10 Ekim katliamında sıra göz yumanlarda

10 Ekim katliamıyla ilgili davada 9 sanık rekor cezaya çarptırıldı.

Cumhuriyet  Alican Ulu

10 Ekim 2015 tarihinde 100 kişinin öldüğü Ankara katliamı davasında yargılanan sanıklara rekor ceza çıktı. Mahkeme, 9 sanığı 101 kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ve 10 bin 557 yıl hapis cezasına çarptırdı. 5 sanığa örgüt üyeliğinden 12 yıl, 4 sanığa 7.5 yıl, bir sandığa ise yöneticilik suçundan 18 yıl hapis cezası verildi.

Ankara 4. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından Sincan Cezaevi içerisinde yapılan Gar katliamı davasının 54. duruşmasında dün karar verildi. Yoğun güvenlik önlemleri altında kararı açıklayan mahkeme başkanı Selfet Giray, aralarında İlhami Balı, Deniz Büyükçelebi gibi firari olan sanıkların dosyasının ayrıldığını ve haklarındaki yakalama kararının beklenmesine karar verildiğini kaydetti.

Binlerce yıl hapis

Açıklanan karara göre, sanıklar Yakup Şahin, Hakan Şahin, Haci Ali Durmaz, Resul Demir, Talha Güneş, Metin Akaltın, İbrahim Halil Alçay, Hüseyin Tunç, Abdulmuttalip Demir hakkında anayasal düzeni değiştirmeye teşebbüs suçundan bir kez, 100 kişinin öldürülmesi nedeniyle de 100’er kez olmak üzere toplam 101 kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verildi. Aynı 9 sanığa, olayda yaralanan 391 kişiyi öldürmeye teşebbüs suçundan toplam 10 bin 557’şer yıl hapis cezası verildi.
İzinsiz patlayıcı madde bulundurmak suçundan Yakup Şahin, Hüseyin Tunç, Abdulmuttalip Demir, Metin Akaltın ve Burak Ormanoğlu, ayrı ayrı 10 yıl hapis ve 40 bin TL adli para cezasına çarptırıldı.
Metin Akaltın ve Burak Ormanoğlu, 6136 sayılı yasaya aykırılık suçundan ayrı ayrı 10 yıl 6 ay hapisve 36 bin TL adli para cezası aldı.

Hakan Şahin, ruhsatsız silahtan 3 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Silahlı terör örgütüne üye olmak suçundan Burak Ormanoğlu, Suphi Alpfidan, Mehmedin Baraç, Nihat Ürkmez ve Yakup Karaoğlu, ayrı ayrı 12 yıl hapis cezası ile cezalandırıldı. Sanıklar Esin Altuntuğ, Hatice Akaltın, Yakup Yıldırım, Abdulhamit Boz, silahlı terör örgütüne üye olmaktan ayrı ayrı 7 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırıldı. Sanık Erman Ekici’ye, silahlı terör örgütü yöneticisi olmak suçundan 18 yıl hapis cezası verildi. Kasten öldürme ve kasten öldürmeye teşebbüs suçlarından da sanık Ekici hakkında suç duyurusunda bulunulmasına karar verildi.

Göz yumanlar cezasız kaldı

Gar katliamı davasında çıkan karar, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde bir davada verilen en büyük hapis cezası oldu. Ankara Gar katliamı davası burada bitmedi. Katliamda sorumluluğu bulunan kamu görevlileri yargıda hesap vermedi. 10 Ekim 2015’te gerçekleştirilen katliam, devletin kurumlarının gözü önünde yapıldı.

Gaziantep’te yıllar boyunca örgütlenen IŞİD’in faaliyetlerine göz yuman emniyet ve istihbarat, burada oluşturulan hücreleri adım adım takip etmesine karşın zamanında operasyon yapmadı. Suriye’den elini kolunu sallayarak Gaziantep’e gelen, buradaki hücre evinde hazırlanan ve 9 Ekim 2015 gecesinde yola çıkan iki canlı bombayı taşıyan araç, Ankara’ya gelene kadar hiçbir aramadan geçirilmedi.

Ellerini kollarını sallayarak geldiler

Başkentin göbeğinde binlerce kişinin katılacağı barış mitinginin düzenleneceğinin bilinmesine karşın, Ankara Emniyeti başkent girişinde arama noktası oluşturmadı. Canlı bombalar, elini kolunu sallayarak mitingin toplanma alanı olan Gar Meydanı’na geldi. Gar Meydanı’nda sadece 75 polis güvenlik önlemi nedeniyle bulunuyordu. Saat 10.04’te 4 saniye aralıkla canlı bombaların infilak etmesi sonucu 2’si çocuk olmak üzere 100 kişi öldü, 391 bir kişi yaralandı.

Patlamanın ardından kamu görevlilerinin ihmali İçişleri Bakanlığı müfettişlerinin raporuyla tespit edildi. Katliam öncesinde canlı bomba eylemi yapılacağına ilişkin istihbarat raporları, gizlendi ve gerekli önlem alınmadı. Ankara Valiliği, sorumluluğu bulunan emniyet görevlileri hakkında soruşturma izni vermedi. Ankara Başsavcılığı da bu karara itiraz etmeyerek, kamu görevlilerini soruşturmaktan kaçındı.

Katliamlar birbirini besliyor

Terör örgütü IŞİD’in Irak’ta Şengal bölgesinde 3 Ağustos 2014’te başlattığı katliamda 5 binden fazla Ezidi inançları ve kimlikleri nedeniyle katledildi. Yaklaşık 10 bin Ezidi kadın ve çocuk esir alındı.
Ezidi kadınlar ve kız çocukları köle pazarlarında satıldı, ağır sistematik işkencelere, taciz ve tecavüze uğradı.Yüz binlerce Ezidi, anavatanlarından göç etmek zorunda kaldı. Katliamdan kaçabilenler göç yollarında haftalarca açlık ve susuzlukla karşı karşıya kaldı, yollarda yaşamını yitirdi. Terör örgütü IŞİD’in elinde halen 3 bin Ezidi kadının olduğu belirtilirken, katliamın 4. yıl dönümünde anma etkinlikleri düzenlendi.
HDP milletvekilleri Feleknas Uca, Dersim Dağ ve İmam Taşçıer, beraberlerindeki sivil toplum örgütü temsilcileriyle Şengal’de ziyaretlerde bulundu. Heyet, terör örgütü IŞİD’in saldırdığı köyleri ziyaret etti.

3 Ağustos çağrısı

Diyarbakır’daki anma töreni Sanat Sokağı’nda gerçekleştirildi. Yolun her iki yönünde tek sıra dizilerek, insan zinciri oluşturuldu ve 1 dakikalık sessiz eylem yapıldı. Türkçe ve Kürtçe olarak okunan açıklamada, “3 Ağustos gününün ‘Kadın kırımı ve Soykırıma karşı Uluslararası Eylem Günü’ olması için 2016 yılında yaptığımız çağrıyı yineliyoruz” denildi.

Zorla Alıkonulan Kadınlar İçin Mücadele Platformu, İstanbul’da anma etkinliği gerçekleştirdi. Tünel’de düzenlenen törende konuşan HDK Eş Sözcüsü ve HDP Muş milletvekili Gülistan Koçyiğit, 10 Ekim Ankara Gar Katliamı davasında karar beklendiğini hatırlatarak “Bütün bu katliam silsileleri birbirini besliyor. Uluslarası güçler, dünya kamuoyu Şengal’e karşı dursaydı Suruç olmazdı. Suruç etkin bir şekilde soruşturulsaydı Ankara olmazdı. Ankara etkin soruşturulsaydı Antep’teki düğün saldırısı olmazdı” ifadelerini kullandı.

HDP’den yasa teklifi

HDP Van Milletvekili Murat Sarısaç, Ezidilere yönelik katliamın soykırım olarak tanınması için TBMM’ye kanun teklifi verdi. Katliamın Avrupa Parlamentosu tarafından Ezidi Soykırımı olarak tanındığını vurgulayan Sarısaç, “Özellikle Türkiye’de yaşayan 20 milyon Kürt’ün öz kardeşleri olan Ezidîlerin maruz kaldığı katliamın Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) tarafından ‘Ezidi Soykırımı’ olarak kabul edilmesi halklar arasındaki bağı güçlendirecektir” dedi

ONSUN MERYEM’İN SÖYLEŞİSİ : Herkül Millas ile Mavi Ülkede Kırmızı Ülkeyi Hatırlamak

Kitaplarından tanıdığım Herkül Millas’ı, Atina’da bir bankanın el yazmaları arşiv salonundaki konuşmasında izlemek keyifliydi. Dinleyicilerden bir kadın, İstanbul’a her gidişinde biraz daha artan bayrak sayısı ve büyüklüğünden dolayı Türkiye’yi “Kırmızı Ülke,” diye, tanımlamıştı. “Biz neden mavi ülke olmayalım?” mealinde bir söz etmişti.

Herkül Millas bütün inceliğiyle, Türklerde bayrağın aynı zamanda bir süs olduğunu, düğünlerde ve sünnet törenlerinde kullanıldığını, anlatıyordu. Ben, günümüzde bayrağın, insanların kendilerini savunmak için kalkan olarak kullandıklarını, söyleyememiştim.

Neden sonra yolumu Atina’ya yarım saat uzaklıktaki sahil kasabası Varkiza’daki evlerine düşürdüm; o gün dinlediklerim, hakkında daha önceden bilebildiklerimin ışığında söyleşi yapmaktı niyetim. Herkül Millas ile çokça güldüğümüz arada hüzünlendiğimiz bir söyleşi yaptık. Evangelia Milles ikramlarını eksik etmedi.

Ben sizi 20’li yaşlardan biliyorum, Ritsos çevirilerinizden. Yeni kuşaklar bilmeyebilir; biraz baştan başlamak istiyorum, çocukluk günlerinizden, Ankara günlerinden…

Ben Ankara doğumluyum (1940) ama bebekken İstanbul’a geldik. Babam çalışmak için 1936’da Ankara’ya gidiyor. Ailem İstanbullu, 1941’de İstanbul’a dönüyorlar. Türkiye’den 1971’de ayrıldığım yıla kadar Şişli ve Feriköy gibi semtlerde yaşadım. Çocukluğum Bomonti’de geçti, Feriköy’de Rum ilkokuluna gittim. O bölgede Rum nüfus yoğundu çünkü belli bölgelerde yaşıyorlardı, Kurtuluş, Beyoğlu, Adalar böyleydi. Bir milyonluk İstanbul’da toplam 70 bin Rum vardı şimdi on beş milyonda dört bin nüfus kaldı, onda da aileler karışmış durumda.

Çocukluğum bir bakıma iyi geçti, sokaktaydım, sokaklarda çok oynamış bir çocuğum; çok yaramaz, yerinde durmayan biriydim. Ailenin tek çocuğu olduğum için şımartıldım, diyebilirim. Öte yandan ailemin dramı vardı, karamsar mutsuz bir çevrede büyüdüm, hatırlıyorum evde melankolik bir hava vardı; abim ölmüştü bir de babamın işleri sürekli sorunlarla karşılaştı.

1942 varlık vergisi dönemleri ve 6-7 Eylül 1955 olayları…

Bu babamın hikâyesi, ben onları dolaylı yaşadım. Babam tüccar terziydi. 1942’de varlık vergisi ve savaş başlayınca Ankara’da tutunamadı, bunu konuşmadık ama zor günler geçirdiklerini biliyorum. 1940’larda İkinci Dünya savaşı süresince kıtlık da var, zor geçinmişiz.

1950 sonrasını hatırlıyorum. İşi düzeldi, 1955’e kadar bizim aile için iyi yıllardı. Babam Beyoğlu Pasaj Hacopulos’da dükkânında, trençkot hazırlamıştı; borca girdi kumaş aldı, dikti falan müşteriyi beklerken 1955’de eylül ayında bütün malları yağma edildi. Kesildi parçalandı hiçbir şey kalmadı, borca da girmişti, çok feci oldu.

O kadar kötü oldu ki babamın bir hafta içinde saçları beyazladı. İki-üç yıl sonra biraz durumu düzeldi; bu sefer de yani 9 yıl sonra 1964’te ihraçlar geldi, Türkiye’yi terk etmek zorunda kaldı, bizim aile rahat yüzü görmedi.

Babamın hikâyesi çok acıklı, babam bir daha Türkiye’ye gelmek istemedi. Annem Türk vatandaşı olduğu için ben kalabildim.

6-7 Eylüle dönersek, dükkân yağmalandı…

Bana sonradan 10 yıl önce, oranın bekçisi anlattı; iki kişi kumaş topunu tutarak koşuyor, biri makası tutuyor pır diye bütün kumaşı şerit halinde kesiyor. Nedir bu kötülük, bu hastalık; işte milliyetçiliğin hastalık aşaması.

Bir çıkarı da yok.

Hiç çıkarı yok. Bence devlet bunu böyle planlamadı çünkü orada verilen zarar, devletin malına yapılmış; ithal malı, dövizle yurt dışından getirilen mallar kesiliyor.  Niko’ya, Millas’a kötülük yapıyorsun ama kendi servetini yok ediyorsun. Menderes, “gidin bunların buzdolabını üçüncü kattan atın demedi,” o da dövizle alınmış, bence bunlar büyük bir protesto bekliyorlardı çünkü bu dereceye gelmesi mantığa uymuyor. Kontrolden çıkıyor. İlginç olan halkın hıncı, bir de sevinci.

Bir fotoğraf gördüm ben, çok etkilendim. Millet bayram havasında kırıyor ve bayram ediyor. Bu psikoloji kötü… Uzmanlar buna yeni bir din diyorlar, etnolatry; millete tapma, kutsuyorlar dine dönüşüyor. Sanıyorlar ki o ebedi yaşayacak milletin içinden ölümsüzlük sağlanacak.

Onun için insanlar çocuklarını ölüme gönderiyor, “vatan için git öl!” diyorlar.  Çocuklarını ölüme gönderirken gurur duyuyorlar. Ölüyor ve öldürüyor çünkü milliyetçilik artık bir dine benzeyen inanca dönüşmüş. Din için olduğu gibi vatan için de kendini feda ediyorlar. Hepsi çıkarcı falan değil.

