Anasayfa Röportaj Bayık: Savaş kararı klasik iktidar bloklarıyla alındı, birlikte yürütülüyor

Bayık: Savaş kararı klasik iktidar bloklarıyla alındı, birlikte yürütülüyor

Paylaş
  • KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Cemil Bayık: Savaş aniden, günlük yaşanan bir olaydan dolayı başlamış ve tırmandırılmış değildir. Bu, bir amaç için planlı bir biçimde hazırlanmış, başlatılmış ve şiddetlendirilmiştir” dedi.
  • Bayık: Savaş aniden, günlük yaşanan bir olaydan dolayı başlamış ve tırmandırılmış değildir. Bu, bir amaç için planlı bir biçimde hazırlanmış, başlatılmış ve şiddetlendirilmiştir. Bu savaş sadece Erdoğan ve AKP’nin kararı değildir, klasik iktidar bloklarıyla bu savaş kararını aldılar ve birlikte yürütüyorlar.

Al Axbar gazetesine konuşan KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Cemil Bayık, “Eğer AKP seçimi kazansaydı yapacağı ilk iş, Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı şiddetli bir savaş başlatmak olacaktı” diyen Bayık, böylece içerideki ve dışarıdaki amaçlarının önünde engel olarak gördüğü Kürt Özgürlük Hareketi’ni tasfiye etme, bunu başaramazsa bile zayıflatmayı düşündüğünü söyledi.

Gerillaların hala askeri gücünün onda birini harekete geçirmediğini, hala şehirlere inmediğini, sadece polislere yönelik misilleme eylemi yaptığını da kaydetti.

“Türk devleti sivil halka bu düzeyde saldırırsa savaş Kürdistan’la sınırlı kalmayacaktır; savaş Türkiye’ye de yayılacaktır. İstanbul’da ve Adana’da karakollara yönelik saldırılar oldu. Bu tür eylemleri durdurduk. Ancak Türk devleti saldırılarını durdurmamakta, Kürdistan şehirlerini kuşatarak yakıp yıkmaktadır. Bu durum karşısında gerillamız da daha fazla devreye girmek zorunda kalacaktır” diye konuşan Bayık’ın Al Axbar gazetesi ile yaptığı söyleşi şöyle:

Türk ordusunun PKK’ye yeniden saldırması nelere yol açacak? Bu savaş aniden niye bu zamanda yeniden alevlendi?

Bu savaş yeni başlamış görülebilir, ama bu savaş kararı 30 Ekim 2014’teki asker ve istihbarat örgüt temsilcilerinin de yer aldığı MGK’da (Milli Güvenlik Kurulu) alınmıştır. Görüşmeler oluyordu, ama Kürt sorununda bir çözüm politikaları olmadığından herhangi bir adım atmıyorlardı. Kürt halkı IŞİD’in Kobanê’ye saldırılarını çok güçlü biçimde protesto edince, devlet Özgürlük Hareketi’nin güçlendiğini düşünerek Kürt Özgürlük Hareketi’ni zayıflatmak için savaş kararı almıştır. Nitekim bir çözüm politikaları olmadığı ve savaş kararı aldıkları için hükümet yetkilileriyle 28 Şubat 2015 tarihinde Dolmabahçe Sarayında yapılan mutabakatı birkaç gün sonra Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan reddetmiş, “Kürt sorunu da yok, muhatap da yok, masa da yok” diyerek siyasal tutumlarını ortaya koymuşlardır. Dolmabahçe Mutabakatını savaş kararı aldıkları için reddetmişlerdir. Önder Apo ile 5 Nisan’dan sonra görüşmeleri keserek de savaşı başlatmışlardır. Demokratik çözüm ve kalıcı barış için çaba gösteren Önderliğimiz üzerinde 6 aydır uygulanan bu tecrit başka bir anlama gelmemektedir.

Ancak AKP hükümeti seçim öncesi bir şiddetli savaş başlatmanın kendi aleyhlerine olacağını düşünerek kontrollü bir gerilim politikası izlemişlerdir. Tayyip Erdoğan, bu kontrollü gerilim politikası ortamında iç ve dış tehditler var diyerek kendisini başkan yapacak düzeyde oy istemiştir. İç tehdit Kürtler, dış tehdit ise Rojava Devrimi ve Suriye’dir. Özellikle bölgedeki siyasi durumu Türkiye için hem tehdit hem de fırsat olarak görüp güçlü başkanlık sistemiyle Ortadoğu’daki savaş ortamından güçlü çıkacağını hesaplamaktadır. Bir zamanlar Türkiye’deki faşist parti lideri Alparslan Türkeş’in savunduğu gibi güçlü başkanlık ve güçlü devletle Ortadoğu’da güç olma hesabı peşindedir. Bu nedenle Tayyip Erdoğan seçim öncesi de, sonrası da tüm politikalarını böyle bir başkanlık sistemi yaratma üzerine kurgulamıştır. Seçim öncesi de, seçim sonrası da bunun önünde en büyük engel olarak Kürt Özgürlük Hareketi’ni görmüştür.

Eğer AKP seçimi kazansaydı yapacağı ilk iş, Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı şiddetli bir savaş başlatmak olacaktı. Böylece içerideki ve dışarıdaki amaçları önünde engel olarak gördüğü Kürt Özgürlük Hareketi’ni tasfiye etme, bunu başaramazsa bile zayıflatmayı düşünüyordu. Ancak 7 Haziran’da hiç beklemediği bir seçim yenilgisiyle karşılaştı. Hem bunu beklemiyordu, hem de bunu kendisine PKK ile ilişki içinde olduğunu düşündüğü HDP yaşatmıştı. Bırakalım başkan olacak kadar oy almayı, AKP tek başına iktidar olacak kadar da olsa oy alamamıştır. AKP hükümeti, 13 yılda kazandığı imkanları kaybetme korkusuna kapıldı. AKP bu korkuyu yaşarken, klasik iktidar bloku olan asker ve sivil bürokrasi de 90 yıldır oluşturmak istedikleri ulus-devlet sisteminin dağılmakta olduğunu gördüler. Mecliste Kürtler, Aleviler, Ermeniler, Êzidîler, Süryaniler, Araplar, Mahelmiler, Azeriler yer aldılar. Hem de kendi kimliklerini savunarak! Bu da ulus-devlet zihniyet sahiplerini ve faşist çevreleri ürküttü. İşte bu nedenle AKP ile bu ulus-devlet savunucuları bir araya gelerek bu gelişmenin önüne geçmek için müdahale ettiler. Bunun için ilk başta da 7 Haziran seçim sonuçlarını kabul etmediler. HDP’ye saldırarak gerilimi arttırdılar.

AKP seçim sonrası ne kendisi bir hükümet kurdu, ne de muhaliflerin bir hükümet kurmasına izin verdi. AKP mevcut hükümetini meşrulaştırmak ve destek almak için 30 Ekim 2014 MGK toplantısında alınan savaş kararını pratikleştirmek için saldırıya geçti. Bir gecede yüze yakın savaş uçağını kaldırarak Özgürlük Hareketimize ağır bir darbe vurmak istedi. Bu hava saldırılarını da bir buçuk aydır aralıksız sürdürmektedirler. Yine gerillaya her yerde saldırdıkları gibi, binlerce siyasetçiyi tutuklayıp zindanlara atmışlardır. Önder Apo ile her türlü görüşmeyi yasaklamışlar, o güne kadar diyalog içinde olduğu HDP’ye de saldırılarını arttırmışlardır.

