Anasayfa Röportaj Bayık: Önder Apo’nun özgür koşullarda müzakere yapmadığı bir görüşmeyi kesinlikle bir çözüm...

Bayık: Önder Apo’nun özgür koşullarda müzakere yapmadığı bir görüşmeyi kesinlikle bir çözüm süreci olarak kabul etmemiz mümkün değildir

Paylaş
  • ‘Önder Apo özgür koşullarda müzakere yapmadan çözüm süreci olmaz’KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Cemil Bayık: Önder Apo’nun özgür koşullarda müzakere yapmadığı bir görüşmeyi kesinlikle bir çözüm süreci olarak kabul etmemiz mümkün değildir4cf66afae34b7e279b4bcc837f64e2e881cd151c_1434870733
22 Haziran 2015 Pazartesi 09:00
BEHDİNAN – ALİ GÜLER/CİHAN ÖZGÜR

KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Cemil Bayık: “Çözüm süreci denen olgu açısından ise artık eski süreç bitmiştir. Önder Apo ve Hareketimiz yıllarca Türk devletinin yetkilileriyle, Hükümetin görevlendirdiği yetkililerle görüşmeler yapmıştır, diyalog yapmıştır. Konuşulmayan bir şey kalmamıştır. Oslo’da da İmralı’da da her şey konuşulmuştur. Bu görüşme ve diyaloglarla çözüm süreci için adım attırmak istemiştir, ama hiçbir adım atılmamıştır. Hareketimizin sürdürdüğü tek taraflı çatışmasızlık dışında çözüm süreci adına hiçbir şey yoktur. Bu görüşmeler Hükümet açısından esas olarak beklentiler yaratarak, zaman kazanıp oyalayarak Kürt Özgürlük Hareketi’ni tasfiye etme politikası çerçevesinde ele alınmıştır. Nitekim 2008’den bu yana hiçbir adım atılmamıştır. Böyle bir çözüm süreci olabilir mi?

…Önder Apo’nun özgür koşullarda müzakere yapmadığı bir görüşmeyi kesinlikle bir çözüm süreci olarak kabul etmemiz mümkün değildir. Önder Apo da böyle bir çözüm sürecini kabul etmiyor… Önder Apo’nun, baş müzakerecinin özgür koşullarda, müzakere etmediği bir yerde sonuç çıkması mümkün değildir. Daha doğrusu Önder Apo’yla özgür koşullarda diyalog ve müzakere etmeyen bir siyasal zihniyet zaten çözüm konusunda samimi değildir. Önder Apo’ya, baş müzakereciye böyle yaklaşan bir Hükümet’in, siyasi partinin çözüm sürecinde samimi olduğu düşünülemez.”

KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Cemil Bayık, çözüm süreci ve koalisyon tartışmalarına ilişkin ajansımızın sorularını yanıtladı.

Yeni parlamento nasıl bir rol ve misyon üstlenmelidir?

Kuşkusuz yeni seçilen parlamento çok renkli ve zengin bir birleşime sahiptir. En başta da Türkiye tarihindeki tek devlet, tek millet, tek vatan, tek bayrak, tek inanç, tek kültür gibi zihniyeti ve eril karakterli siyaset anlayışını paramparça etmiştir. Bu Mecliste Süryaniler vardır, Ermeniler vardır, Êzîdîler vardır, Mehalmiler vardır, Araplar vardır, Azeriler vardır, Romanlar vardır. Aleviler güçlü biçimde parlamentoya kendi kurumsal kimliğiyle girmişlerdir. Bu yönüyle tabii ki Türkiye’nin etnik ve inançsal bileşimini ortaya koymuştur. Yine ilk defa kadınlar bu düzeyde parlamentoya girmiştir. HDP’nin parlamentoya koyduğu kadın oranı yüzde 40’tır; bu bir devrimdir. Yüzde 40’lık bir kadın oranın parlamentoya sokulması tabii ki parlamentonun çalışmalarını da, biçimini de, içeriğini de, rengini de, üslubunu da değiştirecektir. Kadının bu düzeyde parlamentoya girmesi tabii ki Kürt sorununun çözümü ve demokratikleşmeyi de yakından etkileyecektir. Kadının güçlü biçimde var olduğu bir yerde otoriter, hegemonik zihniyetleri, tek tipçi zihniyetleri, faşist karakteri etkin kılmak, hakim kılmak kolay değildir. Kadının varlığı her türlü şovenist, milliyetçi, farklılıkları ortadan kaldıran despotik, otoriter, hegemonik zihniyetlere karşıdır. Bu açıdan yeni parlamentonun demokratikleşme ve Kürt sorununun çözümü konusundaki rolü pozitif olacaktır. Eğer Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundaki farklılık ve zenginlik yeniden Meclis’e yansımışsa, 1924 Anayasası ve o dönemdeki seçimle bütün farklılıkların ortadan kaldırılması durumu aşılmışsa, o zaman yeni parlamentonun gerçekten sorunlara yeni bir yaklaşımla yaklaşması kaçınılmaz olacaktır.

Ulus-devletçi, tek tipçi bir anayasa, farklılıkları kabul etmeyen bir anayasa Türkiye’ye dar gelmektedir. Bu Meclis’e artık 12 Eylül Anayasası’nı giydirmek mümkün müdür? Tek tipçi anayasa ve yasaları bu Meclis’e giydirmek mümkün müdür? Yine Kürt sorununda geçmiş dönemdeki çözümsüz politikaları sürdürmek mümkün müdür? Türkiye’nin eski anayasayla yönetilmesi; siyasal, sosyal, ekonomik olarak krizden çıkmama anlamına gelir. Bu açıdan yeni parlamento bir rol üstlenmelidir, bir misyon sahibi olmalıdır. Hem anayasa ve yasalara yaklaşımı değişmelidir, hem de Kürt sorununun çözümüne yaklaşımı değişmelidir.

AKP bugüne kadar gerçek anlamda Kürt sorununun çözümünde doğru bir zihniyete, bir yaklaşıma sahip olmadı. Sadece Kürt halkının Özgürlük Mücadelesi karşısında zorlanınca belirli kırıntılarla kültürel soykırımcı sistemi yeni koşullarda sürdürmek istedi. Bunun için de Kürt halkına, Kürt halkının Özgürlük Mücadelesi’ne, Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı tamamen bir özel savaş yürüttü. Özel savaş demek,  sorunları çözümsüz bırakmak demektir; özel savaş demek, toplumu aldatmak demektir ya da demokrasi güçlerini, Kürtleri parçalayarak, zayıf düşürerek eski politikaları sürdürmek demektir. AKP de hükümet olduğu dönemde hep bunu yapmıştır. Ya Kürtleri parçalayarak zayıf düşürmeye çalışmıştır ya da belirli kırıntılarla Kürt sorununu çözüyorum beklentisi yaratarak, aldatarak, zaman kazanarak Kürt halkının Özgürlük Mücadelesi’ni tasfiye etmeyi amaçlamıştır. Artık bu politikanın Türkiye’ye bir hayır getirmeyeceği anlaşılmıştır. Kürt sorununun çözümsüzlüğünün getirdiği Kürt karşıtlığı dış politikada tıkanmayı, yanlış politikaları ortaya çıkarmakta, içeride de Kürt halkıyla, demokrasi güçleriyle sürekli gerilim içinde olmak anlamına gelmektedir. Bu da Türk devletinin iç ve dış politikasının tıkatarak sorunları ağırlaştıracak çok büyük tehlikelerle karşı karşıya gelmesine yol açmaktadır. Bu açıdan yeni parlamentonun buna el koyması lazım, buna müdahale etmesi lazım. Türkiye’yi içeride ve dışarıda tehlikelerle karşı karşıya getiren, barışı ve istikrarı getirmeyen politikalara dur demesi lazım. Barış ve istikrarı getirmeyen özel savaş politikaları sürekli bir gerilim demektir, halka karşı sürekli bir savaş anlamına gelmektedir. Bu açıdan halka karşı sürekli savaş anlamına gelen özel savaş politikalarının bırakılarak tamamen Türkiye’nin demokratikleşmesi temelinde Türkiye’nin tüm sorunlarının çözülmesi zamanı gelmiştir.

KÜRT SORUNU ÇÖZÜLDÜĞÜNDE BÜTÜN TIKANIKLIKLAR SONA ERECEKTİR

Şu açıktır, Türkiye’de Kürt sorunu çözüldüğünde bütün tıkanıklıklar sona erecektir. Kürt sorununun çözümünde bir zihniyet değişikliği ortaya çıkarsa bu doğrudan diğer bütün sorunların çözüm politikasını beraberinde getirecektir. Bu açıdan Kürtlere karşı yürütülen özel savaşın, psikolojik savaşın bırakılması, gerçek anlamda bir çözüm zihniyetine ve politikaya ulaşması sadece Kürtlere için değil, tüm Türkiye toplumu ve halklar için rahatlama sağlatacaktır. Çünkü Kürtlere karşı yürütülen özel savaş dolaylı olarak Türkiye halklarına karşı yürütülen özel savaştır. Yeni parlamentonun bu çok renkli kimliği, renkli karakteri, kadın yüzü şimdiye kadar Türkiye’nin demokratikleşmesini engelleyen, bu nedenle de Kürt sorununun çözümünde tıkatma yaşayan tekçi zihniyetli politikalara karşı demokratik ulus anlayışıyla sadece Kürt sorununun çözümünde değil, Türkiye’nin bütün tıkanan sorunlarının çözümüne müdahale eden, ön açan bir rol oynamalıdır. Eğer gerçekten samimi olunursa bu bileşim bir kurucu meclis rolünü oynayabilir. Tıkanan Türkiye’nin önünü açabilir.

BU MECLİS KURUCU MECLİS ROLÜNÜ OYNAYABİLİR

1920’lerde bir kurucu meclis vardı. Aslında 1921 Anayasası Türkiye’nin bütün sorunlarını çözmek açısından bir. Ancak sonradan kültürel soykırımcı tek tipli politika devreye girince Türkiye kendi toplumsal coğrafyasına, etnik ve inançsal kimlik coğrafyasına, haritasına, bileşimine uygun bir anayasa yaratmamıştır, bir yapılanma ortaya çıkaramamıştır. Bugün Türkiye’de 1920 Meclisi’nin kuruluşu bir bayram gibi kutlanmakta, ancak bugüne kadar bu Meclis bileşimini reddeden tek tipçi bir meclisle Türkiye yönetilmektedir. 12 Eylül faşizmi sonrası oluşturulan danışma meclisi bir kurucu meclis gibi çalıştırılmış, ancak bu faşizmin kurucu meclisi Türkiye’yi daha da geriye götüren, daha da kurumsal faşist bir siyasal, sosyal, kültürel yaşama mahkum eden bir yeni Türkiye yapılanması ortaya çıkarmıştır. İşte şimdi mevcut oluşan meclis eğer doğru yaklaşırsa bunları aşıp gerçek anlamda kurucu meclis rolünü oynayabilir. Böyle bir fırsat Türkiye’nin önüne düşmüştür. Türkiye bunu değerlendirecek mi, değerlendirmeyecek mi, yoksa hala eski politikalarda ısrar mı edecek, eski Türkiye’de direnilecek midir yakında belli olur. Eski mi, yeni mi Türkiye olduğu bu çerçevede belli olur. Yoksa Erdoğan’ın, Davutoğlu’nun kendilerini yeni görüp herkesi eski görmesiyle Türkiye sorunları çözülemez, mevcut durumdan kurtulunamaz. Yeni Türkiye ancak demokratik olursa yeni olabilir. Demokratik olmadığı müddetçe eski ne kadar rötuş edilirse edilsin sorunlardan kurtulunamaz, krizlerden çıkılamaz.

ARTIK ESKİ ANLAYIŞ VE ZİHNİYETLE TÜRKİYE YÜRÜTÜLEMEZ

Koalisyon ve erken seçim konuları hakkında görüşlerinizi alabilir miyiz?

Halk iradesini ortaya koymuştur; bu iradenin dikkate alınması şu anlama gelir: Artık eski anlayışla, zihniyetle, politikalarla Türkiye’yi yönetmek mümkün değildir. O zaman yeni bir zihniyet, anlayış ve tutumla Türkiye’yi yönetmek gerekmektedir. Yoksa eskinin tekrarı halkın iradesine saygısızlıktır. Eğer eski sistemi yürütecek koalisyonlar kurulacaksa kesinlikle Türkiye’yi çıkmazlarla ve daha büyük tehlikelerle karşı karşıya getirmekten başka bir şey yapılmış olmaz. Bunun herkes tarafından bilinmesi gerekiyor.

Şu anda Türkiye’nin erken seçime değil, mevcut seçim sonuçlarını okumaya ihtiyaç vardır. Kürdistan’da halkın tutumu belli değil midir?  Kürdistan halkının bu tutumuna saygılı olunmayacak mıdır? Kürdistan halkının bu iradesi dikkate alınmayacak mıdır? Kürdistan halkının iradesi ne diyor? Kürdistan halkının kimliğiyle, kültürüyle, diliyle, kendi öz yönetimiyle Türkiye’deki siyasal sistem içinde yer alması gerekir, diyor. Yani Türkiye’nin demokratikleşmesi ve bu temelde de Kürtlerin özgür ve demokratik yaşama kavuşması gerekir, diyor. Kürtlerin bu iradesine saygı duyulmadan Türkiye’de hükümet olunabilir mi, iktidar olunabilir mi, ya da koalisyon kurulabilir mi? Kendileri televizyonda Türkiye haritası içinde Kürdistan’ı ayrı bir renkte gösteriyorlar. Kürdistan tamamen HDP’nin kazandığı bir coğrafyaysa, o zaman HDP’nin demokratikleşme temelinde Türkiye’nin tüm sorunlarına çözme zihniyetine, programına saygılı olunacaktır. Yok, biz Kürtleri dikkate almayız, eskisi gibi Kürtlerin istemlerini, özlemlerini bastırırız, örgütlülüğünü ezer, dağıtırız denilirse, bu aslında yüz yıldır Kürtlere karşı yürütülen savaşı sürdürmek anlamına gelir. Savaşın şiddetlendirilmesi anlamına gelir. Çatışmasızlık iyidir, ateşkes iyidir, savaşın durdurulması iyidir deniliyorsa, o zaman Kürt halkının bu seçimde ortaya koyduğu iradeye herkesin saygılı olması ve gereklerini yerine getirmesi gerekir.

Kurulacak koalisyonların böyle koalisyonlar olması gerekir. Eskinin tekrarının tek partiyle değil de koalisyonlarla sürdürülmesi biçiminde bir durum ortaya çıkarsa bu gerçekten bu seçim sonuçlarından hiçbir şey anlamamak, seçim sonuçlarının aksine bir tutum göstermek, Kürt halkının ve demokrasi güçlerinin ortaya koyduğu iradeye saygılı olmamak, Kürt halkına ve demokrasi güçlerine savaş açmak anlamına gelir. Peki, halk yeni parlamentoya böyle bir rol vermiş midir? Vermemiştir. Çünkü HDP sadece Kürdistan’dan değil, Türkiye’nin bütün metropollerinden, Türkiye halklarının büyük çoğunluğunun yaşadığı İstanbul’dan, İzmir’den, Adana’dan, Mersin’den HDP’nin önemli düzeyde oy aldığı ortadadır. Altı milyon oy almış bir parti ve bunun ortaya koyduğu siyasi program görmezlikten gelinemez. Hele de Kürtlerin aile nüfuslarının fazla olduğu düşünülürse bu altı milyon en azından 12-15 arasındaki bir nüfusa tekabül etmektedir.  Peki, 15 milyon civarında halkın iradesine karşı mı gelinecektir? Demokrasiler bırakalım 15 milyonu, bir küçük toplumun bile iradesine saygılı olma rejimidir. Herhangi bir topluluk olur, nüfusu 6 milyon değil de 5 yüz bin olur, onların kendi kimliğiyle, kültürüyle, öz yönetimiyle yaşamasına saygılı olunur. Demokrasi budur; günümüzde demokrasinin pratikleşmesi esas olarak böyle olmaktadır. Demokrasi çoğunluğun dediğine herkesin uyması olduğu söylenirse bu demokrasi değildir. Bu, otoriter ve hegemonik bir yaklaşımdır. Bunun da Türkiye’nin sorunlarını çözmesi mümkün değildir. Bu açıdan yeni koalisyon tartışmaları, yeni hükümetlerin kesinlikle eskinin tekrarını bırakıp yeni bir yönetim anlayışını devreye sokması gerekir.

ERKEN SEÇİM OLSUN DEMEK BİZ BU HALKIN İRADESİNİ TANIMIYORUZ DEMEKTİR

Erken seçim olsun demek, biz bu halkın iradesini tanımıyoruz demektir. Kaldı ki, koalisyonlar kötü bir şey değildir. Türkiye gibi ülkelerde tek parti olmaktan daha iyidir. Koalisyonlar demek bir uzlaşma demektir; uzlaşma arayışı demektir. Farklı toplulukların iradesine saygı demektir. AKP ise ne yaptı geçmiş dönemde? Ben yüzde elli oy aldım dedi, kendi yüzde ellisinin hassasiyetlerini dikkate aldı, diğer yüzde elliyi dışladı. Tabii bunun demokrasi anlayışı, demokratik zihniyet olmadığı açıktır. Bu açıdan koalisyon olmak, farklı toplulukların taleplerini de anlamak, onların ne dediğine kulak vermektir. Türkiye zaten bugüne kadar böyle yaklaşmadığı için iç ve dış politikada tıkanmıştır. Hiçbir etnik ve dinsel topluluğu, sosyal grubu anlamamış; kendisi bir politika belirlemiş, herkese bunu dayatmıştır. Herkesi kendi düşündüğüne uymaya zorlamıştır. Uymayan üzerinde baskı kurmuştur. Koalisyonlar eğer doğru ele alınırsa demokratik zihniyetin ve demokratikleşmenin gelişmesine hizmet eder. Çünkü Türkiye’nin sorunu zaten farklılıklara tahammül edememesidir, tek tipçiliktir. Eğer tek tipçi anlayıştan, farklılıklara tahammül etmeyen anlayıştan uzak durulursa, bütün farklı toplulukların taleplerini dikkate almak için bir koalisyon kurulursa bu türlü koalisyonlar Türkiye’nin demokratikleşmesinin önünü sonuna kadar açabilir.

Erken seçim tartışmaları gerçekten erkendir; doğru değildir. Bu aslında AKP’nin bir projesi olabilir. AKP hep böyle, geçmişten beri beni tek başıma iktidar yapın, bana 300-400 milletvekili verin, bana padişah yetkisi verin, bana kral yetkisi verin, führer yetkisi verin önümde hiçbir engel tanımadan bu ülkeyi idare edeyim dedi. Tek başıma iktidar olmasam istikrarsızlık gelir dedi. Şimdi demokratik olmayan zihniyetle, egemen ve hegemon zihniyetle koalisyon kötüdür, farklı partilerin meclise girmesi kötüdür, o halde ben tek başıma iktidar olayım demektedir. Hatta tek başına iktidar olmak da yetmiyor, 400 milletvekilim olsun deniyor. Öyle ki, HDP yüzde 10 barajını aşmasaydı tek başıma iktidar olurdum diyerek nasıl bir karakterde olduğunu ortaya koymaktadır. Neredeyse, baraj yüzde kırk olsaydı diğerleri baraj altında kalır, 550 milletvekilini ben alır, tek başıma iktidar olurdum, bu memleketi ne güzel idare ederdim diyecektir. Tek parti döneminin iktidar anlayışına sahiptir. Erken seçim istemek, böyle bir anlayışın sonucudur. Bu anlayışın da Erdoğan’a ait olduğu bilinmektedir. Erdoğan bu süreçte ortaya çıkacak ya da bilinçli ortaya çıkarılacak sorunların tellallığı üzerinden “bakın kriz oluyor, bakın ölümler oluyor” üzerinden iktidar olmak istemektedir. Seçim sonrası Amed’te halka saldırılmasına göz yumulmasının nedeni de budur. Göz yumulmuştur, ölümlere yol açılmıştır, böylelikle bakın daha biz iktidardan düşmeden kriz oldu demektedir. Amed’te 9 Haziran’da halka saldırıldığı zaman başka bir hükümet yoktu, AKP Hükümeti vardı. AKP için iktidarda kalmak için her yol mubahtır. Seçimden önceki bombalama da bir AKP projesiydi. Ya bizzat yaptırmıştır, ya da bilerek önlememiştir. Yüzlerce ölü çıksın ve böylelikle seçim iptal etsin düşüncesinde olmuştur.

Tabii ki bu tür tekçi zihniyetler, sadece ben hakim olayım zihniyetleri erken seçim söylemlerinde bulunmaktadır. Onun yerine şunun söylenmesi gerekiyor; Türkiye’de Kürtler özgür ve demokratik yaşam istiyor. Halk bizim tek tipçi anlayışımızdan rahatsız oldu; otoriter zihniyetimizden rahatsız oldu, demokrasi istiyor, özgürlük istiyor diyerek bir araya gelebilmeli ve gerçekten bir Hükümet kurarak yol temizliği yapmalıdır. Yani Türkiye’de içeride ve dışarıda siyasal tıkanmaya yol açan bütün etkenleri, yani otoriter yasaları ortadan kaldırılmalıdır. Bir araya gelerek bu anayasanın artık çöktüğünü, yenisinin gerektiğini söyleyerek tüm toplumsal kesimlerin katılımıyla anayasa yapımına başlanmalıdır. Artık kim Türkiye’de bir anayasanın var olduğundan söz edebilir. Bu seçimle birlikte Kenan Evren anayasası ölmüştür, mevcut anayasa ölmüştür. Mevcut anayasayla iş yapmak artık meşru değil, gayrimeşrudur. Meşruiyet toplumdan alınır, öyle masa başında imzalanarak alınmaz. Şu anda toplum o anayasanın meşru olmadığını ortaya koymuştur.