Çocukluğunuzda kalmıştık…

Bütün bunlara rağmen ben sokaktaydım. Hep mahallede oynadığım için Türkçeyi sokakta öğrendim. İlkokula gittiğim zaman Rum çocukların çoğu Türkçe bilmezdi ben bilenlerdendim. İlkokuldan sonra da gittiğim Robert Kolej’de sınıfın yüzde 99’u Türk çocuklarıydı, arkadaşlarım Türk çocukları oldu. Dolayısıyla benim Türk toplumuna entegre olmam çok doğaldı ve çok kolay oldu.

Bir azınlık mensubu… Azınlık demek çok doğru mu bilmiyorum ama öyle deniyor ya azınlık mensubunun yaşadığı şeyler de çok iyi bilinmiyor.

Azınlık kavramı üzerine çok yazı yazdım çok düşündüm çünkü ben azınlık üyesiyim. İstesen de istemesen de azınlık üyesi oluyorsun. En trajik durum bu, olmak istemesen de çoğunluk seni azınlık olarak işaret ediyor, sana azınlık olarak davranıyor ister istemez o kimliği alıyorsun.

Anlaşmalara da giriyor…

Yok, anlaşmalardan ziyade pratik günlük hayatta vardı, önemli olan o; günlük hayatta hissedilen bir ayrımcılık var. En iyi durumda sana iyi bir yabancı muamelesi yapılıyor.

Hayatım boyunca bana hep öyle davrandılar, sadece Türkiye İşçi Partisi (TİP) hariç. Orası farklı bir dünyaydı. Benim en iyi arkadaşlarım –ki hâlâ çok iyi arkadaşlarımdır- çocukluk ve gençlik zamanındandır. Biri komşum Ermeni, ötekiler okuldan; Amerika’dan Türkiye’den bana gelirler, ben onlara giderim.

Beraber büyüdük aynı kafadayız aynı görüşteyiz, birbirimizi çok iyi anlıyoruz. O Ermeni arkadaşım da farklı bir Ermeni idi, beraber TİP’e girdik. Benim çevremde hep topluma entegre olmuş gettolarından çıkmış insanlar vardı, hepsi böyleydi.  Bunun için Rumlardan da biraz uzak kaldım. Çünkü onlar bana tuhaf baktılar bir türlü anlayamadılar.

“Türkiye’de yunan oluyorsun, Yunanistan’da türkiye’nin adamı”

İstanbullu Rumlar mı?

Evet, hoş buradaki Yunanlılar da pek anlayamadı. Onların gözünde biraz tuhaf biraz şüpheli, tabii tuhaf olunca biraz şüpheli oluyorsun ve biraz farklı, “neden herkes gibi değil?” diye, baktılar. Bilmeyince, bir soru işareti varsa beraberinde kuşku ve korku beliriyor. Nasıl davranacağını ne yapacağını ondan ne geleceğini bilemiyorsun.

Bir kere neden farklı, neden herkes gibi değil o bir şüphe yaratıyor ve o şüphe korkuya dönüşüyor. Çekingenlik diyelim, korku ve çekingenlik arasında tedirginlik yaratıyor. Ve bu adamı açıklamaya çalışıyorsun; “tuhaf bir adam var, nedir bu, ne olabilir?” diyerek.

Türkiye’de Yunan oluyorsun, Yunan ajanı oluyorsun, Yunanistan’da Türkiye’yi kötülemezsen bu sefer Türkiye’nin adamı oluyorsun. Ajan bile olabiliyorsun. Norm nedir, Yunanistan ve Türkiye’de belli bir şekilde davranacaksın, bunun dışına çıkınca şüpheli oluyorsun. En kötü durumda da hainliğe kadar varıyor bu durum.

Bu sadece size özgü değil yani azınlık durumu değil. Rum olmakla da ilgili değil.

Tabii değil. Yunanistan’da bana Yunanlı değilsin demiyorlar ki, Yunanlısın ama hain olabiliyorsun. Bütün mesele bu norm ama sanıyorum bu siyasetle de ilgili değil. İnsanın cinsel yaşamı farklı olursa, yemek türü farklı olursa mesela vejetaryen olunca bile şüpheli oluyorsun. Din konusunda da böyle, adam mesela Yehova Şahidi olur ya da Allahsız olur bütün bu farklılıklar şüphe yaratıyor. Herkes camiye gidiyor, sen niye gitmiyorsun gibi…

Ama bu çok zevkli de olabiliyor. “Ben sıradan bir insan değilim,” diyorsun kendine. Eğer tehlike altında değilsen, hayatını rezil etmiyorlarsa, bu da güzel bir duygu; sıradan bir insan olmadığını bilerek sana benzeyen insanları da buluyorsun küçük bir çevren oluyor, çok hoş oluyor.

Benim bu küçük çevrem hem Türkiye’de hem Yunanistan’da var. Bu küçük çevremle kendimi mutlu hissediyorum, rahat hissediyorum. Bu farklı olmanın iyi yanı…

Robert Kolej yılları nasıldı?

Çok güzeldi. Bana göre hayatımda iz bırakan bir okuldu. Çok şanslıydım. Orada ne öğrendim, bir kere o ‘protestan ahlakı’ dedikleri, dürüstlük tutarlılık tavrını yaşadım. Biz on beş yaşındaydık, hocalarımız bizimle eşitlik ilişkisi kurdular ama bu laubalilik anlamında değildi.

Onlara saygımız çok büyüktü, biz onlara karşı açık konuşarak fikrimizi söylemeyi refleks olarak edindik. Artık, Patrik başbakan bakan fark etmedi; karşımda kimseyi yüceltmeden onlara insan olarak saygı duydum.

Haddimizi biliyorduk ama görüşümü söylemeyeceğim, elini öpeceğim, önünde diz çökeceğim, boyun eğeceğim hallerini aştım. Aynı okulda, Robert Kolej’de inşaat mühendisliğini okudum.

“Yıllarca milli takımda koştum, Türkiye’de beni öyle tanırlar”

Spora ilginiz vardı.

Robert Kolej de 16-17 yaşımda yüksek atlama ve koşu dallarında yarıştım, 19 yaşında milli takıma girdim, Türkiye birincisi oldum. 22 yaşımda 100 ve 200 metrelerde Türkiye birincisi oldum. Yıllarca milli takımda koştum. Beni Türkiye’de öyle tanırlar.

Bir parantez açayım, ben hep bir de Yunanistan birinciliği olsun istiyordum nihayet iki yıl önce benim yaş kategorimde 100 metrede Yunanistan birincisi oldum. Önümüzdeki yıl da herhalde yüksek atlamada yine birinci olacağım çünkü yüksek atlamam 100 metreden daha iyi.

Bu yarışlar döneminde Atina’dan bir anınız var.

Balkan atletizm yarışlarıydı. Türk olduğumuz uzaktan belli oluyordu, diğer ülkelerden farklı kırmızı formalarımız vardı. Yarışlarda iyi dereceler alamamıştık; yarışlar bitti stattan çıktık otele giderken Zapyon parkından geçiyoruz, karşıdan insanlar geliyor.

Bir çift geliyordu erkek ve kadın kol kola girmişler, yanımdan geçerken adam müstehzi bir şekilde bana bakarak “tebrikler” gibi bir şey söyledi.

Ben de Yunanca, ana dilimi belli eden halk diliyle “yok ya döküldük” dedim. Dedim ve geçtim. Bir on metre sonra baktım ikisi ellerini bırakmış gözleri fal taşı gibi “doğru mu duyduk yanlış mı?” der gibi, bana bakıyorlardı. Çok komikti.

Eşinizle ilkokul arkadaşınız.

Ben bir yaş daha büyüğüm. Birbirimize küçükken de bakardık.

Çocukluk aşkı…

Eşim Rum okullarına gitti, üniversitede birlikteydik. O Robert Kolej’de İngiliz edebiyatı okudu.

TİP yılları

TİP 1965’de 15 milletvekili ile meclise giriyor. Sizin üyeliğiniz ne zaman?

Ben 1962’de üye oldum. 18-20 yaşlarında çevremde sosyalizmi konuşuyorduk. Aziz Nesin okuyorduk, Zübük dergisini çıkarıyordu. Kendimizi sosyalist sayıyorduk.

Bir azınlık üyesinin sosyalist olması bence çok normal çünkü Marksizm, çatışmayı etnik alandan sınıfsal alana aktarıyor. Azınlık üyesinin isteyeceği bir şey bu, belki bu yüzden bana da çok cazip geldi.

Benim gözlemim önceki dönemlerde Rumlarda sosyalizme karşı bir mesafe var.

O biraz karışık. Yunanistan’ın sol hareketi, 1922-1923 yıllarında yani mübadele zamanlarında İstanbullu Rumlarla da başlıyor. Yunanistan’daki liderler aydın solcu grupları İstanbul’dan geliyorlar.

O yıldan sonra da İstanbul Rumlarında aydın eksikliği var. İçine kapanık bir toplum halini aldı, gettolaştı ve onların lideri Patrikhane çevresi oldu. Yunanistan ile ilişkileri radyo aracılığıyla hayali bir ilişkiydi. Yunanistan sağcı, Rumların referansı bu, düşünce biçimi de öyle oluyor. Ermenilerin referansı Erivan, orada ne oluyor diye ilgileniyorlar, Rumlardan değişik.

Kendilerini korumaya almışlar.

İçlerine kapanmışlar. Belki de haklılar ama sonu çok kötü oldu. Benim çevrem de birkaç Rum ile ilişkim vardı, TİP kurulduğu zaman gidip üye olalım dedim.

“Nereye gidiyorsun?” dediler. “Solcu değil miyiz?” dedim, Mehmet Ali Aybar o zaman bir davet yapmıştı, bizim görüşlerimizde olanlar gelsin, diye. “Gidelim,” dedim ama onlar gelmek istemedi. Türk arkadaşlarımla gittim üye oldum.

Bir tek Rum siz mi vardınız?

Bir tek Rum bendim. O bakımdan beni özel severlerdi, ben o hareketin enternasyonal yanını kanıtlamış oluyordum. Ben TİP’te hiçbir zaman kendimi azınlıktan hissetmedim. Hiçbir zaman böyle bir duygu yaşamadım, bu duyguyu yaşatmadılar.

Çok sonradan öğrendim, Şişli ilçesinde biri benim için “gâvur” demiş  “bu gâvurun niye peşinden gidiyorsunuz?” gibi bir laf etmiş, bana hiç belli etmeden iki gün sonra partiden uzaklaştırmışlar.

Yani hava buydu. Ben bu havayı bir tek TİP’te yaşadım. Sonrasında hep şüpheyle karşılanan biraz çekindikleri bir adam oldum. Biraz şüpheli biraz farklı işte, ne bileyim… Hatta aşırı sağcılar, ajan falan dediler.

O zaman saf bir sosyalist ortam vardı sonradan biraz karıştı bugünkü sosyalistleri anlayamıyorum. O zaman daha saftık galiba, daha samimiydik.  Şişli ilçesinde saymandım, çok önemli bir ilçe çünkü üyeleri çok tanınmış insanlar; Sevinç Özgüner, Behice Boran, Rasih Nuri İleri  falan hep oradandı ve TİP’in bölünmesi parçalanması da Şişli ilçesinden başladı.

Doğu Perinçek vardı partide, on kez değişti fikirleri. Ben o zamandan o gruba karşıydım, Maoculardı. Onlara yazdığım mektuplar var, nedir bu yaptıklarınız diye, hâlâ saklarım. Tipik bir oportünisttir. “Sosyalistim,” diyor, partisine vatan partisi adını takıyor.

Beyaz Aydınlık adında bir dergileri vardı;  orada ikide bir büyük tezler oluşturuyordu sonra otokritik yapılıyordu, on beş günde bir ayda tezler değişiyordu. Teori deyince artık tüylerim diken diken oluyor, duymak bile istemiyorum. Sürekli teori, derin derin analizler; tartışılan konulardan biri de, Türkiye feodal mi değil mi, yarı feodal mi?

Bir gün bana bir kitap getirdiler çevirmem için, “ama bu sizin teorinizin tersini yazıyor,” dedim, “çevirme o zaman!” dediler. (gülüyor). Onlar şehirlerin köyler tarafından kuşatılacağını savunuyorlardı. Dergilerinde şöyle tuhaf yazılar, raporlar olurdu, “köye girerken bir köylünün kızgınlıkla bostanını çapaladığını gördük, bundan anladık ki öfkeliydi, devrimci öfke birikiyordu.” Ya da şöyle, “köyden çıktık bir kamyon yanımızda durdu, bizi almak istedi, içimizden bir kaçı binecek oldu hemen müdahale ettik, devrimciyiz yürüyeceğiz diyerek yürüdük…”

Bir gün Doğu’nun sağ kolu biri bana, “sen, aydın şüphecisisin,” dedi. Hâlâ bunu kompliman olarak sayarım. Ona göre, aydın olmak zaten kötü bir de şüpheci olunca tümden kötü oluyordum. Allaha inanmamak gibi, namaz kılmıyorsun gibi bir şeydi.

Doğu Perinçek’in Kıbrıs kitabı vardı, şöyle diyordu, “Kıbrıs’ı işgal eden işgalci Türk ordusuyla Türkiye hiçbir zaman özgür olamaz.” Şimdi “Kıbrıs’ta uzlaşma olursa, bunu yapan haindir,” diyor.

Olabilir, insan hata ettim diyerek çizgisini değiştirebilir, ama bir özeleştiri yapar, bu kadar büyük hata yapan biraz sesini kısar, biraz geri çekilir, lider pozunda dolaşmaz, biraz utanır. Ses tonunu düşürür.

Bana en kötü gelen Atina’daki davranışıydı, 1975-1976 gibi Komünist Partisi (KP) festivaline gelmişti, orada sohbet ediyorduk, bir Türk geldi yanımıza “abi beni hatırladın mı, Bursa’da gazetenizi dağıtıyordum?” dedi.

