Müge İplikci : Ölçüsüzlüktür Aşk. Ve Dikkat!

Edebiyatta Aşk Söyleşileri’nin bu haftaki konuğu Müge İplikçi. “Aşk, aşk olarak yaşandığında yeryüzünü aşabilir. Sen, ben ve hatta o şeklindeki detaylara girmekse, aşkı yok etmektir. Yazık!” diyen iplikçi uyarıyor: Ölçüsüzlüktür aşk. Ve dikkat!

Bundandır ki çelişkileriyle, karmaşıklığıyla ve yanılsamalarıyla her türlü eğretilemeye uğramıştır.

Kendine yetmemenin arayışı mıdır, kendini ötekinde bulma mıdır, içgüdüsel bir dürtü ya da hastalık mıdır bilinmez ama her defasında konuşmaktan yorulmadığımız, savaşırken, savrulurken yediden yetmişe kaçınılmaz duygudur aşk.

İnsanın konu olduğu bütün zeminlerde varoluşu anlamlandıran aşk, özellikle edebiyat ve sanatta tüm olay örgüsü aşkın biricikliğinde yapılanır. “Edebiyatta Aşk Söyleşileri” adlı söyleşi dosyamızın bu hafta ki konuğu Müge İplikçi.

Evrensel bir duygudur aşk. Nerde ve nasıl olduğu hala bilinmeyen bir gizem… Aşkın insanlar için ortak noktaları ve bir ölçüsü var denebilir mi?

Yaşam için zor soru. O yüzden kurgusal boyutta kaçamak bir cevap vereyim: Zaman ve mekânı birlikte ‘üçüncü bir yere’ taşımaya yeltensem, sanırım konu olarak sadece ve sadece aşkı seçerdim.

Ölçüsüzlüktür aşk. Ve dikkat! İki taraf için aynı mıdır sorusunun karşılığı aranmamalıdır.

Bu soru sorulmaya başladığında aşkı kaçırıveririz elimizden ve pat, tekrar dünyaya düşüveririz. Aşk, aşk olarak yaşandığında yeryüzünü aşabilir. Sen, ben ve hatta o şeklindeki detaylara girmekse, dediğim gibi aşkı yok etmektir. Yazık!

Günümüz aşk ilişkilerinde mantığın/aklın ağır bastığı birliktelikler ön plandadır. Kalp ve akıl arasındaki yolculukta ruhun ihtiyaç duyduğu asıl enerjiyi sağlayan boyut ne sizce?

Boş yere kurguya kaçmadım! O duygudaki ölçüsüzlüğü ve çılgınlığı sevenlerdenim. Kısaca soyut kalabilmeli… Ne kadar somutlaştırılırsa o kadar estetize ve romantize edilebilir gibime geliyor…

O zaman da, diyelim ki 14 Şubat gibi tarihlerde kredi kartlarındaki hareketlilik olarak karşımıza çıkabiliyor.

Aşk tek boyutlu değildir, karmaşadır çoğu zaman. Farklı duygularla sahiplendiği bedeni besler. İnsanı güçlü tutan yanı iyimserliği mi, yüksek bilinci midir?

İyimserlik burada belirleyici bence. Ancak şunu da hemen belirteyim, iyimserliği yüksek bilinç karşısında yitik bir fark edemeyiş hali olarak da algılamıyorum.

Düşünce ile o kadar kavrulursunuz ki vardığınız yer bambaşka bir iyimserliğe bırakabilir sizi. Hem orada hem burada olma halidir bu.

Aşkı evrensel kılan bu harmanlanma hali de olabilir. Ha, olmayabilir de. Açıkçası aşkın böyle bir derdi olduğunu da sanmıyorum. Onu böyle düşünmeye çalışmak biz insanların derdi galiba!

Aşk her başıma vurduğunda makaraları koyuveririm

Hayatımızın aşk ile başlayan ve aşksız biten zamanları vardır. Her halükarda insanın unutamadığı aşkı ve aşkın unutturmadığı insanlar var mıdır?

Elbette var! Ama bunun özel bir önemi var mı? Hayır! Şunu ifade etmem lazım. Aşk her defasında başıma vurduğunda, tıpkı gülme krizindeki (belirtmem lazım, gülmeye bayılırım!) gibi makaraları koyuveririm.

Aşklı anlarımı aşksız anlarımdan ayıran da budur.

James Joyce “Aşk, aslında hiç doğal olmayan bir olgudur ki kendini nadiren tekrar eder” der. Aşkın yokluğuna inananlardan mısınız?

Kanımca aşk var. Ancak biz onu, birçok duyguda olduğu gibi abartmaya meraklıyız gibime geliyor bana. Anlara adlar koymaya, o adları sağa sola çekiştirmeye başladığımızda ise elimizden uçup gidiyor sanki.

Dahası hiyerarşiler devreye giriyor. İktidar halleri… Bu kaçınılmaz aslında. Dediğiniz gibi çağın tetiklediği bir şey. Peki, ne oluyor o zaman? Ne olacak, sahayı ilk terk eden aşk oluyor.

Müge İplikçi hakkında

İstanbul’da doğdu. İstanbul Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi. İstanbul Üniversitesi Kadın Sorunları ve Araştırma Bölümü’nden ve The Ohio State University’den iki ayrı yüksek lisans derecesi aldı.1

996 Yaşar Nabi Nayır Gençlik ödülü, 1997 Haldun Taner ödülü üçüncülüğü ve 2010 ÇGYD Çocuk ve Gençlik Yayınları Derneği jüri özel ödülü aldı.

Perende (1998), Columbus’un Kadınları (2000), Arkası Yarın(2001), Transit Yolcular (2002), Kısa Ömürlü Açelyalar (2009) adlı beş öykü kitabı yayınlandı. Romanları Kül ve Yel (2004), Cemre(2006), Kafdağı (2008) Civan (2012) Yıkık Kentli Kadınlar ve Cımbızın Çektikleri (Ümran Kartal ile birlikte) adlı inceleme kitapları, iki çocuk (Uçan Salı ve Acayip Bir Deniz Yolculuğu) ve gençlik (Yalancı Şahit) eserleri bulunuyor Yazarın öyküleri Almanca, İngilizce, İsveççe, Hollandaca, Slovakça, Bulgarca ve Kürtçe’ye çevrildi.

Türkiye PEN Kadın Yazarlar Komitesi başkanlığını aralıklı olarak 2004-2005 ve 2007-2009 yılları arasında yapmıştır.

bianet

İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası 25 Haziran’da Başlıyor

26. İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası 25 Haziran- 1 Temmuz 2018 tarihleri arasında gerçekleşecek. Onur Haftası gönüllüleri, Indiegogo kampanyasıyla dayanışmaya çağırıyor.

Haberin Kürtçesi / İngilizcesi  için tıklayın

26. İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası 25 Haziran- 1 Temmuz 2018 tarihleri arasında gerçekleşecek.

Bu seneki Onur Haftası’nın teması “Sınır”. “Kimliklerimizin, yönelimlerimizin, varoluşlarımızın, çeşitli bahanelerle sınırlandırılmasını kabul etmiyoruz” diyen Onur Haftası gönüllüleri, yasaklara rağmen Onur Haftası etkinliklerini gerçekleştirmek için herkesi dayanışmaya çağırıyor.

Geçtiğimiz yıllarda kitle fonlaması (crowdsourcing) yöntemiyle hafta giderlerini karşılayan Onur Haftası etkinlikleri için bu sene de bir Indiegogo kampanyası başlatıldı. Bir ay sürecek Indiegogo kampanyasıyla, şimdilik Onur Haftası için gereken bütçenin sadece yüzde 4’ü toplanmış durumda.

Onur Haftası’nde neler var?

26. İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası boyunca LGBTİ hareketinin gündemini oluşturan konular hakkında yapılan forumlar, paneller, gösterimlerle daha güçlü bir dayanışma örmenin ve farklı direniş biçimleri örgütlemenin yolları aranacak.

Hafta boyunca herkese açık ve ücretsiz gerçekleşen etkinlikler kapsamında temaya uygun paneller, atölyeler, film gösterimleri, tiyatro oyunları, piknik gibi etkinler düzenlenecek. Farklı şehirlerden LGBTİ örgütlerinin biraraya geldiği bir buluşma da gerçekleşecek.

26. İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası programı önümüzdeki günlerde açıklanacak.

Tema: Sınır

Onur Haftası’nda 20. yıl “Bellek”, 21. yıl “Direniş”, 22. yıl “Temas”, 23. yıl “Normal”, 24. yıl “Örgütleniyoruz”, 25.yYıl “Aramızda Ne Var” temalarıyla gerçekleşmişti.

26. . İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası Komitesi, bu senenin teması olan “Sınır”ı şöyle anlattı:

Yazının ve düşüncenin sınırlarıyla ele aldığımız bu kavramı sınır kelimesinin anlamını hayatlarımıza dokunduğu yere doğru hep birlikte düşünerek, konuşarak, tartışarak genişletmek için bir çağrı yapıyoruz. Bu çağrıyı yapıyoruz çünkü kimliklerimizin, yönelimlerimizin, varoluşlarımızın, çeşitli bahanelerle sınırlandırılmasını kabul etmiyoruz. ‘’Dört duvar arasında ne yaparsanız yapın’’ diyerek bizi kamusal alandan tecrit edenlere karşı, bizi sıkıştırdıkları alanlardan çıkarak bir araya geliyoruz.

Her gün sokaklarda pervasızca varolmaya devam eden şiddete, işkenceye, tacize ve tecavüze ses çıkarmayanlara inat; sevmeye, hazza ve paylaşmaya konulan sınırları aşındırmanın ne denli önemli olduğunu biliyoruz.

Bu çağrıyı yapıyoruz çünkü çocuk yaşta beden sınırları ihlal edilerek toplum normlarına uydurulmaya çalışılan intersekslerin farkedilmesini istiyoruz. Kendi güç pozisyonlarını korumak için bizleri ikili cinsiyet sisteminin sınırlarına tıkanların karşısına dikiliyor, bizlerden “farklı” olduğumuzu düşünerek gözlerini kaçıranlara “buradayız” diyoruz. Yönelimlerin, kimliklerin ve varoluşların sayısına çekilen sınırlara karşı kuirlerin, sayısız cinsiyet kimliğinin ve cinsel yönelimin varlığını gösteriyoruz. Aseksüellerin, aromantiklerin ve nicelerinin varlığını haykırıyoruz.

