Dünya Sinemasından Hak Mücadeleleri

10 Aralık İnsan Hakları Günü’nde, Filistin’den, Afrika’dan, Güney Amerika’dan, Avrupa’dan filmlerle hem hak ihlallerini hem hak mücadelelerini anlatan, izleyip beğendiğimiz filmleri derledik.

Yağmuru Bile: Bolivya’da su mücadelesi.

Toprağın Gölgesinde: Yine Latin Amerika’dan, bu kez toprak mücadelesi.

Umut Kırıntıları (Trash): Brezilya, çöplerin içindeki çocuklar…

Kayıp Hayatlar: Arjantin’den bir kaybedilme ve arayış hikayesi.

Bir Gece: Havana’da planlanan bir Miami’ye kaçış öyküsü.

Zeytin: Limon Ağacı’nın yönetmeninden yine bir Filistin hikayesi.

Beytüllahim: İsrail Gizli Servisi, El Aksa, Filistin, Beytüllahim…

Ömer: Filistinli bir özgürlük savaşçısının çetrefilli hikayesi.

Beşir’le Vals: 1982, Lübnan’ın işgali.

Saul’un Oğlu: Auschwitz, 1944.

Yalan Labirenti: Nazilerin suçlarının örtbas edilmesine karşı uğraşan bir savcının hikayesi.

İyi: Nazi Almanyasında “iyi insan olmak” bir şeyleri değiştirmeye yetmiyor.

Büyük Defter: 1944’te, Macaristan sınırında iki kardeşin kurtuluş mücadelesi.

Beyaz Bant: Almanya’nın kuzeyindeki küçük bir köye, “bir suçlu aranıyor”.

Mr. Kaplan: Dünya Savaşından yıllar sonra, Uruguay.

Benim Alman Arkadaşım: Arjantin, 50’lilerin ortası…

No God, No Master: Türkçe’ye “Terörist” diye çevrilen film, aslında ABD’deki anarşistlerin mücadelesini anlatıyor.

1900: İtalya’da, yüzyılın başından itibaren bir sınıf mücadelesi hikayesi.

Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok: Şimdiye dek yazılmış en iyi ve meşhur savaş karşıtı romanlardan birinin aynı adlı uyarlaması, 1930 yapımı.

Direniş Günlerinde Aşk: Fransa, ’68 Mayısı.

Nükleer Santral: Epik bir işçi mücadelesi.

Leviathan: Bu kez mücadele, bir “ev” için.

Selma: Alabama, 1965. Selma’nın eşit oy hakkı mücadelesi.

Geçmişten Ruhlar: Mississippi’de, ırkçılığa karşı hukuk mücadelesi.

Made in Dagenham: 1968, İngiltere. Kadın işçilerin ayrımcılığa karşı mücadelesi.

Cesaret: Etiyopya’da zorla evlendirilmek istendiği erkeği vuran 14 yaşındaki kız çocuğunun avukatı mücadele etmeye karar verir.

150 Miligram: Kadın doktor, devasa sağlık endüstrisi ile mücadele ediyor.

Arayış: Çeçenya’dan bir iltica öyküsü.

Hayatımın Şansı: Senegalli mülteci Samba’nın Fransa’daki hikayesi.

Metro Manila: Filipinler’den bir göç öyküsü.

Biutiful: İspanya’dan bir mülteci hikayesi.

Sen Dünyaya Gelmeden: Saraybosna’nın dünü, bugünü.

Ölümüne Kaçış: Afganistan’da ABD’li askerler tarafından yakalanan Muhammed, Avrupa’da soğuk bir cezaevine gönderilir…

Zabana: Cezayir bağımsızlık savaşı.

İnsanlıktan Uzakta: Cezayir, 1954. Atlas dağlarında bir yürüyüş.

Zulu: Güney Afrika’da zorlu hayat.

Köpekleri Vurmak: Ruanda, 1994. Savaş başlıyor…

Balibo: Bir gazeteci, 1975’te, Doğu Timor’daki cinayetleri araştırmak ister…

Çöl Dansçısı: İran’da yasaklarla mücadele eden dansçıların öyküsü.