Baktı “ha” diyerek, kafasını çevirip benimle konuşmaya devam etti. Adamın hayatı kaymış, Türkiye’ye dönemiyor, insan bir hatır sorar, biraz konuşur. İnsanları kullanıp, harcayanlardandı. Liderlerin, başkalarının adına risk alırken, önce kendini feda etmeye hazır olması gerekir. Kendileri temize çıkarken bir sürü insan arada kaynadı. Ben buna üzülüyorum.

Behice Boran nasıldı?

Onun hayranıydım, pırıl pırıl bir insandı. Biraz sertti, haklı sert bir insandı. Bölünmeyi önleyemedi ne yazık ki…

Partiden Sevinç Özgüder’in evinde büyüdüm sayılır,  Evi ile evinde kalırdık. Alçakgönüllü çalışkan biriydi, diş hekimiydi.

1965 seçimlerinde gözetimci idik. Ben sandıktan sandığa koşuyordum Evi’nin gittiği sandık en yüksek oranı getirdi, yüzde 70 falan almıştı,  Subayevleri Esentepe idi galiba.

En iyi aldığımız yerler yüzde 30-35 idi, Şişli ilçesinde iyi çalışmıştık. Şimdi düşünüyorum, ordu yüzde 70 veriyor Türkiye İşçi Partisi’ne.  Ben askerden döndüğümde parti parçalanmıştı, iki yıl içinde. Ondan sonra İşçi Partisi’nde çalışmadım.

TİP dönemim çok iyiydi, spor yapıyordum âşıktım. Okuldan çıkıyordum, Evi ile birlikte partiye gidiyordum. Çay ocağında çay yapıyordum, süpürüyordum, lokali açıyordum. Sonra eve gidip derslerimi çalışıyordum.  Çok güzeldi.

“Üç kişiyi çavuşa çıkardılar, biri ben, biri Kürt, bir de Demir Özlü””

Askerlik nasıldı?

Tuzla piyade okuluna gittim, teğmen olmam gerekiyor hatta sporcu olduğum için beni kuraya dahil etmediler. Tayinim Ankara’ya çıktı yani ben askerlik yapmayacağım koşacağım.

Biz Evi ile çok sevindik, eşim de hamile. Ne güzel, Ankara’ya gideceğiz orada kalacağız iki yıl, arkadaşlarımız da var orada. Herkes gıpta ediyor ama beni piyade okulundan çavuş çıkardılar.

Yukardan bir emir geldi. Güya sınavda başarısız olduğum için beni çavuşa çıkardılar. Üç kişiydik, ben Necmettin Yazıcı diye bir Kürt, bir de yazar Demir Özlü. 2 bin kişi arasından biz üç kişiyi çavuşa çıkardılar Muş’a gönderdiler. Nedeni, Rum olduğumdan değildi çünkü Rum arkadaşlar subay oldu, solcu olduğumdan da değildi çünkü solcular da subay oldu. Benim sakıncalılığımın sebebi, -sanıyorum- iki yıl önce başbakana yazdığım açık mektuptu. Cumhuriyet’te çıkmıştı.

Suat Hayri Ürgüplü, başbakandı, “Kıbrıs’ta bir Türk öldürülürse ne olur bilmem,” işte 6-7 Eylülü yeniden yaparız gibi bir laf etti. Ben de, “biz rehine değiliz, bir başbakan kendi vatandaşına böyle diyemez!” diye, bir mektup döşendim. Ondan sonra herhalde bu haddini bilmiyor, dediler. Mimlendim yani şimdiki bilgimle düşünüyorum, “kim ulan bu pezevenk, bilmem ne çocuğu başbakanımıza böyle konuşan…” demişlerdir. O kadar güzel bir mektuptu ki kısa öz ve rezil ediyordu.

Başbakan kendi ülkesinde vatandaşını tehdit edemez, söyleyecek bir şeyi varsa; bizim, Kıbrıs’ta bir Türk öldürülürse burada intikam alacağımız rehinimiz yoktur olmalı…

Bunu yazdım, Rasih Nuri İleri’ye gittim, bunu Cumhuriyet’e göndereceğim dedim, şimdi bunun altına işçi partisi bilmem ne desem bu parti meselesi değil, solculuk meselesi değil; bu azınlık, vatandaşlık meselesi dedim, iyi ki eklememişim partiyi de…

Hâlâ severim o mektubu sağlıklı bir tepkiydi, fakat bir buçuk yılıma mal oldu. Aslında, ben askerliğimi çok yararlı gördüm. Bir buçuk yıl, Muş’ta bir bölükte Türkiye’nin en okumamış, okuma –yazması olmayan sıradan zavallı köylüleri ile yan yana yaşadım yirmi dört saat. Türk halkının özelliklerini tanıdım: nasıl konuşulur ne anlatılır, bir şey söyleyince o ne anlar artık bunları biliyordum.

Sanıyorum hem bir burjuva çocuğu hem İstanbullu bir üniversiteli olup da bu deneyimi yaşamış çok az insan vardır. Hapse girmen gerekiyor bunu yaşamak için başka türlü bunu yaşayamazsın çünkü bakıyordum orada yedek subaylar vardı; erler onların önünde esas duruşta duruyorlardı, onların kurduğu temas ile benim kurduğum temas bambaşkaydı; onlarla aynı statüde idik.

Sonra askerde iken çok çalıştım, aralarda Fransızcamı ilerlettim eski yazı öğrendim, moralim çok yüksekti. Sürgün alayıydı, birliğimizde İsmet Özel vardı, o zamanlarda solcuydu. Bize askerde saygılı davrandılar çünkü haksızlığa uğramış olduğumuzu biliyorlardı solculuğa karşı da bir hürmetleri vardı, bize kötü davranmadılar, er muamelesi yaptılar.

Kışladan çıkmamıza bile izin vermediler ama kötü davranmadılar yani hakaret ya da dayak yoktu. Solculara daha sonraları kötü davranmışlar. Tek dayak yiyen İsmet Özel oldu. Çok enteresan bir şey yani yirmi solcu arasında bir tek o dayak yedi.

“Ben de rezil oldum, İsmet Özel de”

İlişkiniz oldu mu İsmet Özel ile?

Tabii oldu hatta sonra İslamcı olunca da görüştük konuştuk, Atina’ya da bir konuşmacı olarak davet ettim. İslamcı olduğu ilk zamanlarda, televizyonda programları vardı. Önceden İsmet Özel Sadun Aren hayranıydı, tipi de benziyordu. Yeniden görüşünce biraz çekiniyordu ama sonra rahatladı.

Atina’daki toplantı Türkiye’deki İslami hareketlerle ilgiliydi, üç kişi vardı panelde. Televizyonda her hafta bir- bir buçuk saat konuşan adam, İngilizce Fransızca bilen adam panelde 20 dakikası varken 10 dakika konuştu. Konuşamadı kekeledi, şoka girdi. Kendi insanlarının dışında başka insanlar karşısında konuşamadı. İslam’ın teorisyeniydi, bence en uygunuydu ben de rezil oldum o da rezil oldu.

Askerden dönünce Aliağa Rafinerisinde işe başladınız.

Aliağa da bir derneğin başında çok iyi çalışmalar yaptık. 1970 de, Aliağa kültür derneği gibi bir ismi vardı. Orada köyün havasını değiştirdik. Çocuklara özel dersler verdik bütün köylülerle temas kurduk ben mühendistim, müteahhitlerden bastırarak okullara yardım aldık.

İlk defa, Devri Süleyman gibi –Halk Oyuncuları Tiyatrosu- oyunlar oynandı, balıkçıları organize ettik böyle çalışmalarımız vardı. Sonra, kaymakam gibi bazı kişiler bize karşı bir faaliyet yaptılar.

Bunu alenen konuşalım diye bir halk mahkemesi oldu. Bizim dernek bir yanda öbür yanda karşı taraf, bütün köy bizi izliyor. “Yaptığınız nedir, şüpheli misiniz?” diye, sorguluyorlar.

Siz şimdi devletle oturdunuz mahkeme mi kurdunuz?

Mahkeme değil de onun gibi bir şey oldu çünkü bizim için dedikodu yapmışlar. “Sizin yaptığınız usulsüzdür, kanunsuzdur,” diye, iddialar vardı. Karşı tarafta öğretmenler de vardı. Biz kurs açmıştık, çocuklara yardım ediyorduk. Onlar da özel ders mi veriyordu, bir çıkarları vardı galiba, “siz diplomalı değilsiniz,” dediler. Orada birçok genç akademisyen vardı bir liste çıkardık. İnanılmaz bir listeydi;okutman, profesör, Evi de zaten İngilizce hocası. Bir şey diyemediler. Biz o derneğin başına geçince yaptığımız buydu yani köylere gidip yardım etmek, mesela kolera vardı. Koleraya karşı ne yapılır, bilgiler verdik. Balıkçılık için bir dernek kurduk, çocuklara yardım ettik.

Orada bir grev oldu greve biz karışmadık ama greve yardım ettik, ondan mı oldu bilmiyorum, belki yukardan emir geldi, işime son verdiler. O zaman Korkut Özal vardı TPAO’nun (Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı) başında. Benim yaptığım en iyi işlerden biridir. Hala, İzmir’e konuşma için gidince o çevreden insanlar beni hatırlıyor.

İstanbul’a döndük bir süre adada kaldık, Heybeliada’da Evi’nin dedesinin evinde. Ben İtalya’ya çalışmak için gittim, İtalyan şirketi beni Sivas’a göndermek istedi. Evi, Muş’tan sonra Sivas’ta çalışmama razı olmadı. Bu arada 12 Mart darbesi oldu ve ben Türkiye’ye dönemez oldum.

İtalya’dan Atina’ya geldim sonra Evi de geldi, böylece kendimizi Yunanistan’da bulduk. Sonrasında Libya’da bir şirketle anlaştım ama olmadı Suudi Arabistan Bahreyn Katar ve Endonezya’da çalıştım: oralarda çalışırken şiir çevirilerine başladım. Yunanistan’a önceden gelme kararımız olsaydı askerlik yapmazdım ama böylece Türk vatandaşı olarak kaldım.

“Türkiye’ye entegre olduğum gibi Yunanistan’a da oldum”

1971’de Yunanistan’a yerleştiniz, burada Küçük Asyalı Rum olarak nasıl karşılandınız?

Türkiye de bir mitos var, Rumlara iyi davranılmadı diye, aslı yok. 1923 mübadelesinde, mübadiller zorluklarla karşılaştı çünkü ülkenin nüfusu birden yüzde 20 arttı, allak bullak oldu ülke, o zaman bir yabancı düşmanlığı vardı, onlara iyi davranılmadı.

Bizim 64 ihraçları -15 bin kişi- ve ondan sonra gelenlere kötü davranılmadı. Ama Rumlar kapalı bir toplum oldukları için burada kapalılıklarını sürdürdüler. Ben Türkiye’de entegre olduğum gibi buraya da entegre oldum. İlginç bir şey oraya uyum sağlayan buraya uyum sağlıyor orada kapalı olan yine kapalı kalıyor.

Kapalılık, etnisite ile ilgili değil ruh yapısı ile ilgili. İstanbullu Rumlar içlerine dönük kapalı bir toplum, hâlâ kendi gazeteleri var kendi dedikoduları var. Bu cemaatten bir arkadaşım vardı solcu bir arkadaşım hikâye yazardı; Türkiye’de 30 hikâye yazmış, 35 hikâye de burada yazmış.

Ölünce kardeşi hikâyelerini yeniden yayınlamak istedi, benim üstlenmemi istedi. Türkiye’de yazdığı hikâyelerin hiçbirinde Türk yok, sözünü ettiği yerlerde İstanbul’un izi yok Güney Afrika’da mı Amerika’da mı nerede geçiyor belli değil, soyut bir şey. Atina’da 30 yıl sessizlikten sonra yazdığı hikâyelerde Türk oluyor.

Rumlar bana göre acayip bir toplumdu. İçe kapalı kendi kendilerine, hâlâ bunu sürdürüyorlar, Yunanlılar için “bunlar” derler. Aralarında Türkçe konuşuyorlar, yabancı dil biliyoruz havasında. Ben, Rumlara entegre olamadım, Türklere oldum,  orada bir sıkıntım var.

Burada siyasetle ilgilendiniz mi?

Evet, siyasi yazılar yazdım. Herhangi bir partiye girmedim. Cunta düştüğünde K.P ile bir temasım oldu ama değişik geldi. Kavga etmeden çıkıyım dedim, nasıl olsa kovacaklardı. Türkiye’deki solculuktan farklıydı, biz orada Marks’ı, teoriyi okuyorduk, tarih okuyorduk öğrenmeye çalışıyorduk; burada herkes iç savaş yaşamış, benim kuşak babadan kalma solcuydu, Fenerbahçeli olmak gibi bir şeydi.

Okumadan taraf olmuşlar, sol kimlikle ezber birkaç laf ediyorlardı. Bir ara beni bir gruba sokmuşlardı, bana “bunları nereden biliyorsun?” dedi biri. Ben de “siz bunları nasıl bilmezsiniz?” dedim. Kapitalizm konusu geçerken, Yunanistan’da sömürücü sermaye olmadığından söz ediliyordu. İlk çatışma o oldu.

Yunanistan’da sınıf yok?

Sınıf var da işte, Yunanistan’ın ticaret filosu var, sömürü üretimde olur, transportasyonda olmaz gibi laflar söyleniyordu. Sonra ayrıldım.

Siz inşaat mühendisisiniz ama akademisyen olarak siyaset bilimi ile ilgilendiniz.

Ben Ankara Üniversitesi Yunanca Dili ve Edebiyatı Bölümü’nün kuruluşunda çalıştım, orada uzman olarak çalışırken, benim hocam ve arkadaşım Sina Akşin Siyasal Bilgiler’de doktora yapmamı önerdi.