Bu açıdan erken seçim tartışmaları yerine bir kurucu meclis rolüyle Türkiye’nin sorunlarının çözümüne acilen talip olunması gerekir. Hegemonik zihniyet bırakılırsa mevcut meclis bileşimi ve koalisyonlar yeni anayasa yapımı açısından da sorunların çözümü açısından da bir şanstır. Bu yapılabilir mi, yapılabilir. Bunun önünde engel yoktur. Önündeki tek engel, eski zihniyeti, eski politik tarzı sürdürmektir. Eski politik tarzları sürdürmenin de halk tarafından kabul edilmediği ortaya çıkmıştır. AKP’nin yenilgisi bu anlama gelmektedir. Sorunları dillendiren, ama çözmeyen AKP hükümeti halktan bir şamar yemiştir.

 

MHP, çözüm süreci varsa biz yokuz, diyor. CHP ve HDP’nin koalisyon kurmaya sayısı yetmiyor. Peki, olası bir AKP-HDP koalisyonunu mümkün müdür?

MHP’nin çözüm süreci varsa biz yokuz demesi anlaşılırdır. Zaten geçmişten beri Kürt sorununun çözümüne karşıdır, şimdi de karşıdır. Ancak MHP de Türkiye’de Kürt sorunu çözülmeden Türkiye’de politika yapılamayacağını görüyordur. Bu seçimde Kürt halkı Kürt sorununun çözümü iradesini açıkça ortaya koymuştur. Bu durum karşısında MHP’nin yaklaşımı Türkiye’ye hizmet eden bir politika değildir. MHP bu yaklaşımıyla aslında Türkiye’ye kötülük, düşmanlık yapmaktadır. Artık mevcut seçimden, Kürt halkının iradesinden sonra Kürt sorununu çözümsüz bırakmak demek, Kürt halkına karşı savaş ve Türkiye’nin bölünmesine yol açmak demektir. MHP bu durumu görmeden politika yapabilir mi? Artık köprünün altından çok sular geçmiştir; eski çamlar bardak olmuştur. Artık Kürtler üzerinde yüz yıldır yürütülen politikayı sürdürmek mümkün değildir; bu politika çökmüştür. Kim bu politikayı yürütmek, sürdürmek isterse Türkiye düşmanlığı yapmış olur. Türkiye’ye kötülük yapmış olur. Bu açıdan da MHP Kürt halkının iradesini, demokrasi güçlerinin iradesini görmez, klasik eski yaklaşımlarda devam ederse Türkiye’ye en fazla kötülük yapan bir parti olarak tarihe geçecektir. Artık Kürt sorununun özel savaş yöntemleriyle de çözümünü engellemek mümkün değildir. AKP yıllardır bunu yaptı, ama bunun da sonuna gelindi. MHP gibi açık reddeden, çözüm politikası olmayan yaklaşımlar da, AKP gibi çözüm politikası olmayan, ama özel savaşla toplumu, halkı aldatarak çözümsüzlüğü sürdüren politikaların kendilerini sürdürmesi mümkün değildir. Her iki politika da iflas etmiştir, bunun görülmesi gerekir.

MHP’nin şu andaki tutumu Kürt karşıtı, Kürt sorununun çözümünü istemeyen bir politikadır. Bu, açıktan açığa Kürt halkına karşı bir savaş politikasıdır. Kürt halkı MHP’nin politikasını kabul edebilir mi? MHP farz edelim ki iktidara geldi, Devlet Bahçeli de Başbakan oldu, peki bu ne anlama gelir? Kürt halkına karşı savaş yürütmek anlamına gelir. Ben Kürtlerin taleplerini kabul edemem, Kürtlerin kendi kimliğiyle özgür ve demokratik yaşamını kabul edemem, öz yönetimini kabul edemem anlamına gelir. Herkes Türk’tür, hiç kimseye farklı bir şey tanınamaz, demokrasi de olsa, özgürlük de olsa Türk olunarak olacak, başka kimlikle olamaz demesi savaş anlamına gelecektir. Kuşkusuz MHP’nin içinde olduğu bir Hükümetle Kürt sorununu çözmek kolay değildir.

CHP ARTIK ESKİ KÜRT POLİTİKASINI SÜRDÜREMEZ

CHP ve HDP bir koalisyon kurabilirdi, ama buna güçleri yetmiyor. Özellikle CHP’nin eski ulusalcı zihniyetten belli düzeyde uzaklaşması, onların meclis bileşiminde eski gücünün olmaması, yine demokrasiden, özgürlükten söz eden, sol düşüncede olduğunu belirten güçlerin de varlığı CHP’nin Kürt sorununun çözümü konusunda eskisinden farklı pozitif bir rol oynamasını getirebilirdi. Çünkü CHP artık eski Kürt politikasını sürdüremez. Sürdürdüğü takdirde Türkiye’nin temel sorununa çözüm politikası olmayan bir parti olarak bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da etkisiz kalır.

CHP ve HDP koalisyonuna sayının yetmediğini herkes de biliyor, CHP de biliyor, HDP de biliyor, AKP de biliyor, MHP de biliyor, halk da biliyor. Bir CHP-HDP koalisyonuna diğer partilerin destek vermeyeceği de açıktır. Peki, bu durum karşısında bir AKP-HDP koalisyonu mu olur denilirse. Bir AKP-HDP koalisyonunun olması da çok zordur. İmkansız düzeyinde bir zorluğu ifade etmektedir. Çünkü AKP’nin bugüne kadarki siyasi anlayışıyla, topluma bakışıyla, farklı etnik ve inanç topluluklarına bakışıyla, yine Kürt halkına yaklaşımıyla HDP’nin bir koalisyon kurması mümkün değildir. Çünkü seçimden önce AKP’nin esas düşüncesini ortaya koyan, AKP’de hakim olan Erdoğan, Kürt sorunu da yoktur, masa da yoktur, taraf da yoktur, izleme heyeti de yoktur, yoktur, yoktur diyerek bir Kürt politikası olmadığını ortaya koymuştur. Şimdiye kadar Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı çözüm süreci adı altında bir özel savaş yürüttüklerini, çözüm süreci dedikleri olgunun da ancak bir özel savaş aracı olarak kullanılabileceğini göstermişlerdir. Nitekim Dolmabahçe’de olduğu gibi bir ortak deklarasyon yayınlama ve somut adımlar atılma sürecine geldiğinde “böyle bir süreç yoktur” denilmiştir. Böyle bir hükümetle HDP’nin koalisyon yapması mümkün müdür? Mümkün değildir.

Kuşkusuz AKP demokratik zihniyette olsa, Kürt sorununu çözeceğini söylese, Alevilerin sorunlarını çözeceğini söylese, kadın sorununda doğru yaklaşım ortaya koyacağını söylese, bir bütün farklı etnik ve dinsel toplulukların sorunlarını çözeceğini, herkesin kendi kimliği ve kültürüyle özgür ve demokratik yaşama kavuşacağını ortaya koysa tabii ki AKP ile de bir koalisyon olabilir. Ama bu AKP zaten artık eski AKP olmaz, yeni bir zihniyet ve politikaya sahip AKP olur. Ama AKP’nin böyle olması mümkün müdür? Hem Erdoğan’da somutlaşan söylemleriyle, hem de seçim öncesi HDP’ye yönelik yaklaşımlarıyla, hem Önder Apo’ya, Kürt Özgürlük Hareketi’ne yaklaşımıyla ve seçim sonrası tutumlarıyla AKP Türkiye’nin demokratikleşmesi ve Kürt sorununun çözümünde rol alacak bir parti olmadığını açıkça göstermiştir. Bu açıdan sorun AKP ile şu güç koalisyon kuracak mı, CHP ile HDP koalisyon kuracak mı, AKP-MHP koalisyon kuracak mı, AKP-CHP koalisyon kuracak mı sorunu değildir. Bugün sorun, eski iktidar dönemlerindeki politikaları ya da mevcut anayasa ve yasalar ve zihniyet temelinde politikalar üretecek, yürütecek yeni bir Hükümet kurmak değildir. Zaten böyle bir Hükümetin yanında ne Kürt halkı, ne demokrasi güçleri sağında, solunda, çevresinde yer alabilir. Artık eski anayasa ve yasalarla, eski zihniyetle yürütülen bir Hükümeti halklar kabul etmez, halklar desteklemez. HDP de zaten bu tür hükümetlerin, koalisyonların içinde yer alamaz.

Kuşkusuz asgari müştereklerde buluşulabilir; herkes kendi programını dayatamaz, ama bugün Türkiye’nin asgari müştereği zaten demokratikleşme ve Kürt sorununun çözümüdür; Alevi sorununun çözümüdür. Türkiye’nin buna ihtiyacı vardır. Türkiye’de bir koalisyon, bir hükümet bu ihtiyacı karşılamazsa niye vardır denir. Türkiye’nin temel sorunlarında sözü olmayan, politikası olmayan bir hükümetin kuruluşu, Türkiye’nin ihtiyacına cevap vermeyen bir hükümetin kuruluşu eskinin sürdürülmesi olur ki, bunun da ne Kürt halkı tarafından ne de demokrasi güçleri tarafından kabul edilmesi mümkün değildir.

Yüksek bir olasılıkla AKP ve CHP koalisyonu öne çıkıyor. Erdoğan ve Baykal görüşmesi de basında bu çerçevede yorumlanıyor. Siz bu görüşmeyi olası AKP-CHP koalisyonu olacak yorumlarına nasıl bakıyorsunuz?

Kuşkusuz AKP-CHP koalisyonu mümkündür. Aslında birinci ve ikinci partilerdir. Her ikisinin milletvekili sayısı hükümet kurmaya da yeter, tek başına anayasayı değiştirmeye de yeter. Bu açıdan eğer seçim sonuçları doğru okunur, Türkiye’nin temel sorunları doğru anlaşılır, Türkiye’nin mevcut sorunlarına çözüm olacak bir koalisyon olursa neden olmasın? Ama yok, eski politikaları sürdürme, bu temelde de Hükümet olmanın nimetlerinden yararlanma biçiminde bir koalisyon olursa AKP-CHP koalisyonu Türkiye’ye en büyük zarar verecek bir koalisyon haline gelebilir. Örneğin Erdoğan-Baykal görüşmesi oldu. Niye oldu? Neden oldu? Bu çok önemlidir. Bu sadece bir CHP-AKP koalisyonunun kurulması anlamına gelmiyor. Nasıl bir koalisyon kurulmak istendiğinin işareti oluyor. Böyle bir görüşme Türkiye’nin temel sorunlarını çözecek, Türkiye’yi demokratikleştirecek, Kürtlerin sorununu, Alevilerin sorununu, kadınların sorununu, gençlerin sorununu, emekçilerin sorununu çözecek bir koalisyonu hatırlatmıyor. Bu görüşme Türkiye halklarının hayrına bir koalisyonu öngörmüyor. Çünkü bu iki kişi ne böyle bir koalisyonu öngörecek zihniyettedir, ne de karakterdedir. Erdoğan ve Baykal’ın her ikisi kendilerine göre devletin ve milletin bekası, Türkiye’nin hassasiyetlerini gözeten bir hükümeti, bir siyasi düzeni konuşmuşlardır. Herhalde Erdoğan CHP’ye iç ve dış tehlikeleri anlatmıştır; Türkiye’nin milli menfaatlerinin şöyle şöyle olduğunu söylemiştir; eğer CHP ile AKP Türkiye’nin bu milli menfaatleri temelinde bir araya gelirse iyi olur demiştir. Bu da nedir? Kürtlere hak tanımama, Alevilerin sorunlarını çözmeme, emekçilerin sorunlarını çözmeme, Türkiye’nin diğer farklı ve etnik topluluklarını dışlamadır. Yani eskiden beri sürdürülen tekçi ulus-devlet anlayışını bu koalisyonla restore etme görüşmesi yapılmıştır. Bu ikilinin görüşmesinde hayırlı şeyler konuşulduğunu, hayırlı kararlara varıldığını düşünmek zordur.

Kuşkusuz bu görüşme bir AKP-CHP koalisyonunu yaratma temelinde yapılmıştır. Yoksa niye görüşülsün? Öyle sanıldığı gibi, söylenildiği gibi Baykal çok akildir, çok bilinçlidir, koalisyon deneyimleri vardır; Erdoğan da bundan akıl alacak, bunun için çağırmıştır demek, akla ziyandır. Erdoğan’ı tanıyan herkes Erdoğan’ın bunun için Baykal’ı çağırmayacağını, özellikle Baykal’ın ulusalcı ve devletçi karakterini bildiğinden kendisindeki o gerici, devletçi zihniyetle Baykal’ın o zihniyetinin buluşturularak aslında Türkiye’de otoriter hegemonik zihniyet nasıl sürdürülür, CHP-AKP koalisyonu bunda nasıl rol oynayabilir, bunu konuşmuşlardır. Bunun dışında şu bu konuşulmuş biçimindeki tüm sözler, söylemler safsatadır. Eğer Erdoğan’ın karakteri ve Baykal’ın karakteri düşünülürse, demokratikleşmeyle, özgürlüklerle ilgili hiçbir şey konuşulmadığı açıktır. Özellikle Erdoğan, bölgedeki Kürt halkının dinamik durumunu ortaya koyarak iç ve dış tehlikeler karşısında ortak tavır alınmasını istemiştir. Erdoğan’a göre de iç tehlike PKK’dir; dış tehlike PYD’dedir; bunlara karşı ortak tutum takınılması gerekmektedir. Bu açıdan biz Erdoğan’la Baykal’ın görüştüğü biçimde bir AKP-CHP koalisyonunun yanlış olacağını, Türkiye’yi daha tehlikeli yollara sürükleyebileceğini söyleyebiliriz.

 

HDP TÜRKİYE’NİN DEMOKRATİKLEŞMESİNİ HEDEFLEMEYEN BİR KOALİSYONDA YER ALMAMALI

HDP’nin koalisyonda yer alma şartları sizce ne olmalı?

HDP’nin bir koalisyon hükümetinde yer alma şartlarını HDP belirler. Hatta şunu söyleyebiliriz, bu mecliste en büyük sorumluluk HDP’ye düşmektedir. Evet diğer partiler fazla oy almışlardır, ama Türkiye’nin yönünü nereye çevirmesi gerektiği konusunda HDP’ye verilen oyların önemi büyüktür. Bu açıdan HDP Türkiye’nin ihtiyaçlarına uygun bir programla ancak koalisyonda yer alabilir. Türkiye’nin ihtiyacı da demokratikleşme ve Türkiye’nin diğer tüm sorunlarının çözümüdür. Bu açıdan demokratikleşmeyi hedeflemeyen, Türkiye’nin diğer sorunlarının çözülmesini hedeflemeyen bir Hükümette HDP’nin yer almasının anlamı yoktur. Çünkü HDP Türkiye’nin imkanlarının üstüne konmak isteyen, yandaşlarına ekonomik, siyasal, sosyal rant sağlayan bir parti değildir. HDP, kendi zihniyet ve felsefesine uygun olmayan bir işin içinde olamaz. Türkiye’nin gerçek anlamda demokratikleşmesini ve Kürt sorununun çözümünü müzakereler, Önder Apo’nun özgürlüğü temelinde ele almayan, yaklaşmayan bir Hükümette HDP’nin yer alması herhangi bir fayda getirmez.

Şu açıktır, Türkiye’de bir uzlaşma olacaktır, ama bu uzlaşma AKP’nin, CHP’nin ya da MHP’nin öngördüğü politikaları kabul etme, onlara büyük tavizler verme biçiminde olamaz. Onların hepsinin HDP’ye büyük tavizler vermesi gerekmektedir. Esas taviz vermesi gerekenler, Türkiye’nin ihtiyacı temelinde CHP’dir, AKP’dir, MHP’dir. Çünkü Türkiye’nin siyasal, sosyal, kültürel, ekonomik ihtiyacı çok farklıdır. Mevcut seçim eski sistemi sürdürün dememiştir. AKP’yi baraj altında tutarak, HDP’ye oy vererek Türkiye’nin yeni doğrultusunun ne olması gerektiğini ortaya koymuştur. Bu açıdan hiç kimse HDP’nin 80 milletvekili var, diğer partilerden daha az oy almış diyerek HDP bize yedeklensin, bizim kuyruğumuza takılsın diyemez, denilemez. Çünkü HDP’nin ortaya koyduğu bir program vardır; seçim bildirgesi vardır.

Kuşkusuz belirli uzlaşmalar, tavizler olabilir; ama HDP açısından uzlaşma, taviz fazla olamaz, sınırları belli olur. Çünkü Türkiye’nin mevcut ihtiyacını karşılayacak bir demokratikleşme programı şarttır. Demokratik temelde sorunların çözümü şarttır. HDP’ye bunun için oy verilmiştir. Bu bakımdan HDP eski siyasetin, eski politikanın devamı olacak hiçbir koalisyon hükümeti içinde yer alamaz. Ancak demokratikleşme doğrultusunda gerçekten bir Hükümet kurulursa, böyle bir programı olan, böyle bir programla koalisyon kuran bir Hükümet oluşursa HDP yer alır. Belki MHP’nin olduğu bir koalisyonda bunu yaratmak mümkün değildir, ama diğer bütün seçeneklerde HDP’nin taleplerini karşılayacak bir yaklaşım ortaya çıkabilir. Burada bir AKP-HDP koalisyonundan söz etmiyoruz. Gerçekten daha geniş yelpazede, bütün demokrasi güçlerini arkasına alan ve tamamen demokratikleşmeyi hedefleyen bir koalisyon olabilir. Bu nasıl olur? Nasıl yaratılır? Bu da tabii HDP’nin ferasetine kalmış bir durumdur. Ama tabii ki belirli ilkeler vardır, bu ilkeleri savunarak oy almıştır. Ancak şimdiye kadarki tutumlarına bakıldığında mevcut partiler içinde böyle bir koalisyonun çıkması çok zor görünüyor.

HDP’nin barajı aşması, yüzde 13 (belki daha fazla oy almıştır, düşürülmüştür) oy alması sadece meydanlardaki güzel konuşmalarla olmamıştır. Hitabet yeteneğiyle olmamıştır. Sadece adayların görüntüsü ve vizyonuyla olmamıştır. Özellikle HDK-HDP gibi bir parti söz konusu olduğunda o partinin söylediklerine oy verilmiştir, programına oy verilmiştir, seçim bildirgesine oy verilmiştir, ilkelerine oy verilmiştir. Bu açıdan da HDP’nin bir koalisyon içinde yer alma koşulları da o çerçevede olur. Özcesi HDP tabii ki herhangi bir partiyle koalisyon yapabilir. Programının tümünü olmasa da Türkiye’nin demokratikleşmesi ve başta Kürt sorunu olmak üzere diğer sorunları asgari düzeyde çözecek bir Hükümet programı olursa yok diyemez. HDP’nin meydanlarda söyledikleri bellidir. Demokrasi demiştir, özgürlük demiştir, yolsuzlukla mücadele demiştir, emekçilerin hakkı demiştir, kadınların hakkı demiştir, dış politikada demokratik yaklaşımın ortaya konulması gereğinden söz etmiştir. İçeride ve dışarda savaş değil, içeride de demokratikleşme, dışarıda da demokratik ilkeler, özgürlük ilkeleri temelinde politika yürütebileceğini ortaya koymuştur. Bu da HDP’nin bir koalisyonda hangi ilkeler çerçevesinde yer alacağını ortaya koymaktadır.

HDP’nin eğer ilkelerimize uygun olursa CHP-AKP koalisyonuna destek veririz demesi ne anlama gelmektedir?

Bu anlaşılır bir açıklamadır. HDP’nin Türkiye’nin demokratikleşmesi ve Kürt sorununun çözümüyle ilgili hassasiyetleri var. Böyle bir hedefe MHP’nin içinde olduğu bir koalisyonla ulaşılması, böyle bir koalisyon temelinde demokratikleşme ve Kürt sorununun çözümünün sağlanması mümkün değildir. MHP zaten tavrını açıklamıştır. Bu açıdan HDP başından itibaren bu iki parti yüksek oy aldı, bunlar koalisyonu denesinler, açıklaması yaptı. HDP kendi ilkeleri doğrultusunda kim hükümet olursa ona destek verebilir. Hatta kendi ilkeleri doğrultusunda kim gerçekten Türkiye’nin demokratikleşmesi temelinde Kürt sorununun çözümü, Alevilerin sorununun çözümü, başka toplumsal sorunların çözümünü kabul ederse onla koalisyon bile kurabilir. Ancak mevcut durumda HDP’nin böyle bir koalisyon kurma ihtimali yok. CHP ile zaten sayıları yetmiyor. Belki CHP’nin son dönemlerde yaşadığı değişiklikler çerçevesinde Kürt sorununun çözümü konusunda bir gelişme sağlanabilirdi, ama bu mümkün değil. Belki bir CHP-AKP koalisyonunda hem HDP’nin parlamentodaki güçlü varlığı hem de CHP’nin demokratikleşme ve Kürt sorununun çözümünde HDP ile dayanışma içinde tutarlı bir adım atması AKP’yi Türkiye’nin demokratikleşmesi ve Kürt sorununun çözümü konusunda adım atacak bir noktaya getirilebilir. Sadece iki partinin bir araya gelmesini ifade eden bir CHP-AKP koalisyonu da AKP’nin demokratikleşme için adım atmasını sağlayamaz. AKP’nin demokratikleşme ve Kürt sorununun çözümünde adım atmayacağı belli olmuştur. HDP ve CHP demokratikleşme ve Kürt sorununun çözümü konusunda ortak bir tutuma girebilirlerse, demokratikleşme konusunda dayanışma içinde Türkiye’nin tüm demokrasi güçlerini harekete geçirebilirlerse, sadece bu durumda belki AKP’ye bir adım attırabilirler. Yoksa sadece CHP ile AKP’nin yan yana gelmesi hiçbir olumlu sonuç doğurmaz. Hatta toplumları aldatan ve tehlikeli sonuçlar ortaya çıkaran bir koalisyon olarak tarihe geçer. Dolayısıyla demokratikleşme hedefi olmayan böyle bir koalisyonun desteklenmesi de, içinde yer alınması da Türkiye’ye hayır getirmez.

