BAĞLANTISI DİREKT VARDIR

Kuzey’de başlayan savaşın Suriye ve Rojava meselesi ile dolaylı veya doğrudan bağlantısı var mıdır?

Evet, Türk devletinin başlattığı savaşın Suriye ve Rojava’daki gelişmelerle direkt bağlantısı var. Bunu kabul etmek gerekiyor. Türk devleti bunu farklı biçimde itiraf ediyor. AKP yetkilileri sürekli PKK Rojava’da güçlendi, orada şımardı, şöyle oldu, böyle oldu, onun için savaşı başlattı diyor. Rusya, bilmem şöyle yaptı, İran şöyle yaptı, şu gücün-bu gücün Türkiye’yi zayıflatması için PKK savaşı başlattı gibi kendi başlattıkları saldırının üstünü örtmek istiyorlar. Bu saldırının esas nedeni, Kürt sorununda çözüm politikası olmayan Türk devletinin Kürt Özgürlük Hareketi’nin güçlenmesini görerek Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ne zamanki Kürtler biraz güçlendiyse, biraz örgütlü hale geldiyse tırpanlamışsa, yine Kürtlerin güçlendiğini görerek tırpanlamak istemesidir. Nasıl ki 2009 29 Mart yerel seçimlerinde demokratik güçler güçlü çıkınca hemen siyasi soykırım operasyonları başlamış, Kürtün demokratik örgütlenmesi tırpanlanmışsa, şimdi de Kürt Özgürlük Hareketi’nin hem Ortadoğu’da ve bölgede güçlendiğini gördüler, hem Kuzey Kürdistan’da ve Türkiye’de etkili hale geldiğini gördüler; Kürt sorununda çözümsüzlük politikası olduğu için de savaş başlattılar. Bu yönüyle Rojava’da önderlik çizgisindeki Kürt hareketinin orada etkili olması, Kürt Özgürlük Hareketi’nin Başur’da etkili olması, Doğuda ve Bakurê Kurdîstan’da etkili olması bu savaşın temel etkenlerindendir. Bunu böyle görmek gerekiyor. Rojava ile, Suriye ile böyle bağı var.

Aslında Rojava’da, Irak’ta, Şengal’de IŞİD’i saldırtarak Kürt Özgürlük Hareketi’yle savaşı Türkiye sınırları dışında yürütmek istedi. Kürtleri, Kürt Özgürlük Hareketini IŞİD’le oyalama ve bu temelde de IŞİD eliyle Kürt Özgürlük Hareketini zayıflatma, Kürtleri zayıflatma politikası izledi. Hem Güney Kürdistan’da izledi, hem Rojava’da izledi. Ama bütün bunlar sonuç almayınca, yine Bakurê Kurdîstan’da, Türkiye’de Kürt Özgürlük Hareketi’nin etkisi artınca bu sefer IŞİD üzerinden, çeşitli güçler üzerinden yürüttüğü savaşı doğrudan kendileri yürüttüler. Türk devletinin 2014 sonunda aldığı savaş kararını böyle anlamak lazım.

Bu savaş kararı 7 Haziran seçimlerinden sonra topyekun hayata geçirilmiştir. 7 Haziran seçimlerinde Kürtlerin güçlü çıkması, demokrasi güçlerinin güçlü çıkması da savaşı başlatma etkenlerindendir. Güçlü çıkan Kürtleri ve demokrasi güçlerini de bu saldırılarla tırpanlamak istemişlerdir. Bunu IŞİD’le birlikte yapmışlardır. Kürtlerin Ortadoğu’da eski dengeler yıkılıp yeni dengeler kurulurken güçlü olmasını istemiyor. Kürtleri yine 20. Yüzyılın başında olduğu gibi kültürel soykırımcı sistem içine almak istiyor. Ortadoğu genelinde Kürtlerin bu düzeyde kalmasını istiyor,  Kürtlerin zayıf kalmasını istiyor. Bu nedenle hem Rojava’da Kürt düşmanlığı yapıyor, hem Bakur’da saldırı sürdürüyor, hem de Kuzey Irak’ta yaptığımız hatayı Suriye’de yapmayacağız diyor. Bütün bunlar başlayan savaşın gerekçeleridir. Rojava’da, Suriye’de ve genel Ortadoğu’da Kürt Özgürlük Hareketi’nin güçlenmesi savaşın en temel etkenidir.