Sınava girdim siyaset bilimini bitirmiş öğrencilerle, birinci oldum 100 kişi arasında. Orada iki yıl yüksek lisans sonra da doktora yaptım. Hocalık yaparken aynı zamanda öğrencilik yaptım.

Siyaset bilimi doktorası vermiş oldum. 90- 95 yıllarında Ankara’da yaşadım. Benim için çok önemli beş yıl çünkü arada kaybettiğim Türkiye’yi yeniden tanıdım. Türkiye değişmişti ve sonra izlemeyi bırakmadım.

Bölümde okunacak kitapları hazırladım, Yunanistan’a döndüm. Önce Selanik’te bir yıl Makedonya Üniversitesi’nde üç yıl Rodos’ta Ege Üniversitesi’nde Türkçe dersleri verdim.

Sonra, burada Atina’da Türkçe bölümünü kurmak için birini arıyorlardı, Atina’da Türkçe dili bölümünü kurdum. Verdiğim dersler Türk edebiyatı ve Türk siyasi gelişmeleri idi.

Şimdi emekliyim. Hoca iken yaptığım şey, milliyetçiliğe karşı nasıl ders verilir idi. Sanıyorum bir uzmanlığım varsa budur. Sadece milliyetçiliği anlatmakla olmuyor, bambaşka bir şey gerekiyor.

“Diyarbakır’da Yunan milliyetçiliğini anlattım”

Bu konudaki konuşmanızı izlemiştim.

O konuşmada Yunanlı subaylar da vardı, benim için Yunanistan doğru öbürleri haksız diye bir şey söz konusu olmaz, özü buydu. Diyarbakır için çağırdılar Kürtlere milliyetçilik konusunda konuşmam için.

Yunan milliyetçiliğini anlattım, ne Türk ne de Kürt milliyetçiliğini. Önce günlük dilden başladım, yavaş yavaş mitoslar sonra edebiyat siyasi istekler; milliyetçiliğin nasıl doğduğunu anlattım.

Biri  -Kürt- sonradan gülerek dedi ki, “siz bizden korktunuz da mı Yunanlıları anlattınız? Aslında bizi anlatıyordunuz”. Çıkıp da senin milliyetçiliğin dedin mi olmuyor. Bak bunun gibisin dediğinde de olmuyor. Öyle anlatacaksın ki kendisi bulacak.

Bu konuşmalar için beni çağıranlar korkuyordu, çıkıp da Türkiye’yi batırmayacağımı, Yunanistan’ı haklı göstermeyeceğimi de biliyorlardı. Konuşmalarımda farklı insanların olmasını istiyorum kendimi de test ediyorum.

Kendi görüşünde olan insanlara anlatmanın bir anlamı yok ki. Biraz meydan okuma olacak, biraz zorlamalı ki bu işin zevki olsun.

Siz kimlik olarak kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz. Milliyetçilikten söz açıldığı için soruyorum.

Bana bu soruyu 15 kere sordular. Her seferinde başka bir cevap vermişim. Oportünizmden değil konjonktür müdür, bilmiyorum. Amerika’da, Türkiye ve Yunanistan’da hep sordular.

Sırasıyla şunları söyledim; küçükken kendime Rum derdim, zamanla büyüdüm yarı Yunanlı yarı Türk oldum, sonra yarıyı sevmedim bütünüyle Yunanlı bütünüyle Türküm dedim, bir ara baktım ki ben bunlara benzemiyorum ne Türküm ne Yunanlıyım dedim. Daha sonra bir gün Reha Muhtar televizyonda sordu, “kendinizi nasıl görüyorsunuz?” diye, “azınlıklara böyle soru sorulmaz çünkü zor durumda bırakıyorsunuz ayıp ediyorsunuz!” dedim. Amerika da bir toplantı da konuşurken en arkadan Emre Kongar, “kendini nasıl tanımlıyorsun?” dedi, o anda aklıma gelen cevaptı, “ben azınlıktanım azınlık üyesiyim, benim kendimi nasıl tanımladığım hiç önemli değil, sen beni nasıl görüyorsan aynen öyleyim.” En sevdiğim cevap bu olmuştu.

Burada bir büyükelçi birlikte çalışıyoruz Türk -Yunan ilişkileri konusunda kongreler falan. O da sordu, kendini nasıl görüyorsun, biraz gücüme gitti cevap vermedim, bir daha sordu yine cevap vermedim, üçüncüde, “bakın,” dedim “ben kendimi Yunan sayıyorum çok utanıyorum bundan,” (Gülüyor) Ağzı açık kaldı.

Amerika’da bunları anlattıktan sonra cevabımı veriyim dedim, “bu soru yanlış bir soru bu sorunun arkasında bir insanın belli bir milliyeti, aidiyeti seçme durumunda olduğunu ima ediyor”.

Ben kendimi Yunan sayıyorum ama milliyetçilik virüsüne karşı durmayı bilmeliyiz, milliyetçiliği ve kimliği bizim bir kusurumuz olarak bir beyin yıkama olarak bizim içinde doğduğumuz bir ortam olarak görürsek bunu kontrol ederiz.

Yani benim Yunan tarafım ağır basıyor, neden? Türk tarafı beni reddettiği için, istesem de Türk olamıyorum. Kabul etmiyor. Ben bunu bildiğim için yazdığım bir şeyi doğru mu yanlış mı diye hep şüpheyle karşılarım.

Belli bir eğitimden geçmişim bir şey söylediğim zaman acaba haklı mıyım, doğru muyum diye karşı tarafa soruyorum. Yunanca yazdığımı, Türkçe de yazıyorum ve tepkilere bakıyorum, bu benim testim.

“Türkiye’de kendimi yabancı hissediyorum”

Burada ben kendimi daha evimde hissediyorum, Türkiye’de yabancı hissediyorum. Türkiye’de bu duyguyu çevre hissettiriyor.

Bu kimlikle ilgili bir şey burada mahalleyi tanıdığım için değil çevrede kabul edildiğim için böyle. Aslında benim tanıdığım mahallem İstanbul’da ama orada bana yabancı gözüyle baktıkları için azınlık hissediyorum.

Oysa burada daha yabancıyım. Özellikle ilk geldiğim zaman kültürü bilmiyordum, oturup Yunan coğrafyası, Yunan tarihi okudum. Türkiye’yi tanıyordum burayı tanımıyordum.

Tencere Dibin Kara, diye bir kitabım var, Türk-Yunan ilişkileri ile ilgili, Atina’da büyükelçi Gündüz Aktan kitabımı okumuş, çağırdı. Baktım kitabın satırlarının hepsinin altını çizmiş. “Çok güzel” dedi.

Konuşurken “benim takdir ettiğim sizlerden,” dedi, “böyle önemli yazarlar çıkıyor.”  “Ben, biliyorsunuz Türk vatandaşıyım,” dedim.  “Ha evet,” dedi. Konuşurken yine “sizlerden” dedi. Ben de düşünüyorum beni deniyor mu, bir şey desem ayıp mı olur; tereddüt ettim, “biliyorsunuz ben Türk vatandaşıyım.”

Kime söylüyorum büyükelçime söylüyorum. Ne dedi biliyor musunuz, “ben sizi böyle bileyim, daha rahat konuşuyorum.” Resmi birisin, karşındaki sana Türk vatandaşı olduğunu hatırlatıyor ve sen ona “ben sizi böyle bileyim,” diyorsunuz.

Tabii samimiydi ama pes yani! Daha ne yapmalı? Türkiye’de anayasaya göre; bir kişi Türk vatandaşı ise Türk’tür, diye gayet açık söylüyor. Dil, din farkı gözetmeden.

Makedonya konusunda ne düşünüyorsunuz? O konu halloldu değil mi?

Ne kadar ironik bir şey, Syriza’nın yaptığı tek iyi şey bu, herkes de onun aleyhinde. İlk defa iyi bir şey yaptılar. Şimdi yolda dayak yiyorlar, bu da Yunanistan’ın çılgın durumu.  Milliyetçiliğin bir özelliği düşman oluşturmak düşman görmek, Türkiye’de Kıbrıs’tan korkuyorlar. Savunma sistemi alınca kıyamet koptu, bütün nüfusu Türkiye’deki polis sayısından az, Türkiye yüz kat daha büyük ülke.

Makedonya için kuzeyden sarılıyoruz, diyorlar. Makedonya’nın ordusu yok, bölünme tehlikesi yaşayan bir ülke, Yunanistan Balkanların en büyük ordusuna sahip, Makedonya’dan korkuyorsan Türkiye İçin ne yapman gerekir, bilmiyorum?

Bütün argümanlar absürd. Ben zaten çağdaş Yunanistan’ın eski Yunanistan’ın mirasçısı, devamı olarak görmüyorum. Türkiye’de Türk tarih tezi diye bir tez vardı, bütün dünya Türk diyordu. Anadolcular’dan dediğim Halikarnas Balıkçısı, İyonya medeniyetinin mirasçısı olarak görüyordu kendini. Diyeceğim ki, Türkler İyonya medeniyetine sahip çıkıyor, buna bir şey yapmamız gerekiyor! (gülüyor)

Aynı şeyi ben söyledim, ”Ege’de Yunan medeniyeti bizimdir,” dese Türkler, ne yapacaksınız?

Bu tartışmaya girmek bir tuzaktır. Tükeniyorsun. Ülkenin adı Makedonya olunca, oranın gözü Yunanistan’da oluyor, diyorlar. Tersi neden olmasın: Yunanistan’ın gözü Makedonya’da olsun! Tartışmalar bu noktaya gelince absürt oluyor.

Öteki kasaba belgeseli dünyanın birçok ülkesinde ilgi çekti. Ödüller aldı.

Film iki kasabada geçiyor; Birgi Türkiye’de Ödemiş’te, Yunanistan’da da Dimitsana Mora’nın ortasında, ikisi de çok güzel iki kasaba, tarihi yerler. Filmin rejisörü Nefin Dinç. Ben yazarı sayılıyorum.

Burada insanlarla konuştuk, tarihi anlatmalarını istedik, Türkiye’de Yunanlar için Yunanlara da Türkler için ne düşünüyorsunuz şeklinde ama bunu doğrudan değil de dolaylı sorduk.

Kendi tarihlerini anlatırken konu Türklere geliyor, diğer kasabada konu Yunanlara geliyor. Sonuçta hiç hoş olmayan bir şey çıktı ortaya, okullarda okutulan, müzelerde gösterilen karşı tarafın çok kötü olduğu görüşü ve sonunda önyargılar doğuyor.

Bu insanlar her iki kasabada da önyargılı, karşı taraf için hoş olmayan şeyler söylüyorlar, kendi çelişkilerini de görmüyorlar. Kendi körlüklerinden haberdar değiller. Bazı anlar çok komik çünkü aynı şeyleri söylüyorlar. Bazıları çok acıklı trajik çünkü çok acıtıcı şeyler söylüyorlar, en çarpıcı sahnelerden biri dört-beş yaşındaki çocukların karşı tarafı kötü bellemesiydi.

Selanik’teki festivale biz dayak yiyeceğiz diye gitmiştik, orada ödül aldı inanamadım, sonra da birçok yerden ödüllendirildi.

Herkül Millas ile keyifli sohbette zamanın nasıl geçtiğini anlamazken Evangelia hanım “Elif” isimli dizisini seyrettikten sonra kahvelerimizi tazeliyor. “Türk dizileriyle özlemini giderdiğini” söylüyor, “aslında özlüyoruz da bu yaşta gitmek istemiyorum, zaten çok değişmiş” diyor. Türkiye’den ayrıldıktan 19 yıl sonra gitmiş İstanbul’a ‘artık bizim mahallemiz yok,’ diyor. (OM/HK)

Herkül Millas kimdir?

Akademisyen, çevirmen, yazar, inşaat mühendisi. 1940’ta Ankara’da doğdu. Yüksek öğrenimini 1965’te Robert Kolej’de tamamladı. 1960’larda öğrenci hareketinde yer aldı. TİP üyesiydi. 1971’de Atina’ya yerleşti. Yunanca’dan Türkçe’ye Ritsos, Seferis, Elitis vd. şairlerin yapıtlarını çevirdi. Ankara Üniversitesi Dil, Tarih ve Coğrafya Fakültesi (DTCF) Çağdaş Yunan Edebiyatı Bölümü’nde öğretim üyeliği yaptı. Bu dönemde Siyaset Bilimi bölümünde doktora öğrenimini tamamladı. Türkiye-Yunanistan ilişkileri ve karşılıklı algılamalar konusunda kitap ve makaleleri Türkçe, Yunanca ve İngilizce olarak çeşitli ülkelerde yayımlandı. Türkçe’de İletişim Yayınları’ndan “Yunan Ulusunun Doğuşu” (1994), “Ayvalık ve Venezis – Yunan Edebiyatında Türk İmajı” (1998), “Geçmişten Bugüne Yunanlılar” (2003), “Türk ve Yunan Romanlarında ‘Öteki’ ve Kimlik” (2005).

Onsun Meryem

Hacettepe Üniversitesi mezunu Fizyoterapist. Marca’nın Çocukları kitabının yazarı ve ressam. Kişisel resim sergisini 2015 yılında Ağacın Masalı adıyla açtı.

Tez-Koop-İş Kadın Dergisinden Atılan ve Ayrılan İki Kadın Anlattı

Türk-İş’e bağlı Tez-Koop-İş Sendikası, 12 Haziran 2018 tarihinde sendikada uluslararası ilişkiler uzmanı olarak çalışan ve aynı zamanda kadın dergisi yazarlarından Deniz Bozdemir’i hiçbir gerekçe göstermeden işten çıkardı.

Ardından aynı sendikada kadın dergisi editörlüğü yapan Necla Akgökçe de editörlük görevinden istifa ederek, uzun süredir maruz kaldığı mobbingin ardından işten çıkartılan Bozdemir’in yanında olduğunu gösterdi.

Hak mücadeleleri sonucu büyük bir kazanımla ortaya çıkan sendikalarda çalışanların özellikle de kadın çalışanların, yaşadıkları hak kayıplarını anlatması çok zor, basında kendisine yer bulması iki kat zor.