Bu çağrıyı yapıyoruz, çünkü yaşadığımız coğrafyanın sınırları ötesinde sürmekte olan savaşın yarattığı kıyımı görüyoruz ve milliyetçi, ırkçı, sömürgeci devletlerin koyduğu sınırlara karşı durmak istiyoruz. Devletlerin koyduğu sınırları binbir güçlükle aşan göçmen arkadaşlarımızla yabancı düşmanlığının ve ırkçılığın aramıza koyduğu görünmez sınırları konuşmaya ve sınırların yarattığı psikolojik, fiziksel problemleri görünür kılmak istiyoruz. Kimliklerimizden duyduğumuz onuru göçmenler, etnik azınlıklar, diğer uluslardan herkesle sınırsızca kutlamak istiyoruz. Flörtlerimizde, ilişkilerimizde erkek egemen sistemin dayattığı sınırların değil kendi sınırlarımızın geçerli olduğunu haykırıyoruz. Eşlerimizin, aşklarımızın sayısına çekilen sınırları kaldırıyoruz. Ankara Valiliği’nin il sınırları içerisinde konan ve süresinin sınırı olmayan yasağı İstanbul’dan protesto ediyor, onların sınırlarıyla alay ediyoruz. Son 25 yıldır söylediğimiz gibi: Sınırları içine hapsedildiğimiz “gettoları değil, kentin tamamını” istiyoruz. Hapishanede insanî muamele istediği için açlık grevine başlayan ve sesini duyuran Diren’i ve birçok başka trans arkadaşımızı hapse koyup direnişimizi ve dayanışmamızı sınırlayabileceğini zannedenlere gerek açlığımızla, gerek mektuplarımızla sesimizi yükseltiyor ve insanca yaşamanın onurunu geri kazanıyoruz.

Bu yıl Onur Haftası’nda sadece güçlünün lehine konan tüm sınırlar üstüne konuşmak, bu sınırlara karşı olanca gücümüzle savaşmak, görünmez sınırları görünür kılmak istiyoruz. Hayatlarımız, bedenlerimiz, duygularımız hakkında bol keseden nefret söylemi üreten özgüvenin sınırsızlığını kaldıracağımıza ve bize ait olanın sınırlarını belirleyebileceğimize dair inancımız tam.

Onur Haftası nedir?

28 Haziran 1969’da, New York’taki Stonewall Inn adlı barda baskıya ve şiddete dayanamayan LGBTİ’ler ayaklanmış, kendileri üzerinde baskı kuran polisi bara hapsetmiş ve dört gün boyunca sokaklarda çatışılmış, eylemler yapmıştı. LGBTİ mücadelenin dönüm noktalarından biri olan bugün dünyanın her yerinde Onur Haftası olarak kutlanıyor.

İstanbul Onur Haftası ve Onur Yürüyüşü hakkında

İlk kez 1993 yılında “Cinsel Özgürlük Haftası” adıyla düzenlenen hafta, Valilik engeline takılarak yasaklanmış, hafta etkinliklerine ve Onur Yürüyüşü’ne izin verilmemiş, aktivistler gözaltına alınmış, yurt dışından gelen konuklar sınır dışı edilmişti. Onur Haftası daha sonraki yıllarda da yasaklarla karşılaştı ancak etkinlikler düzenlenmeye devam etti.

İlk İstanbul Onur Yürüyüşü 2003’te, Onur Haftası gerçekleştirilmeye başlandıktan tam on yıl sonra yapıldı. O yıl ancak 20-30 kişiyle yapılan bu ilk yürüyüş, her yıl katlanarak büyüdü. 2013 yılında İstiklal Caddesi’ndeki yürüyüşe 100.000 kişinin katıldığı ifade ediliyor.

2015, 2016, 2017 yıllarında Onur Yürüyüşleri yasaklandı. Ancak LGBTİ+ hareketi, 14. Onur Yürüyüşü’nden bu yana yürüyüşün yasaklanmasına karşı “tüm şehre dağılarak” eylemlerine devam ediyor.

Bianet

 

Dünyanın sadece yüzde 0,01’ini oluşturan insanlar, canlıların yüzde 83’ünü yok etmiş

Yeni bir araştırmaya göre 7,6 milyar insan, yeryüzünde yaşayan bütün canlıların yüzde 0,01’ini oluşturuyor. Ancak buna rağmen ortaya çıktığı ilk günden beri insanlık, gezegendeki vahşi hayvanların yüzde 83’ünün, bitkilerin ise yarısının yok olmasına yol açtı.

‘Proceedings of the National Academy of Sciences’ adlı dergide yayımlanan bilimsel araştırmaya göre insanlar, yeryüzünün sanılandan çok daha küçük bir kısmını oluşturmasına rağmen canlıların yok olmasına sebep oluyor.

BBC Türkçe’nin Guardian gazetesinden aktardığı haberde, 7,6 milyar insanın yeryüzünde yaşayan bütün canlıların yüzde 0,01’ini oluşturduğu ancak buna rağmen ortaya çıktığı ilk günden beri insanlığın gezegendeki vahşi hayvanların yüzde 83’ünün, bitkilerin ise yarısının yok olmasına yol açtığı belirtiliyor.

Habere göre dünyada yaşayan canlıların oranı şöyle:

  • İnsanlar: Yeryüzünde yaşayan bütün canlıların yüzde 0,01’ini oluşturuyor
  • Bakteriler: Dünyadaki biyokütlenin yüzde 13’ünü oluşturuyor
  • Bitkiler: Yüzde 82 ile dünyadaki en kalabalık grup
  • Böcekler, mantarlar, balıklar ve diğer bütün canlılar: Dünyanın biyokütlesinin yüzde 5’ini oluşturuyor
  • Okyanustaki hayat: Gezegendeki biyokütlenin yüzde 1’ini temsil ediyor

Araştırma, kümes hayvanlarının dünyadaki bütün kuşların 70’ini oluşturduğunu ortaya koyuyor. Böylelikle kuşların sadece yüzde 30’unun vahşi olduğu görülebiliyor.

Memelilerde ise durum daha da çarpıcı. Memelilerin yüzde 60’ı çoğu büyükbaş hayvan ve domuz olmak üzere çiftlik hayvanı. Yüzde 36’sı insan, yüzde 4’ü ise vahşi memeliler.

Asıl şey insanların yedikleriyle ilgili

Araştırmanın başında bulunan, İsrail’deki Weizmann Bilim Enstitüsü’nden Prof. Ron Milo, insanların gezegendeki etkisinin asıl olarak yediklerimizle kendini gösterdiğini vurguluyor:

“Beslenme tercihlerimiz hayvanların, bitkilerin ve diğer organizmaların üzerinde büyük bir etkiye sahip. Bu çalışmanın insanların nasıl bir tüketimde bulunduklarına yönelik olarak bir bakış açısı sağlamasını isterim. Ben vejeteryan olmadım, ancak çevresel etmenler karar almamda etkili oluyor, et ya da tavuk mu, yoksa soya peyniri mi tüketmek isterim?”

Milo, “Umarım bu araştırma insanların Dünya’da ne kadar baskın bir rol oynadığına ilişkin bir bakış açısı sunar” diye de ekliyor.

Sağlık Bakanlığı’nın gizlediği araştırmayı yayımladı.

Sağlık Bakanlığı’nın gizlediği araştırmayı yayımladığı için hakkında soruşturma açılan Bülent Şık ‘Verilerin gizlenmesi kabul edilemez’ dedi.Hakkında soruşturma açılan Bülent Şık: Açıkladığım 10’da 1 bile değil.

 

Sağlık Bakanlığı 2011-2016 yılları arasında kanserden ölümlerin dünya ortalamasının üstünde olduğu Antalya, Ergene ve Dilovası’nda geniş çaplı bir araştırma yaptı. Kanser vakalarında çevre kirliliğinin rolüne ışık tutan çalışmanın sonuçları ise halktan gizlendi. Araştırmanın sonuçlarını yazan Bülent Şık hakkında ‘Yasaklanan bilgileri temin’, ‘yasaklanan bilgileri açıklama’ gerekçesiyle soruşturma açıldı.

Artı Gerçek’e konuşan Şık, “Halk sağlığı, kamu sağlığı adına yürütülen çalışmalar yasak konusu olmaz, elde edilen verilerin gizlenmesi kabul edilemez. Edilmemelidir” dedi.

677 sayılı KHK ile Akdeniz Üniversitesi’ndeki görevinden ihraç edilen Yrd. Doç. Dr. Bülent Şık, Bakanlığın halktan gizlediği çalışmayı Cumhuriyet Gazetesi’nde üç gün arka arkaya yazdı. Yazıda insan sağlığını tehdit eden pestisitinin taze fasulye, biber, hıyar, marul, maydanoz, çilek, erik ve elmada maksimum kalıntı limitlerini çok aştığının ortaya çıktığı belirtildi. Sularda ise yine kanserojen etkisi bilinen hidrokarbon kalıntılarının tespit edildiği ifade edildi.

İSTANBUL BAŞSAVCILIĞI SORUŞTURMA AÇTI

Şık araştırma çalışmasından elde edilen bilgilere göre maksimum kalıntı sınırını aşan miktarda arsenik, alüminyum ve kurşun içeren 52 yerleşim bölgesinin sularının içilemez nitelikte olduğunu ve bu bölgelerdeki suların içme suyu olarak kesinlikle kullanılmaması gerektiğini vurguladı.

Bu yazıları nedeniyle Sağlık Bakanlığı ise Şık’ı savcılığa şikayet etti. Şık hakkında ‘Yasaklanan bilgileri temin’, ‘yasaklanan bilgileri açıklama’ ve ‘Takdir olunacak diğer suçlar’ gerekçeleriyle soruşturma açıldı.

Hakkında soruşturma açılan Şık, konuyu Artı Gerçek’e değerlendirdi. Şık, Sağlık Bakanlığı’nın şikâyeti üzerine İstanbul Başsavcılığı’nca soruşturma açıldığını belirterek “Savcılık yazısında üç suçlama var görünüyor ancak ‘Başsavcılıkça takdir olunacak diğer suçlar’ gibi bir ifade daha var, ama ne kastediliyor onu anlayamadık” dedi.

‘SAĞLIK BAKANLIĞI’NIN BAŞKA BİR ÇALIŞMASI AÇIKLANMADIĞI GİBİ UNUTULDU GİTTİ’

Şık, çalışmanın açıklanmamasıyla ilgili “Bakanlığın araştırma çalışması hakkında nasıl bir eylem planı içinde olduğunu bilmiyorum; bu sorunun muhatabı bakanlıktır” dedi ve şunları söyledi:

“Bu çalışma toprak, su, hava, yeraltı ve yer üstü, Marmara Körfezi’ndeki deniz canlıları, Ergene Çayı’nın çıktığı kaynaktan döküldüğü noktaya kadar çeşitli yerleşim noktalarından ve çok çeşitli parametreleri dikkate alarak yapılmış bir çalışma. Aslında bir ülkede böyle büyük bir halk sağlığı çalışmasının yapılmış olması gurur vericidir. Ama sadece bu çalışma değil ülkemizde Gıda Tarım Bakanlığı da çeşitli araştırma çalışmaları yapar ama tek birinin bile sonuçları açıklanmaz. Yıllar önce Sağlık Bakanlığı çok kapsamlı, ülke genelinde yıllarca süren tütün araştırması yapmıştı; sonuçları açıklanmadığı gibi unutuldu gitti.”