Savaş aniden, günlük yaşanan bir olaydan dolayı başlamış ve tırmandırılmamış değildir. Bu, bir amaç için planlı bir biçimde hazırlanmış, başlatılmış ve şiddetlendirilmiştir. Bu savaş sadece Erdoğan ve AKP’nin kararı değildir, klasik iktidar bloklarıyla bu savaş kararını aldılar ve birlikte yürütüyorlar. Her iki kesim de Kürt Özgürlük Hareketi’nin tasfiye olmasını ya da güçten düşmesini hedefliyorlar. Böylece biri ulus-devleti koruyacak, diğeri de iktidarını. Daha doğrusu şimdi bu iki hedef birleşmiş ve tek hedef haline gelmiştir. Şu anda ulus-devleti koruma görevini Tayyip Erdoğan ve AKP hükümeti üzerlerine almışlardır.

Bu saldırılar mevzii ya da taktik saldırılar değildir. Kürt sorununda bir çözüm politikası olmaması ve tasfiye hedefli yürütülen saldırılar bu savaşın süreceğini ortaya koymaktadır. Bu durum karşısında Kürtler kendi çözümlerini kendilerinin gerçekleştireceği demokratik özerkliklerini ve özyönetimlerini inşa edeceklerdir. Bu da Türk devletinin Kürtlerin bu iradesini ve kararını kabul edene kadar gerilimin ve çatışmaların süreceği anlamına gelmektedir.

Biz, Kürt sorununun demokratik siyasal yollardan ve Türkiye sınırları içinde çözümünü hedefledik. Hala da tercihimiz bu yönlüdür. Kuşkusuz Türk devletinin bu saldırıları, halkımızın ve Türkiye halklarının Kürt sorununun demokratik siyasal yollardan çözümüne olan inancını zayıflatacaktır. AKP hükümetinin verdiği en büyük zarar da budur. HDP, demokratik ulus anlayışıyla tüm farklı kimliklerin özgür ve demokratik yaşama kavuştuğu bir demokratik Türkiye için büyük bir umut vermişti. Demokratik ulus anlayışıyla demokratik Türkiye’yi yaratma inancı ve mücadelesi yine sürecektir. Ancak anlaşılıyor ki, halkımız ve Türkiye halkları bir dönem daha ağır bedeller ödeyeceklerdir.

PKK olarak sizin ile Türk ordusu arasındaki mücadele nereye varacak?

Bu savaşın seyrinin nasıl olacağı biraz da Türk devletinin politikalarına bağlıdır. Çünkü biz bir öz savunma savaşı yürütüyoruz. Kürt halkı özyönetimlerini ilan etti; demokratik özerkliğini inşa etme kararı aldı. Türk devleti halkın bu talebini anlayışla karşılayacağına; anayasa ve yasalarında değişiklik yapacağına, halkın bu öz iradesine saldırma ve ezme kararı aldı. 24 Temmuz’dan bu yana hava saldırıları ve askeri operasyonları arttırarak Hareketimizi ve gerillayı ezme kampanyası başlattı. Bu durum karşısında gerillamız özellikle halka saldıran özel harekat polislerine karşı eylemlerini her yerde gerçekleştirdi. Yine karakollarından çıkan askerlere yönelik eylem yaptı. Türk devleti “silah bırakıp, gelip teslim olacaksınız” diyor. Bu da savaşın daha da şiddetlenmesi anlamına gelecektir.

Gerillamız hala askeri gücünün onda birini harekete geçirmemiş; hala şehirlere inmemiştir. Sadece polislere yönelik misilleme eylemleri yapmaktadır. Türk devleti sivil halka bu düzeyde saldırırsa savaş Kürdistan’la sınırlı kalmayacaktır; savaş Türkiye’ye de yayılacaktır. İstanbul’da ve Adana’da karakollara yönelik saldırılar oldu. Bu tür eylemleri durdurduk. Ancak Türk devleti saldırılarını durdurmamakta, Kürdistan şehirlerini kuşatarak yakıp yıkmaktadır. Bu durum karşısında gerillamız da daha fazla devreye girmek zorunda kalacaktır. 23 yıldır demokratik siyasal çözüm arayışımıza şiddetle cevap verenlere, siyasal çözüm arayışımızı bir tasfiye harekatıyla sonuçlandırmak isteyenlere gereken karşılık verilecektir. Zorla, şiddetle ezme ve Kürt sorunundan kurtulma anlayışını bırakana kadar bu direnişimiz sürecektir. Artık bizim samimi ve makul biçimde siyasal çözüm arayışımızı oyalama ve fırsatını bulduğunda ezme gerçekleştirme olarak kullanamazlar. Böyle yapamayacaklarını göstereceğiz. Ya ciddi ve samimi olarak demokratik bir siyasal çözümü kabul edeceklerdir ya da direnişimiz kesintisiz sürecektir. Hiçbir şey eskisi gibi olamaz. Artık oyalamadan, zamana yaymadan demokratik siyasal çözüm zamanıdır. Halkımızın demokratik özerklik iradesini kabul etme zamanıdır. Ya Türkiye’nin gerçek demokratikleşmesi temelinde Kürdistan özgürleşecektir ya da direniş kesintisiz sürecektir. Şimdiye kadar dünyayı aldatmaya çalıştıkları Kürt’süz demokrasinin, yani özel savaş demokrasisinin, kendine demokrat, kendine Müslüman olmanın sonuna gelinmiştir.

Savaşın yeniden derinleşmesi Türkiye ve Suriye başta olmak üzere Ortadoğu’yu daha da istikrarsızlığa sokmaz mı?

Biz Türkiye’de sorunların hep demokratik siyasal yollardan çözülmesini istedik. Türkiye, Kürt sorununu çözüp demokratikleşirse bunun tüm Ortadoğu’yu demokratikleşme doğrultusunda olumlu etkileyeceğini vurguladık. Türkiye demokratikleşirse Ortadoğu’da da demokratikleşmenin ivmesinin artacağını belirttik. Türkiye demokratikleşme konusunda örnek olarak Ortadoğu’da yaşanan savaşları ortadan kaldıran bir model olurdu. Eğer Türkiye’de sorunlar demokratik siyasal yollardan çözülseydi bu, Ortadoğu’da diğer sorunların çözümüne de örnek olurdu. Aslında Türkiye’de bunu sağlamanın imkanları vardı. Biz bu fırsatı Türk devletine vermiştik. Ancak Türk devleti Kürt inkarcılığını sürdürdüğü ve Kürt sorununu çözmek istemediği için bu fırsatı değerlendirmedi. AKP hükümetinin anlayışı, sorunları demokratik yollardan çözmek değil de şiddetle ezme olduğu için bizim çağrılarımıza karşılık verilmedi.