Genellikle emek cephesinin kalesi görülen bu yerlerle ilgili haberler muhalif basında bile kendine yer bulamıyor çoğu zaman. Oysaki sendikaların, odaların, meslek örgütlerinin bu son derece bürokratik ve erkek egemen yapılar olmaktan çıkması ve emekçiler için gerçek bir mücadele aracı haline gelmesi için bu yaşanılanların duyulup görülmesi çok önemli. Deniz Bozdemir ve Necla Akgökçe’nin sergilediği kadın dayanışması, kadınların bu süreçlerden çıkarken güçleneceği iyi bir örnek.

Yaşadıkları süreci onların ağzından dinleyelim ve sendikalardaki erkek egemen yapıyı görünür kılalım istedik.

Tezkoop-İş sendikasından ve sendikada ki çalışma sürecinizden bahsedebilir misiniz?

D.B.: Tez-Koop-İş Sendikası’na Uluslararası İlişkiler Uzmanı olarak 2016 yılı Ekim ayında başladım. Aslında gazeteci kökenliyim, Anadolu Ajansı’nda 14 yıl çalıştım.

Ben işe başladıktan yaklaşık üç ay sonra Genel Başkan Osman Gürsu vefat etti. Yönetim kurulu kendi arasında görev dağılımı yaptı ve Haydar Özdemiroğlu Genel Başkan oldu. Ardından Özdemiroğlu bana makam katında sekreterin oturduğu yeri gösterdi, “birlikte çalışacağız” dedi. Bana sekreterlik de yaptırmadı ama ben tam 1 yıl orada oldum. Birkaç defa ben ve başkaları bu işin ve yerin benim formasyonuma uygun olmadığını dile getirdi. Sirkülasyonu, geleni-gideni çok, hareketli bir yer. Orada olup da bir şeyler yazmak, çeviri yapmak çok zor. Nihayetinde oradan başka bir birime geçtim ama bunun genel başkanda derin bir memnuniyetsizlik yarattığını anladım.

N.A.: 2017 yılının Ekim, Kasım aylarında sendikaya çağrıldım. Haydar Bey (Özdemiroğlu) genel başkan olmasıyla birlikte, sendikada kadın ve gençlik dergisi projeleri tartışılmaya başlanmış. Sendikanın genel başkanı daha önce Petrol- İş Kadın Dergisi’ni görüp bizde böyle bir dergi çıkarılmalı diye düşünüyormuş.

Bu işler (yayın çıkarma vs) sendikaların mevcut örgüt yapıları içinde yukarıdan aşağıya olan işlerdir. Yönetim karar verir çoğu zaman yani.

Konuşmaya gittiğimde sendikaya yeni alınmış, bir grup kadın uzman ve uzman yardımcısı ile karşılaştım. İlk toplantıda erkek uzmanlar ve danışmanlar da vardı. Tartışmalı bir toplantıydı. Erkeklerin çoğu bir kadın dergisini gereksiz buluyorlardı. Daha sonraları mali sekreterin bu işi hiç istemediği bilgisi geldi kulağıma. Elbette yönetimde bu düşünceyi paylaşan başkaları da olabilir. Erkek uzmanlar, erkek egemen sendikal bürokrasinin parçasıdır. Yönetimde bu fikri benimseyenler olmazsa çok açık tutum belirleyemezler genellikle.

Sonra feminist olmam sorun oluşturdu. Burada işler biraz zor galiba diye düşündüm. Sendikalarda kadınlara dair bir şey yapılması gerektiğinde genellikle mali sorunlar dile getirilir. Lüzumsuz yere pek çok para akıtılır ama kadınlara dair bir şey yapılmaya çalışıldığında “harcanan para” sendikanın kaynaklarını boşa harcama görülür çoğu kez. Marazanın cinsiyetçilikten değil de paradan kaynaklanıyormuş gibi görünmesinde, şaşılacak bir şey yoktu dolayısıyla.

Neyse bir biçimde halletmiş olmalılar sorunlarını. Ocak ayında dergiyi hazırlamaya başladık. Editörlüğü dışarıdan yürütecektim.

İlk sayı Mart’ta çıktı. Çok sancılıydı. Tüm yazılara -sendikada uzmanlık alanları da ayrılmadığından- olmadık erkekler karıştı, bunun demokrasi olduğunu iddia ediyorlardı. Başlangıçta bana da öyle geldi, ne yalan söyleyeyim. Daha sonra bunun patriyarkal bir denetim biçimi olduğunu anladım. Sendika uzmanı oldukları için kadınlara kadın ezilmesinin mekanizmalarını kendilerinin anlatmasının daha iyi olduğunu düşünen bir grup erkek vardı. Bu yönetimin bilgi ve desteği dahilinde gerçekleşiyordu. Böylece kadın alanını da kontrol edebilir hale gelebiliyorlardı. Korktukları elbette ben ya da Deniz gibi para verip çalıştırdıkları kadınlar değildi. Sendikada yüzde 40’lık bir kadın üye potansiyeli vardı ve bunlar sendika yönetimlerinin kapılarına dayandığında orada işler artık eskisi gibi gitmeyebilirdi.

Sendikada kadın dergisi çıkarma fikri nasıl gelişti?

D.B.: Genel Başkan Özdemiroğlu’nun hayaliymiş kadın dergisi. Bu konuda deneyimli bir isim olan Necla Akgökçe’nin editörlüğünde derginin çıkarılmasına karar verildi. Dışarıdan yazarların yanı sıra kadın uzmanların da katkı vermesi üzerinde anlaşıldı.

N.A.: Bunun arka plan tartışmalarını bilemem. Bana yansıtılanı anlattım. Genel Başkan iyi bir şey yapmak istiyor da olabilirdi. Ama sürecin dışına çıktığımda şunu artık rahatlıkla söyleyebilirim: Bana kalırsa bu çapta sendika içi bir kadın çalışmasına hiç de hazır değillerdi. Daha doğrusu yönetim hazır değildi. Yoksa kadınlık bilinci açısından sendika üyesi kadınlar bence çok iyi durumdalar. AVM’de yaptıkları kasiyerlik gibi işler onları – cinsel taciz, mobbing, şiddet, aşağılanma, düşük ücretler- gibi kadınlık problemlerini çözmek zorunda bıraktığı için güçlenmişlerdi. Bir üretim sendikasına göre kadın çalışanların eğitim düzeyi de epey yüksekti. Çoğu üniversite mezunuydu. TÜBİTAK’ta zaten feminist olan ve feminist teori üzerine çalışan kadınlar vardı.

Sendika dışarıdan bakıldığında eşitlikçi tüzüğü ile kadınları güçlendiren ve kadın çalışmasına önem veren bir yer gibi görünüyor, gerçekte durum nasıldı?

D.B:: Tüzükte kadınlarla ilgili düzenleme kadın dergisi çıkarılmaya başlandıktan sonra yapıldı. Tabii ki bir sendikanın tüzüğünde eşitlikçi düzenlemelere yer verilmesi önemli ama bence daha önemlisi bunun hayata geçirilmesi. Sendikanın yönetiminde kadın yok. Sadece bir şube başkanı kadın, genel merkez yönetiminin tamamı erkek. Ayrıca genel başkan danışmalarının ve diğer yöneticilerin hepsi de erkek… Sendikanın üyelerinin yüzde 40’ının kadın olduğu düşünüldüğünde, tüzükteki eşitlikçi tutumun, genel yapıya yansımadığını ve lafta kaldığını söyleyebilirim.

N.A:: Tüzük çalışması kadın dergisi çıktıktan sonra yapıldı. Esasında ön çalışma gibi bir şeydi. İki satırlık değişiklik için yüzlerce sayfa okuyarak gittim genel merkeze. Toplumsal cinsiyet çalışmalarının t’sini bilmeyen adamlar her aşamada taş koymaya çalıştılar. Efendim çalışma bitmiş, yok efendim kadın erkek eşitliği değil de toplumsal cinsiyet eşitliğiymiş…

Hizmet sektöründe toplumsal cinsiyet bakış açısıyla tüzüklerini gözden geçirmiş batı sendikalarını -Tez-Koop- İş’in küresel örgütü de dahil olmak üzere- gözden geçirerek gidiyorsunuz, o kadar emek ve çaba… Ama erkek danışman ve uzmanlar sizle çatır çatır bilmedikleri bir konuyu tartışıyorlar. Neden? Çünkü buna müsait bir ortam var.

Neyse daha sonra geniş hazırlık yapılması koşuluyla, yönetim bir, iki madde koydu tüzüğe. Ama erkek egemen sendikalar bu maddeleri, kendilerini değil, başkalarını bağlayıcı metinler olarak görüyorlar. Fakat uygulamıyorsanız koymayın diyemeyiz yine de… Tüzüklerin yaşayan metinler olduğuna inanırım, bu değişikliklerin yapılmasını olumlu ve gerekli buluyorum. Sendikaların erkek egemen örgütlenme biçimlerini sınırlandırmak, daraltmak için temel metinlerde yapılan bu değişikliklere çok ihtiyacımız var. Çünkü bugün değilse yarın toplu sözleşmelerden, sendika içi kadın örgütlenmeleri ve yönetim organlarındaki kadın kotasına dair her türlü dönüşüm, bir yöneticinin “ben yaptım haneme yazın” halinden kurtulup kurumsal ve yapısal bir özellik kazanacak.

Şu anda tabii ki Tez- Koop- İş’te, bu minicik değişiklikler bile hayata geçirilmiyor. Ne olursa olsun özellikle Tez- Koop- İş Sendikası gibi yönetimlerin kadınlara kapalı ama kadın üye oranının yüksek olduğu bir sendikada bu maddeleri ciddiye alıp, peşinden koşacak kadınlar bulunacaktır.

Sendikadan neden ayrıldınız, yaşadıklarınızı anlatabilir misiniz?

D.B.: Sendikada çalışmaya başladığım andan itibaren kendimi mobbing ortamında buldum. Bundan şunu kast ediyorum. Pek çok kişiye farklı oran ve biçimlerde mobbing uygulanıyordu. Kendisini değersiz hisseden, her yaptığının hatalı olduğuna inanan kişileri gözlemliyordum. Buna dahil olmak, en başından beri bunun bir parçası olmak istemedim. Sırf başkasının elinden bir işi almak ve ona rahatsızlık vermek için işler teklif ediliyordu, bunun böyle olmaması gerektiğini izah ederek kabul etmedim bu görevleri.

Bu sürece ortak olmak istemeyince bir müddet sonra ben de mobbinge dahil edildim. Ayrıca, şunu da ifade etmek isterim ki, sendikada görev tanımları olmadığı için herkes, her işi yapıyor ve bu da mobbing için çok uygun bir ortam sağlıyordu. Bir gün bir bakıyordunuz ki, elinizdeki iş başkasına verilmiş. Bir iş üç kişiye söylenmiş, sen de uğraşıp yapıyorsun öbürü de, bu durumda birilerinin emeği hep çöp oluyor. Bu konularda yöneticilerden zinhar bir açıklama yok ve genel bir huzursuzluk hali hakim ortama.

N.A.: Sendikada iki kadın üzerinden bir mobbing süreci işletildiğini duymuştum. Ben tabii uzaktayım, İstanbul’dan ayda bir kere ya da iki kere haber toplantısı için Ankara’ya gidiyorum.

Sendikadaki pratik hayatın dışında kalsam da haber toplantılarında birilerinin, görevlerinin elinden alındığını, görev bölüşümünün devamlı değiştiğini filan görüyordum. Yazı kurulu dediğimiz arkadaşları içine alan bir mail gurubumuz vardı, onun yöneticisi kadın değişmiş, orada bulunan genç çocuklardan birine verilmiş, bunu pey der pey fark ediyorsunuz.

Deniz’in sendikadaki son görevi; gazete paketlemekti- bunu küçümsediğim düşünülmesin, bu da yapılır, hepimiz yaptık- Ama Anadolu Ajansı’nda 14 yıl görev yapmış, bir kadının basın açıklaması yazamadığı, işe çok sonları başlamış olan başka bir kadının bunu daha iyi yaptığına, senelerdir bu işin içinde olan biri olarak beni ikna edemezsiniz. Ve bu durumun bir adı da vardır literatürde; mobbing.

Feminizm bir ad koyma halidir de bir yandan. Birilerinin yöneticilik sandığı şeyin adı mobbing olabilir mesela, başka bir erkek grubunun şaka sandığı şey de cinsel taciz…

Bir de bu arkadaşlardan haber saklanıyor. Bir sendikanın basın açıklaması varsa, o sendikanın basın servisi çalışanı oraya gider haber yapar. İki kişiyse biri fotoğraf çeker, diğeri haber yapar. Haberler anında servis edilir filan. İşleyiş genel olarak böyledir. Burada öyle bir iş bölümü yok. En kötüsü de bu konuda kadınların birbirlerinin yerine ikame edilmeye çalışılması. AKP liyakatı ortadan kaldırdı, onun yerine biatı getirdi diye bağırıyoruz ya, sendikada da bilgi ve birikimin hiçbir önemi yok.

Gerçekten de pek çok sendikada olduğu gibi burada da başkanlara bağlılık üzerinden ilerleyen bir sistem var. Ve bu yönetişim biçimi olarak yerleşmiş. Bugüne dair bir mesele olduğunu da düşünmüyorum. Yerleşik bir şey. Bütün bunları görüyordum ama insanların, dergi özelinde kadınların mobbing sürecine dahil edilme mekanizmalarını iyi anlayamamışım, demek ki gafil avlandım.