AÇIKLADIKLARIM 10’DA 1’İ BİLE DEĞİL

“Halk sağlığı, kamu sağlığı adına yürütülen çalışmalar yasak konusu olmaz, elde edilen verilerin gizlenmesi kabul edilemez. Edilmemelidir” diyen Şık “Ben emin olduğum konuları açıkladım ve bu bile açıklanması gerekenlerin 10’da 1’i bile değil ve bu kısmi çalışma sonuçları bile o bölgelerdeki sularda ciddi bir kimyasal kirlenmeye işaret ediyordu. Bu kirliliğin nedenini tarımsal ve endüstriyel faaliyetler olarak görmek olanaklıdır. Bütün bunları Cumhuriyet gazetesindeki yazı dizisinde de yazmıştım zaten” diye konuştu.

Rıfat DOĞAN / ARTI GERÇEK

Barış Akademisyeni Milletvekili Adayları

Haberin İngilizcesi  için tıklayın

24 Haziran’da yapılacak 27. Dönem milletvekili seçimi adayları arasında sekiz Barış Akademisyeni de var.

Marmara Üniversitesi’ndeki görevlerinden ihraç edilen Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu ve Prof. Dr. Yüksel Taşkın Cumhuriyet Halk Partisi’nden (CHP) aday.

Marmara Üniversitesi İktisat Fakültesi’nden emekli Prof. Dr. Erol Katırcıoğlu, Ankara Üniversitesinden ihraç edilen araştırma görevlisi Nuray Türkmen Canlı, Çorum Hitit Üniversitesi’ndeki işe iade mücadelesini kazandıktan sonra akademiden istifa eden Oya Yağcı, Yıldız Teknik Üniversitesi’nden ihraç edilen araştırma görevlisi Ferda Fahrioğlu Akın,Kocaeli Üniversitesi’nden ihraç edilen Prof. Dr. Kuvvet Lordoğlu, Mersin Üniversitesi’nden ihraç edilen Prof. Dr. Atilla Güney Halkların Demokratik Partisi’nden (HDP) aday.

İbrahim Kaboğlu, CHP, İstanbul

İbrahim Ö. Kaboğlu, CHP İstanbul 1. Bölge ilk sıra adayı.

Marmara Üniversitesi Anayasa Hukuku Anabilim Dalı Başkanı iken 7 Şubat 2017 tarihli 686 sayılı Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile kamu görevinden ihraç edildi. Bu durumu “İhraç değil, KHK ek listesinde adı alan kişi” şeklinde tanımlıyor.

Barış İçin Akademisyenler’in “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisine imza verdiği gerekçesiyle hakkında dava açılan akademisyenlerden. İstanbul 36. Ağır Ceza Mahkemesi’nde 26 Nisan 2018’de görülen son duruşmada savcı ceza talep etti.

2003 yılında Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulu Başkanlığı görevini yürüttü.

Yüksel Taşkın, CHP, İstanbul

Yüksel Taşkın CHP İstanbul 1. Bölge 18. sıradan aday.

7 Şubat 2017 tarihli 686 sayılı KHK ile Marmara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ndeki görevinden ihraç edildi.

Barış İçin Akademisyenler’in “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisine imza attığı gerekçesiyle hakkında açılan dava İstanbul 36. Ağır Ceza Mahkemesi’nde devam ediyor.

2012 yılında İstanbul CHP İl Örgütü’nün AR-GE biriminde gönüllü olarak çalışmaya başladı. 2015 yılından beri ürkiye Sosyal, Ekonomik ve Siyasal Araştırmalar Vakfı’nın (TÜSES) yönetim kurulunda görev yapıyor. CHP’nin 36. Olağan Kurultayı’nda Parti Meclisi üyesi seçildi.

Nuray Türkmen Canlı, HDP,  Ankara

Nuray Türkmen Canlı HDP’nin Ankara 2. bölge 1. sıra adayı.

Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi’nde araştırma görevlisiydi. 7 Şubat 2017 tarihli 686 sayılı KHK ile görevinden ihraç edilmişti.

Oya Yağcı, HDP, Samsun

Oya Yağcı HDP’nin Samsun’dan 1. sıra adayı.

Uzun yıllar tiyatro yaptıktan sonra akademide öğretim görevlisi olarak çalıştı. Çorum Hitit Üniversitesi’nden Eylül 2014’te işten atıldıktan sonra, bir buçuk yılı aşan hukuki mücadelesi sonucu göreve iade hakkını kazanmıştı. Ocak 2016’ta istifa etti. Bağımsız eğitmenlik yapıyor. bianet yazarlarından.

Erol Katırcıoğlu, HDP, İstanbul

Erol Katırcıoğlu HDP İstanbul 1. Bölge 4. Sıra adayı.

Barış akademisyeni. Marmara Üniversitesi İktisat Fakültesi’nden emekli.

Barış İçin Akademisyenler’in “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisine imza attığı gerekçesiyle hakkında açılan dava İstanbul 33. Ağır Ceza Mahkemesi’nde devam ediyor.

1991 yılında 49. Hükümette Başbakan Yardımcısı Erdal İnönü’nün ekonomi danışmanlığını yaptı.

Kuvvet Lordoğlu, HDP, İstanbul

Kuvvet Lordoğlu HDP’nin İstanbul 1. bölge 18. sıra adayı.

İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri Bölümü’ndeki görevinden 1 Eylül 2016 tarihli 672 sayılı KHK ile ihraç edilmişti.

İhraç edilen 18 akademisyen ile Kocaeli Dayanışma Akademisi kurucularından.

Ferda Fahrioğlu Akın, HDP, Diyarbakır

Ferda Fahrioğlu Akın, HDP’nin Diyarbakır’dan 12. sıra adayı.

Yıldız Teknik Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde araştırma görevlisiydi. 7 Şubat 2017 tarihli 686 sayılı KHK ile görevinden ihraç edildi.

Atilla Güney, HDP, Mersin

Atilla Güney HDP’nin Mersin 3. Sıra adayı.

Mersin Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümü’ndeki görevinden 29 Nisan tarihli 689 sayılı KHK ile ihraç edildi. (BK)

bianet

Çağdaş sanatla buluşan bir klasik: ‘Martı’

Pürtelaş Tiyatro’nun Serdar Biliş rejisiyle sahneye taşıdığı ‘Martı’, Kasım 2017’den beri seyirciyle buluşmaya devam ediyor.

Rus oyun yazarı Anton Çehov, ‘Martı’yı 1895 yılında yazmış. Bu hikâyede Çehov, dört ana karakter çevresinde geliştirdiği olaylarla kuşaklar arasındaki çatışmayı ve sözde entelektüel çevrelerin ‘aydın ve sanatçı’ meselesini masaya yatırmış. Ünlü bir aktrist olan ve yaşlandığını kabul etmek istemeyen Arkadina, geleneksel sanat anlayışına karşı çıkan ve denediği yeni teknikler annesi tarafından alay konusu edilen Treplev, Arkadina’nın sevgilisi, yazar, sözde aydın Trigorin ve oyuncu olma isteğiyle yanıp tutuşan taşralı genç kız Nina… ‘Martı’da aşk, adeta imkânsızdır. Bir tarafta Maşa’yı platonik bir biçimde seven taşralı öğretmen Medvedenko, Treplev’e umutsuzca âşık Maşa, Nina’ya saplantılı Treplev ve Trigorin’e hayran Nina, diğer tarafta yaşlansa da hâlâ çekici olduğunu kanıtlamak istercesine Trigorin’e tutunan Arkadina, Nina’yı taşralı egzotik bir kız, bir macera olarak gören Trigorin… Kâhya İlya’nın karısı Polina da Doktor Yevgeni’yle gizli bir ilişki yaşamıştır fakat duyguları karşılıksızdır. Doktor her zaman yeniliklere açık olan bir adamdır ve bu açıklığı, bağlanmanın önünde bir engeldir.

Hikâye, bu karmaşık sevgi ve sevgisizlik ağı çerçevesinde örülmüş. Çehov adeta sevginin insanları mutlu etmek için yetersiz kaldığı bir dünya koyuyor karşımıza. Her şey şöhret, dünyevi hırslar ve başarıyla ilgili; dolayısıyla ne anne ile oğul arasında doğal, her şeyin ötesinde bir sevgi gelişebilmiş, ne de iki genç arasında masum bir aşk doğabilmiş. Bir köşede de hayatının son yıllarını yaşayan, sağlığı gittikçe kötüleşen, Arkadina’nın abisi Sorin var. Sorin, tüm bu hırsların ve çabaların beyhudeliğini, yaşamın bir gün biteceğini gösterircesine tüm bu olayların dışında duruyor. Neresinden bakarsak bakalım, umutsuz bir dünya hali var karşımızda.

Hem reji, hem seyircinin birikimi

Ahmet Sami Özbudak’ın metin düzenlemesi ve Serdar Biliş’in rejisiyle sahnelenen ‘Martı’ ise, aynı umutsuz dünya halini günümüze ve daha evrensel bir düzleme taşımış. Deneyimli, usta oyuncularla yeni kuşak oyuncuları bir araya getiren kadroda güzel bir uyum doğmuş. Herkes kendine has bir biçimde sahnede var oluyor.

2014’te cesur ve yenilikçi yapımlar ortaya çıkarmayı hedefleyerek kurulan Pürtelaş Tiyatro, ‘Martı’ ile bu hedefine yaklaşmış gibi görünüyor. Işık ve sahne tasarımı Pürtelaş Tiyatro’nun yenilikçi çizgisinin izlerini taşıyor. Oyunculara gelindiğinde, bildiğimiz insanlık hallerini ortaya koysalar da, bunu yapma biçimlerinde farklı bir tat var. Melankoli, rekabet, kayıtsızlık yahut hırs… Sahnede hepsine dair yeni bir tat yakalanmış. Fakat iş sadece rejiyle sınırlı kalmıyor. Böyle bir uyarlama seyrederken kompozisyondan neyin çıkarıldığını, yerine neyin getirildiğini ve daha da önemlisi neden getirildiğini anlayabilmek önemli. Yoksa, uyarlamanın ne yöne gittiğini anlamak zorlaşıyor. Yani seyircinin bakış açısı ve birikimi de önem taşıyor. Dolayısıyla oyunu çok sevmek de mümkün, hiç sevmemek de.