AKP’nin mevcut durumda Kürt sorununun çözümü ve demokratikleşme gibi bir kaygısı yok. Zaten tek başına Hükümet olsaydı demokratikleşme gibi bir kaygısı olması bir yana, demokrasi güçlerine ve Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı bir saldırı başlatacaktı, ama seçim sonuçları buna engel oldu. Öte yandan tek başına bir partinin Türkiye’nin demokratikleşmesi ve Kürt sorununun çözümünde adım atması mümkün değildir. AKP’nin geçmişte demokratikleşme ve Kürt sorununda samimi olmamasının nedeni başta CHP olmak üzere diğer partileri katmamasıdır. AKP samimi olsaydı en başta da CHP’yle diyalog kurardı, ilişki kurardı ve bu temelde Türkiye’nin en temel sorunlarının çözümü için adım atmaya çalışırdı. Ama bırakalım diyalog kurmayı, İmralı’da ve diğer platformlarda yapılan görüşmeleri tümüyle kamuoyuna kapatan bir yaklaşım içinde oldu. Bu durumu Önder Apo da, Hareketimiz de hiçbir zaman kabul etmedi. Önder Apo defalarca sürece CHP’nin de katılmasını istedi, ama AKP böyle bir yola girmedi. Bu durum, AKP’nin bir çözüm niyeti olmadığını ortaya koyuyordu. Ama Önder Apo o koşullarda AKP’yle tümden diyalogu bırakan yaklaşım içinde olmadı. AKP iktidar olduğu için çatışmasızlık ortamında çok zayıf bir ihtimal de olsa AKP’ye adım attırmak istedi. Ancak AKP’nin böyle bir zihniyeti olmadığı için adım atmadı. Zaten Önder Apo ve Hareketimiz de sadece AKP adım atar diye çatışmasızlık içine girmedi. Bu ortamda Türkiye toplumunu, siyasilerini ve devleti çözüme hazırlama esas alındı.

Bir CHP-AKP-HDP koalisyonu eğer AKP ders almışsa, otoriterliğinden vazgeçip demokratikleşme eğilimi içine girebilirse, yine Kürt sorununun çözümünde şimdiye kadarki politikanın yanlışlığını görüp bundan vazgeçerse CHP’yle HDP’nin demokratikleşme ve Kürt sorununun çözümü konusundaki ısrarı ya da bu yönlü ortak tutumu Türkiye’nin demokratikleşmesi konusunda samimi ve ilkeli ilişkiler içine girmeleri belki AKP’yi demokratikleşme ve Kürt sorununun çözümü çizgisine getirebilir. Bu olur mu, olmaz mı ayrı bir konu. Zaten HDP “ilkelerimiz kabul edilirse” demiştir ve HDP’nin ilkeleri de bellidir. Bunlar, tahkim edilmiş ateşkestir, Kürt Özgürlük Hareketi sabırlı ve politik davranarak çatışma içine girmiyor. Yoksa ortada bir ateşkes yoktur. Kuşkusuz bir müzakere olacaksa bunun Kürt Özgürlük Hareketi ve Önder Apo’yla olması gerekir. Önder Apo baş müzakerecidir. Koalisyon böyle bir yaklaşım gösterirse elbette HDP içinde de yer alabilir, dıştan da destekleyebilir.

Biz demokratikleşme derken sadece Kürt sorununun çözümünden söz etmiyoruz. Demokratikleşme bir bütündür. Alevilerin, kadınların, gençlerin, Süryanilerin, Êzîdîlerin, emekçilerin sorununun çözümünü hedeflemeyen bir hükümet Kürt sorununu da çözemez. Kürt sorununu demokratikleşme temelinde çözme kararı alırsa o zaman diğer tüm sorunları da çözmesi gerekir. Bu açıdan HDP’nin gerçek anlamda bir demokratik program ortaya koyar ve asgari programına uygun olursa hem koalisyona katılabilir hem de bir koalisyonu destekleyebilir. Bunlar siyasetin doğası gereğidir. Ama eskiyi sürdüren bir koalisyonu kim kurarsa kursun ne destekleyebilir ne de içine girebilir. Artık eski aşılmıştır. Kürt sorununun çözümü konusunda da AKP’nin oyalama politikaları sürdürülemez. Çözüm sürecinden söz edilecekse yeni bir sürecin başlaması lazım. Bu da Meclisin de devreye girdiği, Önder Apo’yla müzakerenin olduğu tahkim edilmiş bir çatışmasızlık ortamında olabilir. Yoksa eskisi gibi heyetlerin geldiği-gittiği, herhangi bir adımın atılmadığı, toplumun hep beklenti içinde tutulduğu dönem kapanmıştır. Kimse bir daha bunu tekrar edemez.

KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanlığı olarak 12 Haziran’da yaptığınız yazılı açıklamada, ”Çözüm süreci kaldığı yerden ve eski biçimiyle devam edemeyecek” diyorsunuz… Ve aynı açıklamada Kürt sorununun çözümü için atılması gereken üç adımı ortaya koyuyorsunuz. “1) Önder Apo’nun özgürlüğü başta olmak üzere müzakere koşullarının hazırlanması. 2) Müzakere temelinde Meclis’in devreye girmesi. C )Tahkim edilmiş ve tarafların karşılıklı uyacağı bir çatışmasızlık.” Bu şartların yerine getirilmesi için ön gördüğünüz bir süre var mı?

Kuşkusuz bu şartların yerine getirilmesi için makul bir sürenin olması gerekir. Eğer bunlar makul bir süre içinde yerine getirilmese o zaman çözümsüzlük ortamında gerilim, çatışma gündeme gelebilir. Bu açıdan her şeyden önce eğer gerçekten müzakere yapılacaksa ve Önder Apo bu müzakereleri özgür koşullarda yapacaksa, Meclis devreye girecekse en başta da tahkim edilmiş bir ateşkesin yapılması gerekir. Şu anda bir ateşkes yoktur. Türk devleti 2013 Newroz’undan önce fiili olarak yürüttüğümüz, Newroz’da da resmi olarak ilan ettiğimiz ateşkese uymamıştır. Ateşkes demek tarafların kendi pozisyonunda kalması, kendi pozisyonlarını güçlendirmeden diyalog ve müzakereye girmesi demektir. Ateşkes eski deyimle mütarekedir. Mütarekede herkes kendi konumunda bulunur. Biri diğerine karşı avantaj elde etmez. Ama Türk devleti bu kurala hiçbir biçimde uymamıştır. Yeni karakollar yapmıştır, askeri amaçlı yollar ve barajlar yapmıştır, bir savaş hazırlığı olması açısından sürekli keşifler yapmıştır,  gerillanın bulunduğu alanlara sürekli saldırılar yapmıştır. Top atışlarıyla, uzun menzilli toplarla sürekli gerilla alanlarına saldırmıştır. Yine birçok yerde gerillanın hareketini daraltan, bir savaş durumunda gerillaya darbe vurmayı amaçlayan her türlü hazırlığı yapmıştır. Bu yönlü tutumlarıyla ateşkese kesinlikle uymamıştır. Ateşkesi bu anlamda bitirmiştir. Sadece gerillaya karşı değil, topluma karşı da aynı saldırganlığı yürütmüştür. Ateşkes demek siyasi soykırım operasyonların durdurulması demektir. Sadece dağlarda değil, şehirlerde Kürt Özgürlük Hareketi’nin tasfiyesi için girişimlerde bulunmaması demektir. Yine özel savaş yöntemlerini bırakması gerekiyordu. Ama Türk devleti bunların hiçbirisine uymamıştır. Saldırıları sürdürmüş, özel savaşı sürdürmüş, toplumun en doğal demokratik haklarını kullandığı mitinglere saldırmış, insanlara katletmiş ve yaralamıştır. Bütün bunlar Türk devletinin ateşkese uymadığını göstermektedir. Dolayısıyla mevcut durumda ateşkesten söz etmek mümkün değildir.

Sadece Bakurê Kürdistan’da değil Rojava’da ve Kürdistan’ın başka alanlarında da Kürdistan Özgürlük Hareketi’ne karşı tam bir savaş yürütmüştür. Rojava’da ve tüm Ortadoğu’da IŞİD’i desteklemiştir. Önder Apo’nun çizgisinin ve Özgürlük Hareketi’nin ideolojik yaklaşımlarını benimseyen Rojava Devrimi’ne karşı sürekli bir savaş halinde olmuştur. Savaşı Rojava’ya götürmüştür. Rojava’da sürekli ölümlerin olduğu bir savaş içinde olmuştur. IŞİD’in Rojava Devrimine bu kadar saldırması, Kobanê’ye saldırıp yakıp yıkması Türkiye desteğinde gerçekleşmiştir. Her gün neredeyse 5-10 cenaze Bakurê Kürdistan’a gitmektedir. Bu savaşın durdurulması değildir. Her gün kendi vatandaşlarından 5-10 cenaze kaldırılıyor, ama kılını kıpırdatmıyor. Böyle bir ateşkes olur mu? Bu açıdan kesinlikle tahkim edilmiş bir ateşkes şarttır. Yoksa mevcut gerilim, Türk devletinin politikaları her an savaşı yeniden şiddetlendirecek bir potansiyel taşımaktadır. Bu açıdan böyle bir durumun ortaya çıkmasını engellemek ve müzakereyi yürütebilmek açısından Türk devletinin de uyacağı tahkim edilmiş bir ateşkes gerekmektedir.

Çözüm süreci denen olgu açısından ise artık eski süreç bitmiştir. Önder Apo ve Hareketimiz yıllarca Türk devletinin yetkilileriyle, Hükümetin görevlendirdiği yetkililerle görüşmeler yapmıştır, diyalog yapmıştır. Konuşulmayan bir şey kalmamıştır. Oslo’da da İmralı’da da her şey konuşulmuştur. Bu görüşme ve diyaloglarla çözüm süreci için adım attırmak istemiştir, ama hiçbir adım atılmamıştır. Hareketimizin sürdürdüğü tek taraflı çatışmasızlık dışında çözüm süreci adına hiçbir şey yoktur. Bu görüşmeler Hükümet açısından esas olarak beklentiler yaratarak, zaman kazanıp oyalayarak Kürt Özgürlük Hareketi’ni tasfiye etme politikası çerçevesinde ele alınmıştır. Nitekim 2008’den bu yana hiçbir adım atılmamıştır. Böyle bir çözüm süreci olabilir mi?

Bu açıdan görüşme, diyalogla zaman kaybetme dönemi geçmiştir. Artık eski tekrarlanamaz. Çünkü Erdoğan’ın 5 Mart’taki yaklaşımıyla bizim açımızdan da süreci bitirmiştir. Erdoğan ve AKP Hükümeti açısından bir çözüm süreci olmamıştır. Ancak biz sabrederek süreci bitirme yerine şans tanıdık. AKP Hükümetini çözüm sürecine sokmak istedik. Önderlik de böyle yaptı. En sonunda 28 Şubat’ta Dolmabahçe’de bir deklarasyon imzalandı. Artık yıllardır yürütülen zaman kazanma politikası son buldu, müzakereye başlanacak, çözüm için adımlar atılacak, derken Erdoğan, daha doğrusu devlet müdahale etti, “böyle bir çözüm süreci olamaz” dedi. Bunların Önder Apo’yu meşrulaştıracağını söyledi. Baş müzakereci meşru görülmezse nasıl müzakere yapılacak ve çözüm üretilecektir? Bu bile AKP hükümetinin bir çözüm politikasının olmadığını ortaya koymuştur. Aynı şeyin bizim için tekrar edilmesi bile bile AKP’nin zaman kazanma, beklenti yaratma, oyalama politikasına göz yummak anlamına gelir. Bizim bunu kabul etmemiz mümkün değildir. Artık eskisi gibi süreci yürütmek ne Kürt halkının ne de Türkiye halklarının çıkarınadır. Bu açıdan kesinlikle Önder Apo’nun özgür koşullarda müzakere yapması gerekir ve bu müzakerenin de şeffaf olması gerekir. Bütün partilerle, sivil toplum örgütleriyle, aydınlarla, yazarlarla, gruplarla herkesle görüşmesi gerekir. Yoksa nasıl sağlıklı bir müzakere olacak?

Hükümet her türlü görüşmeyi yapacak, görüş alışverişi yapacak, bilgi alacak, kendi kurullarını toplayacak, dünyadaki bütün gelişmeleri değerlendirecek, ama baş müzakereci olarak Önder Apo, Hükümet’in keyfine göre ayda bir görüşme yapacak! Ailesiyle görüşme yapamayacak, avukatlarının görüşmelerin engellendiği koşullarda müzakere olacak! Böyle müzakere olabilir mi? Müzakere eşit koşullarda olur. Önderliğin rehin tutulduğu koşullarda Önder Apo nasıl müzakere yapsın? Önder Apo’dan böyle koşullarda sağlıklı müzakere yapmasını beklemek haksızlık olur. Dolayısıyla Önder Apo’ya da her türlü özgür müzakere koşulları hazırlamak gerekiyor.

Önder Apo’nun özgür koşullarda müzakere yapmadığı bir görüşmeyi kesinlikle bir çözüm süreci olarak kabul etmemiz mümkün değildir. Önder Apo da böyle bir çözüm sürecini kabul etmiyor. Kendi yanına gidildiğinde görüşmeyi reddedecek de değildir. Görüşlerini söyleyecektir. Ama bununla bir sonuç çıkmıyor. Nitekim yıllardır bir sonuç çıkmamıştır. Önder Apo’nun, baş müzakerecinin özgür koşullarda, müzakere etmediği bir yerde sonuç çıkması mümkün değildir. Daha doğrusu Önder Apo’yla özgür koşullarda diyalog ve müzakere etmeyen bir siyasal zihniyet zaten çözüm konusunda samimi değildir. Önder Apo’ya, baş müzakereciye böyle yaklaşan bir Hükümet’in, siyasi partinin çözüm sürecinde samimi olduğu düşünülemez.

ARTIK MÜZAKERE YAPILACAKSA ÖZGÜR ORTAMDA YAPILMASI ŞARTTIR

Kuşkusuz bazı diyaloglar, görüşmeler eski koşullarda yapılabilirdi, yapılmıştır da. Ama artık müzakere yapılacaksa, o zaman özgürlük ortamında müzakerenin yapılması şarttır. Bu, siyasetin de gereğidir, vicdanın da gereğidir, ahlakın da gereğidir. Başka türlü olması düşünülemez. Öte yandan bütün toplumun müzakere sürecine katılması gerekir, bütün toplumla görüş alışverişinin olması gerekir. Ama toplum bir şeye katılmıyor, toplum bilgi sahibi değil. Bu konuda çeşitli partilerin yaptığı eleştiriler haklıdır. Kuşkusuz belki bazı konular hemen olgunlaşmadan kamuoyuna yansıtılamaz, ama belli bir şeffaflığı olur, sürecin genel olarak bilinmesi olur. Diyalog ve müzakere hangi noktadadır, nasıl tartışılıyor, yöntem nedir, neler yapılıyor bunların kamuoyu tarafından bilinmesi gerekiyor.

Öte yandan Önder Apo hep müzakerenin özgür koşullarda yapılmasını istediği gibi, bir sekreterya oluşmasını da istedi. Önder Apo’nun olsun dediği sekreterya cezaevine gidecek iki katip olarak anlaşılmamalıdır. Sekerteryasının dışarıda da her türlü ilişkiyi özgürce kuracağı, tartışacağı bir biçimde olması gerekir. Kaldı ki İmralı’ya bile yardımcı olacak bir iki kişi gönderilmemiştir. İmralı’daki tutsaklara da böyle bir rol bir imkan da sağlanmamıştır. Öte yandan CHP gibi bir ana muhalefet partisinin katılması lazım. Ana muhalefet partisinin katılmadığı bir yerde Kürt sorunu gibi temel sorunlar çözülebilir mi, çözülemez. Zaten AKP’nin Kürt sorununda samimi olup olmadığı, daha geniş çevreleri katıp katmamasına bakarak anlaşılabilir. AKP’nin samimiyetinin düzeyini bu temelde ölçmek yanlış değildir.

Öte yandan bu sorun büyük bir sorundur, bir devlet politikası olarak gündeme gelmiştir. Devlet politikası olarak şimdiye kadar inkar ve asimilasyon, yok etme politikası izlenmiştir. Bu açıdan meclisin devreye girmesi gerekir. Meclisin iradesi ortaya konulmadan nasıl çözüm olacaktır? Bu açıdan Önder Apo defalarca kendisinin meclisle birlikte çalışmasını istemiştir. Meclis komisyonlarında kendisinin de konuşması gerektiğini söylemiştir. CHP de hep meclisin devreye girmesini istemiştir. Bizce CHP’nin bu isteği doğrudur. Ama Apo olmasın, PKK olmasın, sadece mecliste konuşalım demek de doğru değildir. Mecliste konuşulmalıdır tabii. HDP Kürt sorununun çözümüne mecliste destek sunacak bir parti konumundadır. Ama bu mücadelenin merkezinde Önder Apo ve Kürt Özgürlük Hareketi vardır, bunu da kabul etmek gerekir. Kürt sorununun çözümünü gündeme sokan bu Harekettir. Bu Hareketin de dikkate alınması ve muhatap olması gerekir. Bu açıdan muhatabı Önder Apo’dur, Kürt Özgürlük Hareketi ve HDP başta olmak üzere Türkiye’nin demokrasi güçleridir. Çünkü Kürt sorunu aynı zamanda bir demokratikleşme sorundur. Kürt sorunu ile demokratikleşme iç içedir. Demokratikleşme olmadan Kürt sorunu çözülemez. Demokratikleşme olmadan Kürt sorununun çözümü güvencede olamaz. Şöyle bir şey olamaz; Türk devleti otoriter olacak, hükümeti otoriter olacak, ama Kürt sorunu çözülecek! Böyle bir şey olamaz. Bazıları diyor Kürtlerle AKP anlaşacak da diğer alanlarda sorunlar çözülmeyecek, bu yaklaşım yanlıştır. Bu yaklaşım ne siyasetin diyalektiğinden, ne Türkiye gerçeğinden bir şey anlamaktır. Kürt sorununu çözecek bir devletin, hükümetin demokratik olması gerekir, bütün alanlarda demokratikleşme yapması gerekir. Esas olan demokratikleşmedir. Kürt sorunu da bu demokratikleşme içinde çözülecek bir sorundur. Yoksa bir hükümet ya da devlet demokratikleşmeyecek, ama Kürt sorunu çözülecek! Kürt sorununun karakteri, Ortadoğu’daki sorunların çözümünün karakteri demokratikleşme dışında çözümleri ortaya çıkmaz. Bunu herkesin bilmesi gerekir.

DEMOKRATİKLEŞME OLMADAN KÜRT SORUNU ÇÖZÜLEMEZ

Türkiye’nin başka sorunlarını çözecek bir demokratikleşme olmadan da Kürt sorunu çözülemez. Böyle bir çözüm Kürtleri aldatmak anlamına gelir. Bu kadar açıktır. Bu açıdan Kürt sorunu çözülecek, diğer sorunlar ortada kalacak, Kürtlerle anlaşılacak, diğer demokratikleşme sorunları bir tarafa bırakılacak söylemleri bir safsatadır, demagojidir. Kaldı ki Kürt Özgürlük Hareketi’nin karakteri bellidir. Kürt Özgürlük Hareketi demokratik sosyalist bir harekettir, Türkiye’nin demokratikleşmesini de esas almaktadır. Çünkü Türkiye’nin demokratikleşmesi gerçekleşmeden Kürt sorununun çözümünü güvenceye almak mümkün değildir. Bu açıdan Önder Apo’nun on başlıkta Hükümete kabul ettirdiği Dolmabahçe’de okunan program esas olarak Türkiye’nin demokratikleşmesi ve Kürt sorununun çözüm politikasıdır. Ama AKP’nin karakteri demokratik olmadığı için hemen derhal reddetmiştir. Anlaşılmıştır ki hükümet Dolmabahçe’de otururken Kürt sorununun çözümü için değil de oyalamak, aldatmak, seçimden önce kendi pozisyonunu güçlendirmek istemiştir. Ama Dolmabahçe ile bir müzakere kulvarına girileceği için hükümet ve devlet müdahale etmiştir. Gerçekliğin böyle görülmesi gerekir.