Biz AKP hükümetinin politikalarının Türkiye’yi Ortadoğu’daki savaşın içine sokacağını vurguladık. Bu konuda devleti uyardık. Ancak Türk devleti zaten Ortadoğu’daki savaşın parçası olduğundan ve savaşla ezme politikasını yürüttüğünden bu çağrılarımızı dikkate almadı. Çözüm politikası olmayanların savaş politikası yürütmesi kaçınılmazdır. Zaten sadece içeride değil, dışarıda da bu politikayı yürüttü. Suriye’deki savaşın bu düzeyde boyutlanması ve bir çıkmaz içine girmesinden birinci derecede Türk devleti sorumludur. IŞİD ve El Nusra gibi örgütleri bizzat Türkiye destekledi ve onlarla savaşı derinleştirdi. Çünkü onlar üzerinden Ortadoğu’da politika yürütmek, Suriye politikasını etkilemek ve Suriye’de etkin olmak hesabı yaptı. Ben büyük devletim, ben de bölgedeki çeşitli örgütleri kullanarak politika yaparım yaklaşımıyla hareket etti ve böylece Ortadoğu’da halklara yıkım getiren savaşın içine girdi.

7 Haziran’da AKP’nin kaybetmesi, HDP’nin kazanması Ortadoğu’da sorunların demokratik yollardan çözümü için umut yarattı. Aslında AKP kaybedince IŞİD de kaybetmişti. Eğer AKP seçimi kazansaydı IŞİD’in önünü kimse alamazdı. Bu açıdan AKP’nin kaybetmesi, etnik ve dinsel toplulukların sorunlarını demokratik ulus anlayışı içinde adil, eşit ve demokratik ulus içinde çözme umudunu ortaya çıkardı. Sadece Türkiye içinde değil, Ortadoğu’da savaş yanlılarının kaybettiği bir siyasal ortam ortaya çıkardı. Ortadoğu’da savaşın şiddetli sürdüğü ortamda etnik ve dinsel sorunların demokrasi ve özgürlük içinde çözüleceği bir model için büyük bir adım atıldı. Kürtler, Aleviler, Ermeniler, Süryaniler, Êzidîler, Araplar, Mahelmiler ve Azerilerin birlikte Meclise girmesi ulus-devlete büyük bir darbe oldu. Ancak Türk devleti ulus-devletin çöküşüne tahammül etmedi. İşte bu nedenle saldırıya geçti. Bu saldırı, demokratikleşmek isteyen Türkiye’ye karşı eski hegemonik, tekçi, demokratik olmayan Türkiye’nin saldırısıdır.

Kuşkusuz Türkiye ile aramızdaki savaş Ortadoğu’daki savaş ortamının zeminini güçlendirmektedir. Sorunları demokratik temelde çözme yerine, savaş içinde çözme seçeneğine güç verecektir. Ancak bu savaş Ortadoğu’da savaşı derinleştiren Türkiye’deki savaş iradesinin ve savaşçı kliğin kaybetmesiyle sonuçlanır. Onlar kontrollü bir savaşla Kürt Özgürlük Hareketi’nin iradesinin kırılacağını sanıyordu. Savaşı topyekun hale getirerek kendilerinin daha fazla zorlanacağı duruma düştüler. Şu anda AKP kaybedeceği bir savaş içine girmiştir. Belki bu zorlanma karşısında yine Kürt Özgürlük Hareketi’ni oyalayacak ve zaman içinde tasfiye edecek bir arayış içine girmek zorunda kalacaktır. Ancak biz bunu kabul etmeyeceğiz. AKP’nin başlattığı savaşın bedelini ödemesi gerekmektedir. Artık eskisi gibi “ne savaş ne barış” gibi bir politika olmaz. Bu, Kürt halkının mücadelesini tasfiye etme politikasıydı. Belki biz bir süre buna tahammül ettik, ancak artık edemeyiz. Ya çözüm için ciddi adım atılacaktır ya da Kürt halkının Özgürlük Mücadelesi demokratik Türkiye, özgür Kürdistan’ı yaratana kadar sürecektir. Kürt halkı birçok yerde demokratik özerklik ilan etti. Kürt halkının bu haklı talebine olumlu yaklaşırsa o zaman bu savaş ortamı da ortadan kalkar.

Savaşsız çözüm bizim tercihimizdi. Doğrusu buydu. Ancak Türk devleti böyle bir zihniyette değil. Benim gücüm var, herkesi ezerek politikamı kabul ettiririm, anlayışındadır. İşte savaşı ortaya çıkaran budur. Ancak bu defa sağlam bir kayaya toslamıştır. Türk devletinin savaş iradesinin kırılması, Ortadoğu’daki savaş ortamını da büyük oranda kıracaktır. Kürtlerin direnişi, Ortadoğu’yu savaş arenası haline getiren bu politikaları kırma ve Ortadoğu’ya barış getirme mücadelesidir. Kürtler Ortadoğu’da en temel demokratikleşme gücüdür. Sadece Türkiye’yi değil, Ortadoğu’yu demokratikleştirecek bir güç haline gelmişlerdir. Kürtlerin mücadeleleri bunu sağlamada büyük rol oynayacaktır.

Savaşın yeniden başlatılması göz önüne alındığında Kürtler ve Türkiye arasındaki barış sürecinin geleceği nedir?

Kürt halkı Önder Apo Önderliğinde 42 yıldır büyük bir mücadele yürütmüştür. Bunun Kürdistan’da, Türkiye’de ve Ortadoğu’da Kürt sorununun çözümü konusunda yarattığı önemli gelişmeler vardır. Türkiye’de de bu yönlü önemli gelişmeler vardır. Türkiye’de devrimciler ve demokrasi güçleri de Türkiye’nin demokratikleşmesi ve Kürt sorununun çözümü konusunda bir mücadele içindedirler. Tüm bunlar düşünüldüğünde şu anda şiddetli bir savaş olsa da Türkiye’nin demokratikleşmesi ve Kürt sorununun çözümü için koşullar her zamankinden daha uygun haldedir. Türkiye, şafak atmadan önceki karanlığı yaşamaktadır.

Özgürlük Hareketimiz ilk ateşkesi 1993 Mart’ında yapmıştır. O günden bugüne 9 defa tek taraflı ateşkes ilan ettik. Kuşkusuz bunlar Türkiye’de demokratik çözüm için bir zemin yarattı. Türkiye halkları büyük bir çoğunlukla Kürt sorununun çözümünü desteklemektedir. Devletin içinde de bazı kişi ve çevreler sorunun çözümüne yatkın hale gelmiştir. Sivil Toplum Örgütleri içinde de Kürt sorununun çözümü konusunda olumlu yaklaşanlar fazladır. Belki de en olumsuz duruş Türkiye siyasetine aittir. Siyaset sınıfı Kürt sorunu söz konusu olduğunda hala derin devlet denen güçlerin etkisindedir. Zaten Kürt sorununun çözümsüz kalmasının bir nedeni de Türkiye’de gerçek bir siyaset sınıfının olmamasıdır. Temel siyasi sorunlarla ilgili kararları hükümet ve partiler değil MGK denilen askerin ve istihbarat örgütlerinin de içinde bulunduğu bir kurum almaktadır.