PKK SİLAHLARI NEREDEN ALIYOR?

Erdoğan, gerillalarda birçok ülkenin silahı olduğunu ve bunların ‘YPG’ye verilen silahlar olduğunu’ iddia etti. YPG ile PKK’nin silah ilişkisini kurmak nasıl bir mantığın sonucudur?

Türk devletinin elinde herkesin silahı var. Alman silahı var, Amerikan silahı var, İngiliz silahı var, Rus silahı var. Türkiye’nin elinde bütün devletlerin silahı var, herhalde Çin silahları da vardır. Evet, PKK’nin elinde en fazla Rus silahları var, kleş var, BKC var, B-7 var. Bunların hepsi Rus silahlarıdır. Ama bunlar nereden alınmıştır? Hepsi de Ortadoğu serbest silah piyasasından alınmıştır. IŞİD’in elindeki silahlar da kleştir. Çünkü Kıleşin savaşta avantajları vardır. Dünyada en kullanışlı silahtır. Bu silahlar Iraklılarda çok vardı, Suriyelilerde çok vardı. Devletler dağılınca bu silahlar da dağıldı. PKK’nin elinde piyasadan alınmış silahlar vardır. Ama az da olsa M-16 gibi Amerikan silahı da vardır. Özellikle M-16’nın portatifi daha da kullanışlıdır. Ama bunlar piyasada vardır. Paranın açamayacağı hiçbir kapı yoktur. 5 liraysa sen 7 lira verdin mi kazanmak için her yerden silah bulursun.

YPG’DEN PKK’YE TEK MERMİ GELMEMİŞTİR

Diyorlar ki YPG’den PKK’ye silah gelmiş. YPG’den PKK’ye bırakalım tek bir silah, tek bir mermi bile gelmemiştir. Kaldı ki Halk Savunma Merkezi Karargah Komutanı Murat Karayılan arkadaşımız daha iyi bilir, çünkü onlar daha iyi takip ediyorlar, kimde hangi silahlar var, nedir? ABD YPG’ye tek bir tabanca bile vermemiştir, dedi. Bir ara Kobanê’de uçaklarla paketler attılar, onların hepsi cephaneydi, el bombasıydı. Bu yönüyle YPG’ye verilen silahlar PKK’nin eline geçmiş sözü demagojidir. PKK terörist ilan edilmiş ya, YPG’yi de aynı torbaya sokacak ve böylece çeşitli güçleri YPG’nin üzerine sürecek! İşi gücü bu! Bunun için her türlü yalanı söylüyor. Bir daha tekrarlıyorum, YPG’den PKK’nin eline geçen bırakalım tek bir silahı, tek bir mermi bile yoktur. ABD, YPG’ye silah mı vermiş? ABD’nin YPG’ye silah verdiğini biz duymadık. Çünkü görüntülerde görüyoruz, görüntülerde gördüğümüz silahların hiçbirisi ABD silahı değil. M-16’lar var, zaten piyasada bulunuyor, uçak savarlar var, Rus malıdır, Ortadoğu’da herkeste vardır. B-7’lerdir, BKC’lerdir. B-7’ler, BKC’ler Türk devletinin de elinde vardır. Kullanışlı diye B-7 kullanıyorlar. Eskiden başka kullanıyorlardı, ama şimdi Türk askeri de bunları kullanıyor.