Gülsuyu: Yine İran’dan, bu sefer bir “sorgu” hikayesi.

Yasak Bölge 9: Bilim kurgu, ırkçılığı anlatıyor.

Istakoz: Bu da bilim kurgu ama bu film faşizmi anlatıyor.

İstanbul’da Bir Gece: İstanbul’dan eğlenceli bir maça gitme mücadelesi.

Not 1: Bu listeye, Costa Gavras ile Ken Loach’ın filmlerini gönül rahatlığıyla ekleyebiliriz.

Not 2: Star Wars serisi, diğer her şeyin yanında diktatörlüğe karşı mücadeleyi de anlatır.

 

İnsan Hakları Müzikleriyle 10 Aralık

10 Aralık İnsan Hakları Günü nedeniyle müzik yazarı, müzisyen ve insan hakları örgütleri temsilcilerine “insan hakları” dendiğinde akıllarına gelen müzik parçalarını sorduk.

Müzik yazarları Müjde Yazıcı Ergin, Naim Dilmener, Derya Bengi, Murat Meriç, gazeteci Tuğrul Eryılmaz, müzisyenler Elif Çağlar Muslu, Sema Moritz, İnsan Hakları Derneği’nden Eren Keskin, Hafıza Merkezi’nden Murat Çelikkan, Yurttaşlık Derneği’nden Özlem Dalkıran ve Türkiye İnsan Hakları Vakfı’ndan Şebnem Korur Fincancı en beğendikleri insan haklarıyla ilgili şarkıları ve 10 Aralık İnsan Hakları Günü mesajlarını bianet’le paylaştılar.

Elif Çağlar Muslu

Dünyadaki genel gidişata baktığımızda insan hakları konusunda hala pek ilerleyememişiz yıllardır haykırsak da şarkılarda, şiirlerde, bulduğumuz her platformda… Sistem de maalesef izin vermiyor eşitliğe ya da algıların değişmesine. Bu sınırlamaların yönettiği bakış açısından sadece kendi vicdan ve sağduyumuz kurtarabilir bizi, dileğim her gönlün bunu fark edebilmesidir köklü bir değişim için.

Bob Marley – “Redemption Song”

Marvin Gaye – “What’s Going On”

Billie Holiday – “Strange Fruit”

Sema Moritz

Eğer bugün hala insan haklarını konuşamıyorsak vay gelecek 1000 yılın haline…

Nina Simone – “Black Is The Colour Of My True Love’s Hair”

Tahsin İncirci – “Kerem Gibi”

Derya Bengi

Peter Gabriel – “Biko”

The Specials – “Racist Friend”

Léo Ferré – “Ni Dieu ni Maître”

Müjde Yazıcı Ergin

Hukukun üstünlüğüne inanılan, temel hak ve özgünlüklere saygı duyulan, insan hakları ihlallerinin hiçbir şekilde yaşanmadığı, kimsenin ötekileştirilmediği, herkesin saygı sınırlarını bildiği bir Türkiye özlemiyle 10 Aralık Dünya İnsan Hakları Günü kutlu olsun.

Bob Marley – “Redemption Song”

Public Enemy – “Fight the Power”

Peyk – “Kilitler ve Köleler”

Murat Meriç

İnsan hakları denince akla gelen, düşünce ve ifade özgürlüğü. En azından benim aklıma gelen zira memlekette ihtiyacımız olan bu. Düşündüklerimizi yazamıyor, anlatamıyorsak başka haklardan söz etmemiz çok da mümkün değil. Değişik dönemlerde insanlar yazdıkları, konuştukları gerekçe gösterilerek hapse atıldı. Bunlar arasında bugünün cumhurbaşkanı da var. Okuduğu şiir yüzünden hapse girdiğini o unuttu belki ama biz unutmadık. Her kim olursa olsun, en temel haklardan biri olan düşünce ve ifade özgürlüğünü savunmak, boynumuzun borcu. O olmazsa diğer haklara sıra gelmiyor, gelemiyor. Hepimizin meselesi bu ve çözmezsek daha çok yanacağız.