Türkiye’de çözüm imkanları artmıştır. Kuşkusuz çözümsüzlükte direnen güçler de vardır. Ancak mücadele edildiğinde bunların aşılması ve Türkiye’nin demokratikleşmesi mümkündür. Biz bu konuda umutluyuz. Önder Apo Kürt sorununun çözümü ve Türkiye’nin demokratikleşmesi için çok büyük çabalar harcamıştır. Bugün Türkiye halkları da Önder Apo’nun Kürt sorununun çözümünde temel aktör olduğunu kabul etmiş durumdadır. Önder Apo’nun olumlu yaklaşımları Türkiye halklarını da etkilemiştir. Zaten tüm ateşkesleri de Önder Apo ilan etmiştir. Diyalog sürecinin başlaması ve gelişmesinde de Önder Apo’nun belirleyici rolü olmuştur. Ancak Önder Apo üzerinde bugün rehine ve tecrit politikası uygulanmaktadır. Zaten Önder Apo’ya uygulanan bu politika, Türk devletinin çözüm değil, savaş istediğini gözler önüne sermiştir. Çünkü Kürt sorununu çözmek isteyen bir politika Önder Apo üzerinde bu tür uygulamalarda bulunmazdı. Bu açıdan Türkiye’de savaş ve barışın kaderini Önder Apo’ya yaklaşım ve Önder Apo’nun çözüm sürecinde oynayacağı role bağlı olacaktır. Önder Apo özgür koşullarda müzakere yapabilirse, Önder Apo’nun herkesle görüşeceği, tartışacağı ve karar verebileceği bir süreç olursa demokratik çözüm ve barış yapma imkanı güçlenir. Yoksa Kürt halkının direnişiyle Türk devletinin gerici iradesi kırılarak çözüm gerçekleşir.

Şunu özellikle vurgulamak istiyorum; Türkiye hala Kürtler üzerinde kültürel soykırımcı sömürgeci egemenlik kurup Kürtleri zaman içinde Türkleştirme politikasından vazgeçmemiştir. Çözümsüzlük ve çatışmalar bundan ileri gelmektedir. Türk devleti inkar ve Kürtleri soykırıma uğratma politikasından vazgeçse bu sorun bir ayda çözüme kavuşur. “Neden çözülmüyor?” Sorusunun cevabı, Türk devletinin eski politikada ısrar etmesidir. Eskiden “Kürtler yok” deniliyordu, şimdi ise zaman zaman “Kürt vatandaşlarım” denilerek Kürtler yok edilmek isteniyor. Bunun en somut ifadesi de her gün “tek millet, tek vatan, tek devlet ve tek bayrak” denilmesidir. Bunun tercümesi, tüm farklı kimliklerin yok sayılması ve yok edilmesidir.

Savaşın durdurulması ve barış sürecinin yeniden başlatılması için şimdiye kadar herhangi bir arabuluculuk söz konusu olmuş mudur?

Şu anda kesin bir arabuluculuk durumu ortaya çıkmadı. Ancak bizim ve Türkiye’nin tutumlarını gözleyen aracılar oldu. Biz hangi koşullarda yeniden çatışmasızlık ve müzakerenin olabileceği koşullarını ilettik. Ancak Türk devleti “ezeceğiz, bitireceğiz” dediği ve kendi koşullarını dayattığı için bu aracıların girişimleri sadece karşılıklı görüşler alma dışında bir gelişme ortaya çıkarmadı. Çeşitli devletler ve siyasi güçlerin “tekrar masaya dönülsün, müzakereye dönülsün” çağrıları var. Hatta en son Avrupa Birliği’nden arabulucu olabilecekleri biçiminde bir açıklama da oldu. Ancak Türk devleti Kürt sorunu da, masa da, müzakere de yok” dediğinden bu çağrılar bir sonuç vermiyor. Türk devletinin bir çözüm projesi yoktur. Zaten Kürt sorununda bir çözüm iradesi olsa hemen çatışmalar biter ve bir ay içinde sorun çözülür. Bizim yaklaşımımız karşısında dünyanın neresinde böyle bir sorun olsa bir ayda çözülürdü. Kesinlikle sorun bizim yaklaşımımızdan kaynaklanmıyor. Biz böyle bir sorunda en makul yaklaşımı göstermiş bulunuyoruz. Bunu vicdan, adalet duygusu olan herkes de kabul etmektedir.

Türkiye ile yeniden savaşa girmenizde ABD’nin rolü nedir? Sizin kanaatinize göre Washington PKK’yi vurabilmesi için Türkiye’ye yeşil ışık yakmış mıdır? Böyleyse bu ABD’nin zararına değil mi?

ABD “bizim Türkiye ile IŞİD konusunda işbirliği yapma girişimlerimizle Türkiye’nin PKK’ye saldırması arasında bir ilişki yoktur” açıklaması yaptı. Kendilerinin bu saldırılarla ilişkili olmadığını söylediler. Biz bu açıklamaya inanmak durumundayız. Ancak İncirlik görüşmeleri sonrası bu saldırıların yapıldığı da bir gerçektir. Türk devletinin ABD’den açık saldırı onayı almamış olsa da bu görüşme ve ilişkilerin Türkiye’yi cesaretlendirdiği açıktır. Türkiye’nin saldırılarını da ne kuvvetli biçimde kınamış, ne de eleştirmiştir. Ancak ABD’nin tekrar görüşmelere dönülsün çağrısı olmuştur.

Bize göre de şu anda ABD’nin PKK’ye saldırılarda bir çıkarının olmaması gerekir. Biz tüm siyasi sorunların demokratik yollardan çözülmesinden yanayız. Biz iç ve dış politikada bu yaklaşım içindeyiz. Şimdiye kadar biz ABD ile cepheden bir mücadele içinde olmadık. İdeolojik ve siyasi olarak farklılıklarımızı demokratik siyasal mücadele içinde çözülebileceği çerçevesinde ele aldık. Ancak ABD, NATO ilişkisi ve başka ilişkilerden dolayı bize karşı savaşında her zaman Türkiye’ye destek vermiştir. Önder Apo’nun esaret altına alındığı uluslararası komplo bunun en somut ifadesidir.

Biz ABD’nin Kuzey Kürdistan Kürtleri ve PKK’ye karşı tutumunu değiştirmesini bekliyoruz. Önder Apo’nun uluslararası komployla esaret altına alınması halkımızda büyük bir travma yaratmıştır. Kürt halkının bunu unutması mümkün değildir. ABD hala Önder Apo’nun Kürtler için ne anlam ifade ettiğinin farkında değildir. Önder Apo’nun esaret altına alınmasını siyasi ilişkileri çerçevesinde gerçekleşmiş bir durum olarak görmek, böyle mekanik ve soğuk yaklaşmak tabii ki halkımızın duygusunu ve tepkisini anlamamaktır. Biz ABD’nin komplodaki bu yerini, yarattığı olumsuz durumu telafi etmesini isteriz. Bize destek olsun demiyoruz, ancak dünyanın başka bir yerinde Kürt sorunu gibi bir soruna nasıl yaklaşıyorsa öyle yaklaşsın. Türkiye ağır suçlar işliyor. Dünyanın başka bir yerinde yapılsa kabul edilmeyecek politikalar izliyor; kabul edilmeyecek uygulamalar içine giriyor. Hiç değilse bunları görmezlikten gelmesin, tutum alsın. Bu, kendileri için de ahlaki, vicdani bir sorundur. Siyasi ahlak da bunu gerektirir. Çifte standartlı olmaması lazım.