Sendika başkanı dergi haber toplantısı öncesinde yaptığım konuşmada bana “Bu ikisine dergide haber yaptırma onları işten atacağım çünkü” dedi. Dondum kaldım. 14 yıldır sendikalarda çalışırım, hiçbir yöneticinin bir sendikada bunu bu kadar fütursuzca dile getirdiğini duymadım. Bir hak arama örgütü olduğu için sendikalar, bu konuları ulu orta telaffuz etmezler. Bunu yapmamalılar da zaten. Bir taraftan evet, insanlar mobbing sürecine böyle dahil ediliyorlarmış diye düşünüyorum. Konuşma yarım kaldı, öğleden sonra buluşmak üzere ayrıldık. Bu bilgiyi o iki kadınla paylaştım. Bu yönetim nezdinde de duyulmuş. Arkası çorap söküğü gibi geldi. Ertesi gün Deniz’i işten attılar. İki tarafa da gözdağıydı bu. İstifa etmeye karar verdim. Dilekçe ile ilgili şekil şartlarını, evdeki hukukçularla konuştum sonra yönetime istifa dilekçemi attım. İçim rahatladı. Feminizmin günlük hayat içinde neredeysek orada bir itiraz etme, tutum alma biçimi olduğuna inananlardanım.

İşe iade davası açtınız mı? Sendikadan talepleriniz neler?

D.B.: Gerekçesiz şekilde işten atıldım. Ne bir uyarı ne bir ihtar verildi öncesinde. İşe iade davası açtım tabii ki.

Erkek egemen bu yapılar nasıl değişir, dönüşür bu konuda neler söylersiniz?

D.B.: Çok güzel ancak cevaplaması pek de kolay olmayan bir soru. Hep inandığım bir şey var, büyük büyük laflar edebiliriz ama asıl gerçek duruşumuz gündelik hayatta yapıp edebildiklerimizdir. Hemen her şey gündelik rutinde apaçık ortaya çıkıyor. Sendikada da kadın arkadaşlara birkaç defa şunu söylediğimi hatırlıyorum: “Bu bir yönetim biçimi bizi birbirimize kırdırıyorlar, ne olur bu oyuna gelmeyelim” Burada temel hareket noktası ilkeler olmalı bence: “Benim başıma gelene kadar her şey iyi, benim başıma geldikten sonra kötü” diyerek bakarsak ilerleyemeyiz.

Biz kadınların sendikalarda, odalarda, meslek örgütlerinde erkek egemen yapıyı değiştirmek için yapabileceği en temel şey dayanışma duygusuyla birbirimize güvenerek sabırla bunun için uğraşmak. Erkek aklın biz kadınları kırmasına izin vermemek. Ne yazık ki, pek çok kadın bu oyuna geliyor.

N.A.: Erkek egemen yapıların değişip dönüşmesi kadınların sendikalarda meslek örgütlerinde güçlenmesiyle birlikte hareket etmesiyle mümkün. Bunun yolunun bağımsız feminist hareketle mümkün olacağını düşünenlerdenim. Bu süreçte erkeklerin yaptığından değil, bir kadın arkadaşımın beni arayarak fevri davranıyorsun, o derginin çıkması daha mühim demesinden daha fazla ürktüm, açıkçası.

Bir kadın dergisinde bir kadın atılacak, sesiz kalacaksınız, sonra başka biri atılacak yine kafanızı başka yöne çevireceksiniz. Ulu dava kazanılana kadar bu böyle devam edecek. Sizden davadan geriye ne kalır bu durumda?

Son dönemlerde kadın kurtuluş hareketinin ilke ve değerlerinden arındırılmış bir feminizm türü dolaşıyor ortalıkta. Bunda ülke geneline ilişkin politika üreten veya sol siyasi partiler ve örgütlerle çok sıkı fıkı olmamızın etkisi olduğunu, sol liberal siyasetin faydacılığının feminizme de bulaştığını düşünüyorum. Feminizmin orada o anda alınan tutum ve davranışlarla ilgilidir. Kişisel olanın politik olması böyle bir şeydir. Bir kadın bir yerde kadın olarak uğradığı bir haksızlığa ses çıkarır, mücadele orada ve o anda başlar. Başka kadınlar o kadının itirazı etrafında toplanır, çünkü zamanında benzer türden baskıyla kendileri de karşılaşmışlardır.

Cinsiyetçilik her yerde ise feminist tutum ve dayanışma da her yerde olmalıdır. Sendikanda bir kadının işten çıkarılmasına sessiz kalıp, Flormar’da patron bazı kadınları işten attığında onlarla dayanışma sergilemeye, gönül rahatlığıyla gitmemelisiniz ya da gidememelisiniz. Feminist politika yapılmaz ya ona dahil olursunuz ya da dışında kalırsınız. Biz böyle öğrendik.

Unutmadan şunu da söylemek isterim: Sendikalar ve meslek örgütlerinde erkek egemenliğinin kuruluş ve işleyiş biçimlerinin birbirine benzer yanları olduğu gibi farklılıkları da var. Kadın çalışması yapacaklara öncelikle her sendika özelinde bu işleyiş mekanizmalarını tahlil etmelerini öneririm. Sendikalarda ve meslek örgütlerinde bulunan kadınlar olarak bu örgütlerdeki dizginsiz erkek egemenliğine karşı konuşup tartışarak, tavır alıp, dayanışarak bir şeyleri hep birlikte değiştireceğiz. Başka yolu yok galiba. (SE/ÇT)

Selma Eroğlu

Makine mühendisi, fotoğrafçı, bağımsız bir internet sitesinde çevirmenlik ve editörlük yapıyor. Kadın mühendisler, kooperatifler, dayanışma ağı, kadın, çevre ve insan hakları konularında çalışmaya devam ediyor.

bia

LGBTİ+ Hafızasında Bir Beyoğlu Yolculuğu

Ülkü Doğanay : OHAL’in son KHK’sı ya da baskı ve zulüm duvarının önünde birikenler

 
Muharrem İnce’nin Erdoğan kazandı, ben yenildim, demokrasi de zaten böyle bir şey dediğine bakmayın. Demokrasinin OHAL koşullarında yapılan ve seçmen kayıtlarındaki ya da sandık başlarındaki şaibeler bir yana, sırf OHAL’in getirdiği kısıtlamalar nedeniyle bile meşruluğu tartışmalı olan seçimlerden, basit bir kazananlar ve kaybedenler oyunundan ibaret olmadığını biliyoruz.

Güney Koreli yazar İ Munyol, yıllar önce Türkçe baskısını yayına hazırladığım kitabı Değişen Kahramanız’da ülkesinde hüküm süren askeri diktatörlüğün zulüm ve korkuya dayalı rejimini, sıradan bir taşra kasabasının sıradan bir ilkokulunda, alelade bir sınıfta geçen olaylar üzerinden eleştirir. Kitap, başlangıçta diğer çocuklardan yalnızca birkaç yaş daha büyük olması, iriyarılığı ve zorbalığı ile sınıf başkanlığını ele geçiren bir çocuğun iktidarını nasıl tartışılmaz, mutlak ve herkesçe arzulanır kıldığını anlatır. Sınıf öğretmeni ve okul yönetimi de görünüşte okul birinciliğini kimseye kaptırmayan, sınıfta düzenin kusursuz işlemesini, sınıflar arası müsabakalarda sınıfının lider olmasını sağlayan, sınıf arkadaşlarının tarafından saygı duyulan ve sınıf başkanlığı seçimlerinde arkadaşlarının oyunu eksiksiz alan bu çocuğun varlığından son derece hoşnut görünmektedirler. Düzen, babası yeni hükümetle ters düştüğü için sürgün edilen bir üst düzey bürokrat olan kahramanımızın başkentteki prestijli okulundan ayrılıp bu okula gelmesiyle sarsıntıya uğrar. Dışarıdan bakıldığında herkesin pek mutlu ve uyumlu göründüğü bu sınıfta olup bitenler karşısında kahramanımız isyan eder. Adalet, eşitlik ve özgürlük adına eski okulunda bildiği, yaşadığı her şey alt üst olmuştur. Zorba ile mücadelenin yollarını arar. Onun açıklarını yakalamaya çalışır. Bu arada, zorba onunla göz teması bile kurmamakta, ona yönelik açıkça tespit edilebilecek hiçbir olumsuz davranışta bulunmamaktadır. Buna karşılık, kahramanımız diğer çocuklar tarafından dışlanmakta, oyunlara alınmamakta, okulda ve mahallede onulmaz bir yalnızlığa mahkûm edilmekte, sınıf başkanının yaptığı sıradan kılık kıyafet denetimlerinde diğer çocuklarda olduğunda göz ardı edilen açıkları ağır biçimde cezalandırılmakta, okul dışındaki ufak tefek haylazlıkları ihbar edilmekte, okuldaki başarısı düşmektedir. Zorbanın sağladığı düzen sayesinde sınıfı kontrol etmekte hiçbir zorluk yaşamayan ve bundan dolayı memnuniyetini de gizlemeyen sınıf öğretmenini uyarmaya, onu bu konuda ikna etmeye çabalar. Zorba sınıf başkanı arkadaşlarının eşyalarına el koymakta, onları haksız yere cezalandırmakta, onlardan bir tür haraç toplamakta ve keyfince şiddet uygulamakta, ancak her şeyi kitabına uydurmakta da üstün bir yetenek sergilemektedir. Ne var ki öğretmen kahramanımızın söylediklerinin doğru olup olmadığını sınıftaki diğer arkadaşlarına sorduğunda herkes sınıf başkanından bir şikâyetleri olmadığı ve asıl sorun çıkaranın kahramanımız olduğu konusunda ağız birliği eder.

Zorba, görünürde hiç suç işlemeyen örnek bir öğrencidir. Etrafında küçük bir çekirdek kadro oluşturmuştur; kendisinin hiçbir şey yapmadığı zamanlarda, işleri onun adına bu kadro yürütmekte ama her durumda onun talimatlarıyla hareket etmektedirler. Nihayetinde öğretmen de kahramanımıza zorbanın liderlik vasıflarına sahip örnek bir sınıf başkanı olduğunu ve bu durumu kabullenerek uyum sağlamayı denemesini salık verir. Kahramanımız bütün bunlar karşısında hissettiklerini “sanki ne olduğu belli olmayan sağlam ve yüksek bir duvar önümde yükselmişti” cümlesiyle açıklar. Her ne kadar “aptal ve ödlek bir çoğunluk yüzünden” savunduğu doğruların ayaklar altında ezildiğini düşünmekteyse de aslında karşısına çıkan bu duvarın harcında iktidarın, baskı ve boyun eğmenin, korku, şiddet ve güç dengesinin ardındaki sessiz oydaşmanın ve dahası herkesin bir ölçüde “bu suça ortak olması”nın getirdiği işbirliği ve dayanışmanın olduğunu sezmektedir. Karşısında iki seçenek vardır. Ya, sonsuz yalnızlığı içinde tek başına zalim ve onun işbirlikçileri karşısında her seferinde yenilmeyi göze alarak direnecek, ya da değişecek, biat edecek, sisteme uyum sağlayacak ve eski bir muhalif, yeni işbirlikçi olarak onun nimetlerinden, üstelik bunun için suça bulaşmasına bile gerek kalmadan, yalnızca sessizce rıza gösterip görmezden gelerek yararlanacaktır.

Kahramanımızın bu kritik dönüm noktasında aldığı kararın ne olduğunu ve daha sonra zorbanın başına neler geldiğini burada anlatmayacağım. Dün gece siz uyurken, OHAL rejiminin uzun zamandır beklenen son KHK’sı yayınlandı. 18 binin üzerinde kamudan ihraç var. Kamuya şöyle ya da böyle hizmet etmiş en az 18 bin kişinin ve varsa ailelerinin işsiz, aşsız, ne kadar süreceği belli olmayan bir zaman diliminde geçimsiz kalması, pasaportlarına el konulması anlamına geliyor bu. Aralarında ömürlerini bilgi üretmeye, araştırmaya, gerçeği aramaya ve öğrencilerini en iyi şekilde yetiştirmeye adamış, yıllar boyunca adalet, özgürlük ve eşitlik mücadelesi içinde olmuş, “bu suça ortak olmamak” adına işlerinden aşlarından olmayı göze almış, geri adım atmamış, konforlu, prestijli, güç ve kimbilir başka hangi ayrıcalıklarla donatılması pek mümkün olan hayatlarından tereddütsüz vazgeçmiş “barış akademisyeni” arkadaşlarım var. Bazıları ise sadece sosyal medya paylaşımları yüzünden ihraç edildiler. Haksızlık ve zulüm karşısında sessiz kalmayıp söz söyledikleri için yani. O duvarın karşısında dikilmeye devam ettikleri ve o duvarın bir gün mutlaka yıkılacağına inandıkları için ihraç edildiler.

Şu anda 24 Haziran’da oynanan bu “demokrasi oyunu”na teslim olmak ana-muhalefetin de işine geliyor olabilir. Muharrem İnce’nin Erdoğan kazandı, ben yenildim, demokrasi de zaten böyle bir şey dediğine bakmayın. Demokrasinin OHAL koşullarında yapılan ve seçmen kayıtlarındaki ya da sandık başlarındaki şaibeler bir yana, sırf OHAL’in getirdiği kısıtlamalar nedeniyle bile meşruluğu tartışmalı olan seçimlerden, basit bir kazananlar ve kaybedenler oyunundan ibaret olmadığını biliyoruz. Güç ve iktidarın verdiği sarhoşluktan, onun sağladığı büyük küçük ayrıcalıklardan, sunduğu nimetlerden ya da sadece güvende olma duygusundan şöyle ya da böyle nemalananların sessiz ittifakı bu sefer de kazanmış görünüyor. Doğrudur. Ancak bu düzen sürdükçe bizler de o duvarın önünde birikmeye devam edeceğiz; ta ki demokrasinin bizi insan kılan onurumuzun, eşitlik ve özgürlük talebimizin, barış içinde bir arada yaşama arzumuzun ta kendisi olduğunu herkese gösterip baskı ve zulüm duvarını yıkana kadar.