Esmeray – “Bir Gün Gelecek”

Bulutsuzluk Özlemi – “Acil Demokrasi”

Mozaik – “Bildiklerimiz”

Tuğrul Eryılmaz

Birey çıplak doğar çıplak gömülür. Arada kendine ne yakışıyorsa onu giyme ve istediği şarkıyı terennüm etmek onun hakkıdar. Dokunulamaz, karışılamaz.

Nina Simone – “Four Women”

John Lennon – “Imagine”

The Rolling Stones – “Street Fighting Man”

Naim Dilmener

Dünya dönüp duruyor kaç milyar yıldır ama “hak” için halâ mücadele etmek gerekiyor. Utanmamız lazım. Utanmayanlardan bir şey istenemez ama utananların mücadelesine bereket.

Bandista – “Haydi Barikata”

Kızılırmak – Avusturya İşçi Marşı

Selda Bağcan – “Adaletin Bu mu Dünya”

Murat Çelikkan

Bugün yaşadığımız en büyük tehlike belki de hak temelli bir rejim fikrinin topyekun terkedilmesine doğru bir gidişat. Muktedirlerle minnet ilişkisine girmeyen herkes her an her şeyle suçlanabiliyor. Güvenlik adına yapılan her şey hepimizi daha da güvensizleştiriyor. İnsanların kendilerini güvende hissedebilmelerinin yegane garantisi insan haklarına saygılı bir rejim ve uygulamalardır.

Sting – “They Dance Alone”

Billie Holliday – “Strange Fruit”

Leonard Cohen – “Anthem”

Bob Marley – “Get Up Stand Up”

Sezen Aksu – “Deniz Yıldızı”

Şebnem Korur Fincancı

Karanlığın yoğunlaştığı dönemler aynı zamanda mücadelenin yükseldiği ve insanlığa dair hayallerin serpilip geliştiği dönemlerdir. O nedenle aklıma ilk gelen 3 şarkı da eninde sonunda umuda dairdir. Umudumuz diri inadımız baki olsun.

John Lennon  – “Imagine”

Bob Dylan – “Blowing In The Wind”

Joan Baez – “We Shall Overcome”

Özlem Dalkıran

Peter Gabriel – “Wallflower”

Bruce Sprinsteen – “Dead Man Walking” (Troy Davis anısına, bkz: http://bianet.org/bianet/dunya/132852-troy-davis-dead-man-walking)

Pink – “What About Us”

Leonard Cohen – “Almost Like a Blues”

Lean on me – “Playing For hange”

Eren Keskin

İnsan Hakları savunucuları, “herkes farklı, herkes eşit” diyerek, yaşayanlardır. Bunu içselleştirmeyen, hak savunucusu olamaz.

Peter Gabriel – “Biko”

Pink Floyd “The Wall”

Ciwan Haco – “Zine”

(EKN)

Ekin Karaca bianet

 

Kılıçdaroğlu :Soylu’ya: Seni asmayacağım; rezil edeceğim, rezil

CUMHURIYET HALK PARTISI GENEL BASKANI KEMAL KILICDAROGLU ATASEHIR BELEDIYESINI ZIYARET ETTI FOTOGRAF: ZIYA KOSEOGLU/CHP GENEL MERKEZI

İçişleri Bakanlığı’nın Ataşehir Belediye Başkanı Battal İlgezdi‘yi görevden almasıyla ilgili konuşan CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, “Rıza’nın altına yatanlar bizden hesap sormaya çalışıyor, bizim verilmeyecek bir hesabımız yok” dedi. İlgezdi’nin “Beraat kararı ya da takipsizlik verilen davalar dolayısıyla açığa alındığını” ifade eden Kılıçdaroğlu, vatandaşları seçilmiş belediye başkanlarına sahip çıkmaya çağırdı.

İstanbul’daki Ataşehir Belediyesi’nin önünde partililere seslenen Kılıçdaroğlu, “Sizin önünüzde tarihi bir görev var. Seçimle iş başına getirdiğin, makam verdiğin başkana sahip çıkacaksın. Diktaya, baskıya rağmen sahip çıkacaksın. Zulme boyun eğmeyeceksin” diye konuştu.