Şu anda PKK Ortadoğu’daki temel bir demokrasi dinamiğidir. Önyargılı yaklaşmayan herkes bunu kabul eder. Bugün Ortadoğu’da IŞİD gibi faşist bir çeteye karşı en büyük mücadeleyi PKK vermektedir. Hiçbir güç gerilla kadar IŞİD’e karşı fedaice bir savaş yürütemez. Bunu son iki yıllık mücadelemiz kanıtlamıştır. YPG de Önder Apo çizgisinde fedaice savaşan bir güçtür. Bu yönüyle ortak düşmana karşı bir pozisyon almış durumdayız. Biz bundan rahatsız değiliz. Biz IŞİD’e karşı mücadeleye devam edeceğiz; ancak ABD’nin IŞİD’i büyüten, Suriye’de sorunların çözümünü bu kadar çıkmaza sokan Türkiye’nin, PKK karşısında sıkışması sonucu ikiyüzlü davranarak “Biz de IŞİD’e karşıyız” dedikten sonra Türkiye’nin geçmişte yaptıklarını görmezden gelen yaklaşımlarını anlamıyoruz. Çünkü şu anda IŞİD ve El Nusra gibi faşist çetelerin dolaylı dolaysız destekçisi hala Türkiye’dir. Türkiye’nin PKK’ye saldırmasının bir boyutu da IŞİD’in yaşadığı sıkışıklıktan dolayı onu rahatlatmak istemesidir. Kuşkusuz Türk devletinin bu saldırısı olmasaydı IŞİD üzerinde yoğunlaşmamız daha fazla olurdu.

ABD’nin IŞİD’e karşı mücadele eden güçlerin zayıflamasını istemeyeceğini biz de düşünüyoruz. Şu anda ABD’nin bize karşı doğrudan bir savaş içinde olduğunu hissetmiyoruz. Kuşkusuz Türkiye ve bazı güçler ABD’yi bizim üzerimize sürme çabası yürütüyorlar. Bunun da farkındayız. ABD’nin şu anda bize karşı saldırı içinde olması ya da bazılarını saldırtması kendileri için de tarihi bir hata olur. Umarız böyle bir hata içinde olmazlar.

Türkiye, PKK üslerine saldırdıktan sonra Türkiye Başbakanı, Cemil Bayık’ın daha önce savaşa çağrı yaptığını söyledi. Siz Başbakanın bu sözlerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ahmet Davutoğlu saldırılarını gerekçelendirmek için benim bir konuşmamı kendine göre ele almıştır. Konuşmamı çarpıtarak kendi saldırılarını meşrulaştırmaya çalışmıştır. Ahmet Davutoğlu’nun belirttiği röportajım, Rojava Kürdistan için yayın yapan Ronahi TV’de yayınlanmıştır. Ronahi TV’ye esas olarak Rojava için değerlendirmelerde bulundum. Bu konuşmalarımda özellikle Kobanê’ye değindim. Çünkü IŞİD, Tıl Abyad’tan atıldıktan sonra Kobanê’ye Türk devletinin desteğiyle bir saldırı yürütüldü. Bu saldırıda 300 civarında sivil Kobanêli katledildi. Bu, insanlık tarihinin en büyük katliamlarından biriydi. İnsanlar sabaha doğru hala yataktayken tek tek evlere giriliyor; evlerde kadın, çocuk, yaşlı demeden katlediliyor. Kobanê yenilgisinin intikamı alınmak isteniyor. Aslında katliam planı daha da büyüktür. Binlerce sivil insan katledilip tüm insanlar Kobanê’den kaçırtılmak isteniyor. Kobanê, insansızlaştırılmak isteniyor. Bu, IŞİD ile Türkiye’nin ortak planı olarak gerçekleştirilmiştir.

Benim röportajım bu katliamdan sonra olmuştur. Halkın öz savunmasının olmasını istemişiz. Çünkü Kobanê katliamı bir yönüyle de biraz duyarsızlık, biraz da halkın hiçbir savunma tedbiri almaması sonucu gerçekleşmiştir. Bu çerçevede halkın öz savunması konusunda değerlendirmeler yapmıştım. Bu röportajım Türkiye ve Bakurê Kurdîstan’a yönelik televizyonlarda da yayınlandı. Daha sonra AKP’nin saldırılarına gerekçe yapılan röportajım budur. Kaldı ki önemli olan pratikte yaşananlardır. Türk devletinin bir gecede yüze yakın uçakla saldırması, Hareketimize ölümcül ağır bir darbe vurmak için yapılmıştır. Bir tasfiye politikasının başlangıcı yapılmak istenmiştir. Ancak bu saldırılar amacına ulaşmamıştır. Şimdi savaş boyutlanıp özellikle Türk polisi ağır darbeler yiyince “savaşı biz başlatmadık” gibi bir savunma içine girmişlerdir. Ancak tüm Türkiye halkı bu savaşın Tayyip Erdoğan’ın savaşı olduğunu bilmektedir. Üç kardeşi subay olan bir yarbay bile “Benim kardeşim neden öldü; dün çözüm süreci diyordunuz, ne oldu da şimdi sonuna kadar savaş diyorsunuz” diye AKP’ye ve Tayyip Erdoğan’a tepkisini koydu. Türkiye halkı savaşı Tayyip Erdoğan’ın 7 Haziran seçimlerini yok sayıp yeni bir seçim yapmak için başlattığını çok iyi bilmektedir.

Bu süre içinde sizin can ve mal kaybınız konusunda hem sayı hem de oran olarak neler söyleyebilirsiniz?

Biz, Türk devletinin kapsamlı bir saldırı hazırlığında olduğunu biliyorduk. Bülent Arınç’ın Temmuz başında Trabzon’da yaptığı bir konuşma vardı. “Çok acı çekecekler, PKK’yi zor günler bekliyor” dedi. Biz özellikle hava saldırıları karşısında tedbirlerimizi aldık. İlk gün dört kayıp verdik. Dikkatli olunsaydı bu kayıpları da vermezdik. Üç arkadaş şehitliklere (mezarlıklara) bakan arkadaşlardı. Türk devleti şehitlikleri bile bombaladı. Hava saldırılarında bugüne kadar toplam 15 kaybımız oldu. Bunların 7’si Şemdinli’de yaşanan çatışmalar sırasındaki hava saldırılarında oldu. Bunun dışında da tüm çatışmalarda 20 kadar arkadaşımız şehit düştü. Bunların yarısı da fedai eylemlerde şehit düşen arkadaşlardır.

