Bir ‘Güney’ krizinin ayak sesleri mi?

Paylaş

Batı ekonomilerindeki balonlaşmanın sert bir patlamayla son bulması her an gündemdedir. Ortaya çıkabilecek çöküntü, 2008’dekinden daha uzun sürebilecektir

 

2016 başında dünya ekonomisindeki tedirginliklere bakarak soruyoruz: “Çevre veya yükselen piyasa ekonomileri (kestirme ‘Güney’ diyelim) bir kriz ortamına mı girmektedir?”

Yanıtlayacaksak, Güney coğrafyasının bir önceki (yani 1998-2001 yıllarındaki) krizi ile benzerlik ve ayrışmalara bakmamız gerekecektir. 1998 ile 2016 arasındaki en önemli benzerlik, çevreye dönük sermaye hareketlerinin yavaşlamasıdır. On sekiz yıl önce Güney krizlerini bu etken tetiklemişti. Aynı sonuç beklenmeli mi?

Yılmaz Akyüz’ün bu soruyu inceleyen bir çalışmasından söz etmek istiyorum: Internationalization of Finance and Changing Vulnerabilities in Emerging and Developing Economies, South Centre, Ocak 2015.. (Türkçesi, “Finansın Uluslararasılaşması ve Yükselen ve Gelişen Ekonomilerde Değişen Kırılganlıklar”)
Bu konuyu en iyi inceleyebilecek iktisatçılardan biri Yılmaz Akyüz’dür. Zira, onun yönetimi ve redaktörlüğü altında hazırlanan UNCTAD’ın 1998-2002 tarihli Ticaret ve Kalkınma Raporları, o yıllarda Güney coğrafyasını sarsan zincirleme krizleri tüm boyutlarıyla, derinliğine inceleyen eşsiz belgelerdir.
Akyüz bu son çalışmasında, 1998 ile 2015 arasında Güney dünyasının dışsal kırılganlıklarında meydana gelen değişimleri gözden geçiriyor. Bugünlerdeki istikrarsız ortamın yeni bir krize dönüşme olasılığına ışık tutuyor.
• • •

İstikrarsızlıkların Kaynağı: Artan Finansallaşma
2001 sonrasında istikrarsızlıklar adım adım artmıştır. Nedenleri?
Akyüz, Güney coğrafyasının finans kapitalle yoğunlaşan bağlantıları üzerinde duruyor. İvme, metropol kaynaklı sermaye hareketlerindeki hızlanmayla başlar. 2008 krizi, bu süreci sadece bir yıl durdurur. FED’den başlayan likidite genişlemesi bu duraklamaya son verir. Son on beş yıllık bilanço göstermektedir ki Güney’e dönük sermaye hareketleri hem düzey, hem de göreli olarak tarihsel rekorlarda seyretmiştir.
Göstergelere bakalım. Ekonomilerinin dış yükümlülükleri ile dış varlıklarının toplamı milli gelirlere oranlanırsa finansal dışa açılmanın bir ölçütü elde edilir. Tüm çevre ekonomileri için bu oranın ortalaması bu yüzyıl içinde %84’ten %125’e yükselmiştir. Yıllık artış oranı yüzde 13,6’dır. Aynı dönemde Güney dış ticaretinin büyüme hızı da (%11,4) bir hayli yüksektir; ancak finansallaşmanın gerisinde kalmaktadır.
Böylece, dış ticaretin reel ekonomilerden, sermaye hareketlerinin de her ikisinden daha hızlı genişlediği bir dönem söz konusudur.
Akyüz’e göre 2015’te “finansal dengesizlikler önceki canlanma dönemlerinde gözlenmemiş boyutlara ulaşmıştır. Küresel finansal koşullarda bir daralma, Güney’e sermaye akımlarında ani bir durma, hatta tersine dönme ile yansır ve ülke içindeki finans ve gayrimenkul piyasalarında sert düşüşler biçimini alır.”
“Dış denge durumları güçlü olan ülkelerde bile bankalar ve varlık piyasaları istikrarsızlık içindedir. Dış kaynağa fazla bağımlı ülkeler ise likidite ve batık borç sorunlarıyla karşı karşıyadır.”
Bu çerçeve, bir önceki Güney krizinin arifesini (1997’yi) andırmaktadır. Ne gibi farklar söz konusudur?
• • •