Bu açıdan biz meclis’in de devreye girmediği, sadece İmralı’da ya da başka yerde yapılacak görüşmelerle bu sorunun çözülmeyeceğini düşünüyoruz. CHP’nin de dediği gibi meclisin devreye girmesi gerekiyor. Ama CHP bu konuda görüşlerini daha olgun hale getirmelidir. Çözüm yerinin meclis olduğu doğrudur, ama İmralı muhatap alınmadan, Kürt Özgürlük Hareketi muhatap alınmadan da bu sorunun çözülmeyeceğinin bilinmesi gerekir. Kırk yıllık mücadelenin doğası, yüz yıllık Kürt sorunu gerçeği böyle bir yaklaşımı gerektiriyor. Bu yaklaşım gösterilmeden de gerçekçi olunamaz. Bu defa da AKP’nin oyalama ve aldatma politikasının başka bir biçimi CHP şahsında ortaya çıkar. Bunların da tıkanma, çözümsüzlük, Türkiye’ye zaman kaybettirmekten başka bir anlama gelmeyeceği açıktır.

Şayet bu şartlar yerine getirilmezse Hareketinizin tutumu ne olacak?

Bu şartların yerine getirilmesi gerekiyor; çünkü kırk yıldır süren bir savaş var. Kürt sorununun çözümsüz kalması Türkiye’yi hem içeride hem de bölgede zor durumda bırakıyor. Kürt karşıtlığı üzerine, Kürt sorununun çözümsüzlüğü üzerine bir Türkiye politikası sadece içeride değil, bölgede de sıkıntılar yaratıyor. Şu anda Türk devletinin Ortadoğu’da izlediği yanlış politikalar Kürt karşıtlığı üzerinden çıkmaktadır. Kürt karşıtlığı üzerinden politika üretince hiçbir siyasi dengeyi gözetmiyor, hiçbir sosyal dengeyi gözetmiyor. Körü körüne Kürt karşıtlığı üzerinden yürütülen politikalar sonunda Türkiye’ye çok olumsuz bir biçimde dönüyor. Türkiye bundan kaybediyor. Çünkü iç ve dış politikada her şeyi Kürt karşıtlığı üzerine kurarsanız, bunun yaratacağı sonuç krizdir, kaostur, kaybetmedir. Nitekim Türk devleti Kürt sorununu çözemediği için amiyane deyimle bir türlü iflah olmuyor. Bu açıdan Türk devletinin geleceği, Türkiye toplumunun özgür ve demokratik temelde barış ve istikrar içinde yaşayacağı bir gelecek ancak Kürt sorununu çözmekle mümkün olur. Bu da Önder Apo’nun özgürlüğü temelinde sağlıklı bir müzakere ve bu müzakerenin meclise taşınmasıyla gerçekleşir.

Bu makul şartların yerine gelmemesi demek, Kürt sorununda eski politikaları sürdürmek ve çözümsüzlükte ısrar etmek anlamına gelir. Bunlar çözüm koşullarıdır. Eğer çözüm koşulları olmayacaksa çözüm nasıl gerçekleşecek? Herhalde çatışmasızlığın olmadığı ortamda çözüm sürecinden söz edilemez, müzakereden söz edilemez. Bu bakımdan tahkim edilmiş ateşkesi istemek kadar doğru ve samimi bir yaklaşım olamaz. Bu, Özgürlük Hareketi olarak çözüm konusundaki samimiyetimizi ve ısrarımızı ortaya koyar. Öte yandan Önder Apo’nun özgürlüğü sağlanmadan çözüm nasıl olacak? Önder Apo’ya mevcut yaklaşım gerilimi zaten süreklileştiriyor. Kürt halkının Önder Apo’ya ne kadar bağlı olduğu ortadadır. Son seçimde bile Kürtlerin ezici çoğunluğunun HDP’ye oy vermesinin nedeni, Önderliğin demokratik ulus projesidir. Demokratikleşme temelinde Kürt sorununun çözümü isteniyor. Bu da ancak Önder Apo’nun özgürlüğüyle olabilir. Baş müzakereciye bugünkü gibi yaklaşılabilir mi? Bir halkın benim siyasi önderim dediği bir kişi böyle rehin tutulabilir mi? Bu açıdan bu koşulların yerine gelmesi lazım. Yoksa gerilim demektir, gerilim de çatışma ortaya çıkarır. Bu, Türkiye’nin geleceğini karartmaktır. Ortadoğu’da ağır sorunların yaşandığı bir dönemde Türkiye Kürt sorununu çözemediği için sürekli bir kriz yaşadığı bir dönemde artık herkesin makul yaklaşarak, doğru yaklaşarak bu sorunu çözme basiretini ortaya koyması gerekiyor. Bu yapılmazsa Türkiye’de nasıl barış olacak, nasıl istikrar olacak? 30-40 yıldır çatışarak bir yere varılamayacağı görüldü. Artık Kürtleri tümden ezmek, susturmak mümkün müdür?

Kürtler artık bütün Kürdistan parçalarında büyük bir uyanışa geçmişlerdir. Bu bakımdan doğru yaklaşım, doğru politika bölgede sınırlara dokunmadan demokratikleşme temelinde sorunların çözümüdür. Önder Apo bu yaklaşımı ortaya koymuştur. Bu yaklaşım, bütün halkların çıkarına olan bir yaklaşımdır. Artık ulus-devlet temelinde diğer farklı kültürleri eritme, yok etme zamanı geçmiştir. Bu açıdan Hareketimizin ortaya koyduğu bu koşullar sağlanarak müzakerenin geliştirilmesi ve Meclisin devreye girerek artık bu sorunu çözerek Türkiye’yi kalıcı bir barışa ve istikrara kavuşturması gerekir. Türkiye toplumu da bunu beklemektedir. Türkiye toplumu gerçekten Kürt sorununun çözümünü istemektedir; Kürtler Kürt sorununun çözümünü istemektedir. AKP Hükümeti niye kaybetti? Birincisi, Kürt sorununun çözümünde samimi olmadığı için Kürtlerin oyunu kaybetti, ikincisi de demokratikleşmediği için. Demokratikleşmemesi de Kürt sorununun çözümünde politikası olmadığı içindir. O zaman bu iki konuda AKP’nin izlediği yanlış politikaların bırakılması gerekir. Demokratikleşme temelinde Kürt sorununun çözümünü sağlayacak adımların derhal atılması gerekir.

Geçtiğiniz dönemde CHP ortaya koyduğu Kürt sorununun çözümü için yapılan görüşmeler şeffaf olmalı ve Meclis devreye girmeli yaklaşımını, açıklamalarını doğru bulduğunuzu belirttiniz. Yeni Meclis aritmetiğini göz önünde bulundurarak sormak istiyoruz, CHP Kürt sorununun çözümüne ne gibi bir katkı sunabilir?

Kuşkusuz görüşmelerin şeffaf olması ve meclisin devreye girmesi doğru bir talepti, ama İmralı olmaz yaklaşımı kabul edilemez. Önder Apo’yu dışlayan hiçbir çözüm süreci gerçekleşemez. Çünkü Kürt halkı bu Önderlik için siyasi irademdir demiştir; Kürt Özgürlük Hareketi ve Kürt halkının siyasi güçleri Önder Apo’yu baş müzakereci olarak belirlemiştir. Bu açıdan Önder Apo’nun dışlandığı hiçbir müzakere de sonuç alamaz. Önder Apo’yu muhatap alan bir temelde müzakerelerin şeffaf olması ve meclisin devreye girmesi tabii ki çözümü kolaylaştıracak. Çözüm için gerekli doğru yöntem budur.

CHP’nin çok önceden Kürt sorununun çözümü konusunda devreye girmesi gerekiyordu. Türkiye Cumhuriyetinin kurucu partisidir. Kurucu partinin artık Kürt halkının iradesi tanınmadan, Kürtlerin özgür ve demokratik yaşamı tanınmadan Türkiye’nin demokratik birliğinin sağlanamayacağını görmesi gerekir. Artık 1924 anayasasıyla ortaya çıkan inkar ve imha sistemini yürütmek mümkün değildir. Zaten yürütemediğini Türk devleti kabul etmiştir. Türk devleti eski biçimde yürütemediğini gördüğü için AKP şahsında özel savaşı devreye sokmuştur. Beklenti yaratma, aldatma ve oyalamaya dayalı bir tasfiye politikasını devreye koymuştur, ama başaramamıştır. Gelinen aşamada CHP’nin doğru bir biçimde devreye girmesi gerekir. Eğer kendisini demokrasiden yana gösteriyorsa, demokratik olduğunu söylüyorsa, o zaman demokrasinin en temel ölçülerinden biri olan farklı toplulukların özgürlüğünün tanınması gerekir. Kürt halkının özgürlüğü tanınmadan, Alevilerin sorunları çözülmeden, farklı etnik ve dinsel toplulukların farklıklarından kaynaklanan hakları karşılanmadan demokrasi nasıl olacak? Eğer kendimize göre demokrasi olmayacaksa, Tayyip Erdoğan gibi kendine demokrat kendine Müslüman olmayacaksa, Erdoğan’ın Türk tipi başkanlık dediği gibi bir sistem yaratılmayacaksa, o zaman demokratik evrensel ölçülerin devreye girmesi gerekir.

CHP uzun dönem ulusalcı karakteriyle Kürt sorununa yaklaşımda olumsuz tutum içinde oldu. Bu açıdan Kürdistan’dan silindi. Kürdistan’da silinmesinin ne anlama geldiğini CHP’nin görmesi gerekir. Yine bir parti olarak büyüyemiyorsa, gelişemiyorsa, nedeni demokratik karakterde olamamasıdır. Soluz diyor, demokratız diyor, ama bunun gereklerini yerine getirmeyince toplumun desteğini alamıyor ve belirli bir oranda çakılıp kalıyor.

CHP’nin artık bu durumu aşması gerekir. Özellikle de son zamanlarda katı, ulusalcı yaklaşımın CHP’ye bir şey kazandırmadığı görüldü. Daha esnek ve demokratik bir söylem ortaya koymaya çalışıyor. Yine Meclis grubunda Kürt sorununun çözümüne ve demokratikleşmeye yatkın birçok milletvekili seçilmiş bulunuyor. Bunları önemli görüyoruz. Bu yönlü eğilimlerle CHP, Kürt sorununun çözümünde rol almada bir pozisyon tutturabilir; böyle bir konumu ortaya koyabilir. Türkiye’nin buna da ihtiyacı var.

AKP’nin demokratik bir parti olmadığı, kendine demokrat, kendine Müslüman olduğu görüldü. Zaten demokratik mücadele tarihi de yoktur, sınırlıdır. Cumhuriyetin İslamcı kesimleri dışlamasının getirdiği belirli bir rahatsızlık olmuştur. Geçmişten beri devletin belirli baskıları olmuş; bunun getirdiği tepkiler görülmüştür, ama bu konumuna rağmen İslamcı kesimlerin Türkiye’deki demokrasi mücadelesinde yerleri çok sınırlıdır. Zaten 2007’de Yaşar Büyükanıt’la yapılan görüşmeler sonucu siyasal İslam devlet içine alınınca artık devletin demokratik olmayan uygulamalarına da itirazlar kalmamıştır. Bizzat kendileri sistemin sahibi olarak otoriter, baskıcı bir yönelime girmişlerdir.

Kuşkusuz CHP de Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan sonra bugüne kadar gelen tüm baskıcı politikalardan sorumludur. Bu bir gerçekliktir. Ancak 1970’lerden sonra kendisini belli düzeyde bir değişime uğratmaya çalışmıştır. Özellikle 1970’lerden sonra bütün solun ve demokrasi güçlerinin desteklediği bir Ecevit ve CHP gerçeği vardır. O günden bugüne tabanında, çevresinde belirli bir demokratik eğilim taşıyan bir toplumsal kesim, bir siyasal bilinç ortaya çıkmıştır. Ancak 12 Eylül’den sonra özellikle de Baykal’la birlikte antidemokratik, Kürt karşıtı bir politikaya yönelmiştir. Bu, CHP’ye büyük bir zarar vermiştir. CHP’nin bugüne kadar bir türlü iflah olmamasının, tıkanmasının nedeni bu politikadan kaynaklanmıştır. Ama CHP hep çelişkili konumu yaşamıştır. İçinde, tabanında demokrasi isteyen, özgürlüklerden yana tavır koyan bir taban da, bir eğilim de her zaman olmuştur.

Demokrasi ve özgürlük yanlılarının, eğiliminin daha baskın hale gelmesiyle CHP Türkiye’nin yeniden kuruluşunda rol alabilir. Türkiye, Kürtlerle barışarak, Kürt sorununu çözerek kendini yeniden inşa edebilir; bölgede yeniden etkili kılabilir. 12 Eylül anayasası zaten Türkiye toplumuna biçilmiş bir deli gömleğiydi. Bu deli gömleğinin yırtılarak demokratik bir anayasayla hem Türkiye’nin diğer sorunları, hem de Kürt sorunu demokratikleşme içinde çözülebilir. Tabii ki Kürtlerin varlığının, kimliğinin tanınması temelinde bu gerçekleşebilir. CHP bu yönlü bir rol oynarsa bu hem Türkiye için hem de kendisi için hayırlı olabilir. Ancak bunun için de ulusalcı zihniyette olan, Kürt karşıtlığı olan kesimlerin etkisizleştirilmesi lazım. Ya da parti içinde ve çevresinde olan bu kesimlerin Türkiye’nin çıkarının demokratikleşme ve Kürt sorununun çözümünde olduğuna ikna edilmeleri gerekir. Biz bu çerçevede CHP’nin Türkiye’nin demokratikleşmesi ve Kürt sorununun çözümüne katkısı olabileceğini düşünüyoruz.

Kuşkusuz CHP tek başına Hükümet kurma gücünde değil. HDP ile bir demokratikleşme ve Kürt sorununun çözümünde ikili bir koalisyon kurma şansı yoktur. Ancak HDP ile iyi bir diyalog ve dayanışma içinde Türkiye’nin demokratikleşmesi konusunda rol oynayabilir. Türkiye’nin demokrasi dinamiklerini harekete geçirmede ortak davranırlarsa ister koalisyon içinde olsunlar, ister dışında olsunlar, demokratikleşme konusunda önemli rol oynayabilirler. HDP zaten demokratik karakteriyle, demokratik özgürlükçü bir parti olduğu açıktır, bunun için oy verilmiştir. CHP’de de özgürlükçü bir yaklaşım olursa HDP ile birlikte Türkiye’nin değişiminde ve dönüşümünde önemli bir rol oynayabilir.

CHP içinde bu seçimle birlikte belirli bir demokratik eğilim taşıyan bir bileşim vardır. Artık bu bileşim CHP’nin politikasına ne kadar hakim olacak, Türkiye’nin demokratikleşmesi ve Kürt sorununun çözümünü hedefleyen anayasa ve yasaların değiştirilmesi konusunda gerçekten demokratik bir rolü ne kadar oynayacak, bunu zaman gösterecektir. Ancak CHP isterse HDP ile birlikte Türkiye’nin demokratikleşmesi açısından motor güç olabilirler. CHP ile HDP’nin gücü belki tek başına hükümet olmaya yetmiyor, ama bu iki güç birleşirse gerçekten Türkiye’yi değiştirecek bir sinerji, bir güç ortaya çıkarırlar. Kendi güçlerinden daha büyük sonuç ortaya çıkarırlar. HDP’nin gücünü 80 milletvekiliyle sınırlamamak gerekiyor. Türkiye’nin temel sorunlarına çözüm olacak bir zihniyete, bir projeye sahip. Gücü buradan kaynaklanıyor. Bu açıdan CHP de kendisini yeni durumda değiştirirse, artık eski politikalarla yürüyemeyeceğini görürse, ya da eskinin sistem hükümeti olmayacaksa, eski sistemin yürütücüsü olmayacaksa, o zaman CHP demokratik duruş göstererek Kürt sorununun çözümünde doğru bir yaklaşım göstererek kendisi açısından tarihi bir dönüm noktası yaratabilir. Eğer CHP demokratik bir karaktere kavuşursa şu andaki konumuyla bile, şu andaki milletvekili sayısından çok öte Türkiye siyasetinde rol oynayabilir. Tabii bunların hepsi temenni, istek, beklenti. Aslında bunun potansiyeli de şu veya bu düzeyde CHP’de oluşmuş durumdadır. Artık bunu pratik içinde göreceğiz.

 

Sürecin en büyük aktörü yeni dönemde HDP olacak. HDP 80 milletvekiliyle bu dönemde parlamentoda temsil ediliyor.  HDP şimdiye kadar bu konuda önemli bir rol üstlendi. Sizce önümüzdeki dönemde HDP’nin misyonu ne olmalı?

HDP’nin misyonu tabii ki Türkiye’yi demokratikleştirme olacaktır; demokratikleşme temelinde Türkiye’nin tüm sorunlarının çözümünü hedefleyecektir. AKP, CHP, MHP eski düzen, eski sistem üstünde yönetim olmak istiyorlar. Öyle Türkiye’yi köklü demokratikleştirecek bir karaktere sahip değiller. Türkiye’nin sorunlarını çözen, çözümün önünü açan bir konumda bulunmuyorlar. Bu açıdan HDP’ye daha büyük rol düşmektedir. HDP, politikasıyla, dinamizmiyle kesinlikle 80 milletvekilinden daha büyük bir siyasi etkiyi parlamentoya taşıyacaktır. Çünkü HDP’nin 80 milletvekili yanında çok dinamik bir toplumsal tabanı bulunmaktadır. Tüm farklılıkları taşımaktadır. Öyle tek bir toplumsal kesimi değil, Türk’ü de, Kürt’ü de, Alevi’yi de, Sünni’yi de, Çerkez’i de, Arap’ı da, Süryani’yi de, Êzıdî’yi de, Azeri’yi de içinde taşıyan bir partidir. Kadınları ve gençleri içinde taşıyan bir partidir. Tüm sol demokratları, sosyalistleri içinde taşıyan bir partidir. Bu açıdan etkisi aldığı oydan, Meclisteki milletvekili sayısından çok daha büyük olacaktır. Bir kere bunun görülmesi gerekiyor. Çünkü toplumun demokrasi isteyen, demokratikleşme isteyen tüm kesimleri, yani dinamik kesimleri demokratikleşme mücadelesinde rol oynayacak kesimleri HDP temsil etmektedir. Hatta bundan sonra tabanını daha da genişletecektir. Belki şimdiye kadar HDP üzerinde yürütülen özel savaş nedeniyle bazı kesimler tereddütlü oldu, acaba demokratikleşme konusunda, özgürlükler konusunda ne kadar rol oynayacak biçiminde kaygılar taşıdılar. Bu nedenle belki HDP’ye yönelmediler. İşte önümüzdeki dönemde HDP bunları da etrafında toplayarak demokrasi mücadelesini yükselten bir parti olacaktır. Mevcudu kabul etmeyecektir. Mevcut durumu muhafaza eden yaklaşımları reddedecektir.

Artık eski politikalarla bir yere gidilemez. Türkiye’nin mutlaka açılım yapması gerekiyor. Mevcut durumdan kurtulması için belirli bir siyasal hamle yapması gerekiyor, köklü değişiklikler yapması gerekiyor. İşte bunun motoru ancak HDP olabilir. HDP dışında diğer partilerden bunu beklemek mümkün değildir. Diğer partileri bile demokratikleşme konusunda zorlayacak, çekecek HDP’dir, itecek HDP’dir. Herkesin bu gerçeği görmesi gerekiyor.

Zaten halk bu coşku ve heyecanla HDP’ye oy verdi. HDP en başta da otoriterizmi önledi. Erdoğan’ın tek adama dayalı otoriterizmini önledi. Türkiye’ye nefes aldırdı. Türkiye kamplaşma, kutuplaşma, kayıkçı kavgasıyla bunalmıştı. Halkta moral kalmamıştı, toplumda moral kalmamıştı. Bir gerilim yaşıyordu. HDP’nin barajı aşması bunu rahatlattı. Herkesi daha doğru, daha mantıklı düşünmeye götürdü. AKP’nin o kibri, o üsttenci yaklaşımına son verdi. AKP’nin politikaları herkesi gerilime sokuyordu. HDP taraftarlarında, CHP taraftarlarında, MHP taraftarlarında her kesimi gerilim içine sokuyordu. Hele Türkiye gibi demokratikleşme sorunlarını çözmemiş bir ülkede bu politika gerçekten çok tehlikeliydi. HDP buna son verdi. Bu yönüyle Türkiye tarihinde çok stratejik, çok önemli rol oynadı. Bunu Türkiye siyasi tarihi yazacaktır. Ama bu etkisini, bu rolünü şimdi demokratikleşme mücadelesinde, demokratikleşmede oynatması gerekiyor. Öyle sadece koalisyonda yer alacak ya da sistemin parçası olacak bir parti değildir. İktidar olayım, hükümet olmanın nimetlerinden faydalanayım yaklaşımı içinde olamaz. Ancak kendi demokratikleşme projesini, demokratikleşme ufkuna cevap verebilecek politikaları destekleyebilir, bu politikaların içinde olabilir. Böyle yaklaşır. Yoksa eski sistemin üzerinde hükümet olma yaklaşımları kabul edilemez. Tek başına da olsa koalisyon biçiminde de olsa HDP’nin böyle bir misyonu yoktur. Bu yönüyle HDP toplumun, halkların kendine verdiği misyonu göz ardı etmeden, demokratikleşme temelinde Türkiye’yi köklü dönüşüme götürme çizgisinden vazgeçmeden siyasal mücadelesini yürütmelidir. Çünkü Türkiye’nin HDP projesin ihtiyacı var, HDP programına ihtiyacı var. HDP’nin gücü budur, HDP’nin rolü budur. Türkiye’yi değiştirme, dönüştürme, demokratikleşme rolü var. Bundan uzak duramaz. Bundan uzak durarak politika yürütemez ve eski Türkiye üzerinde hükümet olacak hiçbir siyasi ilişkinin, kombinezonun ya da koalisyonun içinde de yer alamaz. Herhangi bir koalisyonu da destekleyemez. Sadece Türkiye’de demokratik bir anayasayı, demokratik bir yapılanmayı hedefleyen politikaları destekleyebilir, parçası olabilir.