Türk devleti bu dönemde esas olarak sivilleri katletmiştir. Suruç’taki bombalı saldırıda şehit düşen sivil 30 genci de dahil edersek yüzden fazla sivil katledilmiştir. Türk devleti halkı katlederek sindirme politikası izlemektedir. Sadece Cizre Botan şehrinde tank, top atışları ve keskin nişancıların saldırıları sonucu çoğu çocuk, kadın ve yaşlı 24 sivil katledilmiştir. Çocuklar, kadınlar ve yaşlılar kapısından dışarı adımını attığı an keskin nişancılar tarafından vurulmuştur. Cizre’de gerillayla polis ve asker arasında bir çatışma olmamıştır; gençlerin hendek kazarak polis ve askeri mahallelere sokmaması bu saldırılara gerekçe yapılmıştır. Gençler polis tutuklamasın, işkence yapmasın ve öldürmesin diye bu hendekleri kazmışlardır. Bu hendekler 7-8 aydır bulunuyordu. Bir ara devlet saldırmayacağına söz verince kaldırılmıştı. Ancak Türk devleti tutuklamaları arttırınca bu hendekleri yeniden kazmışlardır. Cizre halkı saldırılar karşısında özyönetim ilan edince şehir kuşatma altına alındı; sokağa çıkan herkes kurşunlandı.

Türk devletinin bu dönemdeki kayıpları gerilladan katbekat fazladır. Gerilla savaşlarında olan bire on oranı tam da bu dönemde gerçekleşmiştir. Türk devletinin asker ve polis kaybı yüzlercedir. Her gün özellikle birkaç polis gerillalar tarafından öldürülmektedir. Hükümet asker ve polis ölümleri sonrası şovenizmi kışkırtmış, Türkiye metropolleri ve şehirlerindeki Kürtlere saldırtmıştır. Kürdistan’dan Türkiye’ye giden tüm otobüsler taşlandı. Kürtçe konuştuğu için bir genç katledildi; her yerde Kürtlere saldırıldı. Kürt işyerlerine saldırıldı, yağma edildi. 500 HDP binası ve bürosu saldırıya uğradı. Tüm bunlar Cumhurbaşkanı ve Başbakan’ın HDP’yi hedef gösteren sözleri sonrası gerçekleşti.

HDP’nin Türkiye’deki seçim hükümetine katılmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Hükümete girme kararı tamamen HDP’ye aittir. Bu kararla bizim hiçbir ilgimiz yoktur. HDP’nin kendine göre hükümete katılma konusunda haklı gerekçeleri var. Tabii ki bu hükümete HDP’nin girmesine eleştiriler var. Eleştirenlerin de kendilerine göre haklı gerekçeleri var. Kuşkusuz bu hükümet herhangi bir program etrafında oluşmuş bir koalisyon hükümeti değil; sadece anayasal bir zorunlulukla kurulmuş. Normal koşullarda bu hükümete girmemenin hiçbir gerekçesi olamaz. Ancak Türkiye’de ne siyasi ortam normal, ne de AKP’nin pozisyonu. AKP meşru ve yeni bir seçimi kabul etmedi. Bilerek ne hükümet kurdu, ne de başka bir partinin hükümet kurmasına fırsat verdi. Bunu da Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan yaptı. O, hükümet kurulmasını istemedi. Bu nedenle seçim bir AKP dayatması oldu. Hükümete girilsin mi, girilmesin mi tartışmaları böyle başladı.

Diğer yandan bu hükümetin hiçbir etkisi olmasa da sanki HDP milletvekilleri bize karşı savaş hükümeti içinde yer almış gibi bir izlenim ve algı ortaya çıkarıyor. Bu da HDP’li iki bakanın hükümete girmesi doğru muydu, yanlış mıydı tartışmalarına yol açıyor. Ancak iki Bakan Cizre’ye sokulmayınca bu bakanların hükümet içinde hiçbir etki ve yetkilerinin de olmadığını gözler önüne sermiştir. Bizim açımızdan bu iki bakanın hükümette olup olmamasının hiçbir anlamı yoktur. Bu nedenle biz ne olumlu ne de olumsuz bir yaklaşım içinde olduk.

Size göre savaşın yeniden başlatılması AKP’nin aldığı oy oranını olumsuz etkileyecek mi?

Kuşkusuz oy kaybettirecektir. Erdoğan başlattığı saldırılar karşısında gerillanın böyle etkili bir karşılık vereceğini hesaplamadı. Yine Kürt halkının bu savaşa demokratik özerklik hamlesiyle karşılık vereceğini beklemiyordu. Polis ve asker fazlasıyla ölünce Erdoğan’ın hesapları ters tepti. Türkiye’de ilk defa ölen asker ve polis aileleri hükümete çok sert tepki gösterdi. Asker ve polis aileleri bizim beklemediğimiz kadar AKP hükümetine tepki gösterdiler. Öyle ki, hükümet ölen bazı asker ve aileleri hakkında davalar açtı. Bu aile tepkileri bile AKP’nin bu savaşı başlatmasından dolayı oy kaybedeceğini gösteriyor. Öte yandan sadece savaş başlamadı, Türkiye’de tam bir kaos durumu ortaya çıktı. Bundan da Türkiye toplumu rahatsızdır. Bu da oy kaybettirecektir. Yine Kürdistan’da sivillerin katledilmesi de metropollerde AKP’ye oy veren Kürtlerin bir kısmının da AKP’ye tepki duymasına yol açacaktır. Her ne kadar AKP “biz tek başımıza iktidar olmadık, bu nedenle bu olaylar oldu” diyerek şantaj yapıp oy istese de, bu da tepki yaratacaktır. Kaldı ki bu süreçte hükümette olan da kendisidir. Bu nedenle AKP oy kaybedecektir. AKP’nin yeniden tek başına iktidar olmasının yolu, HDP’yi baraj altında tutmasına bağlıdır. Bunun dışında tek başına hükümet olma şansı yoktur. HDP’nin baraj altında kalması durumunda bile oyunu arttırarak değil, oyu düştüğü halde tek başına hükümet olma şansını bulabilir. Ancak birçok çevre yeni bir seçimde HDP’nin yeniden rahatlıkla barajı aşacağını söylemektedir.

Siz Türkiye’deki Kürtlerin geleceğini nasıl görüyorsunuz? Kürtlerin durumu nereye evrilecek?

Kürtler belki biraz daha acı çekeceklerdir. Türk devletinin karakteri her hak arayan ve mücadele edene acı çektirir. Tarihte de hep acı çektirmişlerdir. Bu temelde de hak arayan ve mücadele edenleri ezmiştir. Bu tarzında da ısrar etmektedir. Ancak Kürtler şimdi bilinçli, örgütlü ve özgürlüğünde ısrarlıdır. Biraz daha acı çekseler de özgür ve demokratik yaşama kavuşacaklardır. 42 yıllık büyük bir mücadele birikimine sahiptirler. Siyasi olarak da, gerilla olarak da çok tecrübeli bir hareketiz. Halkımızın yılların acısı içinde bilinci derinleşmiş ve iradesi güçlenmiştir. Bu açıdan bu mücadeleyi sonuca götürene kadar sürdüreceklerdir.