ERDOĞAN YPG’Yİ SAF DIŞI BIRAKMAK İSTİYOR

YPG’nin koalisyon güçleriyle ilişkisi var, IŞİD’e karşı ortak operasyonlar yapıyor, Suriye’de PYD’nin etkisi var, bundan rahatsız. Esas rahatsızlığı şu, kendisi girip müdahale etmek istiyor. Başından beri Suriye’ye girip, müdahale edip devrimi boğmak istiyor. Devrimi engellemek istiyor. Tek derdi bu. ABD’nin PYD ve YPG ilişkisi buna engel olduğu için bundan rahatsızdır. En son diyor bilmem ikinci Kandil olamayacakmış. YPG’liler bırakalım silah, taş atmadık diyorlar. Bu açıdan açıktır, esas nedeni YGP’yi saf dışı etmek istiyor, Rojava Devrimini saf dışı etmek istiyor, onun için bu tür söylemlerde bulunuyor. Ama bunlara kimse inanmıyor. Ne ABD inanıyor, ne başkası inanıyor.

PKK’nin elindeki silahların hepsi piyasadan alınan silahlardır. Bir kısmı Türk devletinin elinden alınan silahlardır. Bunun dışında ABD YPG’ye silah vermiş de, onlar da kalkmış PKK’ye vermiş de, bunların hepsi demagojidir. Bunlar sadece Türkiye kamuoyuna yönelik sözlerdir. Türkiye’de milliyetçiliği kışkırtmak için, böylelikle Türkiye toplumunun desteğini alıp ABD üzerinde baskı kurmak için bunları söylüyor.  PKK ile savaşıyorum, YPG onlara silah veriyor, bu temelde Rojava saldırıyı gerekçe yapmak için bunları söylüyor. Çok basit söylemlerdir. Dünyada politika bilen, anlayan, hele Türk devletini tanıyan hiç kimsenin bunlara inandığını sanmıyoruz.

PYD VE YPG ZAMAN ZAMAN TÜRKİYE İLE GÖRÜŞTÜLER

Sayın Öcalan, İmralı görüşmelerinde, Suriye ve Rojava konusunda Türkiye yönetimine bazı önerilerde bulunduğunu ancak bunların dikkate alınmadığını belirtiyor. Sayın Öcalan’ın sunduğu çerçeve neydi, Türkiye buna nasıl yaklaştı?

Önderliğin yaklaşımı hep şöyle olmuştur; Rojava Devrimini Türk devleti düşman görmesin, kendi dostu görsün. Rojava Devrimi de Türkiye’ye herhangi bir olumsuz tutum içinde olmasın yaklaşımı içinde olmuştur. Başından sonuna kadar hep böyle yaklaşmıştır. Türk devletinin Rojava karşıtı politikalarını yumuşatmaya çalışmıştır. Rojava karşıtı politikaların Türkiye için de doğru olmadığını söylemiştir. Türkiye’nin Rojava Kürtleriyle dost olmasını Kuzey Kürdistan’da sorunun daha kolay çözülmesine yardımcı olacağını belirtmiştir. Türkiye’nin demokratik temelde Rojava’daki Kürtlerle ilişkisi olabileceğini, Türkiye demokratik yaklaşım gösterirse Rojava üzerinde de etkili olabilir, Suriye üzerinde de, Irak üzerinde de etkili olabilir düşüncesindedir. Bu, Önder Apo’nun genel düşüncesidir. Türkiye Kürt sorununu çözüp demokratikleştiği takdirde Kürtler için de, bütün Ortadoğu halkları için de çekici bir ülke haline gelir. Bu açıdan Rojava’daki demokratik devrimle ilişkisi Türkiye’nin demokratikleşmesine de katkıda bulunabilir. Hep böyle yaklaşımlar içinde olmuştur. Türkiye’nin Kürt düşmanlığı yerine, her yerde Kürtlerle dostluk ilişkisi içine girerek kendisini siyasi olarak etkili kılabileceğini söylemiştir.