Pürtelaş Tiyatro’nun ‘Martı’sı, bu yıl Tiyatro Eleştirmenleri Birliği tarafından yılın oyunu ödülüne layık görüldü. Üstün Akmen Tiyatro Ödülleri’nde ise hem yılın oyunu, hem de yılın ışık tasarımı ödüllerinin sahibi oldu. ‘Martı’yı 21 Mayıs’ta Uniq İstanbul’da, 27 Mayıs’ta Zorlu PSM’de seyredebilirsiniz

Murat Belge : Bilim Karşısında Marksizm

 Bu dünyanın gelmiş geçmiş en büyük bilim adamlarından biri Isaac Newton’dı. Onun kurduğu sistem kendi çerçevesi, kendi sınırları içinde hiç yanlışlanmadı – ama aşıldı. İşin içine uzay girince, Euklides’in geometrisi, Newton’ın fiziği v.b. aşıldı.

Ben okumadım, ama okuyanların yazdıklarını okudum: Newton bizim şimdi “batıl itikat” deyip geçtiğimiz birçok şeye inanırmış; örneğin büyüye inanırmış, kara kedinin uğursuzluk getireceği gibi şeylere inanırmış. “Bu dünyanın gelmiş geçmiş en büyük bilim adamlarından biri” olarak, şaşırtıcı.

Ama biraz düşününce, o kadar da şaşırtıcı değil. Bir insanın her şeyi “bilmesi”, her şeyin “doğrusu”nu bilmesi mümkün değil. Bunu biliyoruz tabii; ama “bilmeme”nin sınırlarını tesbit etmek de güç. Örneğin Copernicus dünyanın güneşin çevresinde döndüğünü söyleyerek bilim tarihinin en önemli, en çarpıcı buluşlarından birini gerçekleştirdi. Onun ölümünden sonra Kepler bu dönüşün süresini ölçmeye kalktı ve hesapların tutmadığını gördü. Bunun üstüne kafa yormayı sürdürünce cismin dönerken tam bir daire değil, bir elips çizebileceğini akıl edip hesaplarını buna göre yapınca her şey yerine oturdu. Yani, asıl önemli bilgiyi üreten Copernicus’un bu ikinci bilgiden haberi olmadığını söylemek istiyorum. Bilgi böyle bir şey. Bitmiyor, bir bilgi üretmek aynı alanda üretilecek, üretilmesi gerekli yeni alanlar açıyor. Bilgi her zaman “koşulsal” (conditional): “A, x ve y ve z koşullarında şöyledir.” Ama bu, x, y ve z’nin yanında hiç bilmediğimiz koşullar da olabilir. Lavoisier “oksijen” diyene kadar kimyayla uğraşanlar “filojiston” denilen esrarengiz bir maddeye değinip geçiyorlardı.

“Yeni alanlar” açmaktan söz ettim: İbn-i Sina ile Einstein’ı ele alalım. Bu ikisinin evren hakkında “bilgi”leri kıyaslanabilir mi? Kıyaslanamaz. Peki, böyle olduğuna göre İbn-i Sina bir bilim adamı değil midir? Bunu da söyleyemeyiz. Elbette İbn-i Sina bir bilim adamıdır. Bundan birkaç yüzyıl sonra yaşayacak birinin yanında da Einstein bir İbn-i Sina gibi kalacaktır muhtemelen. Ama öyle olması Einstein’ın “bilim adamı” sıfatını elinden almayacaktır. Ayrıca Einstein’ın Einstein olmasında İbn-i Sina’nın payı, katkısı yok mudur? Mutlaka vardır, çünkü İbn-i Sina’nın zihnini açtığı bilim adamları Einstein’ın zihnini açan bilim adamlarının zihnini açmıştır ilh.

Descartes, felsefenin bilimden kesin olarak ayrılmasından önce yaşadı. İyi bir matematikçiydi. Bugün doğa bilimlerinin arazisi saydığımız alanlara da girip çıktığı oldu. İnsan gibi bilinçleri olmayan hayvanların makina olduğunu düşünürdü. Şimdi böyle bir iddiada bulunacak birinin aptal olduğunu düşünürüz herhalde ama Descartes’ın yaşadığı yıllarda dünyanın en akıllı adamlarından biri olduğunu reddedebilir miyiz?

Hâsılı zihinde geçen şeyleri sınıflandırmak, kategorilere ayırmak kolay değil. “Kolay” bir yana, mümkün de değil. “Bilgi” dediğimiz şey sonsuz, değişken, göreli v.b. Ele avuca gelmiyor. Hele insana ve topluma geldiğimizde, “bilinç” iyiden iyiye karıştırıyor işleri. Bakan ve anlamaya çalışanın kendi bilinci, kaçınılmaz öznelliğiyle, doğru anlamayı güçleştiriyor. Ama bakılan ve anlaşılmaya çalışılan insan topluluğunu meydana getiren bireylerin farklı bilinçleri de anlamayı alabildiğine güçleştiriyor. Düşen cisimlerin hızını hesaplamak işini güçleştiren bir “bilinç” sorunu yok ama savaşan iki ulus deyince, “bilinç”ten geçilmiyor.

Doğa bilimlerinin dakikliğinin teminatı deney yapma imkânıdır. Suyun kaç derecede kaynayıp kaç derecede donduğunu, deney yaparak bulur, kesinleştiririz. Onun için “toplum bilimleri” dediğimizde, ne demek istediğimiz şüpheli. Doğa bilimlerinde ulaşabildiğimiz kesinliğe burada ulaşamıyoruz.

Bunlar ne zamandır bilinen şeyler. Bazı Marksistler’in “bilim”e nasıl baktıklarını ve “bilimsel”likten ne anladıklarını tartışmak için bu “bilinen şeyler”i tekrarlıyorum. Bunun yanısıra, Marx’ın bilimle ilişkisi üstüne de birkaç şey söylemek istiyorum.

“Bilimsel sosyalizm” ile “ütopik sosyalizm” arasındaki ayrımı yapan Engels’tir. Marx ve Engels, Sanayi Devrimi’nin en civcivli dönemlerinde yaşadılar. Sanayi Devrimi de, teknolojiye müthiş bir ivme kazandırmış ve böylece bilimi de coşturmuştu. Bu, pratiğe yönelik, uygulamalı bilimdi ama böylece biçimlenen ortam bütün bilimlerde çarpıcı ilerlemelere imkân veriyordu. Darwin, biyolojiyi neredeyse yeniden kuran “evrim teorisi”ni telaffuz etmiş, Marx da, kendi kitabını ona ithaf etmek istemişti.

Marx da, Engels de, sosyalizme bilimsel bir kesinlik kazandırmak istiyorlardı. Öncelikle de, bunu bir “hayırseverlik ahlâkı” olmaktan çıkarmak istiyorlardı. Anlaşılır bir istekti bu. Sorun, “İşçileri seviniz. Onlara şefkat gösteriniz” sorunu değildi. Sosyalizm bir “iane” olamazdı. Bilimce kanıtlanmış bir zorunluk olarak gerçekleşecekti.

Ama sosyalizmi “zorunlu bir hedef” olarak göstermek, tarihî gelişmeyi bir amaca bağlamak anlamına da gelir. Bunun adı “teleoloji”dir. Teleoloji de “bilimsel” değildir. Marx ve bir ölçüde Engels bir teleoloji çerçevesinde düşünmüş olmalılar. Onlar sosyalizmin ahlâken doğru olduğu için değil, maddi koşullar öyle gerektirdiği için gerçekleşeceğini anlatmaya çalışıyorlardı. “Ben Marksist oldum” diyen herkesin bunu böyle anlamaması da çok beklenmedik bir şey değildir. İdeolojinin size verdiği belirtik (explicit) mesajı reddedebilir, eleştirebilirsiniz; ama ideolojinin yerleşik kalıplarından büsbütün sıyrılarak düşünmek mümkün değildir. Çağın yeni koşullarında okuması yazması olan biri sözgelişi ateizmi görece kolay benimseyebilir; ama geleneksel düşünce tarzının Allah’a tanıdığı belirleyicilik rolünü bu kişinin de “maddi gerçeklik”e tanıması mümkündür. O zaman da tarihi teleolojikleştirme yolu açılır. “Theos” ile “telos” telaffuzda olduğu gibi düşünce tarihinde de birbirine yakın kavramlardır.

Bu süreçte Engels’in de (Doğanın Diyalektiği gibi kitaplarıyla) bir payı olmuştur.

Anti-Marksist düşünürlerin Marksizm’i çürütmek için en sık başvurdukları olgulardan biri, Marx’ın sosyalizmi ileri sanayi toplumlarında gerçekleşecek bir şey olarak görmesi, oysa bunun Rusya gibi geri kalmış bir toplumda gündeme gelmesidir. “İşte, Marx yanıldı” derler ve bundan Marx’ın biliminin bilim olmadığı sonucuna varırlar.

Oysa bilimin tanımlayıcı özelliği “doğru”luk değildir. Bu yazının birinci kısmında söylediğim gibi, gerçeklik hep “koşulsal”dır (conditional): “Şu şöyle olursa bu da böyle olur.” Bilim doğrulanabilir önermelerle konuşur, ama “yanlışlanabilir” önermeler de bilimin bir zorunlu parçasıdır.

Tycho Brahe 21 Ağustos 1560 gününde güneşin tutulacağını söylemişti ve o gün güneş tutuldu. 21 değil de 30 Ağustos’ta tutulsa bu Brahe’nin bilimsel olmadığını değil, olsa olsa, aritmetik yanlışı yaptığını gösterirdi.

Brahe, herhangi bir iradesi olmayan göksel cisimlerin hareketlerine bakarak bu sonuca varmıştı. Milyonlarca bireysel iradenin etkili olduğu tarihî olaylarda aynı kesinlik derecesine varmak mümkün değildir.

Yazının birinci kısmında Copernicus’un tezini Kepler’in geliştirmesi örneğini vermiştim. Konuyu Marksizm’e kaydırdığımızda, başlıca sorunun Marx’ın bir Kepler’i olmaması veya yeterli Kepler’i olmaması olduğu görülüyor. İdeolojinin klasik kalıpları çalışmış, “usta”nın söylediğinden uzaklaşmak korkusu, doğrulanamayanı değiştirmek ya da aşmak için gerekli cesarete karşı ağır basmıştır. “Revizyon” kelimesinin anlamı belli. Bir fikri yeniden ele almak, geçerliliğini yeniden tartmak, geçerli olmadığı tesbit edilen yanını düzeltmek gibi anlamları var. Bunların hepsi bilimin nasıl çalıştığını ve nasıl geliştiğini anlatıyor. Bunu yapmayı, yani “revizyon”u en ağır suç, yapanı, yani “revizyonist”i de en ağır suçlu haline getirmek, Marksizm’in başına geleni en kestirmeden anlatan örnek.

birikim

Sevinç Doğan : CHP’ye Dair Notlar: Değişimi Arzulamak, Mahalleden Çıkmamak

İktidarın kendi beka mücadelesi adına dayattığı 24 Haziran seçim kararı, CHP’yi seçim gündemini etkileyecek önemli aktörlerden biri olarak öne çıkardı. Bugün iktidar karşısında gösterilen muhalefet biçimi, CHP’nin siyasal ittifak ve aday tercihleriyle de şekilleniyor.