Soylu’ya: Seni asmayacağım; rezil edeceğim, rezil

“Man Adası’ndaki paraları ispat edemezsen boğazına ne takacağız göreceksin” açıklamasında bulunan İçişleri Bakanı Süleyman Soylu‘ya da yanıt veren Kılıçdaroğlu, “Beni asacak mısın, diyor. Seni asmayacağım; rezil edeceğim, rezil. Daha dur bakalım, bu başlangıç, senin de kirli çamaşırlarını çıkaracağım. Bana hesap mı sormak istiyorsun, sormazsan namertsin” ifadelerini kullandı.

Belediye önündeki konuşmasından önce avukat İnan Bektaş’la birlikte gazetecilere yaptığı açıklamada da Kılıçdarğolu, “Verilemeyecek hesabımız yok, yapılmak istenen haysiyet cellatlığıdır” dedi. Yapılan açıklamanın “savunma olmadığının” altını çizen CHP Genel Başkanı, “Koltuklarında ahkam keseceklerine, hukuku iğfal edeceklerine neden cesaret edip karşımıza çıkmıyorlar?” diye ekledi.

Fotoğraf: Ziya KöseoğluKılıçdaroğlu, avukat Bektaş’la birlikte yaptığı açıklamada şöyle konuştu:

“Belediye başkanımız haberler üzerine ve byenim isteğimle kendisini savcılığa ihbar etmiştir. O soruşturmaların tamamı yapılmıştır, tamamından aklanmıştı. Bu, haysiyet cellatlığıdır. Yıldırmak istiyorlar, yılmayacağız.

“Hukuku iğfal edeceklerine neden cesaret edip karşımıza çıkmıyorlar?”

-Kılıçdaroğlu sonuna kadar konuşacak. Bu ülkede vicdanları ayağa kaldıracağım. Koltuklarında ahkam keseceklerine, hukuku iğfal edeceklerine neden cesaret edip karşımıza çıkmıyorlar?

-Belge gösterdik, hesabını verselerdi. Bizim belediye başkanlarımız Man adalarında şirket mi kurdu? Bütün banka hesapları denetlendi, alışverişleri, kredi kartları denetlendi. Denetimden korkmayız. Bunun hesabını soracağız.”

-Bizim mücadelemiz hak , hukuk, adalet mücadeledir. Adaletin olmadğı yerde devlet, barış, medya özgürlüğü olmaz. Özgürce seimler olmaz. Belediye başkanları özgürce görev yapamaz, baskı ve zulüm olur. Zülme karşı direnmek de en çok bize yakışır, çünkü biz Kuvayi Milliyeciyiz, biz Mustafa Kemal’in askerleriyiz.

“Önünüzde tarihi bir görev var; seçimle iş başına getirdiğiniz başkana sahip çıkacaksınız”

Kılıçdaroğlu, açıklamalarına Ataşehir Belediyesi’nin önünde de devam etti. CHP Genel Başkanı, parti otobüsünün üzerinde yaptığı konuşmada şunları söyledi:

-Geldiğimiz nokta yeni bir süreci önümüze koyuyor. Demokrasi, hak, hukuk için mücadele ediyoruz. Bizim mücadelemiz halkın ve hakkın mücadelesidir. Bu ülkede demokrasiyi yeniden inşa edeceğiz.

-80 milyon vatandaşıma sesleniyorum. Sizin önünüzde tarihi bir görev var. Seçimle iş başına getirdiğin, makam verdiğin başkana sahip çıkacaksın. Diktaya, baskıya rağmen sahip çıkacaksın. Zulme boyun eğmeyeceksin.

Fotoğraf: Ziya Köseoğlu-Beraat eden ya da takipsizlik verilen davalar dolayısıyla açığa alıyorlar. Bize gözdağı veriyorlar. Biz sizin bildiğiniz, masa başında kurulan bir parti değiliz. Hakkı ve hukuku savunan bir partiyiz. Türkiye’nin birleştirici gücüyüz. Biz Kuvayi Milliye ruhunu dokularında taşıyan bir partiyiz. Sizin gibi masa başında kurulan bir parti değiliz Bütün gücünüzle üstümüze gelseniz, bir tırnağımızı bile sökemezsiniz.