Türk devletinin Rojava’ya yönelik politikalarını yumuşatmaya çalışmıştır. Hem Bakurê Kurdîstan’da Türk devletiyle çatışmasızlık ortamında yumuşak bir zemin, Rojava’da yumuşak bir zemin, ilişki yaratarak bu temelde Türkiye’de Kürt sorununun çözümüne olgun zemin sunmaya çalışmıştır. Ancak Türk devleti bu politikalara doğru yaklaşmamıştır. Evet demiştir, önderliğin yanında olumlu yaklaşımlar içinde olmuştur, ama diğer taraftan da IŞİD’i Kobanê’ye saldırtmışlardır, Rojava Devrimine saldırtmışlardır. Böylelikle AKP hükümeti Bakurê Kurdîstan’da çatışmasızlık ortamında Suriye’de savaş politikası izlemiştir. Süleyman Şah Türbesinin olduğu dönemde YPG buna katkı sunmuştur. Bu konuda YPG ve PYD ile görüşmeler olmuştur. Zaman zaman PYD ve YPG’lilerin Türkiye’ye geçip Türk yetkililerle görüştüğünü de biliyoruz.

Özcesi Önderlik Türkiye ile Rojava Devriminin dostluğunu geliştirmek istedi. Genelde Kürtlerle Türkiye’nin ilişkilerinin iyi olması, Türkiye’nin demokratik bir yaklaşım içinde olmasını sağlamaya çalıştı. Bunu zaten her zaman dillendirmiştir. Bu çizgisini Rojava Devrimi, Suriye konusunda da ortaya koymuştur. Önder Apo Türkiye’ye çetelerle, şu güçlerle, bu güçlerle değil, Kürtlerle ilişki kur, eğer Ortadoğu’da etkili bir siyaset yürüteceksen, kalıcı ve etkili bir siyasetinin olmasın istiyorsan, bunun yolu Kürtlerle ilişki kurmaktan geçer, demiştir. Türkiye tarihi de, Osmanlı tarihi de bunu ortaya koymuştur demiştir. Türkiye’de Kürt düşmanlığı o kadar derinlere işlemiştir ki, Önder Apo’nun bu makul, Türkiye açısından da hayırlı olacak yaklaşımları dikkate alınmamıştır.

TÜRK DEVLETİ POLİTİKASINI KÜRT DÜŞMANLIĞI ÜZERİNE KURMUŞTUR

Rojava ve Suriye konusunda da anlaşılıyor ki, Türk yönetiminin Kürt düşmanlığı çok derinden. Erdoğan zaten bunu açıkladı. Türkiye tüm bölgesel stratejisini Kürtleri yenmek üzerine kurmuş. Bu genel çerçeveden bakıldığında, Kürtlerin bölgesel rolü ve Türkiye’nin politikası nasıl çatışacak ve sonucunda nasıl bir tablo ortaya çıkacaktır?

Kuşkusuz Türkiye’nin bu politikaları bölgesel düzeyde Türk devletiyle Kürt Özgürlük Hareketi’nin çatışmasını beraberinde getirmektedir. Türk devleti politikasını Kürt düşmanlığı ve Kürtlerin hak kazanmaması üzerine kurmuştur. Aslında bu, Türkiye tarihine de, Osmanlı tarihine de, Türk-Kürt ilişkileri tarihine de çok terstir. Tarihe ters, Ortadoğu siyasetinin ruhuna ters, yine zamanın ruhuna ters bu yönlü politikalar izlemek Türkiye’ye hayır getirmeyecektir. Türkiye kaybedeceği bir politika izlemektedir. Türk devleti hala sanki 1920’lerde Musul ve Kerkük’ün bırakılması karşılığında ulus-devlet kurma ve bu temelde Kürtleri kültürel soykırıma uğratma politikasını sürdürebileceğini düşünmektedir. Hala o parametrelerle, o zihniyetle hareket etmektedir. Zamanın ruhunu, değişen dengeleri görmemektedir. Bu durum örgütlenen, bilinçlenen, artık özgür ve demokratik yaşamı için mücadele etme kararlılığında olan Kürtlerle savaş anlamına gelmektedir.