Bu tercihler, hem parti tabanında hem de daha geniş kesimler nezdinde merak ve tartışma konusu olmuştu. Bilindiği gibi CHP, tabanı açısından diğer partilere nazaran daha heterojen bir seçmen kitlesine sahip. Daha doğrusu CHP’ye yüzünü dönenler; farklı habituslara (mezhepsel, sınıfsal anlamda örneğin), siyasal paradigmalara, toplumsal sorunların çözümü ve ülke yönetimi hakkında farklı siyasal görüşlere sahip kesimler.

Bu heterojen kitlenin ortak bir duruş sergilediği başlıca hatlardan biri, iktidar karşıtlığı. Özellikle son yıllarda görünür hale gelen bu karşıtlık, CHP tabanını konsolide eden önemli bir dinamik. Öyle ki CHP’li seçmenler için, bugün Türkiye’deki siyasal farklılaşma eksenleri sağ-sol ayrımı gibi “eski” kavram ve duruş setleriyle ifade bulmuyor. Temel ayrım, iktidar karşıtlığı ya da taraftarlığı etrafında çiziliyor.

İktidar karşıtlığı, CHP kitlesini konsolide ederken “kurucu” bir işlev de görüyor. Seçmenler, muhalif duruşlarını iktidarın temsil ettiğini düşündükleri ilke ve değerlere karşı kuruyor. Bu bağlamda, “Atatürkçülük”, “laiklik”, “çağdaşlık” gibi popüler simgeler ve söylemler iktidar karşısındaki duygu ve hisleri yansıtmada öne çıkıyor. Kimi zaman bir “gösteren”e dönüşerek… En genel anlamıyla yaşam tarzı biçimine referans verdiği düşünülebilecek bu kavramlar, kendi başlarına bir tanıma sahip görünmüyor.[1] Daha çok güncel referanslarla yeniden şekillenen değerler olarak aktarılıyor. Örneğin Atatürkçülüğün olgusal gerçeklerden farklı biçimde, kişilerin kendi söylemlerinde ve bugünün koşulları içinde yeniden kurulduğu anlaşılıyor.

Yani iktidar karşısındaki popüler söylem ve kavramlar, partinin eskiden beri yaslandığı, güvenceli ve tartışmasız görülen ve artık soyutlaşmış referanslar içinden çıkarılıyor. Elbette ki  canı gönülden inandıkları değerlere bağlı olan insanlar için inandıkları sembollerin büyük ve tartışmasız bir değeri var. Sadece, bu sembollerin gündelik toplumsal sorunlara dair ne gibi bir perspektif sunduğu belirsiz. Yaşanan dönüşümlere açık, dinamik bir siyasal dil ve kavramlar oluşturma refleksi zayıf görünüyor. Bizim dönemimizde bunu en iyi yapan belki de AKP idi.

Bununla beraber, CHP’li seçmenlerin yakıcı biçimde vurguladıkları şey, ülkedeki gidişata ve yönetim biçimine dair “değişim” arzuları ve talepleri.

Hayır kampanyası sürecinde de, Adalet Yürüyüşü ve mitinginde de CHP kitlesinin, özellikle kadınların, açığa çıkardıkları müthiş bir enerji vardı. Bugün de parti tabanından benzer bir duruş yansıyor.

Fakat şimdiye kadar yaşananlar, değişime dair cevapların halihazırda var olan fikrî/deneyimsel havuz içinde arandığını gösteriyor. Yani CHP, mahallesinden çıkmadan değişimi gerçekleştirmek istiyor.

Parti tabanında var olan farklı renkler bir yana, özellikle parti yönetimi doğru bildiğine yönelen bir eğilime sahip. Son üç-dört yılda devlet alanında yaşanan altüst oluşlar ve krizler düşünüldüğünde; toplumun genelinde -adaletten bürokrasiye- sistemin işleyişine dair  asgari güven duygusu da büyük tahribata uğramışken, bundan sonrasına dair –“yeni”ye dair- söylemlerin bildik, muhafazakâr, statükocu kaldığı söylenebilir.

***

Bu durum, CHP’nin hitap edip edemediği toplumsal kesimler bağlamında da görülebilir. CHP seçmenleri arasında, dinî yaşam biçimini öne çıkaran kesimlerin (muhafazakâr-İslâmi çevreler) partiyi tercih etmedikleri ya da parti ilkelerinin onlara hitap etmediğine dair yaygın bir kanaat var. Fakat CHP’nin geçmişinde, tek parti döneminden askerî vesayete, parti kapatma girişimlerinden tepeden inme olarak nitelenen politikalara kadar, hoşnutsuzluk yaratan pratiklere dair bir farkındalık ya da söylem oluşmuş gibi görünmüyor. Mevcut iktidarın uzun bir süre kendisini kurduğu ve meşrulaştırdığı zeminin bu hoşnutsuzluklar olduğu düşünülürse, CHP içinde bir özeleştiri yapılmadığı söylenebilir. Ki bu nokta, bugünü etkileyen veçhelere sahip olduğu için çok önemli.

Örneğin Erdoğan’ın en çok üstünde durduğu konulardan birini başörtüsü meselesi oluşturuyor. İktidarı kaybetmesi durumunda, elde edilen kazanımların da yiteceğini vurguluyor. CHP’nin bu gibi popüler tartışmalı konulara dair söylemler oluşturmaması, sözgelimi yönetim biçiminin daha demokratik, daha az taraftar, daha az damgalayıcı olacağına dair söylemler üretmemesi iktidarın/Erdoğan’ın yarattığı kutuplaşma-bölünme hattının öylece devam etmesini kolaylaştırıyor.

Terazinin bir de öbür tarafından bahsetmek gerekiyor. Üstelik Türkiye’deki değişim dinamikleri açısından çok daha yakıcı bir öbür taraf. Oy dağılımları, CHP’nin Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı bölgelerden oy alamadığını gösteriyor. CHP, bugüne kadar bu konuya dair doğrudan ve detaylı bir politik program sunmadı. Aynı şekilde, Kürtlerden destek görmemek CHP’li seçmenlerin gözünde de bir “sorun” olarak, iradi biçimde değiştirilecek bir mesele gibi görünmüyor. Bunun yerine, seçmenler Kürtlerin tercihleriyle ilgili sosyolojik-yapısal koşullara işaret etmekle yetiniyor: Bölgede HDP’nin olması, eski ağalık sistemi, AKP’nin hizmet ve yardım götürülecek belediyeleri elinde tutması gibi.

Bunlarla birlikte CHP seçmeni, Kürt sorunu bağlamında MHP ve AKP’ye nazaran çok daha ılımlı ve demokratik eğilimlere sahip. Bu bağlamda, Türkiye siyasetinde yakın zamandaki, en önemli gündemlerden biri olan sınır ötesi operasyonlara karşı CHP’li seçmenlerin eleştirel duruşlarından bahsedilebilir. Seçmenler sınır ötesi operasyonları, asker ölümleriyle özdeşleştirirken, yaşananları iktidarın dış politikadaki başarısızlığı olarak görüyor. Fakat aynı zamanda ülkede parçalanma/bölünme yaşanacağı olasılığı ve dış güçlerin-emperyalistlerin bu yönde karışıklıklar yaratmak istedikleri de yaygın kanaatler arasında yer alıyor. Bu durum, CHP seçmenlerinin Kürt sorunu karşısındaki tutuk demokratlıklarını gösteren örneklerden.

HDP ve Demirtaş’a yönelik olarak da iki farklı tutumdan bahsedilebilir. CHP’liler arasında, HDP’nin son dönemlerde Türkiye partisi olmaktan çıkıp, Doğu’ya sıkıştığı ve etnik milliyetçi bir parti olarak sivrildiği ve bu nedenle desteğini kaybettiği ortak bir görüş. Kürt hareketinin Amerika’nın güdümünde olduğu ve emperyalizmle arasına mesafe koymadığı yönünde de yaygın kanaatler var. Buna karşın Demirtaş ile ilgili çok daha olumlu görüşler öne çıkıyor. CHP’liler Demirtaş’ın iyi ve çok parlak bir siyasetçi olduğunu ve bu nedenle engellendiğini düşünüyorlar.

***

Tüm bunlarla birlikte, iktidara karşı CHP nezdinde müthiş bir hoşnutsuzluk duyulduğu, gerginlik ve enerji birikmesinin yaşandığı söylenebilir. Başkanlık sistemiyle demokrasinin zarar gördüğünü ve keyfî yönetim tarzının her geçen gün arttığını söyleyen seçmenler, var olan gidişatın değişmesi gerektiğine sıkça vurgu yapıyor. Bunun için CHP parti yönetiminin, iktidar karşısında daha cesur ve kararlı bir muhalefet sergilemesi gerektiğini dile getiriyorlar. Nitekim seçmenler CHP’nin kritik olaylar karşısında dahi sokağa inmediğini, parti tabanın hoşnutsuzluk ve enerjisini ifade etmesi için kanal açmadığını düşünüyor. Burada, şaibeli sonuçları nedeniyle 16 Nisan referandumunda yeterli bir itiraz yapılmadığı, milyonlarca insanın katıldığı Adalet mitinginin devamının getirilmediği en çok dile getirilen iki örnek arasında yer alıyor.

Bu noktada, partinin Türkiye siyasetinin bilindik sınırlarından/statükoculuktan çıkıp gerçek anlamda yeniliklere açık olması gerektiğine dair söylemlere; alternatif ve üretici politikalar ortaya koymak gerektiğiyle ilgili vurgulara kulak kabartmak anlamlı olabilir. Çünkü görünüyor ki, CHP’nin 7 Haziran ve Gezi sürecinde oluşan ve kısmen Adalet mitingine de yansıyan, yeni/farklı bir siyaset yapma biçiminin ucundan tutmasına dair umutlar sönümlenmiş değil.

Gelinen süreçte, ülkenin gidişatına dair mutlaka bir şeyler yapılması gerektiğine inanan, parti yönetiminin bu yönde daha cesaretle karar alması konusunda ısrarlı taleplere sahip, elinden geleni yapmaya hazır, kaygılı ve öfkeli olan CHP’li seçmenlerin Türkiye’nin siyasal atmosferini ve kaderini etkileyecekleri muhakkak. Bunun hangi yönde olacağını görüp yaşayacağız.