Bu açıdan HDP’nin tutumu önemlidir. HDP, Türkiye’deki siyasetin ne olduğunun ölçülerini ortaya koyabilecek bir partidir. Herkesin kaç ayarda olduğunu bütün toplumun gözü önüne serecektir. Artık bir HDP vardır. Herkes HDP aynasında kaç ayar olduğunu, ne olduğunu görecektir. Demokrasinin ölçüsü, özgürlüklerin ölçüsü HDP ile birlikte yükselmiştir. Erdoğan tabii ki otoriter, baskıcı, kibirli karakteriyle herkese rahmet okutmuştur. Neredeyse herkes Türkiye’de demokrat olacak. Yakın zamanda Demirel öldü, Erdoğan’ın tutumundan dolayı neredeyse şu kadar demokrat, şu kadar özgürlükçü olarak anıldı. Gerçekten de Erdoğan ölçü olursa, Erdoğan’a göre değerlendirme yapılırsa demokrat olmayan kötüler de demokrat görülebilir. İşte HDP bunu yıktı. Artık Erdoğan’a göre değerlendirmeler değil de, HDP’ye göre değerlendirmelerin yapılması lazım. Kimin demokrat olup olmadığı olumsuza göre değil, olumlu olan, gerçekten halkların özgürlük ve demokrasi adına umut beslediği, bunun için parlamentoya taşıdığı HDP ölçülerine göre belli olacaktır.

Bu açıdan biz HDP’nin tarihi bir rol oynayacağını düşünüyoruz. Çünkü çok güçlü bir demokrasi birikimine ve tarihine dayanıyor. Öyle kendine demokrat, kendine Müslüman değildir. AKP gibi tarihinde demokrasi mücadelesi olmayan bir parti de değildir. Türkiye solunun onlarca yıldır yürüttüğü demokrasi birikimine dayanıyor. Hatta Türkiye cumhuriyetinden bugüne yürütülen bütün demokrasi mücadelesine, sosyalist güçlerin özgürlük mücadelesine dayanıyor. Bu açıdan Türkiye’nin tüm sol ve sosyalist damarı HDP içinde yer almıştır. Yine kırk yıldan fazladır sürdürülen Kürt halkının özgürlük mücadelesine ve bunun yarattığı demokratikleşme birikimine dayanıyor. Böyle bir köklü tarihe, mücadeleyle oluşturulmuş birikimlere dayanan bir HDP gerçeği vardır. Böyle bir tarihsel ve toplumsal temeli olduğu için de siyasal gücü 80 milletvekilinden öte sonuçlar doğuracak bir enerjiyi, bir gücü ortaya çıkaracak bir partidir. Eğer gerçekten tarihi misyonuna uygun davranırsa, tarihi misyonunu unutmazsa HDP’nin önümüzdeki dönemde Türkiye tarihinde çok önemli rol oynayacağını herkes görecektir.

YARIN: AKP’nin silah bıraktırma çağrıları, Önder Apo’ya uygulanan tecrit ve Rojava’daki gelişmeler…

 

Cemil Bayık: Seçim sonuçları Türkiye’deki siyaset anlayışında önemli değişikliklere yol açacaktır. 7 Haziran sadece bir HDP başarısı değildir, aynı zamanda Türkiye’deki siyaset tarzının değişmesinde de bir dönüm noktası olacaktır.4cf66afae34b7e279b4bcc837f64e2e881cd151c_1434870733

21 Haziran 2015 Pazar 09:09
BEHDİNAN – ALİ GÜLER/CİHAN ÖZGÜR

KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Cemil Bayık, seçim sonuçları, koalisyon tartışmaları, çözüm süreci ve son gelişmeleri ANF’ye değerlendirdi. Bayık, “Kuşkusuz seçim sonuçları Türkiye’deki siyaset anlayışında önemli değişikliklere yol açacaktır. 7 Haziran sadece bir HDP başarısı değildir, aynı zamanda Türkiye’deki siyaset tarzının değişmesinde de bir dönüm noktası olacaktır. Bundan sonra otoriter, kibirli zihniyetlerin Türkiye siyasetinde yer almaları çok zor olacaktır. Herkes Erdoğan ve AKP şahsında dersini almıştır” dedi.

Seçim sonuçlarının Hareketleri açısından da önemli etkileri olduğunun altını çizen Cemil Bayık, “Bütün Kürt halkı HDP’ye kendini temsil etme hakkını vermiştir. Bu aynı zamanda Önder Apo’nun ve Kürt Özgürlük Hareketi’nin Kürtleri temsil ettiğinin de dünyaya ilanıdır… Seçim sonuçları Kürt sorununun demokratik temelde çözümü eğilimini de ortaya çıkarmıştır. Demokratik çözüm eğilimine güç vermiştir. Hareketimiz Kürt sorununun Türkiye’nin demokratikleşmesi temelinde çözülmesi konusunda tutumunu ve yaklaşımını bundan sonra da sürdürecektir. HDP projesinin bu temelde daha etkili hale gelmesi açısından üzerine düşen sorumluluğu yerine getirecektir” diye konuştu.

KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Cemil Bayık sorularımıza şu yanıtları verdi:

7 Haziran’da Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da yapılan genel seçim sonuçlarının ortaya çıkardığı tablo gelecek için ne ifade ediyor?

7 Haziran seçimlerinin tarihi bir seçim olduğunu seçimden önce herkes söylemekteydi. Nitekim seçim kampanyasının sertliği, daha önce Türkiye’de görülmemiş biçimde Cumhurbaşkanının da seçim kampanyasına AKP lehine katılması bu seçimin Türkiye açısından da bir dönüm noktası olduğunu ortaya koyuyordu. Bu seçim, Türkiye daha otoriter bir ülke haline mi gelecek, yoksa Erdoğan şahsında AKP’nin otoriter hegemonik politikasına dur denilerek demokratikleşme doğrultusunda mı ilerlenecek, bunu belirleyecekti. Nitekim Türkiye halkları bunu hissettiğinden otoriterleşme ve yeni bir hegemonik sistem yaratma eğilimine dur dediler. Böylelikle Erdoğan’ın ve AKP’nin Türkiye’yi dışarıda ve içeride çatışmalara dayalı maceralara sürüklemesinin önüne geçilmiş oldu.

Seçimden önce zaman zaman söylenildiği gibi Tayyip Erdoğan ve AKP bir güç zehirlenmesine uğramıştı. Gerçekten de Erdoğan şahsında tarihte görüldüğü gibi insanları büyük olumsuzluklara sürükleyen, kendisini de çok kötü durumlara düşüren kibrin zirveleşmesi yaşanıyordu. 7 Haziran seçiminde bu otoriterleşmeye, bu kibre, bu her şeyi ben bilirim diyen otoriter yaklaşıma dur denilmiştir. Halkların özgürlük ve demokrasi bilinci, AKP’nin bu politikasını kabul etmediğini, Türkiye’nin otoriterleşmeyle değil de demokratikleşmeyle istikrara ve barışa kavuşacağını ortaya koymuştur.

Kuşkusuz bu seçimin en başarılı partisi HDP’dir. HDP belki oy oranı itibariyle Türkiye’nin en büyük partisi olmamıştır. HDP, mevcut durumda hala en büyük parti değildir, ama 7 Haziran seçimlerinde Türkiye açısından yeni şeyler söyleyen, Türkiye’nin geleceği açısından halklara umut veren tek parti HDP olmuştur. AKP zaten daha fazla otoriterleşmek isteyen hegemonik, otoriter bir parti olarak tüm Türkiye’ye hükmetmeyi, Türkiye’yi yeni Türkiye olarak tanımladığı kendi zihniyetinde şekillendirmeyi hedefliyordu. Bununla aslında Türkiye’de 90 yıldır süren hegemonik otoriter zihniyeti yeni bir hegemonik anlayışla daha da kurumsallaşmış faşist bir ülke haline getirmek istiyordu. CHP hala eski politikalarında ısrar ediyordu. Kadrolarında ve söylemlerinde kısmi bir olumlu değişiklik yaşansa da, temel sorunlarda CHP’de köklü değişiklikler yaratacak, Türkiye’nin demokratikleşmesi ve özgürleşmesine hamle yaptıracak herhangi bir politika değişikliği gerçekleşmemişti. MHP ise zihniyeti ve karakteri belli olan ırkçı, milliyetçi bir partidir. Türk-İslam sentezini esas alan, Türkiye’deki herkesi Türk gören, bu konuda herhangi bir esneme de göstermeyen bir karaktere sahip olarak Türkiye’nin geleceği açısından oynayacağı olumlu bir rolü yoktur. İşte bu gerçekler HDP’nin Türkiye’nin geleceğini belirleyen bir parti olarak bu seçimden başarıyla çıkmasını sağlamıştır.

HDP TÜRKİYE’NİN KARA KADERİNİ KIRMIŞTIR

HDP çok şey değiştirmiştir. Her şeyden önce amiyane deyimle Türkiye’nin makus talihini, ya da kara kaderini kırmıştır. Demokrasi güçleri bir araya gelemez, sol güçler bir araya gelemez, Türkiye’nin farklı etnik ve dinsel toplulukları bir araya gelip demokrasi mücadelesini yükseltemezler; dolayısıyla Türkiye otoriter, hegemonik, baskıcı, tek tipçi rejimlere mahkumdur anlayışı, algısı vardı. HDP seçimdeki başarısıyla bu algıyı yerle bir etmiştir. Türkiye’de 90 yıldır yürütülen demokrasi ve Özgürlük Mücadelesini ve bu mücadelenin yarattığı birikimleri bir araya getirmeyi başarmıştır. Özgürlük ve demokrasi isteyen tüm toplulukları bir araya getirmeyi başarmıştır. Türkiye’de bütün farklı etnik ve inanç topluluklarını yok ederek tek bir etnisiteye ve inanca dayalı kara kadere son vermiştir.

1960’ların sonundan başlayarak 1980’lere kadar solun, sosyalistlerin Türkiye’de gerçekten de bir örgütlü gücü, yükselişi vardı. 12 Eylül faşizmi bir daha belini doğrultamayacak düzeyde sol güçlerin üzerine gitmiş, tırpanlamış ve ezmişti. 12 Eylül faşizmi Kürt Özgürlük Hareketi’ni de ezerek kökünü kazımak istemiş, ancak bunu başaramamıştı. Kürt Özgürlük Hareketi 12 Eylül karşısında ayakta kaldığı gibi, o günden bugüne Türkiye’deki sol güçleri, sosyalist güçleri, demokrasi güçlerini, tüm özgürlükçü güçleri bir araya getirme çabası içinde de olmuştu.

Kuşkusuz bu çabaların belli olumlu sonuçları olmuştu, ama istenen sonuca ulaşmamıştı. Sol güçlerin, sol demokratların, sosyalistlerin, Türkiye’nin demokratikleşmesinden yana olan tüm güçlerin birleşmesi gerçekleştirilememişti. Bu durumda kültürel soykırımcı baskıcı egemen güçlerin on yıllarca iktidarlarını sürdürmelerine yol açmıştı. 2002’de AKP’nin iktidar olmasının nedeni de sol güçlerin birleşmemesi, sol demokrat bir seçeneğin ortaya çıkmamasıydı. AKP demagojik olarak demokrasi ve özgürlüklerden söz etmiş, demokrasi güçlerinin yarattığı boşluk ortamında 2002 seçimlerinde iktidara gelmişti. Eğer sol demokrat bir alternatif olsaydı AKP’nin 2002’de tek başına iktidara gelmesi mümkün değildi. Hatta o günün koşulları sol demokratların güçlü bir hamle yapması için çok büyük bir zemin sunuyordu. Ama sol ve sosyalizmin 12 Eylül darbesinin ağır sillesini yemesi, yine derin güçlerin sol ve sosyalistlerin bir daha buluşmaması için, birleşmemesi için özel ve psikolojik bir savaş yürütmeleri sol güçlerin bir araya gelmesini engellemiş, bu nedenle de 2002 seçimlerinde AKP çok rahat bir biçimde iktidara gelmişti.

HDP, AKP’NİN YENİ HEGEMONYA PEŞİNDE KOŞAN İKTİDARINA SON VERMİŞTİR

Türkiye tarihinde AKP kadar rahat iktidar olan başka bir partiye rastlanmamıştır. Aslında AKP herhangi bir rakip olmadığı için seçimi kazanmıştır. Eğer ciddi bir rakibi olsaydı ne tek başına Hükümet olabilirdi, ne de Türkiye siyasetinde bu düzeyde etkili hale gelebilirdi. 2002 seçiminde Türkiye halkları demokrasi istiyordu, özgürlük istiyordu. Yirmi yıllık savaş sürecinde sadece Kürt halkı üzerinde baskı kurulmamış, Türkiye halkları üzerinde de büyük bir baskı yapılmış, bir cendere kurulmuştu. Bu açıdan 2002 seçimlerinde Önder Apo’nun çağrısıyla Kürt Özgürlük Hareketi’nin silahlı güçlerini Türkiye sınırları dışına çektiği, ateşkes ve çatışmasızlığı sağladığı ortamda halklar baskıların son bularak özgür ve demokratik yaşamın gelişmesini ve yirmi yıllık süren kirli savaşta bütün kaynakların savaşa akması sonucu ortaya çıkan yoksullaşmanın ortadan kaldırılmasını istiyordu. Bunu en iyi yapabilecek de sol demokrat güçlerdi. Ama sol demokrat güçler bir araya gelemediği için, derin güçler CHP eliyle sol güçleri kontrol etme, bir araya gelmesini engelleme yoluna gittiği için AKP seçimleri kazanmış, 13 yıldır Özgürlük Hareketi dışında önünde ciddi bir engel görmeden Türkiye’yi yönetmiştir. Ancak bu seçimlerle birlikte tüm demokrasi güçlerinin birleşmesi, sosyalistlerin, solun, tüm sol demokratların bir araya gelmesi, Kürtler ve Aleviler başta olmak üzere tüm diğer etnik ve inançsal toplulukların demokratik ulus anlayışı temelinde HDP çatısı altında buluşarak bir demokrasi ittifakını, demokrasi güçlerinin birliğini ortaya çıkarması AKP’nin yeni hegemonya peşinde koşan otoriter iktidarına son vermiştir.

BU BİRLİK KORUNURSA DEMOKRATİK DEVRİM GERÇEKLEŞİR

Bu başarı yeni bir durum ortaya çıkardığı gibi, Türkiye’nin geleceğinin nereye doğru evrileceğini de ortaya koymaktadır. Eğer demokrasi güçleri bu birliğini korur, daha da geliştirirlerse, Türkiye’deki demokrasi mücadelesinin demokratik devrimle tamamlanarak Türkiye’nin demokratikleşmesi, tüm farklı kimliklerin kendilik olarak demokratik Türkiye içinde özgür ve demokratik yaşamlarını sağlamaları gerçekleşecektir. Bu seçimlerin ortaya çıkardığı tablo açısından en önemli gördüğümüz nokta budur. Yoksa seçim tablosunun esas görüntüsü AKP şu kadar oy almış, CHP şu kadar oy almış, MHP şu kadar oy almış değildir. Bu seçimin ortaya çıkardığı en önemli sonuç, demokrasi ve özgürlükçü güçlerin bir araya gelerek ortak hareket ettiğinde başarılı olacağının kanıtlanmasıdır. Bu başarı yeni başarıları da beraberinde getirecektir. Bu başarı üzerinden demokrasi güçlerinin ayağa kalkışı, sol güçlerinin ayağa kalkışı, farklı etnik ve dinsel toplulukların kendi kimliğiyle ayağa kalkışı ve var olmaları gerçeği görünür hale gelecektir. Böylece Türkiye artık solun ezilmiş olduğu, tüm etnik ve dinsel farklılıkların da ötekileştirildiği bir Türkiye olmaktan çıkarak sol demokratların öncülüğünde ve belirleyiciliğinde bütün farklılıkların kendilik olarak özgür ve demokratik olarak yaşayacağı bir demokratik ulus, bir demokratik Türkiye gerçeğine doğru yönelim olacaktır.

AKP’nin 13 yıllık iktidarı boyunca Kürt sorununa yaklaşımını nasıl değerlendiriyorsunuz?

AKP’nin iktidara gelirken demokrasi ve özgürlükten söz ettiğini biliyoruz. Öte yandan CHP’nin 2002 seçimlerinde klasik politikaları bırakmaması vardı. MHP’nin zaten ırkçı, milliyetçi karakteri nedeniyle iktidara alternatif olması mümkün değildi. DEHAP da birlikte hareket ettiği çeşitli sol gruplarla barajı aşamayınca diğerlerine göre daha demokrat görünen AKP birinci parti olmuştu. AKP iktidara geldikten sonra Kürt Özgürlük Hareketi defalarca dilinde tüy bitercesine “barış barış” diyerek “adım at” çağrısı yapmış, ancak AKP Hükümeti kılını kıpırdatmamış, Kürt sorununun çözümü için hiçbir adım atmamıştır. AKP’nin bu tutumu karşısında 1 Haziran 2004 gerilla hamlesi gerçekleştirilmiştir. Gerillanın giderek etkinliğinin artması karşısında AKP diğer hükümetler gibi ayakta kalamayacağını, varlığını sürdüremeyeceğini görerek Kürtlere karşı yeni bir politika içine girmiştir. Bir zamanlar Demirel, Çiller ve Mesut Yılmaz’ın yaptığı gibi Erdoğan da Kürt sorununda yeni bir yaklaşım ortaya koymak zorunda kalmıştır. 2005 yazında Amed’te “Kürt sorunu vardır, bu aynı zamanda benim de sorunumdur” demiştir. Bu yaklaşım, demokratik karakterinden ya da bir çözüm projesi olmasından ileri gelmemiştir. Çünkü daha iki yıl önce “düşünmezseniz Kürt sorunu yoktur” diyen biriydi.

AKP silahlı güçlerin, gerilla güçlerinin Türkiye sınırları dışına çıktığı çatışmasızlık ortamında iktidara gelmişti. AKP de devletin çeşitli kesimleri gibi “Önderlikleri yakalandı, PKK tasfiye oldu” düşüncesindeydi. Bu yönüyle iktidara gelirken ne bir çözüm projesi, ne de bir savaş planlaması bulunuyordu. Kürt Özgürlük Hareketi çözümsüzlük karşısında mücadeleyi yükseltince ne çözüm politikası ne de savaş planlaması olan AKP şaşkın bir duruma düştü. Kürtlere karşı diğer Hükümetler gibi hemen bir savaş politikası yürütecek durumda değildi. Buna ne hazırlığı vardı ne de yürütecek gücü. Hemen savaşa girmesi durumunda kendisinin de iktidardan düşeceğini biliyordu. Çünkü özgürlüklerden, demokrasiden söz ederek iktidara gelmişti. Bu nedenle Kürt sorunu benim de sorunumdur diyerek Kürtlerin kendine karşı tutum değiştirmesini ve bu temelde Özgürlük Hareketi’nin yürüttüğü mücadeleyi engelleme politikasına yönelmiştir.

Öte yandan Türk asker-sivil bürokrasisi de Kürt Özgürlük Hareketi’nin yeniden bir gerilla hamlesi yapması karşısında Hükümeti sıkıştırarak bir savaş içine sokmaya çalışmışlardır. Ancak AKP Hükümeti bir savaş politikası yürütecek durumda olmadığından, hem Kürtleri, hem de asker-sivil bürokrasiyi idare eden bir politika yürütmüştür. Ancak uzun süre böyle her iki tarafı da idare eden bir politika yürütmesi mümkün değildi. Bir taraftan Özgürlük Hareketi’nin mücadelesi, diğer taraftan asker-sivil bürokrasinin sıkıştırması karşısında yeni politikalara yönelmek zorundaydı. Nitekim 2007’de Yaşar Büyükanıt’la anlaşarak Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı savaşı yürütme çerçevesinde AKP iktidarda kalmış, Abdullah Gül de Cumhurbaşkanı seçilmişti. 2007’de şiddetli bir savaş kararı verilmiş, bu savaşı yürütmek için de Amerika’ya gidilmiş, Amerika’da Bush’un desteği alınmıştı. Hem siyasi hem de teknik destek alınarak Kürt Özgürlük Hareketi’nin etkisizleştirilerek tasfiye edilmesi hedeflenmiştir. Tabii ki bu desteği alırken bu desteğin karşılığı olarak da o güne kadar tanımadıkları Güney Kürdistan federasyonunu tanımak zorunda kalmışlardır. Bu teknik destek sonucu Medya Savunma Alanlarına hava saldırıları yapılmış, böylelikle teknik olarak kendilerine avantajlar sağladıkları bir savaş yürütmüşlerdir. 2007 sonundan başlayarak hava saldırıları yaptıkları gibi, 2008’in Şubat’ında HPG Anakarargahı’nın bulunduğu Zap alanına bir imha operasyonu yöneltmişlerdir. Ancak bırakalım sonuç almayı, büyük bir bozgunla geri dönmek zorunda kalmışlardır.