Kürtlerle savaşarak kan kaybeden bir Türkiye Ortadoğu politikasında etkili olamaz. Öyle Kürtler Türkiye ile şu gücün çıkarına savaşıyor, Türkiye’yi zayıflatmak istiyor diye bir durum yoktur; Türkiye bu durumu ortaya çıkarıyor. Kürt düşmanlığı nedeniyle Kürtlerle çatışıyor. İşin geçekliği budur, herkes böyle bilmelidir. Türkiye siyasetçileri de böyle bilmeli, Türkiye halkı da, aydınları da böyle bilmeli. Türk ordusu da, herkes de bunu böyle bilmeli.

Türkiye Kürtlerle çatışarak kurulacak Ortadoğu’da kendine etkin yer arıyorsa bu kaybetmeyle sonuçlanır. Türkiye Ortadoğu’da ancak kurulacak yeni dengelerde kendi Kürt’üyle, Rojava Devrimiyle barışarak etkin yer alabilir. Güney Kürdistan’daki federasyona petrol çıkarları ya da PKK’ye karşı kullanma, şu güce, bu güce karşı kullanma gereği değil de, bütün Kürtlerle ortak dostluk çerçevesinde bakması en doğrusu olacaktır. Öyle olursa gerçekten Türkiye’nin yeni Ortadoğu dengelerinde etkili olma şansı vardır. Demokratik gücü ve potansiyeliyle bütün Ortadoğu açısından çekici olma, etkileme şansı vardır.­ Ortadoğu sokağını böyle etkileyebilir. Yoksa Kürt düşmanı, hegemonik anlayışla, demokratik olmayan karakteriyle sürekli Kürtlerle çatışan, bazen başka güçlerle çatışan bir duruma gelir.

KÜRTLER ARTIK BÖLGESEL BİR GÜÇ OLDULAR

Gelinen aşamada Kürtler bölgesel bir güç oldular. Dünya da bunu gördü. Zaten Ortadoğu’nun en köklü ve en kadim halkı! Yukarı Mezopotamya insanlık beşiği ve Neolitik Toplumun yaşandığı yer değil mi? Şimdi bu toplumu kabul etmek lazım. Bu toplumun varlığını kabul etmeden nasıl barış içinde yaşanacak? Belki 20. Yüzyılda Kürtleri yok edebilirdi, bunu yapamadı, bu olmadı. Ama artık gelinen aşamada bu politikada ısrar etmek yanlış bir politikadır. Bu, Kürdistan’ı Türk uluslaşmasının yayılma alanı haline getirmede ısrar etmektir. Bu olmaz, bunun yerine artık Türk-Kürt kardeşliği, Kürtlerle dostluk içinde gerçek bir Türkiye birliği olabilir. Türkiye tarihine uygun olan da budur. Ulus-devlet arızi bir durumdur. Ortadoğu kültürüne de Türkiye tarihine de uygun değildir. Batı modernizminin Ortadoğu’ya soktuğu fitnedir. Medeniyetten, medeniyetlerimizden bahsediliyor, medeniyet denilecekse, o zaman bu kapitalist modernitenin, kapitalizmin ortaya çıktığı ulus-devlet fitnesinden kendilerini arındırmaları gerekiyor. Kendi tarihlerine, kendi gerçeklerine uygun hareket etmeleri gerekiyor. Bir taraftan bu kadar ortak tarih var, diğer taraftan din kardeşliği deniyor, ama Kürtler yok edilecek! Kürtler İktidar ve devlet olmak istemiyorlar. Evet, devlet olmak isteyenler de var, ama önderlik çizgisi, PKK çizgisi kesinlikle iktidar ve devlet olma peşinde değildir.  Özyönetim çerçevesinde mevcut devletlerin sınırları içinde yaşamak istemektedir.