* Bu yazı, KONDA’nın yayımlamış olduğu “CHP Seçmen Kümesi Raporu”nun (Sevinç Doğan, Mayıs 2018) verilerine dayanıyor. Rapor, Mart 2010-Ekim 2017 yıllarında yapılan ve 227 bin kişiyi kapsayan KONDA veri setine, aynı zamanda 2018 Şubat-Mart aylarında yapılan derinlemesine mülakat görüşmelerine dayanıyor. http://konda.com.tr/wp-content/uploads/2018/05/KONDA_SecmenKumeleri_CHP_Secmenleri_Mayis2018.pdf

[1] “Atatürkçülük, yani nasıl söyleyeyim? Cin gibi bir şey gerçekten, öyle ki bana sorarsanız Hazreti Muhammed’den sonra gelmiş en büyük insan” (Erkek, 38 yaşında, Esnaf)

“Atatürk benim için tarif edilemez, Atatürk tektir, bizim ülkemiz için idolümüzdür, yani onun kurduğu parti ile şimdiki CHP’nin çok fark var arasında” (Kadın, 35 Yaşında, Lise mezunu).

birikim

Ergun Babahan : PKK, eylemsizlik kararı açıklamalı!

Ergun Babahan
Ergun Babahan

Ekonomi çökmüş durumda…

Döviz kurları aldı başının gidiyor. Ekonomisi dışa bağımlı bir ülke için bu felaket habercisi. Artan döviz kuru, başta enerji olmak üzere tüm girdilerin ve sonuçta hayatın pahalanmadı anlamına geliyor.

Türkiye’nin 400 milyar dolar dış borcu var. Dolar ve Euro’daki her artış bu borcun Türk Lirası cinsinden katlanması demek. Yani ekmekten elektriğe, makarnadan deterjana kadar her ürüne zammı ifade ediyor.

Yoksulluğun, işsizliğin artacağı bir döneme giriyoruz. İktidar, bu dönemi uluslararası piyasalardan tefeci faiziyle borç alarak idare etmeye çalışıyor ama artık onun da sonu gelmiş görünüyor.

Bu haber Ahval’den…

Edinburgh Üniversitesi Profesörü Russell Napier, finans tarihçisi ve uluslararası yatırım fonlarına danışmanlık yapıyor. Napier, İsviçre’nin Neue Zürcher Zeitung’la yaptığı söyleşide Türkiye’nin borçlarını ödeyemeyeceğini ve iflasın başladığını ileri sürdü.

Napier, küresel piyasalarda 1980’lerin yeniden yaşanacağını ve Türkiye’yi büyük bir krizin beklediğini kaydederek, ‘Türkiye’nin iflası başladı’ dedi. Napier, en geç seçimlerden sonra, Türk Lirası’nın muazzam ölçüde değer kaybedeceğini belirterek şunları söyledi:

‘Türkiye’nin 400 milyar doları bulan borcunu ödeyemeyecek duruma geldi. Bunun yaratacağı krizin en çok Fransız ve İtalyan bankalarını vuracak. AB bu bankaları kurtarmak zorunda kalacak.’

Böyle bir tabloda AKP’nin halka vereceği bir umut yok. Yolsuzluk, cehalet, kof bir tarih övünmesi, israf, kişisel zenginleşme dışında amacı olmayan bir güruhun elinde parti.

Siyasi İslam’ın çapsızlığının, aç gözlülüğünün çarpıcı bir örneği. Siyasi İslam’ın geri gelmemek üzere gitmesi gerektiğinin kanıtı. Ülkeyi, doğayı ve insanını bir yağma alanı olarak gören bu anlayış Türkiye’yi iflas noktasına getirdi.

Doların beş liraya dayandığı, öğretmenlere para ödeyemediği, satacak kamu malının kalmadığı bir dönemde Erdoğan ne yapacak?

En iyi bildiği işi elbette…

Savaş, kan ve nefret saçıp tabanını biralarda tutmaya çalışacak.

7 Haziran seçimlerinden sonra başta Deniz Baykal olmak üzere CHP içindeki ulusalcılar ve MHP ile işbirliği içinde yaptığı tam da buydu…

Seçim sonuçlarını kabul etmeyerek yeniden Kürtlere savaş ilan etti ve 1 Kasım seçimlerine gitti.

Suruç’ta, Ankara’da bombalar patlatıldı. Çok sayıda masum insan öldürüldü.. Bu kanlı saldırıların ardından çıkan haberler, ihmalin ötesinde bir plan olduğunu gösterdi bizlere.

Erdoğan şiddet, savaş politikası ile toplumun demokratik talebini bastırdı ve muhaliflerini büyük oranda susturdu. Bu seçimde şiddet argümanın Erdoğan’ın elinden alınması gerekiyor.

Seçimler yeni bir başlangıç yapmak ve siyaset alanı açmak için zorlukları olsa da fırsatlar sunuyor. O yüzden dün de belirttiğim gibi, liste tartışmasını bırakıp AKP’yi alaşağı etme üzerine odaklanmalı herkes.

Kolay değil…

Devlet, medya, maddi imkanlar, polis ve asker şiddeti AKP’nin elinde. Özellikle Kürt illeri kırsalında neler yaşanabileceği, herkesin malumu. Şartlar eşit değil ve zorlu.

Ama herkes bu zorlukları bilerek seçime gidiyor. O zaman herkesin üzerine düşen sorumluluklar var.

Yaşanan bunca haksızlıklar karşısında Kürt hareketinden bir şey istemek haksızlık gibi gelebilir ancak demokrasi, özgürlük ve barışa ulaşmanın yolu karşı tarafın oyununu bozmaktan geçer.

Bu dönemde şiddet ve savaş argümanını AKP ve Erdoğan’ın elinden almak görevi PKK’ye düşüyor. PKK derhal eylemsizlik kararı ilan etmelidir çünkü:

1- Erdoğan’ın elinden ‘ülkemize saldırı var’, savaştayız’ yalanını almak gerekiyor.

2- Seçim sürecinden AKP karşısındaki tüm muhaliflerin elini güçlendirmek ve demokratik siyasete alan açmak şart.

3- Bu sayede Kürt coğrafyasında HDP başta olmak üzere siyasi partiler daha rahat çalışacaktır. Bir rahatlama ve gevşeme sağlanacaktır.

4- Eylemsizlik ‘mücadele edersek Erdoğan gidecek’ diyen kesimlerin umudunu artıracaktır.

5- Eylemsizlik, yeni dönemde kutuplaşmış toplumun yeniden yan yana gelmesine, yeni kapıların açılmasına ve tekrar barış masasına dönülmesine ciddi katkı sunacaktır.

6- Erdoğan tarafından öcüleştirilmiş HDP’ye yeni alanlar açacaktır.

Bu zorlu bir dönem ama dün de belirttim bugün ideal olan makule ulaşmak. Türkiye, Nazi benzeri bir dönemden geçiyor. Her kurum bu dönemin geride bırakılması için üzerine düşeni yapmalı.

Ayrıca, eylemsizlik kararı alındığı zaman STK, aydınlar, siyasetçiler de bir sorumluluk üstlenmelidir. Barış sadece Kürtlerin sorunu değil, hepimizin sorunudur.

 kaynak : ahval

‘Kürt sorununu çözemedikleri gibi devasa bir Türk sorunu yarattılar’

Ahmet Kulsoy
                                                                                   Ahmet Külsoy
 25 Ekim 2016 tarihinde, 15 Temmuz Darbe Girişimi Araştırma Komisyonu, Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Gültan Kışanak’ı dinledi. Başından sonuna kadar gergin geçen toplantı sonrası Ankara’dan uçakla Diyarbakır’a dönen Kışanak, havaalanında gözaltına alındı. Sonrası malum…

Halen Kocaeli 1 No’lu F Tipi Cezaevinde bulunan Gültan Kışanak ile, Avukatı Emin Aktar aracılığıyla ‘yazılı’ söyleşi gerçekleştirdik.

CHP, İyi Parti, Saadet Partisi, DP ittifakını nasıl yorumluyorsunuz? Sizce bu ittifakın ortak paydası nedir?

Sadece bu ittifakı değil, her iki ittifakı (millet ve cumhur) birlikte ele almak gerekiyor. Ortaya çıkan tablo, 12 Eylül faşizminin eseri olan yüzde 10’luk seçim barajının, aslında Kürt barajı olduğunu bir kez daha kanıtlamıştır.

İdeolojileri, dünya görüşleri, yönetim anlayışları, sosyal tabanları çok farklı olan tüm partiler, HDP’yi dışlama konusunda ittifak yaptılar. Her iki ittifakın da ana ekseni Kürtlerin siyasi özne olmasına tahammülsüzlüktür.

En azından muhalefetin, gönüllü olmasa da parlamentoda çoğunluğu elde etme ve ikinci turda Kürtlerin oylarını alabilme adına HDP’yi de kapsayan bir ittifak kurması bekleniyordu. Ama olmadı. Çünkü uzun zamandan beri iktidarın yürüttüğü Kürtleri şeytanlaştırma siyasetine tüm muhalefet partileri angaje oldu, daha fazla milliyetçilik yarışına girdiler, Kürtlere karşı yapılan her türlü haksızlığı, hakareti desteklediler.

Sivil halka yönelik hak ihlalleri BM raporlarına bile konu oldu ama bu partilerin gündemine girmedi. Irak ve Suriye’deki Kürtlerin siyasal talepleri, Türkiye’nin beka sorunu olarak lanse edildi, ana muhalefet dahil tüm partiler neredeyse seferberliğe katılacaktı. Bu siyaset, Türkiye toplumunu zehirledi, milliyetçilik normal sınırlarını aşarak neredeyse ırkçılık düzeyine geldi, kötülük sıradanlaştı, vicdanlar sağır oldu.

Bunu eleştirmeye çalışan akademisyenler gözaltına alındı, yargılandı, üniversitelerden atıldı. Öyle ki ‘barış’ kelimesi bile lanetlendi. Bu histerik atmosferin yaratılmasından; iktidarı, muhalefetiyle hep beraber sorumludurlar. Bu partiler Kürt sorununu çözemedikleri gibi, devasa bir Türk sorunu yarattılar.

Cumhurbaşkanlığı seçiminde HDP ve Kürtler ne yapmalı, nasıl bir yol izlemeli?Kürtler ve HDP, öncelikle siyasal bir güç olduklarını göstermeliler. Seçimler bunun için bir fırsattır. Bütün bu ayrımcı, dışlayan, yok sayan, terörize eden, her türlü baskıyı ve haksızlığı reva gören politikalara karşı net bir tutum sergileyerek kendi gücünü açığa çıkarmalıdır.