Bu durum, savaşla Kürt Özgürlük Hareketi’nin tasfiye edilemeyeceğini bir daha ortaya koymuştur. Bu çerçevede Yaşar Büyükanıt’tan sonra Genelkurmay Başkanı olacak İlker Başbuğ’la bir özel savaş politikası yürütme konusunda uzlaşmışlardır. Dil ve kültür alanında bazı yumuşamalar yapma çerçevesinde Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı bir özel savaş yürütülerek tasfiye politikası izlenecektir. İşte 2008’den bu yana AKP’nin sanki Kürt sorununda çözüm için bir şeyler yapacakmış gibi bir yaklaşım ortaya koyarak Kürt Özgürlük Hareketi’ni zamana yayılmış özel bir savaşla tasfiye etme politikası izlemesi bu temelde yürürlüğe konulmuştur. Sadece askeri güçleriyle sonuç alamayacaklarını anladıkları için böyle bir özel savaşı yürütmenin örtüsü olarak Kürt sorununda bir şeyler yapacakmış, adımlar atacakmış beklentisi yaratmıştır. Bunun için bu yıllarda zorunlu olarak kırıntı düzeyinde diyebileceğimiz kimi yumuşamalar yaparak bu özel savaş politikasını, yani demokrasi güçlerini, Kürt halkını ve toplumu aldatma politikasını sürdürmüşlerdir.

Bu özel savaş politikasının boşa çıkarılması ve AKP’nin bu seçimde hezimete uğramasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Kürt Özgürlük Hareketi bu özel savaşı gördüğünden, bu özel savaşı teşhir etme, boşa çıkarma politikasına yönelmiştir. Kürt Özgürlük Hareketi’nin Oslo’daki görüşmeleri, Önder Apo’nun İmralı’da yürüttüğü diyaloglar ve gösterdiği politik tutum, eğer olabiliyorsa devlete adım attırmak, ama bu olmuyorsa AKP’nin, Türk devletinin yürüttüğü özel savaşı, zamana yayılmış tasfiye politikasını boşa çıkarma amaçlı gerçekleşmiştir. 2008’den bu yana bazen şiddetli savaş biçiminde ortaya çıksa da, Kürt Özgürlük Hareketi’yle AKP arasında büyük bir siyasal mücadele sürmüştür. AKP yürüttüğü özel savaşla Kürt Özgürlük Hareketi’ni etkisizleştirme, tasfiye etme politikası izlerken, Önder Apo ve Kürt Özgürlük Hareketi ise toplumu, siyasi güçleri ve devleti Kürt sorununun çözümüne hazırlama, Kürt sorununun çözümüne yatkın hale getirme çabası içinde olmuştur. Yakın zamana kadar yürüyen siyasal mücadelenin karakteri esas olarak bu şekildedir.

Önder Apo ve Kürt Özgürlük Hareketi ateşkesler yaparak, çatışmasızlık sağlayarak, ön açıcı politik adımlar atarak sürekli Kürt sorununun çözümünden yana olduğunu göstermiş, Kürt sorununun nasıl çözüleceği konusunu kamuoyunun gündemine koymuştur. Türkiye’nin Kürt sorununu çözmeden demokratikleşemeyeceğini, istikrar ve barışa kavuşamayacağını, sadece içeride değil, dışarıda bile Türk devletinin barış ve istikrara kavuşması için Kürt sorununun çözümünün kaçınılmaz olduğunu ortaya koyan yaklaşımını sürdürmüştür. Kürt sorununun çözümünü de demokratikleşme ve Türkiye’nin siyasal birliği içinde Kürt halkının kendi kimliği ve kültürüyle özgürce yaşaması temelinde gerçekleşebileceğini her fırsatta vurgulamıştır. Bu gerçeklik, Türkiye toplumunda kabul görmüştür. Türkiye toplumu da Kürt sorununun çözümünü ister hale gelmiştir. AKP bu gerçeği gördüğü için “demokratik açılım” ve “çözüm süreçleri”nden söz ederek Kürt sorununu çözecekmiş beklentisini yaratma temelinde seçimlerde başarılı olmayı hedeflemiştir. Seçimlerde AKP’nin başarısının altında yatan en temel etken, çatışmasızlığın var olduğu ortamda Kürt sorununu çözeceği beklentisi yaratmasıdır.

AKP’NİN GERÇEK YÜZÜ ORTAYA ÇIKARILMIŞ VE TAMAMEN DEŞİFRE OLMUŞTUR

Kürt Özgürlük Hareketi de AKP’nin bu gerçek yüzünü açığa çıkarmak için AKP’yi ve devleti çözüme zorlayan, çözüm zeminine çeken, adım attırmaya çalışan bir politika izlemiştir. Sonuç itibariyle Önder Apo’nun ve Hareketimizin izlediği politika karşısında AKP’nin ve devletin bir çözüm politikası olmadığı ortaya çıkmıştır. 2013 ve 2015 Newrozlarında Önder Apo’nun ortaya koyduğu çözüm manifestoları, yine Önder Apo’nun demokratik müzakere taslağını hazırlayıp AKP’ye ve kamuoyuna sunması, en son AKP Hükümetiyle on maddelik demokratikleşme deklarasyonu üzerinde mutabakat sağlanması, bunun Dolmabahçe Sarayında tüm kamuoyuna deklare edilmesi AKP’nin gerçek yüzünün açığa çıkmasına vesile olmuştur. Zaten yıllardır çözeceğim diyerek, adım atacağım diyerek halkı oyalayan, ama adım atmayan, halkı oyalayıp adım atmadığı gibi sürekli halk üzerinde baskı yapan, siyasal soykırım operasyonlarıyla binlerce insanı zindanlara atan, her mitingde bir iki genci, yurtseveri katleden, bu yönüyle Kürt halkına karşı saldırıları durdurmayan AKP hükümetinin bu politikası Erdoğan’ın Kürt sorunu da yok, taraf da yok, masa da yok, izleme heyeti de yok demesiyle tamamen deşifre olmuştur.

Tabii ki sadece Erdoğan’ın son söyledikleri bu özel savaş gerçeğinin deşifre olmasına neden olmamıştır. Son yıllarda hep demokratikleşme ve çözüm beklentisi yaratıp adım atmaması, aksine halk üzerinde baskı ve terör uygulaması zaten AKP’ye karşı büyük tepkiler ortaya çıkarmıştı. Gezi Direnişinde halka çok sert yaklaşması da Türkiye toplumunda teşhir olmasını sağlamıştı. Kobanê’de süren tarihi direnişte açıkça IŞİD’ten yana olması, Kobanê niye bu kadar önemlidir, Kobanê’ye neden sahipleniliyor diyerek öfkelenmesi, bunlar yetmiyormuş gibi IŞİD’in saldırıları artınca halkın, Kürtlerin, bütün demokrasi güçlerinin, dünyanın gözüne bakarak “işte Kobanê de düştü düşecek” demesi, Erdoğan şahsında AKP Hükümetinin maskesini indirmiş, cilasını döküp boyasını silerek esas karakterini ortaya çıkarmıştır.

AKP’nin bu seçimde hezimete uğramasının esas nedeni, Kürdistan’da bir çözüm politikası olmaması, çözümden söz edip beklenti yaratıp çözümsüzlükte ısrar etmesidir. Kürt halkına, Kürt halkının Özgürlük Mücadelesine karşı zamana yayılmış bir tasfiye politikası izlemesi ve bunun anlaşılması AKP’nin Kürdistan’da hezimete uğramasının en temel etkenidir. Kürt halkı ve AKP’ye o güne kadar oy verenler, AKP’nin beklenti yaratan, aldatan, oyalayarak Kürt sorununu çözümsüz bırakan politikasına gereken cevabı vermişlerdir. Kürt halkının aldatılamayacağını, oyalanamayacağını, Kürt halkının değerleriyle alay edilemeyeceğini başta Erdoğan olmak üzere AKP Hükümetine göstermişlerdir.

AKP’ye oy veren Kürtler de Önder Apo’nun, PKK’nin AKP’ye çözüm için her türlü fırsatı sunduğunu ve bunun değerlendirilmediğini görmesi sonucu AKP saflarını terk ederek HDP’ye yönelmişlerdir.

HDP’nin başarısı sadece AKP karşıtlığı ve oluşan fırsatların sonucu mudur, yoksa HDP projesinin bir sonucu mudur?

Kuşkusuz bu başarının gerçekleşmesinde birçok etken var. Tek bir etkenin bu başarıyı getirdiğini söylemek gerçeği görmemek olur. Bütün etkenleri bir araya getirerek başarıyı sağlatan HDP projesidir. HDP’nin demokratik ulus projesidir. HDP’nin tüm etnik ve dinsel farklılıkları, tüm sosyal farklılıkları bir araya getiren ve onların kendi olarak özgür ve demokratik yaşamını sağlama zihniyetidir. Tabii ki tüm bunları da sol demokrat bir anlayışla gerçekleştirme yaklaşımı HDP’nin başarısının temelidir. HDP, halktan, ezilenlerden yana bir partidir. Halktan, ezilenden yana olmak demek, sol demokrat bir parti olmak demektir. Sol demokratlık etnik ve dinsel, inançsal, sosyal, kültürel, cins olarak tüm ezilenlerin özgür ve demokratik yaşamasını sağlama zihniyeti, ideolojisi, teorisi, politikası ve projesine sahip olmaktır. Sol olmanın karakteri buradan ileri gelmektedir. HDP projesinin karakteri tabii ki soldur, ama herhangi bir sol değildir. Geçmişteki tüm deneyimlerden ders çıkararak, tüm insanlık tarihinin irdelenmesi sonucu ortaya çıkan bir demokratik ulus yaklaşımı, bir demokratik toplum anlayışı, demokratik topluma ve demokratik ulusa dayalı bir demokrasi anlayışı HDP’nin ideolojik ve teorik zihniyeti olmaktadır. Başarısı böyle bir ideolojik-politik çerçeve ve bunun siyasal, toplumsal, kültürel, ekonomik bir proje ortaya koymasıyla gerçekleşmiştir. Bu açıdan HDP’nin başarısını tek tek etkenlere bağlamak yerine, bütün bu etkenleri bir araya getiren, bütün bu etkenlerin bir ideoloji ve politika doğrultusunda projeye kavuşturan karakterinde görmek gerekmektedir.

BU ÇİZGİ ÖNDER APO’NUN ÇİZGİSİDİR

Tabii ki bu çizgi esas olarak Önder Apo’nun çizgisidir; Önder Apo’nun demokratik topluma dayalı özgür ve demokratik yaşam projesini ifade etmektedir. Önder Apo, klasik partilerle toplumların özgür ve demokratik yaşama kavuşamayacağını ortaya koymuştur. Bu açıdan bütün toplulukların kendilik olarak örgütlenmesi, örgütlü topluluk olarak demokratik toplum haline gelmesini özgür ve demokratik yaşamın esası olarak görmüştür. Bunun için de bütün farklı siyasal görüşlerin, sosyal grupların, etnik ve dinsel toplulukların kendi örgütlülüğüyle katıldığı HDK projesini önermiştir. Böyle bir demokratik topluma dayalı, Halkların Demokratik Kongresi üzerinden de bir partileşmeye gidilmesi perspektifini ortaya koymuştur.

Bu projenin ideolojik özü de, kurumlaşması da demokratiktir. Hiç kimseyi eritmeyen, tek tipleştirmeyen bir toplum projesidir. Siyasal çizgisi demokratik ulus ve demokratik topluma dayalı demokratik devrim programını ifade etmektedir. Bu açıdan sosyalistler başta olmak üzere tüm sol demokratlar Türkiye siyasetinde rol alabilecek, Türkiye siyasetine müdahale edebilecek bir duruma gelmek için HDK ve HDP çatısı altında bir araya gelmişlerdir. Diğer yandan Aleviler, Êzîdîler, Süryaniler, Ermeniler, Çerkezler, Azeriler ve diğer bütün ötekileştirilmiş etnik ve inançsal topluluklar HDP projesiyle özgür ve demokratik yaşama kavuşacaklarını görmüşlerdir. O güne kadarki ulus-devlet projesinin ezerek yok etmek istediği tüm topluluklar demokratik ulus anlayışına sahip HDP çatısı altında kendilik olabilecekleri ve HDP çatısı altında yürütülebilecek mücadeleyle özgür ve demokratik yaşama kavuşacaklarına inanmışlar ve bu projenin etrafında toplanmışlardır. Kadınlar HDP’yi kendi partileri olarak görmüşlerdir. Çünkü HDP çizgisi kadın eksenli demokratik ekolojik toplum yaratma çizgisidir. Kadınların tarihteki toplumcu özgürlükçü karakteri, hak, adalet, eşitlikçi karakteri HDP’nin temel ruhu olarak benimsenmiştir. Kadınlar da ezilen, ötekileştirilen bir cins olarak kendi özgür ve demokratik yaşamlarını bu karakterdeki HDP’de gördükleri için, bırakalım HDP’ye sadece destek vermeleri, HDP’nin yönetiminden çalışanlarına kadar en fazla emek veren, en coşkulu çalışan kesim olarak HDP projesinin başarısında en önemli rolü oynamışlardır. Gençler ise kendilerini ancak böyle bir demokratik toplum ve özgürlükçü projede ifade edeceklerini, kendilerini toplum içinde etkin kılacaklarını görmüşler ve HDP’nin dinamik ruhu olmuşlardır.

HDP TÜM ORTADOĞU’NUN İLACI OLAN BİR PARTİYDİ

HDP’nin demokratik ulusa, demokratik topluma dayalı demokratikleşme ve tüm farklı toplulukların kendi kimliğiyle özgür ve demokratik yaşamasını sağlama zihniyeti, programı HDP’yi Türkiye’nin en canlı, en dinamik partisi haline getirmiştir. Türkiye’nin ihtiyacı HDP’ye vardır. Türkiye tarihi HDP gibi bir partiye, zihniyete sahip olmadığı için hep çatışma, çekişme, savaş, istikrarsızlık içinde yaşamak biçiminde geçmiştir. Türkiye ancak HDP gibi bir zihniyete, bir politikaya, bir projeye sahip olursa barış ve istikrar içinde özgür ve demokratik yaşamına kavuşabilirdi. HDP tam da Türkiye’nin ilacı olan bir partiydi. Sadece Türkiye’nin değil, tüm Ortadoğu halklarının ilacı olan bir partiydi. Çünkü Ortadoğu’da inançlar ve etnik kimlikler birbirini boğazlıyor; kadın üzerinde yoğun bir baskı yürütülüyor; toplum üzerindeki baskı gençlerin bir türlü kendilerini ifade etmesine, kendileri olmasına imkan vermiyordu. İşte bu koşullarda HDP projesi tüm Türkiye’de bir güneş olarak yükselmiş, sadece Türkiye’yi değil, Ortadoğu’yu aydınlatır hale gelmiştir. Bu açıdan HDP’nin başarısını kesinlikle HDP’nin demokratik topluma, demokratik ulusa dayalı özgür ve demokratik yaşam projesinin yarattığını bilmek gerekir. Sadece bir kesimin ya da bir iki kesimin katılmasıyla, güç vermesiyle gelmiş bir başarı değildir. Başarı, niceliğine ve niteliğine bakmadan HDP projesine katılan, HDP projesi için çalışan, katkı sunan herkesin başarısıdır. Burada bir bütünlük vardır. Birini çıkarırsanız bu bütünlüğü bozarsınız. Çünkü bu bütünlük sinerji yaratmıştır. Bu bütünlük Kürdistan ve Türkiye’de demokrasi rüzgarı estirmiştir. Bu bütünlük bütün Kürtleri HDP etrafına çekmiştir. Bu bütünlüğün demokratikleşme etkisi, rüzgarı olmasaydı, bunun yarattığı sinerji olmasaydı mevcut sonuçlar ortaya çıkarmazdı. Bu sinerji, bu hava olmasaydı ne AKP içindeki Kürtler bu kadar HDP’ye yönelirdi, ne liberaller bu kadar HDP’ye ilgi gösterirdi, ne Aleviler, ne de Azeriler, Terekemeler, Êzîdîler, Süryaniler, Mehalmiler, Çerkezler farklı etnik ve dinsel topluluklar, kadınlar bu düzeyde HDP’ye yönelirlerdi.

HDP’YE YOĞUN AKIŞI ZİHNİYETİ VE PROGRAMI SAĞLAMIŞTIR

AKP’nin politikaları ve Türkiye’deki siyasi ortam nedeniyle mutlaka HDP’ye bir yönelim olurdu, ama demokratik ulus projesinin ve bu projenin bütünlüklü karakterinin yarattığı sinerjiyi anlamadan, demokratik ulus projesinin Türkiye için nasıl bir ihtiyaç olduğunu görmeden HDP’nin başarısını anlamak mümkün değildir. Bu yönüyle sadece AKP karşıtlığından HDP kazandı ya da AKP karşıtlarının verdiği oy HDP’yi başarıya götürdü, Erdoğan karşıtlığı HDP’yi başarıya götürdü değerlendirmeleri doğru değildir. Kuşkusuz AKP’ye ve Erdoğan’a tepki duyanların bir kısmı HDP’ye oy vermiştir. AKP’nin politikasına tepki duyan Kürtler HDP’ye yönelmiştir. Ancak HDP’ye yönelik yoğun akışı esas olarak Türkiye’nin demokratikleşmesini sağlayan, gerçek demokratikleşmeyi ifade eden HDP’nin zihniyeti ve programı sağlamıştır. Çünkü ancak gerçek demokratikleşme içinde Kürt sorunu çözülecektir; gerçek demokratikleşme içinde Alevilerin sorunları çözülecektir; HDP çizgisinde demokratikleşme temelinde diğer tüm toplulukların sorunları çözülecektir. Birçok topluluk bu nedenle HDP’ye yönelmiştir. Gerçek demokratikleşme ve örgütlenme özgürlüğü içinde sol ve demokrasi güçleri kendilerini güçlendirecekleri için HDP’ye yönelim olmuştur. Bütün bunlar birleşik, bütünleşik olarak bir araya gelince büyük bir sinerji doğmuş, öyle ki bu sinerji birçok bakımdan tereddütlü ve kararsız olanları da HDP’ye çekmiştir.

Bu açıdan seçim sonuçlarını değerlendirirken başarıyı getiren projenin düşünce ve yapılanma mimarının Önder Apo olduğunun özellikle bilinmesi gerekiyor.  Önder Apo bu projenin gerçekleşmesi ve pratikleşmesi konusunda ısrarlı olmuştur. HDP içinden, dışından Kürt demokrasi güçleri içinden, dışından gelen her türlü dirence Önder Apo tutum koyarak böyle bir başarının gerçekleşmesini sağlamıştır. Bu açıdan bu ideolojik-politik duruşu da bu başarıdaki en temel etken olarak görmek gerekir.

Bu başarı HDP projesinin bir sonucuysa bundan sonra bu proje nasıl pratikleştirilerek geliştirilmelidir?

Kuşkusuz başarı HDP projesinin başarısı olduğu gibi, bundan sonraki bütün gelişmeler, başarılar da ancak bu projenin ruhuna, zihniyetine, anlayışına uygun davranıldığı takdirde gelecektir. Bu açıdan HDP projesinin ruhunun, zihniyetinin, yapılanmasının bundan sonra daha hızlı geliştirilmesi gerekir. Kuşkusuz toplulukların örgütlenmesi olan HDK geliştirilerek HDP güç kazanabilir. Yoksa HDP de diğer partiler gibi topluma dayanmayan, sadece seçimden seçime toplumdan oy isteyen bir partiye dönüşür. HDP projesi böyle değildir. Bu yönüyle Halkların Demokratik Partisi bundan sonra daha geniş kesimleri içinde barındıracak bir yapılanmaya kavuşacaktır. Birçok kesim daha Halkların Demokratik Kongresi’nin içine girecek, kendisini örgütlü kılacaktır. HDK içindeki bütün örgütler kendi kimliklerini koruyarak var olacaktır. Bu açıdan örgütlü toplulukların HDK içinde daha geniş yelpazede yer alması, bugüne kadar dışında kalan bütün sol demokrat partilerin, güçlerin, yine farklı etnik ve inanç topluluklarının demokratik mücadelede önemli rol oynayan kurumlaşmaların, sivil toplum örgütlerinin, kuşkusuz kadın ve gençlik örgütlerinin daha yaygın biçimde HDK projesinde yer alarak HDP’yi güçlendirmeleri, HDP’yi demokratik topluma dayalı tüm Türkiye’nin gerçek bir demokratik partisi haline getirmeleri gerekecektir. Bu başarı bunu gerekli kılmaktadır.

Bu başarı hangi siyasetin izlenmesi gerektiğini, hangi yol ve yöntemlerin izlenmesi gerektiğini, hangi üslubun kullanılması gerektiğini gözler önüne sermiştir. Bu açıdan bu projeye uygun davranıldığında başarı gelecektir. Bu projeye uygun davranmayan her türlü söz, söylem, pratik bu başarıyı daraltma, bu başarma gerçeğini göz ardı etme anlamına gelir ki, tabii ki HDP etrafında başarılı olan hiçbir siyasal düşünce, hiçbir toplumsal grup, hiçbir kimlik ve kişi böyle bir dar yaklaşım içinde olmayacak, HDP projesine sahiplenecek, daha fazla da genişlemesini sağlayarak büyük başarıların gelmesinde rol oynayacaktır.