Ülkü Doğanay kimdir?Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. ODTÜ’te siyaset bilimi alanında yüksek lisans ve Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde yine aynı alanda doktora yaptı. Doktora çalışmaları sırasında bir yıl süreyle Paris II Üniversitesi Fransız Basın Enstitüsü’nde bulundu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler Bölümü’nde öğretim üyesi iken kamuoyunda “barış bildirisi” olarak bilinen “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı bildiriyi imzalaması nedeniyle 686 sayılı KHK ile ihraç edildi. ‘Demokratik Usuller Üzerine Yeniden Düşünmek’ isimli kitabının yanı sıra Eser Köker’le birlikte kaleme aldığı ‘Irkçı Değilim Ama…Yazılı Basında Irkçı-Ayrımcı Söylemler’ ve Halise Karaaslan Şanlı ve İnan Özdemir Taştan’la birlikte kaleme aldığı ‘Seçimlik Demokrasi’ isimli kitapları yayınlandı. Ayrıca siyasal iletişim, demokrasi kuramları, ırkçı ve ayrımcı söylemler konularında uluslararası ve ulusal dergi ve kitaplarda çok sayıda makalesi basıldı. İmge Kitabevi Yayınları’nda editörlük yaptığı beş yıl boyunca çok sayıda kitabın editörlüğünü üstlendi ve Türkçeye kazandırılmasına katkıda bulundu. Ülkü Çadırcı adıyla yayınladığı çocuk kitapları ve Gökhan Tok’la birlikte kaleme aldığı ‘Teneke Kaplı İvan’ isimli bir çocuk romanı da bulunmakta.

udoganay@gazeteduvar.com.tr

Demiryolunda bakım ihalesi seçimden üç gün önce iptal edilmiş

Tekirdağ Çorlu’da en az 24 kişinin canını alan tren faciasının meydana geldiği demir yolunun bakıma hazırlandığı ortaya çıktı. Devlet Demir Yolları facianın yaşandığı tren yolunun bakımı için 11 Haziran’da ihale ilanı vermiş. Ancak Temmuz’da planlanan ihale, 21 Haziran’da ‘ödenek tahsis emri çıkmadığından’ iptal edilmiş.

 Tekirdağ Çorlu’da meydana gelen ve en az 24 kişinin yaşamını yitirdiği, 318 kişinin yaralandığı tren faciasının sebebi tartışılıyor. Kazanın yağmur sonucu rayların altındaki toprağın boşalmasından kaynaklandığı belirtilirken, söz konusu demir yolunun bakım ihalesinin ‘ödenek tahsis emri çıkmadığı’ için kısa süre önce iptal edildiği ortaya çıktı.

 

Evrensel’in haberine göre, Devlet Demir Yolları kazanın meydana geldiği İstanbul Halkalı – Tekirdağ Muratlı arasındaki tren yolunun bakımı için 11 Haziran’da ilan verdi; ihale, 6 Temmuz’da yapılacaktı. Ancak ihale, 24 Haziran erken seçimlerine üç gün kala, 21 Haziran 2018’de, ödenek olmaması gerekçesiyle iptal edildi.

 

HATTI KİM YENİLEDİ?

Facianın yaşandığı demir yolu hattını yenileyen şirket ise Unitek İnşaat. 2014 yılında Sirkeci-Uzunköprü Hattı Halkalı-Çerkezköy İstasyonları altyapı iyileştirilmesi ikmal inşaatı ihalesini alan Unitek’in web sitesinde yer alan bilgiye göre, çalışmalar 27 Ocak 2014-31 Aralık 2014 arasında tamamlandı. Buna göre, çalışmalarda köprüler, menfezler, istinat duvarları, fore kazık, ve drenaj kanalları yapıldı.

Unitek İnşaat’tan konuya dair henüz açıklama yapılmış değil. (Kaynak: Evrensel)

Hakim rahatsızlandı: Soma davası ertelendi

BEYOGLU'NDA SOMA EYLEMI FOTO MUSTAFA OZDABAK/ISTANBUL,(DHA)

301 işçinin yaşamını yitirdiği Soma Katliamı’nda karar duruşması bugün yapılacaktı. Ancak hakimin rahatsızlanması nedeniyle duruşma çarşamba gününe ertelendi.

 301 işçinin yaşamını yitirdiği Soma Katliamı’nda karar duruşması bugün yapılacaktı ancak hakimlerden birinin rahatsızlanması nedeniyle duruşma 11 Temmuz Çarşamba gününe ertelendi.

13 Mayıs 2014’teki katliama ilişkin davanın karar duruşması Akhisar Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülecekti.

Evrensel’de yer alan habere göre, Duruşmanın ertelenmesine gerekçe olarak hakimlerden birinin rahatsızlanması gösterildi. Duruşmaya atanan yedek hakimin iddianameye yeterince vakıf olmamasının sonuca etki edebileceği vurgulandı.

Duruşma öncesi madenci aileleri, siyasi parti ve kitle örgütleri üyeleri Akhisar Garı önünde toplandı ve “Unutmadık, unutturmayacağız” pankartı açtı.

 

Zeynel Özgün yazdı: “Yakılanlar”

Özellikle de Sivas’lı Aleviler, açıkça söylemekten çekindikleri fakat yine de inanç kimliklerini ifade etmek istedikleri zaman kendilerini “yakılanlar” olarak tanıtırlar. Çoğumuz bu tanımlamadan neyin kastedildiğini anladığımız halde ya belki durumu kanıksadığımızdan ya da üzerinde çok düşünmediğimizden başka bir şey söylemeyiz, bunu biraz acı ve hafif bir gülümsemeyle karşılarız; oysa ne kadar iç kanatıcı, ne kadar ruh incitici, ne kadar kavurucu bir kavramdır bu. Öyle değil mi?

Bir halkın toplumsal hafızası, geçmişten devralıp sonraki kuşaklara aktaracağı yaşanmışlıklarının bütünüdür. Bu hafızadaki en önemli köşe taşlarıysa çoğu zaman dramatik bazı olayların yarattığı izdir ki “yakılanlar” kavramı, Türkiye’deki Alevilerde bu izi en iyi anlatan, bir bakıma onların tarihini de en iyi özetleyen kavram haline gelmiştir.

Tarih, geçmişte yaşanıp orada kalmış iyi veya kötü hatıralardan, yaşanmış ve yaşanmışlığıyla tükenmiş olan çeşitli olaylardan, bu olaylar içinde adları geçen insanların yapıp ettiklerinden ibaret bir şey değildir. Tarihten anlaşılması gereken şey, sonradan hatırlanmak üzere belirgin sosyal olguların veya çeşitli olayların kaydedilmesinden farklı bir şeydir. Tarih, inşa ettiği şeyler geçmişte değil gelecekte olan, gelecekte yaşanacak olanlarla yeniden şekillenen ve hiç bitmeyen bir inşaat alanıdır. Hiç kuşkusuz Tarihin inşası her zaman gelecektedir ve tarihte ortaya çıkan sorunların çözümü, gelecekte aradığımız cevaplara göre değişip dönüşecektir. Yakın dönemi de ele alsak, çok eski zamanları da incelesek, tarih ile gelecek arasındaki ilişki bu şekildedir ve değişmez!

Eğer sağlıklı bir gelecek inşa etmek istiyorsak, kuşkusuz ki işe geçmişten başlamak gerekir.  Bu nedenle tarihte yaşanmış bütün toplumsal acılarla yüzleşmek, toplumun ruh sağlığı açısından kaçınılmaz bir gerekliliktir. Aksi halde toplumsal hafızda ortaya çıkacak olan şizofreni, toplumun bütün hücrelerine yayılarak, kuşaklar boyunca sürecek toplumsal bir hastalığa dönüşür. Böyle toplumların bu kişilik bozukluğuyla yaşamlarını sürdürebilmeleri mümkün olmaz.

1993’te gerçekleştirilen Sivas katliamıyla ilgili çok şey söylendi, birçok kişi olayı farklı yönleriyle yazdı, çizdi. Katliamın belgeselleri çekildi. Kaybettiklerimiz için onlarca ağıt yakıldı. Konuyla ilgili binlerce kez haber yapıldı. Yıllar boyu süren yargılamalar başlatıldı. Davalar zaman aşımına uğradı, sanıkların çoğu cezasız kaldı. En son geçtiğimiz günlerde katliamın firari sanıkları hakkında süren dava kapsamında bir duruşma daha yapıldı ve duruşma tam bir dakikada sona erdi. Bu örnek, üzerinden yıllar da geçse bazı acıların her seferinde ruhlarımızı yeniden neden incittiğinin belki de en kısa cevabıdır.

Acıyı yaşayanlar, acıyı paylaşanlar yüreklerinde hiç sönmeyen bu ateşi her yılın Temmuz ayında gerçekleştirilen anmalara taşıyor. Fakat ne yazık ki bu, toplumsal ruh sağlığımızın düzelmesine yetmiyor, on yıllardan beri biriken bir cerahatin bünyemizde yarattığı bir sakatlığı taşıyormuşuz gibi toplumsal ruh sağlımız düzelmiyor. Ah-vah çekmek de yetmiyor. Çünkü ihtiyacımız olan şey bunlardan daha fazlası. Samimiyetle hareket etmeye, onun ardından da hakikatli ve sahici bir yüzleşmeye ihtiyacımız var. Bunu yapamadığımız sürece yakılanlar yakıldıklarıyla, asılanlar asıldıklarıyla, ezilenler ezildikleriyle, sürülenler sürüldükleriyle kalacak, yakılmalar, asılmalar, ezilmeler, sürülmeler devam edecek. Dün olanların benzerleri belki yarın başka bir yerde başka bir biçimde yine karşımıza çıkacak.

Yüzleşmek gerek

Gerek Sivas katliamı, gerekse diğer benzer olaylar için yapılan anmaların, yaşananların yıldönümünde gerçekleştirilen etkinliklerin değerli olduğu, toplumsal hafızanın canlı kalmasını sağlamak için bunların yapılması gerektiği kuşkusuzdur.  Fakat toplumsal ruh sağlığımıza asıl iyi gelecek şey, toplumun her kesiminden devletin bütün kurumlarına kadar herkesi kapsayan hakikatli bir yüzleşmenin sağlanmasıdır.

Bir Alevi dedesine bu yüzleşmeyi sorduğumda bana “Yüzleşilmedi. Olanlar, olduğu yerde kaldı. Dersim’le yüzleşilse Çorum’lar, Maraş’lar olmazdı. Onlarla yüzleşilse Sivas yaşanmazdı, Sivas’la yüzleşilse Suruç olmazdı, Ankara Gar katliamı olmazdı” demişti, haklıydı. Tarih, geleceğimizi inşa etmeye devam ediyordu. Tarihte olanlar geleceğe ilişkin nasıl cevaplar vereceğimize göre şekilleniyordu. Bu, Sivas’ta katliam yaşanmadan önce de böyle olmuştu, Sivas’tan sonra da böyle devam etti. Fakat şimdi bir yüzleşme içermeyen ve içinde boğulur gibi devinip durduğumuz bu gelecek, toplumsal ruh sağlığımızı her gün daha çok tahrip ediyor. Bu tahribatı onarabilmek için hafızamızın canlı tuttuğu ve ağzımıza cam kırığı tadı veren bu ruh acıtıcı olaylarla toplumsal düzeyde hakikatli bir yüzleşme gereklidir.

Toplumsal yüzleşme, en basit anlamıyla bir olgunun ileri süreniyle, inkâr edeninin yüz yüze konuşmasıdır ki bu, toplumun her kesiminde bir farkındalığı mutlaka geliştirecektir. Yok sayılanın, inkar edilenin sözünün güvence alınmasına imkan hazırlayacaktır.

Toplumsal yüzleşmenin bir yanı geçmişe dönük olsa bile, asıl işaret ettiği şey geleceğe ilişkin neleri yapacağımızın konuşulabilmesidir. Yani bir arada yaşama umudunu canlı tutan ve tarih yardımıyla yol alınarak ilerlenen bir gelecek inşası çabasıdır.

Toplumsal yüzleşme, ne kadar can yakıcı olursa olsun hakikati, bir daha kaybolmaması için ortaya çıkarmaya yardım eder. Çünkü ancak ötekinin acısını böyle bir hakikatle anlayabilirsek, inşa edeceğimiz gelecekte yüz yüze bakabileceğimiz günler yaşayabiliriz.

Toplumsal yüzleşme, çok zor da olsa kendini ötekinin yerine koyma yeteneğimizi geliştirir, bizi geçmişimizin acılarından arındırmaya yaklaştırır.

Bütün bunları kendini toplumun şu veya bu kesimine ait hisseden bireylerin hayata geçirmesi, insanlar arasında bu doğrultuda bir adım atma iradesi ortaya çıkması elbette değerli bir şeydir. Fakat yeterli ve kalıcı olan bu değildir. Kökleri çok derine giden, toplumun, siyaset, eğitim, kültür ve hatta ekonomi gibi önemli kurumlarını şekillendiren bir dünya ve toplum algısının değişmesi gereklidir. Unutmamak gerekir ki zor olan değişmek değil, değişimi kabullenmektir. Her şey bu kabulle başlayacak. Toplumsal yüzleşme bu kurumları kapsamadığı, bunlarla birlikte yapılmadığı takdirde, 25 yıldır süren ve bir adım dahi ilerletilemeyen Sivas katliamı davası örneğinde gördüğümüz gibi attığımızı iddia ettiğimiz adımlarla kendimizi ve yanı başımızdakileri kandırmaya çalışacak fakat bunda asla inandırıcı olamayacağız.

Unutulmamalıdır ki toplumsal yüzleşme çok boyutlu bir süreçte gerçekleşir. Bu boyutların bir kısmı, bir arada yaşama, ötekinin varlığına saygı duyma, empati vb gibi bireysel, bir kısmı da sosyolojik nitelikler taşıyor olsa bile yüzleşmenin asıl belirleyici boyutu hiç kuşkusuz ki siyasetteki ve yönetme anlayışındaki sorunlu yaklaşımların geri dönüşsüz bir şekilde ortadan kaldırılmasıdır. Bunun yolu da tekçiliği dayatan değil, çoğulluğa saygı gösteren, onu güvence altına alan, çeşitliliği korumayı esas alan bir toplum düzeni ile bu düzeni oluşturmayı hedefleyen bir siyaseti geliştirmekten geçer.