Kürtler Türkiye sınırları içinde mutlaka özgür ve demokratik yaşama kavuşacaklardır. Türkiye’nin çözümsüzlükte ısrarı Türkiye’yi bitirir. Şu anda Kürtlerin yarısı Türkiye’nin önemli şehirlerinde yaşamaktadırlar. Türkiye 1990’lı yıllarda Kürdistan’ı insansızlaştırmak ve gerillayı ezmek için Kürtleri zorunlu göçe tabii tutmuştu. Ama bu durum Kürtlerin Türkiye metropollerindeki dayanağını da ortaya çıkardı. Bu açıdan istikrar ve barış için Türkiye Kürtlerin demokratik özerk yaşamını tanımak zorunda kalacaktır.

Türkiye halkları da Türkiye’nin birliği ve Türkiye’nin demokratikleşmesinin ancak Kürtlerin haklarının tanınmasıyla olacağını görecektir. Bundan sonra Türkiye halkları Kürtlerin demokratik özerklik talebini daha fazla destekleyeceklerdir. Çünkü Türkiye halkları artık Kürtlere karşı yürütülen savaşın vatan savunması ve Türkiye’yi bölünmekten kurtarma savaşı olmadığını anlamışlardır. Bu açıdan Kürtlere karşı savaş eskisi gibi sürdürülemez. Kürtlerin mücadelesi sadece Türkiye’yi demokratikleştirmeyecek; Kürtlerin demokratik toplum gücü tüm Ortadoğu’yu demokratikleştirmede de çok olumlu rol oynayacaktır. Çünkü Kürtler dört Ortadoğu ülkesinin demokratikleşmesinde olumlu rol oynayacaklardır. Özellikle Önder Apo’nun çizgisinden etkilenen Kürtler bu rolü oynayacaklardır.

Suriye Kürtlerinin geleceği hakkında ne düşünüyorsunuz?

Suriye Kürtleri de bundan sonra acı çekseler de Suriye’nin birliği içinde özgür ve demokratik yaşama kavuşacaklardır. Rojava Kürtleri diğer Kürdistan parçalarına göre Suriye’nin birliği içinde yaşama istemi en fazla olan Kürtlerdir. Çünkü tarihsel olarak da Suriye devletiyle ciddi bir çatışma yaşamamışlardır. Kürtler tabii ki Suriye’de de dil, kültür, kimlik haklarına kavuşmamışlar, kendi kendini yönetecek bir durumda olmamışlardır. Sürekli baskı görmüşlerdir. Ancak bu, Türkiye, İran ve Irak’taki gibi yoğun ve sert olmamıştır. Hatta zaman zaman Türkiye ve Irak’ta zor durumda olan Kürtler Suriye’ye göç etmişlerdir. Haklarına kavuşmasalar da, baskı görseler de Suriye ile çok ciddi çatışma yaşamamışlardır. Amudê sinema katliamı gibi yaşanan birkaç olay olsa da diğer parçalardaki gibi ağır katliamlarla karşılaşmaışlardır. Bu açıdan eğer Suriye’de yeni bir sistem kurulursa Kürtler kendi yerlerini daha rahat alacaklardır.

Rojava’da Kürtler kesinlikle Suriye’nin birliği içinde kalma isteği ve kararındadırlar. Kürtler geleceklerini tamamen yeni ve demokratik Suriye’de görmektedirler. Bu nedenle kendi topraklarını özgürleştirdikten sonra kimseyle savaşmak istememişlerdir. Tek istedikleri, Suriye’nin demokratikleşmesi ve kendilerinin de bu Suriye içinde yer almalarıdır. Türkiye ısrarla Suriye’ye karşı savaştırmak istemiştir; ama bunu kabul etmemişlerdir. Ne muhaliflerin Suriye ile savaşma dayatmasını, ne de Suriye’nin muhaliflerle savaştırma arzusunu kabul etmişlerdir. Her iki güce de “biz sadece demokratik bir Suriye’de özgür ve demokratik yaşam istiyoruz” demişlerdir. Kendilerine saldırıldığında ise dişlerini tırnaklarına takarak direnmişlerdir.

Şu anda Rojava’da Kürtler kendi yaşadıkları bölgede özgürce yaşıyorlar. Araplarla, Süryanilerle birlikte demokratik konfederal bir yaşam kurmuşlardır. Her toplum hem kendilerini örgütlü kılmakta, hem de ortak örgütlerde ve yönetimlerde yer almaktadırlar. Kütler Suriye genelinde de böyle bir ortak yaşam içinde yer almak istiyorlar.

Kürtler demokratik bir toplum haline gelmişlerdir. Bu çok önemlidir. Kadının etkin olduğu demokratik toplum, demokratik karakteri derinleşmiş bir toplumdur. Rojava, bu karakteriyle demokratik Suriye’nin demokratik temeli olacak özelliğe sahiptir. Rojava’nın bu karakteri, Suriye’nin demokratik olmasını zorunlu kılmaktadır. Suriye’de başta Kürtler, Aleviler, Süryaniler, Ermeniler ve Dürzilerin varlığını korumaları, özgür ve demokratik yaşama kavuşmaları için Suriye’nin demokratikleşmesi zorunludur. Artık Suriye demokratik olmadan sadece Kürtler değil, Aleviler de, diğer topluluklar da varlıklarını koruyup özgür ve demokratik yaşama kavuşamazlar. Diğer topluluklar kadar Alevilerin de demokratik bir Suriye’ye ihtiyacı var. Farklı etnik ve dinsel toplulukların özgür yaşayacağı Suriye ancak demokratik Suriye olabilir. Kuşkusuz önceki dönemlerde Süryaniler, Ermeniler, Dürziler ve Êzidîler fazla baskı görmediler; ancak Ortadoğu’da yaşananlar artık ortaya koydu ki, Suriye demokratikleşmeden bu kimlikler varlıklarını koruyamazlar. Bu açıdan Kürtlerin örgütlü demokratik toplum gerçekliği Suriye’deki tüm halklar için bir şanstır.

Biz, Suriye’deki bu kaos ortamının sona ereceğini ve yeni bir Suriye’nin kurulacağına inanıyoruz. Kürtlerle çeşitli siyasi güçlerin ve toplumsal kesimlerin bir uzlaşma içinde yeni bir Suriye’yi kurma imkanları artmıştır. Eğer Türkiye Suriye’ye yönelik müdahalesini bırakırsa, IŞİD, El Nusra ve benzer faşist karakterdeki çete gruplar dışlanır, etkisizleştirilirse yeni bir Suriye’nin kurulmasının ortamının doğacağına inanıyoruz. Hiçbir etnik ve inanç topluluğunu dışlamayan bir Suriye’ye ihtiyaç vardır. Kürtlerin ve tüm farklı etnik ve dinsel toplulukların özgür ve demokratik yaşamını kabul etmeyen bir Suriye’yi hiçbir güç kuramaz. Hele tekçi, hiç kimseye şans tanımayan zihniyet ve politikaların geleceği yoktur.