TEK TÜRKİYE PARTİSİ HDP’DİR

Bu karakteriyle HDP’yi Türkiye’yi kucaklayan tek parti olarak değerlendirebilir miyiz?

HDP projesi aynı zamanda HDP’yi tek Türkiye partisi haline getirmiştir. Erdoğan ve AKP’liler “Biz tek Türkiye partisiyiz” diyerek demagoji yapıyorlardı, toplumu aldatıyorlardı. Türkiye’nin her yerinden oy almalarını kendilerinin tek Türkiye partisi olduğuna kanıt olarak gösteriyorlardı. Kesinlikle bu doğru değildir. AKP Türkiye’nin tümünün partisi değildir. AKP sadece bir kesimin partisidir. Kürdistan’da ve Kürtler içinde zaten silinmişlerdir. Sadece Türk ve Sünni mezhebin partisi haline gelmiştir. Türk etnisitesi ve Sünni mezhebin içinde de bir kesimin çıkarını temsil eden parti haline gelmiştir. Bu mezhepçi zihniyetin içinde Kürt’ün Hanefi’si de Şafi’si de yoktur. Böyle bir Türkiye partisi olabilir mi? Farklı etnik topluluklar AKP’de yoktur. Çerkezler yoktur, başka etnik ve inanç toplulukları kendi kimliğiyle yoktur. Bu kesimlerden sadece çıkar için bazıları AKP’de yer almıştır. Bu yönüyle AKP yüzde 40 oy alsa da bu bir Türkiye partisi olduğunu göstermez. Türkiye’nin tüm toplumsal kesimlerinden, tüm etnik ve inanç kesimlerinden oy alan bir parti değildir. Bu açıdan tek Türkiye partisi HDP’dir.

HDP bu seçimde Türkiye’nin tüm alanlarından ve tüm toplumsal kesimlerinden oy almıştır. Türkiye’nin mozaiğini yansıtan tek parti HDP’dir. AKP Türkiye’nin mozaiğini yansıtıyor mu? Türkiye bir mozaiktir; kültürler, inançlar, etnik topluluklar mozağidir. AKP bunu yansıtmıyor; AKP tek renktir. HDP ise bütün renkleri içinde taşıyan bir partidir. Bu açıdan özgür ve demokratik yaşam özlemi olan tüm Türkiye halklarının partisidir. Hem Sünnilerin partisidir, hem Alevilerin partisidir, hem Süryanilerin, hem Êzîdîlerin, hem Çerkezlerin, hem Arapların, hem Kürtlerin, Azerilerin, Terekemelerin, herkesin partisidir. Herkes bu parti çizgisinde başkasını ötekileştirmeden kendi kimliği ve kültürüyle, inancıyla özgürce yaşama imkanına kavuşmuştur, kavuşacaktır. HDP projesinin başarısı böyle bir demokratik ulus anlayışı, demokratik toplum, demokratik zihniyetten kaynaklandığı gibi, bütün Türkiye toplumunu kapsayan karakterinden ileri gelmektedir. Böyle bir karakterde olan hareket, parti tabii ki büyük gelişme imkanlarına sahiptir. En büyük gelişme potansiyeline HDP sahiptir. Bu açıdan HDP bundan sonra bütün Türkiye’ye seslenen bir parti olarak önündeki engelleri yıkacaktır. Bugüne kadar özel savaş, derin devlet HDP gibi demokratik partilerin Karadeniz’de, Orta Anadolu’da gelişmesine, çalışmasına, yaşam hakkı tanımamıştı; ancak bundan sonra yapılacak çalışmalarla bu da kırılacak, bütün Türkiye coğrafyasına gidecek, yayılacak bir parti haline gelecektir.

Seçim sonuçlarının Türkiye siyasetine nasıl etkisi olacak?

Kuşkusuz seçim sonuçları Türkiye’deki siyaset anlayışında önemli değişikliklere yol açacaktır. 7 Haziran sadece bir HDP başarısı değildir, aynı zamanda Türkiye’deki siyaset tarzının değişmesinde de bir dönüm noktası olacaktır. Bundan sonra otoriter, kibirli zihniyetlerin Türkiye siyasetinde yer almaları çok zor olacaktır. Herkes Erdoğan ve AKP şahsında dersini almıştır. Bu seçim sonuçlarından tabii ki tüm Türkiye toplumu da, Türkiye siyaseti de dersini almıştır. Artık Türkiye siyaseti otoriter ve hegemon söylemle, zihniyetle bir yere varılamayacağını görmüştür. Türkiye eğer barışa ve istikrara kavuşacaksa bütün siyasi görüşlere, bütün toplumsal tabakalara, bütün etnik ve inançsal topluluklara özgür ve demokratik yaşam hakkı tanıyan, ötekileştiremeyen bir dil kullanmak zorundadır. Bu açıdan sadece AKP ve CHP değil, MHP de değişmek zorundadır. MHP de artık on yıllar öncesinin diliyle, yaklaşımıyla Türkiye siyasetinde yerini alamaz. Eski dilini, üslubunu ve tarzını bırakmazsa Türkiye’ye en büyük kötülük yapan, Türkiye’ye en büyük düşmanlık yapan bir parti haline gelir. Bu açıdan MHP’nin de bu seçim sonuçları çerçevesinde Türkiye gerçeklerini dikkate alarak kendi zihniyetini, politikalarını ve tutumunu değiştirmesi gerekmektedir. Tabii ki CHP de değişmek zorundadır. Hatta en fazla değişmesi gereken parti konumundadır. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu ve köklü partisi olduğundan, Türkiye’nin olumlu ve olumsuz yaşadığı her şeyden fazlaca sorumlu olacak bir konuma sahiptir.

Türkiye siyasetinde geçmişten bugüne var olan hegemonik karakter, hegemonik dil bırakılmak zorundadır. AKP’nin zihniyeti on yıllar öncesinin, 50-60 yıl öncesinin particiliğinin bugün de sürdürülmesidir. Bunun bırakılması gerekir. Bu dil ve karakter 50-60 yıl önce Türkiye’ye bir hayır getirmediği gibi, bugün de bir hayır getirmemiştir, getirmeyecektir. Bu açıdan Türkiye siyaseti demokratikleşmek zorundadır. Kavimler ve inançlar kapısı tanımıyla çok farklı etnik ve dinsel toplulukları bağrında taşıyacak; ama ulus-devletçi tek tipçi, tek renkli hegemonik zihniyeti yürütecek! Bunun Türkiye toplumsal haritasında bir karşılığı yoktur. Bu toplumsal haritaya ters bir zihniyet, politika ve tutumu sürdürmek sürekli krizler yaşayan bir ülke olmaya mahkum olmaktır.

Türkiye siyasetinin, Türkiye toplumunun ihtiyaçlarına cevap veren durumda olması gerekiyor. Irak’ın, Suriye’nin, Mısır’ın ya da başka ülkelerin toplumsal yapısına cevap vermeyen iktidarların ne hale düştüğünü herkes görmüştür. Aslında bu katı ulus-devlet anlayışının artık halklar için barış ve istikrar getirmediği netleşmiştir. Bu yönüyle Türkiye siyasetinin gerçekten de değişmesi gerekiyor. Farklı etnik ve dinsel toplulukların mücadelesini, özgürlük ve demokrasi özlemlerini şiddetle bastıran politikanın terk edilmesi gerekir. Bugüne kadar farklı etnik ve inanç toplulukların özgür ve demokratik yaşam talepleri şiddetle bastırılmıştır. Erdoğan’ın tek tek tek dediği zihniyet bugüne kadar sürdürülen zihniyetin en kaba biçimde dillendirilmesidir. Erdoğan gerici özünü hiç saklamadan doğrudan ortaya koyan bir siyasi figürdür. Gerçekten de Ortadoğu biraz da böyledir. Önder Apo’nun dediği gibi, Ortadoğu’daki otoriter faşist rejimlerde cumhuriyetçi ve demokratik biçimler aramak istisna kabilinde bile çok zordur. Devlet âdeta özüyle hareket eder gibidir. Biçimi tek kılarak gücünü kanıtlamak ister. Ayrıca değişmez devlet imajını, biçimi hiç değiştirmeden baki kılmayı siyasi yetkinlik, erdem sayar. Bunun Ortadoğu halklarına ve Türkiye halklarına verdiği zarar ortadadır. Bu açıdan Türkiye’nin istikrara ve barışa kavuşması için Türkiye siyasetinin zihniyetini, dilini, üslubunu değiştirmesi gerekiyor. Ortadoğu’da yaşananları görmesi gerekiyor. Dünyadaki eğilimleri görmesi gerekiyor. Ulus-devletlerin geçen yüzyılda bütün etnik ve dinsel toplulukları ezip bitirme politikaları artık son bulmuştur; bunun sonuna gelinmiştir. Bu zihniyet I. Ve II. Dünya Savaşlarını ortaya çıkarmıştır. Bu nedenle I. Ve II. Dünya Savaşlarından sonra Avrupa farklı etnik ve dinsel topluluklarla yan yana yaşamayı belli düzeyde öğrenmiştir. Eğer Avrupa’da birazcık barış ve istikrar varsa nedeni budur.

Kuşkusuz Avrupa’da tam ve gerçek demokrasi yoktur. Hala sömürücülerin, egemenlerin hakim olduğu bir toplumsal siyasal gerçeklik vardır. Ama egemenler bile kendi varlıklarını, yaşamlarını sürdürmek için belirli konularda değişmek zorunda kalmışlardır. Çünkü eski politikalar kendilerini bile ezip geçiyordu. Kendilerini yaşatmak için bile yumuşamak zorunda kalmışlardır. Kaldı ki Ortadoğu topluluklarını dünyadaki diğer topluluklara da benzetmemek lazım. Ortadoğu halkları çok köklü bir geçmişe sahiptir. Bütün inançlar köklerini derinliklere salmışlardır. Bütün kültürler köklerini derinliklere salmıştır. Bütün etnik ve dinsel topluluklar köklerini derinliklere salmışlardır. Yine kadın özgürlüğünün derinliklerde izi vardır, kökleri vardır, etkileri vardır. Bu açıdan Ortadoğu halklarını artık tek tipçi zihniyetle, otoriter zihniyetle ya da kadınların köleliğine dayalı bir sistem kurarak yönetmek kolay değildir. Bu açıdan siyaset tarzının, üslubunun değişmesi lazım. Demokratik siyasetin devreye girmesi lazım.

Demokratik siyaset demek, bütün farklı toplulukların kendilik olarak kendi kimliği ve kültürüyle özgür yaşamasını kabul etmek demektir. Bir topluluğu reddedeceksin, varlığını tanımayacaksın, orada demokratik siyasetten bahsedeceksin! Bu mümkün değildir. Bu açıdan demokratik siyasetin de doğru tanımlanması gerekiyor. Demokratik siyaset, bütün farklı kimliklerin varlığını, kimliğini ve bu kimliğin gerektirdiği hakları tanımakla olur. Varlığı ve kimliği kabul edildikten sonra, özgür ve demokratik yaşamı kabul edildikten sonra var olan diğer sorunlar demokratik siyaset temelinde giderilir. Ama birincil koşul, bütün farklılıkların varlığını, kimliğini, özgünlüklerini tanımaktır, var olmasını sağlamaktır. Türkiye’de bu tanınmıyor; herkes Türk’tür, herkes Hanefi Müslüman’dır. Böyle bir yaklaşımla Türkiye siyaset kurumunun Türkiye’nin hayrına politikalar üretmesi mümkün değildir. Bu açıdan Türkiye siyasetindeki farklıkları kabul etme ve çoğulculuk temelinde demokratik siyasetin yerleşmesi gerekir.

Seçim sonuçlarının Kürt demokratik hareketi ve Özgürlük Hareketi üzerinde ne gibi etkileri olacaktır?

Seçim sonuçlarının Hareketimiz açısından önemli etkileri olmuştur. Bütün Kürt halkı HDP’ye kendini temsil etme hakkını vermiştir. Bu aynı zamanda Önder Apo’nun ve Kürt Özgürlük Hareketi’nin Kürtleri temsil ettiğinin de dünyaya ilanıdır. Çünkü HDP çok farklı inançların, kültürlerin, kimliklerin, siyasi görüşlerin bir araya getirildiği bir projedir. Bunun içinde tabii ki Kürt Özgürlük Hareketi’nin kırk yıldır yürüttüğü mücadeleyle ortaya çıkardığı demokratik siyasal hareket, demokratik toplum, özgürlüğü için direnen yurtsever Kürt halk gerçekliği de vardır. Bu açıdan Hareketimize de büyük sorumluluklar düşmektedir.

En başta da Hareketimiz HDP projesinin zihniyeti, politikası, uygulanması ve tutumuna uygun bir duruşu destekleme, buna sahip çıkma sorumluluğuyla karşı karşıyadır. Kürt halkının Özgürlük Mücadelesi Kürt sorunuyla ilgilenmek kadar, bütün halkların, toplulukların özgür ve demokratik yaşamıyla da ilgilenen bir zihniyet, politika ve yaklaşıma sahip olacaktır. Zaten Hareketimiz her zaman böyleydi. Her zaman HDP projesi gibi bir proje çerçevesinde halkların kardeşliğine, birliğine, ortak mücadelesine dayanan bir ideolojik ve siyasal yaklaşıma sahipti. Ama bu bir türlü somutlaşamamıştı. Şimdi HDP projesinin başarısı temelinde somutlaşmıştır. Dolayısıyla HDP projesine güç verme sorumluluğumuz vardır. Halkımızın, Kürt demokratik güçlerinin HDP projesine uygun davranması sorumluluğu vardır. HDP projesi içinde nüfusu, etkisi, bulunduğu coğrafyanın küçüklüğü ve büyüklüğüne bakılmadan her kimliğin, kültürün topluluğun eşit, özgür ve demokratik yaşama sahip olduğu düşüncesiyle hareket edilecektir. Demokrasinin ve özgürlüğün Kürdistan’da ve Türkiye’de bir bütün olduğu düşüncesiyle hareket edilecektir. Kürdistan’da Araplardır, Mehalmilerdir, Türkmenlerdir, Azerilerdir, yine farklı inançtan olan Êzîdîlerdir, Süryanilerdir, Terekemelerdir, Caferilerdir, bütün bunlara karşı da sorumluluk duyulacaktır. Sadece Kürtlerin hassasiyeti ya da inanç olarak sadece Sünnilerin hassasiyetini değil, bütün hassasiyetleri dikkate alan ve onların bütünlüğünü sağlayabilen bir politikanın sadece savunucusu değil, aynı zamanda koruyucusu olacaktır. Bir arada yaşama projesi olan demokratik ulus projesinin yerleşmesi konusunda daha fazla sorumluluk duyacaktır.

Seçim sonuçları Kürt sorununun demokratik temelde çözümü eğilimini de ortaya çıkarmıştır. Demokratik çözüm eğilimine güç vermiştir. Hareketimiz Kürt sorununun Türkiye’nin demokratikleşmesi temelinde çözülmesi konusunda tutumunu ve yaklaşımını bundan sonra da sürdürecektir. HDP projesinin bu temelde daha etkili hale gelmesi açısından üzerine düşen sorumluluğu yerine getirecektir. Ancak bu sadece bizim yaklaşımımızla olacak, sadece HDP’nin iyi niyetiyle olacak bir duruş değildir. HDP bu konuda çabalarını arttıracaktır, bu konuda yoğun bir çaba gösterecektir. Hareketimiz Türkiye’nin demokratikleşmesi ve Kürt sorununun çözümü temelinde Türkiye’nin tüm sorunlarının çözülmesi için bundan sonra da çabalarını arttıracaktır. Kuşkusuz bu seçimde Kürt halkının ortaya koyduğu Kürt sorunu demokratik temelde çözülmelidir iradesi görmezlikten gelinirse, bu, gerilimlere, çatışmalara yol açacak bir durum ortaya çıkarır. Dolayısıyla tüm Türkiye siyasetinin, Türkiye’nin en temel sorunu olan Kürt sorunundaki mevcut durumu görmeleri gerekir. Kürt halkının demokratik iradesine saygılı olmaları gerekir. Kürtler HDP çizgisinde Kürt sorununun demokratik temelde çözülmesini istiyor. HDP çizgisinde çözüm de bellidir: Demokratik ulus temelinde çözümdür. Yani Kürtlerin kimliğiyle, kültürüyle, diliyle, yerel demokrasi temelinde kendi kendini yönetmesiyle gerçekleşecek çözümdür. Bütün Kürtler HDP’nin bu projesine onay vermişlerdir. Türkiye’nin sınırları içinde Türkiye halklarıyla demokratik ulus çerçevesinde Kürt halkının özgür ve demokratik yaşamını sağlayacak bir politika ve bir çözüm talebini ortaya koymuşlardır. Bunların herkes tarafından dikkate alınması gerekmektedir. Biz, Türkiye halklarında gelişen Kürt sorununa demokratik temelde çözüm bulma anlayışına büyük anlam veriyoruz. Tüm Türkiye halkı da gerçekten Kürt sorununun çözümünü istemektedir. O zaman herkesin bunu dikkate alması gerekir. Yoksa Kürt halkının ve Özgürlük Hareketi’nin çözümsüzlüğü bir tarz haline getiren politikaları kabul etmesi ve bu politikalara sessiz kalması mümkün değildir.

MHP dışında tüm partilerin tabanları Kürt sorununun çözümüne karşı değildirler. Ne CHP’nin ne de AKP’nin tabanı karşıdır. Eğer doğru siyasal bir yaklaşım gösterirlerse CHP’nin de AKP’nin de tabanı Türkiye’nin demokratikleşmesi temelinde yalnız Kürt sorununun çözümünü değil, Alevilerin, Çerkezlerin, Êzîdîlerin, Süryanilerin, Ermenilerin, Arapların, Azerilerin, kimin talebi varsa hepsinin çözümünden yana bir politikanın ortaya konulmasına karşı çıkmaz. Eğer yöneticiler olumsuz tutum içinde olmazlarsa MHP’nin tabanı bile Kürt sorununun çözümü konusunda katı bir yaklaşım içinde olmaz.

Seçimlerle birlikte ortaya çıkan tablo Kürdistan’ın diğer parçalarını nasıl etkileyecek? Kuzey Kürdistan’da da birçok örgüt HDP’yi destekledi. Bu tablo Kürt birliği açısından nasıl bir rol oynayabilir?

Tabii seçimler Kürdistan’ın dört parçasından ilgi gördü, takip edildi. Çünkü bu seçimin sonuçları Kürdistan’ın tüm parçalarını da etkileyecekti. Bakurê Kurdîstan’da Azadi Platformu, DDKD gibi Kürt grupları bu seçimde HDP çatısı altında yer aldılar. Yine Nubahar ve Zehra çevresi de HDP’yi desteklediler. Tüm bunlar seçim sürecinde Kürt halkının ulusal birlik içinde tavır koymasına etkide bulundu. Zaten HDP’nin seçilen milletvekilleri çok farklı kesimlerden gelmektedir. Eski Amed müftüsü içinde yer almaktadır. Yine Mazlum-Der’den bir kadın Erzurum’dan milletvekili seçilmiştir. Altan Tan geçen dönem milletvekiliydi, bu dönem yine milletvekili olmuştur. Mardin’de Arap ve Mehalmi adaylar seçilmiştir. Iğdır’da bir Azeri seçilmiştir. Êzîdîlerden iki, Süryanilerden bir milletvekili seçilmiştir. Eski CHP’li Celal Doğan Antep’ten, Mir Dengir Fırat da Mersin’den seçilmiştir. Tüm bunlar Kürdistan’da tüm inanç ve etnik toplumsal kesimleri ve farklı siyasi görüşleri bir araya getirip Kürdistan’daki demokratik ulusal birliğin gerçekleşmesinde önemli rol oynamıştır.

Kuşkusuz Güney Kürdistan’da da başta Tevgerê Azad olmak üzere YNK ve Goran Hareketi, birçok sivil toplum örgütü ve halk bu seçimde HDP’yi destekledi. Bu gerçeklik HDP’nin başarısının bütün Kürt halkının başarısı olduğunu ortaya koymaktadır. Bu yönüyle seçim başarısında sadece Bakurê Kurdîstan’daki halkımızın değil, Güney Kürdistan’daki halkımızın, Rojava’daki halkımızın, Doğu Kürdistan’daki halkımızın, yine Avrupa’daki halkımızın HDP’ye verdiği destek önemlidir. Ancak bütün Kürt gruplarının HDP’yi desteklediği de söylenemez. KDP 13 yıldır olduğu gibi Kürt demokratik hareketini, Kürtlerin Türkiye’deki siyasi temsilcisi olan güçleri, ya da bu siyasi temsili yapan partiyi değil de, Kürtler üzerinde yeni koşullarda inkar ve imha sürecini sürdüren, Kürt Özgürlük Hareketi’ne ve Kürt halkına karşı bir özel savaş yürüterek kültürel soykırımı zaman içinde tamamlamak isteyen AKP’yi destekledi. KDP, AKP’nin Kürt karşıtı politikalarına rağmen, Kürt sorununda çözümsüzlükte ısrar etmesine rağmen AKP’yi desteklemekten vazgeçmedi. AKP’nin özel savaşının, psikolojik savaşının, Kürt toplumunu aldatma, kandırma, zaman kazanma ve bu temelde Kürt halkının Özgürlük Mücadelesi’ni tasfiye etme, Kürtler üzerinde uygulanan kültürel soykırımı yeni koşullarda sürdürme politikasına destek oldu. Bu politikasını 7 Haziran seçimlerinde de sürdürdü. Öyle ki, kendilerine bağlı basın-yayın organları üzerinden HDP’nin baraj altında kalmasını isteyen bir yayıncılık yaptı. AKP’nin başarısı ancak HDP’nin baraj altında kalmasıyla söz konusu olabilirdi. Bu tutumuyla KDP hem 12 Eylül rejimi, hem de AKP hükümetinin yüzde 10 barajıyla Kürtleri meclis dışında bırakma politikasının destekçisi olmuştur. Bilindiği gibi bu güçler Mevcut yüzde 10 barajı ve seçim sistemiyle Kürtler üzerinde yürütülen özel ve psikolojik savaşı mecliste yer alacak küçük bir milletvekili grubu üzerinden örtmek istemişlerdir.