O nedenle, bu seçimlere şu ya da bu kişinin başkan seçilmesi ya da seçilmemesi gözüyle bakamayız. Önemli olan, Kürtlerin geleceğe dair ortak bir duruşu olduğunu yani siyasi bir aktör olduğunu gösterecek anlamlı bir sonuç almaktır. HDP’nin tüm farklılıkları kapsayacak bir anlayışla hareket etmesi, halkın da ulusal bir tutum sergilemesi tarihsel bir sorumluluktur.

İkinci turda, iki adaydan biri CHP adayı olursa HDP ve Kürtler ne yapmalı?

İkinci turda izlenecek yolu, birinci turda alınacak sonuç belirleyecektir. HDP’nin gücü, ikinci tura kalan adayların politikasını etkileyecektir. O nedenle ikinci tur için şimdiden bir taraf belirlemek yerine, kendi gücümüzü açığa çıkararak karşı tarafın politikalarını etkilemeyi, siyasetin genel gidişatına yön vermeyi esas almalıyız.

Siyasette, kendi durduğun yer kadar rakiplerin siyasetini etkilemek de önemlidir. Asıl siyaset de budur zaten. Kürtlerin oyu anahtar durumundadır. Şimdi “bir oy bin sorunu çözer” yaklaşımıyla seferber olma zamanı.

Diğer partilerin bu seçim sürecinde Kürtlerin oylarına duyulan ihtiyaçtan kaynaklı da olsa, batıdaki aşırı milliyetçi duyguları yatıştıran; ırkçılığın sokağa, iş yerine, hatta camilere kadar inmesine engel olan bir söylem geliştirmeleri önemlidir. Tüm partiler keşke bunu yapabilseler.

Avukatlara ve ziyaretçilerimize sürekli dışarıdaki atmosferi soruyoruz. Anlatıldığı kadarıyla batıdaki Kürt karşıtlığı, neredeyse etnik çatışma düzeyine kadar gelmiş. Bir avukat anlatmıştı; aynı mahallede yaşayan insanlar birbirlerine selam vermediği gibi, camilerde bile, eğer yer varsa Kürtlerin yanında saf tutmuyorlarmış.

Bu atmosferi değiştirecek bir kampanya, ikinci turda alınacak kararları etkileyecektir. CHP’nin de buna dikkat etmesi gerekir.

CHP, sol-sosyalistlerle ittifak/işbirliği yapmadı. Sol-sosyalist-HDP ittifakı Türkiye’nin önünü açar mı?

HDP’nin de hak ve özgürlükler temelinde bir demokrasi kurma, Kürt sorununu haklar temelinde, barışçıl, demokratik yöntemlerle çözme, ortak bir gelecek kurma ekseninde yürüteceği politika ön açıcı olacaktır.

HDP’nin sol-sosyalist güçleri de kapsayan ama bununla sınırlı kalmayan; özgürlükçü, demokratik bir gelecek özlemi olan, inanç ve etnik kimliklere karşı saygılı olan, tek bir kimliğin veya inancın tüm topluma dayatılmasına karşı çıkan tüm demokratik muhalefet güçleriyle birlikte siyaset yapması önemlidir.

Bu, farklı Kürt siyasal yapılanmalarının HDP ile ortak siyaset yapmasına, ittifak kurmasına engel olmadığı gibi; başta Kürt sorunu olmak üzere, Türkiye’nin demokratikleşme sorunlarını çözme konusunda önemli bir siyasal merkez yaratacaktır.

16 Nisan referandum sonuçları tartışılmaya devam ediyor, üzerindeki sis perdesi kalkmadı. Muhalefet, 24 Haziran’da da 16 Nisan’da karşılaştığı durumla karşılaşırsa ne yapmalı?

Muhalefetin asıl görevi, 16 Nisan’da karşılaşılan durumla bir daha karşılaşmamak için tüm tedbirleri almaktır. Bu konuda en dikkatli olması gereken parti de HDP’dir. Zira kurulan ittifaklarla HDP dışındaki diğer partiler ortak hareket edeceklerini, birbirlerinin oyunu koruyacaklarını gösterdiler.

Bu pozisyonda HDP’nin oylarının çalınma riski daha yüksektir. Hele ki parlamentoda çoğunluğu elde etme yarışının artık cumhurbaşkanlığı yarışının bile önüne geçtiği bu atmosferde, HDP’yi baraj altında bırakma senaryoları yapılmadığını düşünmek saflık olacaktır. Bu nedenle halkımızı oylarına sahip çıkmaya, sandıkları korumaya davet ediyorum.

Recep Tayyip Erdoğan’ın ilk veya ikinci turda cumhurbaşkanı seçilmesi durumunda Kürt hareketi nasıl bir yol izlemeli?

Kürtlerin seçim sürecinde yürüteceği politikanın ve sandıkta alınacak güçlü bir sonucun Türkiye’nin yeni dönem siyasetini etkileyeceğini düşünüyorum.

Kürt siyasetinin de toplumsal dinamiklerle buluşma, ortak mücadele olanakları yaratma, aktif yurttaşlık bilinci geliştirme, hak ve özgürlük talebini toplumsallaştırma, asimilasyonu engelleyecek, dilini, kültürünü, ulusal değerlerini geliştirecek imkanlar yaratma konularında daha güçlü çıkışlar yapması gereken bir döneme giriyoruz.

Siyaseti, seçimden seçime gidip oy verme şeklinde edilgen bir tutuma indirgemenin sorunları çözmek için yetmediği görülüyor. Evet, oy vermek, iradesini açığa çıkartmak, talepleriyle siyasete yön vermek son derece önemli ama bunun yanına bir de ‘aktif yurttaşlık bilinci’ dediğimiz tüm haklarının farkına varma ve bu haklarını elde etmek için siyasi ve toplumsal bir aktivasyon içinde olmayı da eklemeliyiz.

Gültan Hanım, gözaltına alındığınız sırada Diyarbakır halkının tepkisinin yeterli olduğunu düşünüyor musunuz?

Belediye eş başkanlarının hangi atmosferde gözaltına alındığına bakmak gerekiyor. İki yıl boyunca birçok il ve ilçede sokağa çıkma yasakları uygulandı, yüz binlerce insan evini barkını terk etmek zorunda kaldı, kentler yıkılıp yerle bir edildi, mezarlıklar bombalandı, cenazelerin defnedilmesine izin verilmedi, aralarında çocuk ve kadınların da bulunduğu yüzlerce sivil hayatını kaybetti.

Belki içinde olduğumuz için nasıl bir felaket yaşadığımızı, nasıl bir ‘tertele’ geçirdiğimizi henüz yeterince anlayamadık. 90’lı yıllardaki köy yakmalardan çok daha kapsamlı bir yıkım süreci yaşadık.

Böylesi bir atmosferde belediyelere el konuldu, belediye eş başkanları, milletvekilleri tutuklandı. Aylarca patlama sesleri, top atışları, kurşun sesleri arasında görev yapmaya gayret etmiş, bu felaketin tüm acılarını insanlarımızla birlikte yaşamış bir kişi olarak, halkımızın bütün bu yaşananlar karşısındaki vakur duruşunu en içten duygularımla takdir ediyorum. Halkın, yeri ve zamanı geldiğinde iradesine en güçlü şekilde sahip çıkacağına da inanıyorum.

Halk seçiyor, merkezi yönetim istediği zaman görevden alıyor. Sizce bu nasıl demokrasi? Yerelde demokrasi nedir, genel bir değerlendirme yapar mısınız?

Günümüzde demokrasinin temel kriterlerinden biri de güçlü özerk yerel yönetimlerdir. Yönetime katılmak, yönetimi denetlemek, iktidar gücünü sınırlamak ve paylaşmak, kamusal hizmetlerden eşit derecede yararlanmak, kamusal hizmetlere hızlı erişmek en temel haktır.

Yerel yönetimler de bu hakların etkin kullanıldığı bir alandır, halka en yakın yönetim mekanizmasıdır. Yerel yönetimleri merkezi yönetimin vesayeti altına almak, halkın iradesini vesayet altına almaktır. Bunun değişmesi, halkın iradesine saygı gösteren, demokratik bir düzenleme yapılması zorunludur.

Sırf ‘Kürtler de bundan yararlanacak’ diye yerel yönetimlerin vesayet altına alınmasına ses çıkartılmazsa neler yaşanacağını gördük. Bizi görevden uzaklaştıran iktidar, başka partilerden beğenmediği başkanlarını da görevden uzaklaştırdı. AKP’li olanı istifaya zorladı, CHP’liyi ‘yolsuzluktan’ görevden aldı.

Aslında güçlü yerel yönetimler, homojen olmayan toplumlarda bir arada yaşamanın da güvencesidir. Bir merkezden her şeyi zapturapt altına alarak yönetmek, toplumsal çatışmalara, gerilimlere neden oluyor. Adem-i merkeziyetçilik ilkesinin işletilmesi, gücün yerellere dağıtılması, bir çatı altında ortak bir gelecek kurabilmek için de iyi bir formüldür. Dünya bunu deneyerek öğrenmiş.

Belediyelerdeki ‘Kayyım’ atamaları en çok kadınları etkiledi diyebilir miyiz?

Yerel yönetimlerdeki kadın politikası; kadınların yönetime katılması, kentsel hizmetler üretilirken kadınların ihtiyaçlarının da dikkate alınması ve kentlerimizin geleceğini kadın bakış açısıyla şekillendirmek şeklinde üç ana eksende yürüyordu.

Kayyım atamalarıyla birlikte bu işleyişin tamamı ortadan kaldırıldı. Belediye eş başkanları görevden alındı, tutuklandı, kadın yöneticiler işten atıldı, kadınların yönetime katılabilmesinin tüm imkanları yok edildi. Belediyelere bağlı kadın kurumları kapatıldı. Kadınların olmadığı bir iradi yapıdan, kadınların ihtiyaçlarını gözeten bir hizmet üretmesi ya da ekolojik, yaşanabilir bir kent perspektifi beklenemez.

Gördüğüm kadarıyla, Fatsa’da gözaltına alınıp tutuklanırken Fikri Sönmez’e yöneltilen suçlamalarla size yöneltilenler benzerlik taşıyor. Ne söylemek istersiniz?

12 Eylül faşizmi döneminde Fatsa’da tutuklanan Fikri Sönmez ile bugün tutuklanan belediye başkanlarına yöneltilen suçlamanın aynı olması, demokrasi adına bir utançtır. Halk seçtiği yöneticileri beğenmezse değiştirir.