Büyük Borçlular Değişiyor: Devlet Yerine Özel Sektör
Güney’e dönük yabancı sermaye girişlerinde ne türden değişimler gerçekleşmiştir? Akyüz, bunların dökümünü yapıyor.
Doğrudan yabancı yatırımlar, finansal krizlerin tetikleyicisi değildir; bambaşka sorunlar içerir. Akyüz, diğer iki büyük kalem, portföy yatırımları ile dış krediler üzerinde odaklanıyor.
Önemli bir değişme, 1998-2001 sonrasında IMF programlarının baskısı altında kamu açıklarının ve devlet borçlarının aşağı çekilmesi ile ilgilidir. Toplan sermaye girişlerinde kamunun payı azalmıştır. Dahası, kamunun dövizle dış borçlanması, ulusal paralarla dış borçlanmaya dönüşmüştür. Son yıllarda tahvil piyasaları yabancı yatırımcılara tamamen açılmış; böylece ulusal para (örneğin TL) ile ihraç edilen devlet borç senetlerinde yabancıların payı hızla yükselmiştir.
Yabancı yatırımcılar, böylece, “normal” dönemlerde devlet kâğıtlarındaki yüksek (örneğin Türkiye’de %10) faizden ve ulusal paranın değerlenmesinden (doların ucuzlamasından) yararlanıyorlar. Çalkantılı dönemlerde dövizin pahalılaşması ise yerli paralı tahvillerin dolar değerini aşındırır. Bu durumda ortaya çıkan “kur riski” borçlulara değil, alacaklılara (yabancı spekülatöre) yıkılmış olur. Hisse senetleri (borsadaki yatırımcılar) için de benzer durum söz konusudur.
Buna karşılık, şirketlerin dövizli kredileri hızla tırmanmıştır. Büyük, itibarlı Güney şirketleri uluslararası piyasalardan, bankalardan dolarla borçlanmayı artırmışlardır. Ancak, asıl rolü Güney bankaları oynamış; uluslararası bankalardan aldıkları kredilerin bir bölümünü ülke içindeki şirketlere döviz kredisi olarak aktarmışlardır. 2000-2013 arasında özel borçların Güney coğrafyasında toplam dış borçların içindeki payı % 65’ten %77’ye çıkmıştır.
Dış kaynak girişleri canlı seyrederken borçlular kazançlıdır; bunlara “arbitraj” getirileri denir. Şirketlere bakalım: Dolarlı kredi faizleri esasen düşüktür. Ucuzlayan döviz, yerli para (TL) kazanan şirketlerin anapara maliyetini de aşağı çeker. Yabancı bankalardan kredi alan yerli bankalara bakalım: Şirketlere açtıkları döviz kredilerinden kazanırlar. Veya dolar kredilerini TL kredileri olarak yerli şirketlere dönüştürürler. Hem yüksek TL faizlerinden kazanırlar. Hem de doların ucuzladığı koşullarda döviz kredileri kolay ödenir; kolay döndürülür.
Ortam bozulur; döviz fiyatları tırmanmaya başlarsa, dolarla borçlanan tüm yerli aktörler (Güney’li şirketler, bankalar) kayıplara sürüklenir. Bu, “kur riski”nin, borçlulara kayması demektir. Akyüz, bankaları da sürükleyebilecek zincirleme bir finansal kriz senaryosuna dikkat çekiyor.