KDP bunu göreceğine, Kürt demokratik siyasetini destekleyeceğine, Kürtlerin Türk devletine karşı yürüttüğü demokrasi ve Özgürlük Mücadelesi’ni destekleyeceğine, tasfiye politikası yürüten, saldıran, on binlerce Kürt siyasetçiyi zindanlara atan, Roboski’de çocukları ve gençleri acımasızca bombalayan, her mitingde bir iki yurtseveri katleden, Kürdistan’da yeni karakollar yapan, askeri ve soykırım amaçlı barajları yaparak Kürdistan’ı insansızlaştırmak isteyen AKP politikalarına destek vermiştir. Bu açıdan bu seçimlerde gerçekten de çok yanlış bir politika izlemiştir. Seçim sonrası görülen tablo ortadadır. Bu tablo, KDP’nin seçim sonucunda ortaya çıkan Kürt halkının iradesinin tersine bir yaklaşım içinde olduğunu gözler önüne sermiştir. Kürt halkının iradesi başka biçimde tecelli ederken, KDP Kürdistan’da silinen AKP ile birlikte hareket etmiştir. Bu açıdan bir yönüyle KDP’nin Bakurê Kurdîstan politikası, AKP politikası iflas etmiştir. Güney Kürdistan’a giden HDP heyetlerini sıcak biçimde karşılıyor, bir Kürt partisini sıcak karşıladığını söylüyor, ama diğer yandan Kürt halkının Özgürlük Mücadelesi’ni sürdüren demokratik siyasi temsilcilerinin Türkiye’de Türk devletine ve onun hükümetine karşı yürüttüğü siyasal mücadele ve Türkiye’nin demokrasi güçlerinin yanında değil de, AKP’nin yanında yer alıyor. Bu tutumu gösterirken de AKP Kürtler için iyidir biçiminde gerekçeler üretiyor. AKP’nin bazı kırıntılar vererek, bakın ben Kürtler için iyi şeyler yapıyorum demesini, Kürtleri aldatıp oyalayarak tasfiye etme argümanlarını KDP de şimdiye kadar kullanmıştır. Bu seçimde AKP’nin yenilgiye uğraması, KDP’nin geçmişten bugüne AKP ile Türk devletiyle sürdürdükleri politikanın gözden geçirilmesi durumunu ortaya çıkarmıştır. Artık mevcut durumda KDP AKP ile şimdiye kadar sürdürdüğü politikaları sürdüremez. Bu politikaları sürdürmesi, Bakurê Kurdîstan’da Kürt halkıyla karşı karşıya gelmesi anlamına gelecektir. Ya da Bakurê Kurdîstan halkının iradesine karşı bir tutum koyması anlamına gelecektir. Her Kürt örgütünün, her Kürt yurtseverinin görevi bütün parçalarda Kürt halkının ortaya koyduğu iradeye saygılı olması gerekir.

Türkiye’de Kürtlerin siyasi iradesi ortaya çıkmasın diye yüzde 10 barajı konuyorsa KDP’nin de, tüm Kürt siyasi partilerinin ve gruplarının da buna siyasi tutum koyması gerekmektedir. Çünkü yüzde 10 barajı öyle bir barajdır ki, Kürtlerin özgür olmadığı bir ortamda bu barajın Kürdistan’dan gelen oylarla aşılması zordur. Çünkü Kürdistan’ın bazı şehirlerinde ya Kürtler göçertilmiş, ya da asimilasyon ve özel savaşla devlete bağlı partilere oy verir duruma getirilmiştir. Kaldı ki Kürdistan’da Araplar var, Türkmenler var, farklı topluluklar var. Şimdiye kadar Türk devletinin yürüttüğü özel savaş nedeniyle bunların bir kısmı hala AKP’ye oy vermektedir. Bu açıdan yüzde 10 barajının korunması Kürtlerin siyasi iradesine karşı konulmuş bir barajdır. Böyle bir durumda KDP Türkiye’deki demokrasi güçlerini ve Kürt demokratik siyasi gücünü baraj altında bırakmayı hedefleyen bir partinin yanında yer alması tabii ki hoş karşılanmaz. Bu tür politikalara karşı çıkmadığı takdirde zaten KDP’nin politikaları Kürt halkı açısından sorgulanır. Nitekim sorgulanmaktadır. Bu açıdan biz bu seçimle birlikte KDP’nin de mevcut politikalarını gözden geçirerek dört parçadaki Kürt halkının iradesine paralel bir tutum göstermesi gerektiğini düşünüyoruz. Eğer tüm parçalardaki Kürtler HDP’nin başarılı olmasını istiyorsa o zaman KDP’nin de bu iradeye saygılı olması gerekir.

Şu açıktır, Bakurê Kurdîstan’da Kürt halkının birliği sağlanmıştır. Bu seçim sürecinde Rojava’da, Güney Kürdistan’da, Rojhilat Kürdistan’da ve Avrupa’da Kürtler HDP etrafında birleşmişlerdir, HDP’yi desteklemişlerdir. Bu durum karşısında tabii ki tüm Kürt parti ve örgütlerinin de benzer bir tutum göstererek Kürtlerin yarattığı ruhsal birliğe, ulusal birliğe katılması gerekmektedir.

HDP’nin parlamentodaki etkili temsili, Türkiye’nin Suriye ve Ortadoğu politikalarını nasıl etkiler?

HDP’nin seçimdeki başarısı ve AKP’nin yenilgisi Suriye ve Ortadoğu politikalarını doğrudan etkileyecektir. Çünkü AKP’nin yenilgisi aslında IŞİD’in yenilgisi anlamına gelmektedir. Bu yönüyle IŞİD en önemli kaynağından mahrum kalmıştır. Artık Türk devletinin eskisi gibi IŞİD’i desteklemesi mümkün değildir. Kuşkusuz AKP IŞİD’e verdiği desteği sürdürmek isteyecektir. Ama HDP’nin ve diğer partilerin varlığı hangi parti Hükümete gelirse gelsin IŞİD’e AKP hükümeti gibi destek vermesi mümkün değildir. Bu açıdan bu durum doğrudan Suriye ve Ortadoğu politikasını etkileyecektir.

Öte yandan HDP’nin demokratik ulus zihniyeti var, demokratik ulus projesi var. Demokratik ulus modeli tüm etnik ve dinsel toplulukların barış içinde, demokratik ulus içinde yaşamasını ifade etmektedir. HDP’nin başarısı aynı zamanda demokratik ulus projesinin başarısıdır. Bu, tabii ki Suriye ve Ortadoğu’yu etkileyecektir. Suriye ve Ortadoğu halklarına, etnik ve dinsel toplulukların bir arada yaşamasına örnek olacaktır. Mevcut etnik toplulukların, inanç toplulukların birbiriyle kavga etmesine, birbirlerini yemesine alternatif bir politikanın var olduğunu herkese gösterecektir. Bu açıdan halklar, etnik ve dinsel toplulukları çatıştıran politikalar yerine, tüm etnik ve dinsel toplulukların barış içinde yaşayacağı demokratik ulus projesine yüzünü çevirecektir. HDP’nin başarısı Ortadoğu’da yeni bir siyasi zihniyetin, siyaset tarzının, siyaset yaklaşımının kendini etkili kılması anlamına gelecektir. Belki ilk önce Türkiye ve Kürdistan’da etkisini gösteren bu demokratik ulus anlayışı, en fazla da Suriye’de etkisini gösterecektir. Suriye’deki halkların ve inançların savaşına bir alternatif olduğu görülecek, halklar ve etnik topluluklar çatışarak değil de yan yana gelerek demokratik Suriye’nin kuruluşunda adım atacaklardır.

Dolayısıyla HDP’nin başarısı Suriye için de bir alternatif projenin canlanmasını sağlayacaktır. Alternatif projenin Suriye halklarının önüne konulması anlamına gelecektir. Zaten Rojava Devriminin farklı etnik ve dinsel toplulukları bir arada tutan politikası Suriye’yi ve Ortadoğu’yu önemli düzeyde etkilemektedir. Zaten HDP’nin başarısıyla birlikte bu proje sadece Rojava’yla sınırlı değil, Türkiye’yi de içine alan bir politika haline geldiğinden Türkiye’deki bu politikanın Ortadoğu politikalarını doğrudan etkilediği düşünüldüğünde artık Suriye’de halkları ve dinsel toplulukları birbirine düşman eden, çatıştıran politikalar giderek zayıflayacaktır. Bu politikaların zayıflaması sadece Suriye’nin değil, Ortadoğu’nun kaderini değiştirecektir; Ortadoğu’daki gelişmeleri etkileyecektir.

Suriye’deki savaşın, etnik ve dinsel toplulukların kavgasında Türkiye belirleyici role sahipti. Eğer Türkiye’nin bu kadar açık desteği olmasaydı Suriye’de şu anda farklı politikaların gelişmesi mümkün olacaktı. Türkiye sadece Baas rejimine karşı bir savaş yürütmedi. Baas rejimi yıkılsın, yerine kendisi gibi Sünni olan bir rejim iktidara gelsin, o rejim üzerinden de Ortadoğu’da kendi ideolojik ve politik çizgisini hakim kılabilsin anlayışıyla hareket etti. Bu politikası Baas rejiminin yıkılmasını isteyen Avrupa’nın, ABD’nin, hatta başka güçlerin de politikasıyla karşı karşıya gelme durumunu ortaya çıkardı. Çünkü Suriye’nin Türkiye ile de sınırı olduğu düşünüldüğünde bütün insanlık dışı zihniyete sahip olan grupların buradan beslenmesi gerçeği herkes tarafından görüldü. Sadece IŞİD değil, El Nusra ve Ahrar El Şam da Türkiye tarafından beslenmektedir.

Türkiye’de IŞİD’e bu kadar destek veren bir hükümetin düşmesi tabii ki Suriye’deki politikaların geleceğini etkileyecektir. Öte yandan Ortadoğu’da her yere burnunu sokan ve karıştırma çabası gösteren AKP Hükümetinin yenilgisi tabii ki Ortadoğu politikalarında da değişiklikler ortaya çıkaracaktır. AKP Hükümeti, Kürt Özgürlük Hareketi’nin ve Önder Apo’nun çizgisi doğrultusunda politika izleyen Rojava Devrimi’nin demokratik ulusa dayalı demokratik konfederalizme, daha doğrusu demokratikleşmeye karşı çıkarak Ortadoğu’daki demokratik dinamiklerin gelişmesini engelleyen, hatta ezilmesini hedefleyen bir politika yürütmüştür. Bu yönüyle de Erdoğan, AKP Hükümeti ve Türkiye mevcut durumda Ortadoğu’daki her türlü olumlu gelişmenin önünde engel konumdadır. Bu açıdan Ortadoğu’daki tüm demokratik güçlerle, özgürlükçü güçlerle mücadele eden AKP’nin kaybetmesi sadece Suriye’de değil, tüm Ortadoğu’da demokrasi güçlerinin önünün açılmasına ve güçlenmesine vesile olacaktır. Bu da Ortadoğu’da hem bölge statükoculuğunun halklar üzerindeki baskı ve zulüm anlayışının, hem de uluslararası güçlerin böl, parçala, zayıf düşür, yönet politikalarının gerileyerek halkların birliğine ve kardeşliğine dayanan, bütün Ortadoğu halklarının güçlenmesine dayanan yeni bir politikanın, daha doğrusu demokratik ulus projesinin güçlenmesinin önünün açılması anlamına gelecektir. Böylece halklara acı, zulüm, baskı getiren politikaların geriletilmesi, yenilgiye uğratılması süreci başlayacaktır; hatta bugünden itibaren bu süreç başlamıştır.

HDP’Lİ KADIN VEKİLLER MECLİSE YENİ BİR ZİHNİYET, RUH, TARZ VE ÜSLUP GETİRECEKTİR

HDP çatısı altında 32 kadının vekil seçilmesi başta kadın özgürlük mücadelesi olmak üzere siyasal, toplumsal ve kültürel yaşam açısından ne anlama geliyor?

32 kadın milletvekili HDP’deki milletvekili sayısının yüzde 40’ına tekabül ediyor. Yüzde 40 düşük bir oran değildir. Kuşkusuz HDP yüzde 50’yi hedefliyordu; ancak yüzde 40’a ulaşılması yüzde 50’ye ulaşabileceğinin de göstergesidir. HDP çok bileşenle seçime girdi, bundan dolayı bileşenlerin adayını bizzat o bileşenler tespit etti. Bileşenlerin de adaylarının çoğu erkekti. Eğer bileşenlerin kadın adayları yüzde 50 yüzde 50 olsaydı, hatta yüzde 40 olsaydı belki şu anda HDP çatısı altındaki milletvekili oranı yüzde 45-50 arasında olacaktı. Ancak mevcut oran bile devrim niteliğindedir. Meclise kadın üslubunun, kadın tarzının bu düzeyde yer alması çok çok önemlidir. Kadın iktidara, sömürüye daha az bulaşan bir cinstir. Bu açıdan da daha demokratik bir zihniyeti, bir üslubu, bir tarzı meclise taşır. Bir kere genel olarak bunlar söylenebilir.

Ancak HDP çatısı altında kadınların meclise girmesi bundan öte bir anlama sahiptir. Çünkü HDP’de kadın sadece erkekle eşit olmuyor. Eşitlik sadece bir yanıdır ve esas yanı da bütün toplumsal yaşamın özgür ve demokratik temelde şekillenmesinde rol oynamasıdır. Kadının siyasal yaşamda örgütlü biçimdeki etkinliği bu anlama geliyor. Sadece biraz daha fazla kadının Meclise girmesi anlamına gelmiyor. Eşbaşkanlık da sadece kadın ve erkeğin eşit yetkiye, temsile sahip olduğu bir model değildir. Tamamen partinin, toplumun demokratik karakterini belirleyecek, yönlendirecek bir ideolojik durumdur. Eşbaşkanlığın esas özü ideolojiktir. Belki bir parti içinde politik karakter, misyon öne çıkıyor, ama bunu belirleyen esas yön ideolojiktir. Bu da özgürlüktür, demokrasidir, eşitliktir, tüm toplumsal yaşamdaki ilişkilerin özgür, eşit, demokratik temelde düzenlenmesidir.

Eşbaşkanlığa sahip bir partide doğal olarak kadın milletvekili oranının yüzde 50 olması gerekiyor. Eşbaşkanlığın olduğu bir partide kadınlar bütün yaşamı belirleyen bir tarihi misyona sahiptir ve bütün toplumsal yaşamı belirlemek, şekillendirmek için vardırlar. Zaten böyle olursa kadın özgür ve demokratik yaşamda belirleyici olacaktır. Bu açıdan HDP’de kadınların Meclise girmesiyle CHP’nin, AKP’nin veya MHP’de kadınların Meclise girmesi aynı şeyler değildir. Onlarda da kadın vekillerin var olması HDP’deki kadınların misyonu ve rolü onlarda da var anlamına gelmez. HDP’deki kadın toplumsal yaşamın demokratik-ekolojik ve kadın özgürlükçü çizgide şekillenmesinde belirleyici rol oynayacaktır. HDP’de kadının böyle bir karakteri vardır.

HDP’deki kadın adaylarını HDP yönetimi seçmemiştir, kadın örgütlenmesi ve yönetimleri seçmiştir. Bundan sonra da siyasette HDP içerisindeki kadınlar kendi iradelerini, kendi özgünlüklerini kadın özgürlüğüne dayanan demokratik-ekolojik toplum paradigmasını bütün değerlendirmelere, düşüncelere, tartışmalara ve kararlara yansıtacaklardır. Bu açıdan diğer partilerdeki kadınlardan farklı şekilde HDP grubu içinde yer alacaklardır. Kadın cinsinin özgünlüğünün her bakımdan yansıdığı bir HDP grubu olacaktır. Bu da Türkiye Meclisine yeni bir zihniyet, yeni bir ruh, yeni bir tarz ve üslup getirecektir. Hatta bütün partileri değiştirecektir, bütün partilerdeki kadınların siyaset tarzını etkileyecek, onları doğru kadın çizgisine, anlayışına getirmede rol oynayacaktır.

HDP, kadın milletvekilleri konusunda bir çıta koyuyor. Bu sadece sayıda bir çıta koymak anlamına gelmiyor. HDP’nin kadın milletvekili oranını yükseltmesi CHP’yi de AKP’yi de kadın adaylarını daha fazla seçim listesine koymaya zorluyor. Bu da Mecliste kadın vekil sayısının artmasına neden oluyor. HDP’li kadın vekillerin getireceği yenilik sadece bununla da izah edilemez. Demokratik zihniyette, özgürlük zihniyetinde, üslup ve tarzda da yenilik getirecektir. Kadınları erkek siyasetinin, erkek egemenliğin gölgesinde tutan değil de özgün duruşlarıyla siyasette yer alması konusunda çok önemli bir ölçü koymaktadır. Bunlar Türkiye açısından az şeyler değildir. Avrupa’da bile kadınların bu düzeyde bir irade olduğunu görmek mümkün değildir. Dolayısıyla HDP’nin 32 milletvekiliyle meclise girmesi, kadın özgürlüğünün, toplumsal özgürlüğün ölçüsü olarak bütün toplumsal yaşamı değiştirecek tutumda olması çok önemli sonuçlar doğuracaktır.

Öte yandan HDP’deki kadınların bileşimi de çok zengindir. Kendi kimlikleriyle Meclise giren Êzîdî, Azeri, Alevi kadınlar var; İslami duyarlılığı olan kadınlar var. Sosyalist ve sol demokrat kadınlar var. Bu yönüyle de HDP’nin kadın bileşimi aynı zamanda çok farklı etnik ve dinsel topluluklardan, farklı siyasi görüşlerden geldiği için bu zenginliği de bütün siyasete taşıyacaktır. Bunun da sonuçları doğacaktır. Diğer partilerdeki kadınlar kesinlikle HDP’deki kadınlarla aralarındaki farkı göreceklerdir ve HDP çatısı altında Meclise giden kadınlardan çok şey öğreneceklerdir.

Meclise bu düzeyde kadının girmesi toplumsal yaşam açısından da, siyasal yaşam açısında da, kültürel yaşam açısından da çok önemli sonuçlar doğuracaktır. Belki de Türkiye’deki değişim dönüşümde en büyük manivela olacaktır. Bugün sözü edilen tüm sorunların çözümünde işte bu kadın profili çok pozitif rol oynayacaktır. Türkiye’deki siyaset tarzındaki ve sosyal yaşamdaki birçok tabuyu kıracaktır, tartışılmayan konuları tartıştıracaktır. Çünkü kadının siyaset tarzında, üslubunda eril zihniyet gibi dogmatizm yoktur, kalıpçılık yoktur. Milliyetçiliği ya da dinciliği çok sert bir dogmatizm ve tutuculuk haline getirme gerçeği kadın şahsında kırılacaktır. Kadın bunları tarzıyla, üslubuyla daha kolay aşacaktır.

Bu açıdan da Türkiye’yi çıkmazlara götüren, Türkiye’yi bu kadar ağır sorunlarla ve istikrarsızlıklarla karşı karşıya getiren gerilim, çatışma içinde tutan siyasi zihniyet ve tarzlar kadının Meclisteki ağırlığının artmasıyla birlikte giderek aşılacak, Türkiye’de siyasetin demokratik karakterde yapılmasını, sosyal yaşamın demokratik özgürlükçü temelde şekillenmesini, kültürel yaşamın daha zengin hale gelmesini, ekonomik ve sosyal yaşamın daha eşit ve adil bir biçimde düzenlenmesini doğuracaktır. Kadın vicdanı, kadın adaleti iktidara, sömürüye bulaşmış eril zihniyetten çok farklı olarak Türkiye’nin daha adil, eşit bir sosyal yaşama kavuşmasında çok aktif ve önemli bir rol oynayacaktır.

HDP sadece özgürlükçü demokratik karakterinden dolayı değil en fazla da Meclise soktuğu bu kadın oranı, profili ve bileşimiyle gurur duymalıdır. Kadın, HDP’ye her gün tarihsel misyonunu, ideolojik-politik çizgisini kendisine hatırlatacak en önemli olgu olarak, gerçeklik olarak hem var olacak hem de etkileyecektir.

YARIN: Çözüm sürecine yaklaşım ve olası koalisyon seçenekleri(ANF)

Paylaş

Yorum yapın

Please enter your comment!
Please enter your name here