Bu çaba sadece Sivas katliamı ve onun mağduru olan Aleviler için değil, hakikatli bir yüzleşmeyi gerektiren bütün toplumsal sorunlarımız için gereklidir. Hakikat zemini güçlüdür ve bu tür sorunları çözme iradesi ancak böyle bir zeminde hayat bulabilir.

İhtiyacımız olan şey: İnsan sıcağı

Sivas katliamında 12 yaşındaki Koray ve 14 yaşındaki Menekşe’yi kaybeden Hüsne Kaya’nın bir söyleşide anlattığı şeyler hiç çıkmadı hafızamdan. Çocuklarını anlatırken “Her evde vardır; çocuklar birbirini kıskanır; çocukça nedenlerle didişirler. Menekşe ile Koray da öyleydi. En çok aynı odada yatmamak için kavga ederlerdi. Menekşe, ‘Koray erkek çocuk başka odada yatsın’ derdi. İki göz odamız vardı, nerede yatacak ise? Menekşem kızardı ama soğuk kış gecelerinde Koray’ı yatağına alıp, sarıp sarmalayıp, ısıtarak uyuturdu. Anne derdi, ‘Koray ile yattığımda ben de hiç üşümüyorum.’ Ölüme de, üşümemek için birbirlerine sarılıp gittiler”

Bir geleceğimiz olacaksa bunu birlikte inşa edeceğiz. Ama yaşanmış olan hiçbir şeyi yok saymadan! Bizi bir arada tutan, hayata ısındıran bir şey varsa o da hakikatle yüzleşmiş insanların yaratacağı ‘insan sıcağı’ olacak. Aynı Menekşe’nin, soğuk kış gecelerinde Koray’ı yatağına alıp, sarıp sarmalayarak ısıtması gibi.

“Hani hikâyelerde vardır ya; deseler ki bana ‘hayatta ne istersin?’ İki şey isterim; biri kızım Menekşecan’ın mutlu olmasını; diğeri ise…(yutkunuyor), Menekşe’m ile Koray’ımı rüyamda görmek isterim. Menekşecan, yavrularımı kaybettiğimde daha doğmamıştı, ama o rüyasında görüyor. Bir ben göremiyorum. Görsem de çok uzaktan görüyorum; ‘bağırıyorum, gitmeyin ben sizin yanınıza geliyorum’ diyorum. Suyun, gölün bir yakasında yavrularım, bir yakasında ben. Yüzlerini seçemiyorum. Sesimi duyuramıyorum. ‘Çok üzülüyorsun, ondan rüyanda göremiyorsun’ diyorlar. Bilmiyorum ondan mı? Keşke rüyama girseler; onları görmeyi o kadar çok istiyorum ki” diyor Hüsne Kaya.

Sivas’ı elbette unutmayacağız. Kimse de unutmayacak. Sivas’ı tabi ki hep aklımızda tutacağız. Fakat hınç için değil. Öfke ve öç için değil. Bu acıları başkalarına da yaşatmak için değil. Bir daha kimse bu acıları yaşamasın diye unutmayacağız. Hakikatli bir yüzleşmeyi gerçekleştirmek için unutmayacağız.

Yüzleşelim ki insanlar ve rüyalar huzur bulabilsin artık.

Ruhumuzun ihtiyacı olan şey, yakan bir ateşin kavuruculuğu değil, sarıp sarmalayan insan sıcağının hakikatidir.

Ömer Laçiner:“Çöktük” Ama Doğrulma Vaktidir

24 Haziran seçiminde Türkiye ahalisinin çoğunluğu, otokratik ve şeklen demokratik bir başkanlık rejimini oturtmak isteyen AKP-MHP ittifakını seçti. Ve bunu, daha bir yıl önce öyle bir başkanlık rejimi için yapılan referandumda verdiği oyların daha fazlasını vererek yaptı.

Düşündürücü olan nokta şudur: Bu oy artışının, AKP-MHP ittifakının, 16 Nisan 2017’den bu yana objektif kıstaslara göre temel hak ve özgürlükler, adalet, eğitim, ekonomi ve dış politika karnesi daha da olumsuzlaşmış görünürken, MHP hiç de gayretli görünmezken, AKP görece durgun, Recep Tayyip Erdoğan bariz bir performans düşüklüğü sergilerken ve buna mukabil muhalefet geçmişe kıyasla daha parlak ve coşkulu bir kampanya yürütmüşken gerçekleşmiş olmasıdır.

Bu yüzden muhalefet ve özellikle de onun demokrasi, özgürlükler ve insanî gelişim değerlerine inanmış unsurları kazanmayı fazlasıyla hak ettiklerini düşündükleri bir maçı, düşük kaliteli hantal bir takıma kaybetmiş olmanın o ağır moral çöküntüsüyle karşıladılar sonucu.

Bu sonuçta skorun ağırlığından ziyade -ki değil- AKP etrafında kenetlenmiş görünen %35-40’lık “çekirdek kitle” ile onun çeperinde yer alabilen %10-15 büyüklüğünde bir kesimin, (yönetimi) değiştirme, (yönetimi ve kendisini) dönüştürme için ortada ne denli meşru ve zorunlu faktör ve imkânlar olsa dahi; bir biçimde avantajlı saydıkları konumu, durumu veya alışkanlıklarını koruma dirençlerinin “aşırı”lığını bir kez daha görmüş olmanın yarattığı bir tür “çaresizlik” duygusu ağır basıyor.

En genel tanımıyla “muhafazakârlık” karşısında hissedilen bir duygudan söz ediyoruz. Bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’de de ideolojik içeriği din ve milliyetçiliğin değer ve önyargılarından oluşan, ama burada bir özellik olarak kendini o değer ve yargıların aklî ve manevi kıstasları ile sorgulamaktan bilhassa kaçınan, onların şeklî, yüzeysel (sığ) ve somut çıkarla bağlantılı tarzıyla yetinen bir muhafazakârlıktır bu. O yüzdendir ki; örneğin Sünni İslâm’ın sağlıklı bir ekonomik gelişimi ile ahlâki ve vicdanî boyutuna çok daha önem ve öncelik veren söylem tarzıyla Saadet Partisi, AKP performansının dibe vurduğu şu konjonktürde bile o kitleden kendisine oy devşiremiyor. Sünni İslâm’ın ahlâki/manevi boyutunda teşekkül etmiş tarikatlerin AKP döneminde mevki, zenginlik ve güç elde etme kapısı olmaya uygun hale gelişleri de bir diğer anlamlı gösterge.

Dolayısıyla AKP-MHP ittifakı etrafında kümelenmiş bu muhafazakârlığı -ki sadece bunlardan ibaret değildir- dinî/Sünni “hassasiyetler”in ağır bastığı bir muhafazakârlık olarak tanımlamak, şeklen doğru görünse de; daha aslî bir özelliği örtüyor olması nedeniyle ciddi bir eksiklik içeriyor.

O aslî özelliğin nasıl tanımlanabileceği konusuna -özetle- geçmeden önce onun dolaylı bir dışavurumundan söz etmeliyiz: Hatırlanacağı üzere AKP yönetimi ve liderliği, baskın -erken- seçimin resmen ilan edildiği tarihten yaklaşık üç dört ay önce, “beka meselesi” sloganı altında Suriye ve Irak’taki Kürt kanton ve özerk yönetimlerinin tamamını kapsayan bir askerî harekâtın zorunluluğunu anlatan bir kampanyaya odaklandı. Bu, Türk milliyetçiliğinin “patenti”ni elde tutan MHP’nin öteden beri dillendirdiği bir girişimdi. AKP yönetimi böylece MHP postuna bürünerek MHP’nin İYİ Parti kopuşuyla azalan oylarını kapma hesabını herhalde yapmıştır. Ama 24 Haziran, bunun tam aksini, MHP’nin İYİ Parti’ye kaptırdığı oylarını AKP’den çektikleriyle telafi ettiğini gösterdi. AKP’nin Türk milliyetçiliğine daha fazla angaje olması da cabası. MHP’nin 24 Haziran sonrası iktidar kulvarında kilit parti konumuna gelişi de bu “zemin”e oturuyor.

MHP’ye patentli Türk milliyetçiliğinin insanî gelişim ölçütleriyle arasının “ezelden beri” hoş olmadığı, en iltimaslı ifadeyle vasat, yüzeysel, şeklî bir düzeyle yetinebilir olduğu malûm. Ana mecra Sünni İslâmcılığın da aynı ölçütlerin benzer -nitelikçe düşük- düzeyiyle kendini var edebildiği, ötesine yetemediği gibi bir korku ve çaresizlik kaynağı olarak baktığı da ortada.

Dolayısıyla Sünni İslâm ve Türk milliyetçiliğinin ortak kesişme noktası, harmanlanabilme “maya”sı işte bu “niteliksel sığlık-vasatlık” duygusu, özelliğidir ve bu “onulmaz” zaafa karşı nicelikten, sayısal fazlalıktan ve fizikî güçten medet ummak, bunlara “sarılmak”tır.

Türkiye’de muhalefet, 16 Nisan referandumunda ve 24 Haziran seçiminde, aslî özelliği yukarıda özetlenen bir ittifaka karşı, o ittifakın ortak ve başat özelliğine denk -sayısal üstünlük- bir ölçüte göre yapılan bir “yarış”ı kaybetmiştir. Kaldı ki ortada aşılmaz bir sayısal fark da yoktur. Ama asıl önemlisi, bu sayısal farklı azaltmanın yolları üzerine kafa yormayı da ihmal etmeksizin; ama asıl dikkat ve enerjiyi kendini insanî ve toplumsal niteliklerimizi yükseltme ve zenginleştirme yollarına, biçimlerine yoğunlaştırarak; 24 Haziran sonrası mücadeleyi bu zeminde yürütmeye hazırlanmaktır.

Bu nokta, bu konu hayatîdir ve dolayısıyla bundan sonra üzerinde çokça konuşacağız.

Birkim

  Sami Evren Yazdı : Sosyalistlerin sorumluluğu ve HDP

Yarın Oylar sadıklara girecek. Anketler, tartışmalar, siyasetçiler, susacak halk iradesini sandığa teslim edecek. Elbette gerçek halk iradesinin oluşabilmesi için adil ve eşit koşullarda seçimlerin yapılması gerekiyor. Seçim sistemi adaletsiz ise irade zaten oluşmaz. Hukuksuz ve adaletsiz o kadar çok konu var ki her biri başka bir hikaye… Bir aday cezaevinden çalışma yürütüyorsa bu konuyu konuşmaya bile gerek yok.

Demokrasinin parmak hesabı olmadığını hepimiz biliriz. Çoğunluğun azınlığı yok saydığı bir demokrasi tarifi yoktur.

24 Haziran seçimlerinde sandığa giderek itiraz ve eleştirilerimiz haklı da olsa mevcut haksızlıkları bilerek oy kullanmış olacağız.

Biz sosyalistler örgütsüz ve dağınığız. Sistemin koyduğu kurallar içeresinde yasal siyasi partilerde örgütlenmeyi genel olarak kabul etmişiz. Meşru mücadele alanlarını güçlendirecek kitle bağlarımız yok.

AKP ve Erdoğan rejiminin Türkiye’ye çıkarttığı fatura çok ağır oldu. Bunun nedenleri üzerine çok söz söyleyebiliriz.

Yıllardır Sosyal Demokrat olduğunu ifade eden CHP sosyal demokrasinin evrensel değerlerini programına ve söylemine istenilen düzeyde hiçbir zaman yansıtamadı. Buna rağmen sosyalist fikirlere açık demokrasi derdi olan ulusalcı fikirlerden de etkilenen geniş kesimler, demokratlar CHP ‘ye hep oy verdiler. Güçlü başka bir alternatifte ortaya çıkmadı.

Toplumun bütün kesimleri politize olmuş siyaset konuşuyor. Muharrem İnce CHP’nin geleneksel politikalarını aşan bir yerden politik sahnede yerini aldı. Anadilde eğitim, Kürt sorununun çözümü, Avrupa Birliği üyeliğin hızlandırılması, Devletin dini olmaz yurttaşın İnancı olur söylemi, kılık kıyafete devlet karışmaz çıkışı ve laikliğe sıkıştırmadığı bir siyasi çizgi izliyor.

Bu siyasi çizgi AKP’nin bütün siyaset yaptığı alanları daraltıyor. Bu nedenle de Umut ve heyecan muhalefeti iddialı hale getiriyor.

HDP hemen söyleyelim sosyalist bir parti değil. Kurulu bütün sosyalist partilerin gerisinde bir programa da sahip değil. Programı demokratikleşme esaslı bir içeriğe sahip. Buradaki konu HDP’nin programından çok Kürtlerin parti içindeki etkinliği, yada daha açık bir ifadeyle belirleyiciliği. HDP bu konuyu çözmek için Ermeni’yi, Süryani’yi, Arap’ı, Afrikalı Siyahî’yi, Türk aydını ve sosyalistleri aday gösterse de  aldığı şekli önlemler ‘’kimlik siyaseti’’ eleştirisini zayıflatmıyor.

17 bin faili meçhul’ün olduğu bir ülkede yaşıyoruz. Asimilasyon siyasetinin devlet politikası olduğu bir ülkede siyasi partilerde yok sayılanların etkisi kaçınılmaz olarak olacaktır. Bu nedenle biz sosyalistlere bu konuda önemli bir görev düşmektedir. Geçmişte savunduğumuz ortak örgütlenme fikrini yeniden güçlendirmektir.

Bütün bunların dışında somut olan durum yarın sandık başına gitmek,siyasi iktidarın kurmak istediği yeni rejime izin vermemek için.İster matematiksel ister politik tercih olarak düşünelim parlamentoda AKP ‘ni  etkinliğini kırmak için bir oy HDP ye ,bir oy da  demir parmaklıklar arkasından gülümsemesi hiç eksik olmayan Demirtaşa vermek birleşik devrimci mücadele zemininin oluşması için önemlidir.İkinci Turda Muharrem İnce’nin kazanması unutmayalım ki HDP nin birinci turdaki başarısına bağlıdır.Unutmayalım ki AKP rejiminin kaybetmesi sosyalist mücadelenin kazananımıdır.