Halkın seçtiğini, iktidarı elinde bulunduran güçle aynı düşünmüyor diye görevden almakla, halkın oy hakkını yani yurttaş olma hakkını elinden almak aynı şeydir. Bunun da siyaset biliminde, sözlüklerde bir adı vardır. 12 Eylül’dekine ‘faşizm’, ‘dikta rejimi’, ‘askeri vesayetin yönetime el koyması’ diyoruz. Bugün yaşadıklarımızın adını da okuyucular koysun.

Göreviniz süresince Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi harcamalarının çok sayıda müfettiş tarafından incelendiğini biliyoruz. Devlet/AKP iktidarı size “şurada kamu aleyhine yapılmış harcama var” diyebildi mi?

Seçildiğim günden beri Diyarbakır Büyükşehir Belediyesinden müfettişler hiç eksik olmadı. 7 Haziran 2015’ten sonra, her ay en az üç-beş müfettiş gelmeye başladı. Tutuklandıktan sonra da müfettişler çalışmaya devam etti.

Bir tek kuruşluk bile kamu aleyhine harcama yapıldığına dair bir suçlama yöneltemediler; yöneltemezler de. Çünkü ben, müfettişler denetleyeceği için değil, halkın malının kutsal bir emanet olduğuna inandığım için büyük bir titizlikle çalıştım. Mensup olduğum partinin ilkeleri, yaklaşımı halkın değerlerini korumayı esas aldığı için olağanüstü dikkat gösterdim.

Cezaevinde günler nasıl geçiyor? Şu ana kadar kaç kitap okudunuz; hangi kitaplar?

Cezaevinde yapılacak şeyler kitap okumak, yazmak, avukat ve ziyaretçi görüşüne çıkmak, spor yapmakla sınırlı. Televizyon, neredeyse hiç izlemiyorum. İdarenin seçtiği kanallar arasında haber kanalları var ama hepsi aynı şeyleri söylüyor. Eskiden akşam ajanslarını dinlerdi dedem, radyodan. Şimdi ben de öyle yapıyorum, sadece akşam haberlerine şöyle bir bakıp televizyonu kapatıyorum.

Epeyce kitap okudum. Gözlük numaram bir derece yükseldi. Sanırım dar alanın da etkisi var, uzağı görme sorunu da başladı. Okuduğum kitapların tamamını değil de konularını yazayım.

Birkaç grupta toplayabilirim okuduğum kitapları: Biraz Ortadoğu, kimlikler, inançlar ve diplomasi ile ilgili kitaplar okudum. Birinci Dünya Savaşı Bir Doğal Felaket Değildi, Diplomasinin Gücü-Modern Ortadoğu’nun Şekillenmesi, Türk Arap İlişkileri ve Kudüs bu kapsamda okuduğum kitaplar arasındaydı.

Kürtler ve Kürdistan tarihi ile ilgili bir kısmını yıllar önce okuduğum kitapları yeniden okuma ihtiyacı duydum. M. Emin Zeki Beg’in Kürtler ve Kürdistan Tarihi, Abdülhamit-Kürtler, Şerefname, Modern Kürt Tarihi, Kürt Milliyetçiliğinin Kökenleri okuduğum kitaplardan bazıları.

Günümüzde yaşadıklarımıza anlam verebilmek ve geleceğe dair öngörüde bulunabilmek için iyi oldu. Sadi Şirazi’nin Bostan ve Gülistan isimli iki kitabını da keyifle okudum. Şirazi, yüzyıllar önce yöneticilere, hükümdarlara adaletle yönetmeleri konusunda öğütler veren bir düşünür.

Yerel yönetimler ve kadınlara dair de epeyce kitap okudum. Toplumsal Cinsiyet Tartışmaları, Feminist Güzergâh, Zapatista Kadınlarının Hikayesi bunlardan bazıları. Okuduğum romanlar arasında José Saramago’nun Körlük ve Görmek isimli eserleri etkileyiciydi.

Dehşeti, vahşeti, görmemeyi ‘insanlığın karanlık yüzü – beyaz körlük’ olarak tanımlayan yazarın “Körler dünyasında yaşayıp, gözleri görmenin ne demek olduğunu bilemezsiniz” sözü sanki yaşadıklarımızı anlatıyor gibiydi. Son okuduğum kitap ise Barış Ünlü’nün ‘Türklük Sözleşmesi’ oldu. Kitapta, Türklük sözleşmesinin üç temel maddesinden birinin de “belli şeyleri görmeme, duymama, bilmeme, ilgilenmeme ve duygulanmama” olduğu belirtiliyor. ‘Beyaz körlükle’ ne kadar örtüşüyor.

Kitap yazma çalışmanız var mı?

Cezaevinde en faydalı şey yazmak. İnsan böylece, toplumsal ve siyasal işlevini sürdürebiliyor. Ben de bir kitap çalışması yaptım, son aşamaya geldi. Biliyorsunuz, uzun yıllar gazetecilik yapmıştım. Bu yönümü de değerlendirerek Kürt kadınların genel ve yerel siyaset deneyimlerini konu alan bir kitap yazmaya gayret ettim.

Daha doğrusu, kolektif bir yazarlık denemesi oldu. Cezaevinde olan milletvekili ve belediye eş başkanı kadın arkadaşlara mektupla sorular gönderdim, röportaj yaptım, gelen cevapları derleyip toparladım. HEP’ten bu yana aynı geleneğin takipçisi partilerdeki kadın mücadelesi kitapta yer alacak.

Günlük gazeteleri takip edebiliyor musunuz, sınırlama var mı?

Günlük gazeteleri takip edebiliyorum, bir sınırlama yok. Zaten sınırlama dışarıda yapılmış durumda. Muhalif tüm basın susturulmak isteniyor (susturuldu demeye dilim varmadı). Günlük tek Kürtçe gazete kapatıldı. Özgürlükçü Demokrasi’nin matbaasına bile el koyuldu.

Mevcut gazete ve TV’lerden ancak iktidarın izin verdiği haberleri duyabiliyorsun. Gelişmeleri ancak bilgi birikimimiz, deneyimlerimiz ve ferasetimizle yorumlayarak anlamaya çalışıyoruz. Bu gidişle ‘gösterilmeyeni görme yeteneğimiz’ bir hayli gelişecek.

Hücrede mi kalıyorsunuz? Yanınızda kimse var mı?

Üçer kişilik hücreler var. Kaldığım yer 12 metrekarelik, adına ‘oda’ dedikleri bir hücre. Havalandırması biraz daha büyük. Duvar diplerinden yürürsen bir turda en fazla 30 adım atabiliyorsun. Tutuklandığımda uzunca bir süre bu hücrede yalnız kaldım. Şimdi iki kişiyiz. Dersim Belediye Eş Başkanı Nurhayat Altun’la birlikte kalıyorum.

Sağlık sorununuz var mı; varsa doktora çıkabiliyor musunuz?

Ciddi bir sağlık sorunum yok. Kronik, yüksek tansiyon ve şeker sorunum var. İlaçlarımı kullanarak idare ediyorum. Bildiğimiz bir şeyi burada yaşayarak da gördük ki, ciddi bir sağlık sorunu olan kişilerin cezaevinde tedavi imkanı yok.

Haftada sadece iki gün revir açık, doktor var. Bu günler dışında hastalanmayacaksın. Sevk için günlerce bekleyeceksin, her defasında farklı doktorla karşılaştığın için sağlık takibi yapmak imkansız. Kelepçeli muayene ayrı bir dert. Bu koşullarda sağaltıcı bir tedavi imkansız.

Selahattin Bey’le mektuplaşıyor musunuz?

Selahattin Bey’le ve cezaevlerindeki diğer arkadaşlarla mümkün olduğunca mektuplaşıyorum. Tüm demokratik çevrelerden, çok sayıda dayanışma kartı da geliyor. Sağ elimde ‘kas kalınlaşması, sinir uçlarının yıpranması vs.’ nedeniyle bir ağrı var. Kalem tutmakta zorlanıyorum. Günde ancak üç-dört sayfa yazabiliyorum.

Kitap çalışmam ve bileğimdeki bu ağrı nedeniyle bana gelen birçok mektuba yanıt yazamadım. Bu vesileyle, mektup-kart gönderen herkese teşekkür ediyorum. Gösterdikleri dayanışma ve desteğin son derece kıymetli olduğunu vurgulamak istiyorum. Selahattin Bey’e son olarak cumhurbaşkanlığı adaylığı için başarı dileklerimi ifade eden bir mektup yazdım. 25 Haziran’da tebrik mektubunu da cezaevine değil, partiye ya da Demirtaş’ın evine yazmayı umuyorum.

Aydınlara, sendikacılara çağrınız var mı?

Sadece aydınlara ve sendikacılara değil; halkımıza, kadınlara, gençlere, onurlu ve özgür bir gelecek özlemi içindeki herkese çağrım var. Tarih karşısında sadece yaptıklarımızla değil, yapmadıklarımızla da sorumluyuz. Bu kritik kavşakta, herkesi tarihsel rolünü oynamaya, zulme karşı onurlu ve özgür yaşam seçeneğini tercih etmeye çağırıyorum.

Gültan Kışanak Hakkında: 1978’de Dicle Üniversitesi Eğitim Fakültesi Türkçe Bölümü’ne girdi. 19 yaşında üniversite ikinci sınıf öğrencisi iken gerçekleşen 12 Eylül darbesi öncesinde tutuklandı. 1980-1982 yılları arasında Diyarbakır  Cezaevi’nde tutuklu kaldı. Diyarbakır Cezaevi’nde gördüğü işkenceyi daha sonraki yıllarda çeşitli röportajlarında ve işkenceyle mücadele platformlarında anlattı.

Tahliyesinin ardından Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Bölümü’nü bitirdi. 1991’de stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinin ardından Yeni Ülke, Özgür Gündem ve Özgür Ülke gazetelerinde gazeteci, yazı işleri müdürü, yayın koordinatörü olarak çalıştı.

1997 yılından itibaren kadın hareketi içinde yer aldı. 2004 yılından itibaren Diyarbakır Bağlar Belediyesi’nin sosyal proje danışmanı olarak çalıştı. 2007 Genel Seçimlerinde Demokratik Toplum Partisi’nin (DTP) desteklediği bağımsız aday olarak Diyarbakır milletvekili seçildi.

2009’da DTP’nin kapatılmasının ardından Barış ve Demokrasi Partisi’ne (BDP) geçti ve partinin eş başkanlığına seçildi. 2011 Genel Seçimlerinde BDP’nin desteklediği bağımsız aday olarak Siirt milletvekili seçildi. 2014 Yerel Seçimlerinde Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı seçildi. 25 Ekim 2016’da, PKK lehine söylemde bulunmak iddiasıyla gözaltına alındı. Halen Kocaeli 1 No’lu F Tipi Cezaevindedir.

 kaynak : ahval