Kırılganlıklar Hafifliyor mu; Artıyor mu?
Neoliberal fanatikler iyimserlikte ısrar ediyorlar. Güney’de finansal kriz olasılıklarını ciddiye almıyorlar; dört olguyu vurguluyorlar. Akyüz bunları tartışıyor.
(1) Sabit (dolara bağlanmış) döviz kurları son bulmuş; dalgalı, esnek kur politikaları yaygınlaşmıştır. Finansal çalkantı ortamlarında döviz fiyatlarının yükselmesi, krizin derinleşmesini frenler.
Gerçekte ise, dalgalı kurların yarattığı sorunlar, canlanma ortamlarında başlar. IMF’nin “enflasyon hedeflemesi”ni izleyen “Güneyliler”, aktif, denetimli bir döviz kuru politikasından vazgeçmek zorunda kalırlar. Bu reçete, sermaye girişleri artarken ulusal paraları aşırı değerlendirir; cari işlem dengelerini bozar. Balonlaşma ve finansal krizlerin ön-koşulları böylece oluşur. Finansal kargaşa patlak verince devalüasyon çok sert olur; dövizli borçlar ödenemez, iflaslar başlar. Ucuz döviz yıllarında üretken, ihracatçı sektörlerin rekabet gücü aşınmıştır. Dış dengesizlikler hafifler; ama bu, artan ihracatla değil, küçülen ekonominin ithalatı aşağı çekmesi sayesinde gerçekleşir.
(2) Güney coğrafyalarında, 2001 sonrasında gerçekleşen yüksek rezerv birikimleri, sermaye hareketlerinin olumsuz seyrettiği ortamlara karşı etkili bir güvencedir.
Akyüz, finansal serbestleşme koşullarında rezervlerin karşılaması beklenen kalemleri sıralıyor: Vadesi bir yılda dolan dış borçlar, cari açık, yerli parayla ihraç edilmiş borç ve hisse senetleri, yerli aktörlerden kaynaklanan fon çıkışları… Türkiye gibi dış açık veren Güney ülkelerinde, rezervler bu dış finansman gereksinimlerine göre yetersiz kalmaktadır. Esasen, merkez bankası brüt rezervlerinin önemli bölümleri borçlardan oluşmaktadır.
(3) Güney coğrafyasının önemli bir bölümünde yabancı bankaların varlığı, işlem hacimleri artmıştır. Bu, finansal çalkantı dönemlerinde bankalar sisteminin direnme gücünü artıracaktır.
Akyüz ise, tam tersine, uluslararası bankaların Güney’de artan varlıklarının bu ülkelerdeki kırılganlıkları artırdığını açıklıyor. Yabancı bankaların ülke ekonomileriyle bütünleşme derecesi sınırlıdır. Dış dünyadaki finansal çevrimin ülke içine taşınmasını hızlandırır; hem çıkış, hem iniş konjonktürlerinde istikrarsızlığı artırırlar.
(4) Batı merkez bankaları dünya ekonomisindeki olası istikrarsızlıklara karşı olağan dışı bir deneyim biriktirmişlerdir. Büyük boyutlu dışsal şoklar bu sayede frenlenebilecektir.
Akyüz, tam tersi görüştedir. Batı ekonomilerindeki balonlaşmanın sert bir patlamayla son bulması her an gündemdedir. Ortaya çıkabilecek çöküntü, 2008’dekinden daha uzun sürebilecektir. Zira, merkez bankaları ve hükümetler iktisat politikaları açısından “ellerindeki cephaneliği tüketmiş durumdadır. Uluslararası finansal sistem 2007’dekine göre daha kırılgandır.” Yani, bir Güney krizinin ayak sesleri duyulmaktadır.
Akyüz’ün ve diğer çalışmaların Güney coğrafyası için kullandığı kırılganlık göstergelerini, Türkiye’dekilerle birleştirip karşılaştırmak istiyorum. Böylece 2016’da dışsal çalkantıların Türkiye ekonomisi için yaratabileceği sorunlara ışık tutabiliriz.
Tartışmayı sürdürmek üzere…

Birgün

Paylaş

Yorum yapın

Please enter your comment!
Please enter your name here