Biz Rojava Kürtlerinin Suriye içindeki geleceğini iyi görüyoruz. Zaten birkaç yıldır ortaya koydukları tutumlarıyla yeni Suriye içinde yer almayı hak etmişlerdir. Hiç kimse Kürtlerin Suriye içinde özgür ve demokratik yaşamını önleyemez. Demokratik bir Suriye federasyonu tüm etnik ve inanç topluluklarını bir arada tutar ve Suriye’nin birliğini güçlendirir. Kürtler başta olmak üzere hiçbir toplumun Suriye’den ayrılma gibi bir eğilimi ve çabası olamaz. Ne Kürtler, ne Aleviler, ne de başka bir topluluk bunu düşünebilir. Bu açıdan demokrasiden çıkarı olan tüm topluluklar bir araya gelmeli, yeni demokratik Suriye’yi yaratmalıdırlar.

Son zamanlarda PKK olarak sizinle Kürdistan bölgesel yönetimi arasında kriz meydana geldi. Bu kriz özellikle sizin bölgenizdeki üslerin bombalanmasından sonra ortaya çıktı. Şu anda KDP başta olmak üzere Güney Kürdistan’daki partilerle ilişkileriniz hangi düzeydedir?

KDP ile ilişkilerimiz sadece son zamanlarda olumsuz etkilenmedi. KDP’nin Rojava Devrimine yaklaşım bizi de, Rojava halkımızı da şaşırttı, incitti. KDP’ye bağlı partilerin Rojava’daki yaklaşımları sonucu KDP ile bizim ilişkilerimizde de kimi sorunlar yarattı. Daha doğrusu KDP’nin söylem, tutum ve politikalarında bunları gördük.

Daha sonra HPG güçlerinin Şengal’de IŞİD’e karşı direniş göstermesi sonucu Êzidîleri katliamdan kurtarması ve gerillanın Şengal’de kalması ve direnişini sürdürmesi KDP’yi rahatsız etti. Biz Şengal Güney Kürdistan içinde özerk bir bölge olsun, kendi özyönetim ve öz savunması olsun dedik. Yaşananlardan sonra en doğru ve mantıklı olan bu iken, KDP bunu kendine karşı bir tutum olarak gördü. Halbuki biz böylece hem Êzidîler özgür ve demokratik yaşama kavuşur, hem de Güney Kürdistan’ın birliği daha da pekişir düşüncesindeyiz. KDP bizim bu yaklaşımımızı bir gerilim konusu haline getirdi. Daha sonra bizimle İran KDP’si karşı karşıya getirilmeye çalışıldı. Biz tüm bu durumlar karşısında soğukkanlı ve sorumlu davrandık. Kürt örgütleri arasında sorunlar yaşanmasını doğru bulmadık. KDP ile bir gerilim çıkmamasına gayret ettik. Bizden yana hiçbir olumsuz yaklaşım gelişmedi.

Güneyde başkanlık sorunu çıktı. Güneyli diğer örgütler Mesut Barzani’nin başkanlığının uzamasını istemdiler. Biz bu konuda kesinlikle bir taraf olmadık. Ancak KDP diğer partilerin tutumunu da bize bağladı. Bize karşı olumsuz tutumlarının bir nedeninin de bu olduğunu düşünüyoruz. KDP’ye yakın basının tutumlarından bunu anlıyoruz.

Aslında biz KDP ile bizim aramızdaki bazı sorunların kaynağının Türkiye olduğunu düşünüyoruz. KDP ile Türkiye’nin çok iyi olan ilişkileri, bizim Türkiye ile mücadele içinde olmamızdan dolayı bize olumsuz yansımaktadır. Türkiye tüm dünyayla ilişkilerinde bize karşı tutumu esas alıyor. Sorun Kürtler ve KDP olunca ilişkilerin merkezine bizi koyduğu açıktır. Bu gerçekliği biz 40 yıl içinde çok iyi gördüğümüz gibi, tüm dünya bile bunu biliyor. Öyle ki, dünyanın başka bir köşesindeki bir devlet bile Türkiye’den taviz koparmak için bizi kullanıyor. İşin kötüsü, KDP de bizim güçlenmemizden rahatsız olunca Türkiye-KDP ilişkisi farklı bir biçime bürünüyor. Bizim güçlenmemizi kendisinin güçlenmesi olarak görmesi gerekirken bunu anlamıyor. Biz de KDP’nin bu yaklaşımını gerçekten de hala anlamış değiliz. Biz, KDP ile ilişkilerimizin iyi olmasını istiyoruz. Önderlik de böyle istiyor. Bunun için KDP’ye de mektuplar gönderdi. Ancak aramızda ciddi sorunlar olmasa da KDP ile ilişkilerde istediğimiz düzeyi yakalayamadık.

Kuşkusuz Türkiye’nin son saldırılarına KDP’nin tepkisiz kalması iyi olmamıştır. Türkiye köyleri bombalamış, köylüler ölmüş, ormanlar cayır cayır yanmış, ancak KDP Türkiye’ye tepki göstereceğine bizim gerilla alanlarını bırakıp gitmemizi istemiştir. Biz ağır saldırılar altındayken bunların söylenmesi hoş olmamıştır. Böyle olunca Türkiye “Bakın KDP ve Kürtler de PKK’ye karşıdır” diyerek sadece sınır ötesi değil, sınır içindeki saldırılarını da meşrulaştırmaktadır. Zaten KDP AKP hükümeti haftalarca şehirleri yakıp yıkıp sivilleri katlettiği halde ses çıkarmamıştır. Bu durumlar aramızda ciddi bir sorun ortaya çıkarmasa da rahatsızlıklar ortaya çıkarmaktadır. Başkaları arasında böyle durumlar yaşansa ister bölgemizde, ister dünyada sorunlar çıkar. Biz bunları sorun yapmıyoruz.

  • Sizin belirttiğiniz gibi aramızda bir kriz yoktur; ciddi bir sorun yoktur. Ama bazı rahatsızlıklar ve hoşnutsuzluklar karşılıklı vardır. Aslında bunlar aşılmayacak sorunlar değildir. Herhalde birbirimizi anlamada sorunlar var. Biz Kürtler arasında bir sorun çıkmaması konusunda hassasız; KDP’nin böyle bir hassasiyet içinde olduğuna inanıyoruz. Kürtlerin bulunduğu coğrafya çok karmaşıktır. Burada yaşamak kolay değildir. Burada siyaset yapmak da zordur. Dünya ve bölge dengeleri Ortadoğu’da kuruluyor. Kürtler de tam göbeğinde. Bu da bazı sorunlar ortaya çıkarabiliyor. Kürtler bunun bilincinde olarak hareket ederlerse bu tür sorunları hem aza indirirler, hem de olumsuzlukların ortaya çıkmasını engellerler.
    5 Ekim 2015 Pazartesi 07:01
    BEHDİNAN – ANF
Paylaş

Yorum yapın

Please enter your comment!
Please enter your name here