Şöyle bir yaklaşım da yoktur; gizli ajandaymış, şimdi böyle düşünecekler, sonra devlet olacaklar gibi bir yaklaşımı yoktur. Devletler çağının aşıldığı, demokrasi çağının ortaya çıktığı coğrafyada Kürtler böyle düşünmüyor. Temel, esas paradigmaları, ölçüleri demokratikleşmedir. Evet, her alanda demokratikleşme hedefimiz vardır. Ulus-devlet paradigması eskiden kalmış bir şeydir. Biz ulusların kendi kaderini tayin hakkının devlet kurma hakkı olduğuna inanmıyoruz. O kapitalist modernist bir şeydir. Ulusların kaderini tayin hakkı en iyi biçimde demokrasiye kavuşmakla sağlanır. Bu da özyönetimiyle, farklılıkların özgünlüğü ve özerkliğiyle olur. Türk devleti bunu görmezse, hala dogmatik, kalıpçı, kaba ulus-devlet mantığıyla Kürtleri egemenlik altında tutacağım derse tabii ki sürekli çatışacaktır. Çatıştığı müddetçe de doğru bir bölgesel politika izleyemeyecektir. Dünya politikalarında doğru bir politika izleyemeyecektir. Herkes Türk devletinin istediği gibi Kürt düşmanı olamaz ki! Herkes benim gibi Kürt düşmanlığı izlesin dersen, o zaman bölgede de politika üretemezsin, dünya genelinde de politika üretemezsin, Türkiye içinde de politika üretemezsin. Politikayı bunun üzerine kurarsan o zaman dünyada herkesle çatışırsın. İngilizlerin, Rusların, Almanların ya da başkalarının senin düşündüğü gibi Kürt düşmanı olmasını niye bekliyorsun? Onların bu düzeyde Kürt düşmanı olmasından ne çıkarı var? Evet, Türkiye ile siyasi ilişkileri nedeniyle Türk devletine destek veriyorlar. Ama bu desteğin gerekçeleri bile farklıdır. Bu nedenle Kürt düşmanlığı her zaman Türk devletini politikada, diplomaside çıkmazlara götürür. Bugün de çıkmazlara götürecektir. Sonuçta Türkiye kazanmayacaktır. Ya da hem Türkiye, hem de Kürtler kaybedecektir. Kürtlerin kaybetmesinden kazanmasının gerçekleşeceği bir siyasi durum vardır. Zaten birçok kesim Türklerle Kürtler çatışsın, kendi politikaları yürüsün diyor. Evet, buna yol açan Türk devletinin politikalarıdır. Kürtlerin politikaları değildir. Kürtler çatışmadan yana değildir. Türk devleti Kürt inkarcılığından dolayı sürekli çatışma içine giriyor, bu da Türkiye’nin Kürtlerle çatışmasını isteyen, sürekli Türkiye’nin çatışma içinde olmasını isteyen güçlerin işine yarıyor. Bunu görmemek körlüktür.

Türkiye’de şu anda kör kütük bir politika izlenmektedir. Kendi yanlış politikalarını da getirip Kürtlerin üzerine yüklemektedir.  Toplumu da böyle aldatmaktadır, Türkiye halkını da aldatmaktadır. Türkiye halkının gerçekliği görmesi gerekiyor. Bu çatışmayı yaratan, Türkiye’yi zor duruma sokan, Türkiye’yi sürekli çatışma içine sokarak içeride ve dışarıda krizlerle, bunalımlarla karşı karşıya bırakan Türk egemenlerin politikasıdır. Bunu herkes böyle bilmelidir.

 

19 Şubat 2016 Cuma 15:51
HABER MERKEZİ – ANF
Paylaş

Yorum yapın

Please enter your comment!
Please enter your name here