“Biz hesap soran değil, hesap veren bir gelenekten geliyoruz”

-Sanıyorlar ki geri adım atacağız. Bizim belediye başkanlarımız Man adalarında şirket mi kurdu. Seçilen tüm belediye başkanlarına şunu söyledim. Bir, parti ayrımını bitireceksiniz. Hangi partiden olursa olsun vatandaşlara eşit hizmet götüreceksiniz. Bizim genlerimizde herkese eşit hizmet götürmek vardır. İkincisi de dedim ki, her kuruşun hesabını millete vereceksiniz. Biz hesap soran değil, hesap veren bir gelenekten geliyoruz.

“Yav senin feriştahın gelse bizi korkutamaz”

-Sanıyorlar ki geri adım atacağızi, korkacağız, çekileceğiz. Yav senin feriştahın gelse bizi korkutamaz.

-Sen Man adalarında şirket kuracaksın, malı götüreceksin. Kılıçdaroğlu konuşmasın diyeceksin, Kılıçdaroğlu konuşacak. Yetimin hakkını savunacak. Ne yapacaklarını şaşırdılar. Beraat etmiş davayı yeniden açın. İstediğiniz kadar dava açın, adalet bizim vicdanımızdadır. Ben bu toplumun vicdanını ayağa kaldıracağım, birlikte kaldıracağız. Bu işin sağı solu yoktur.

-Bütün Atatürkçü, Ülkücü, muhafazakar, sosyal demokrat, milliyetçi kardeşlerime; benimle aynı bayrağın altında aynı havayı teneffüs eden namuslu kardeşlerime sesleniyorum: Bizim mücadelemiz, hak, hukuk, adalet mücadelesidir. Türkiye mücadelesidir. Bayrak mücadelesidir. Bir arada huzur içinde yaşama mücadelesidir.

“Rıza’nın altına yatanlar bizden hesap sormaya çalışıyor”

-Daha düne kadar Reza’nın önüne yatanlara niye bir şey yapmadınız? Hükümete sormak istiyorum. Sizde vicdan yok mu, ahlak yok mu? Dava ABD’de görüşülüyor, benim vicdanım sızlıyor. Neden bu davada Türkiye’de görülmüyor? Rıza’nın altına yatanlar bizden hesap sormaya çalışıyor. Bizim verilmeyecek bir hesabımız yok.

-Benim çocuklarımın da malvarlığıyla ilgili bir sürü şey söylediler. Bir şey söyledim, alındılar. Havuz medyasının sahiplerine, yöneticilerine dedim ki: Rıza’yı çıkardınız televizyona, Türk bayrağını arkasına koydunuz. Bunun adı ihanettir, bu ihanet yaftasını sizin boynunuza asacağım. Yolsuzun, şarlatanın arkasına bayrağı koyacaksın, ben itiraz edince de bana diyeceksin ki “Beni asacak mısın”, asmayacağım, rezil edeceğim rezil. Daha dur bakalım, bu başlangıç, senin de kirli çamaşırlarını çıkaracağım. Bana hesap mı sormak istiyorsun, sormazsan namertsin.

Fotoğraf: Ziya Köseoğlu-Öyle bizden rahat rahat kurtulamazlar. Ben onlar gibi kaçmadım. Soyum, sopum, neyim varsa hepsini sorgulayın, elimi ilk önce ben kaldıracağım dedim.

-Diyecek ki torunu, “Rıza diye bir adam vardı, hırsızdı, yolsuzdu; bunun dosyasını kim kapattı?” Diyecek ki, “Ben kapattım”. E neden kapattın, evine mi kondu bir ayakkabı kutusu?

“20 Temmuz’da OHAL’le bir darbe yaptılar, şimdi yerelde darbe yapmak istiyorlar”

-Bütün belediye başkanlarına sahip çıkınız, belediyelere gidiniz. Senin oy verip seçtiğin lkişi, gayrımeşru yollarla görevden alınırsa bu kişi vatandaşın onuru ve şerefidir.

-20 Temmuz’da OHAL’le bir darbe yaptılar, şimdi yerelde darbe yapmak istiyorlar. Halkın iradesini yok etmek istiyorlar. Biz size bunu yedirmeyiz, sana parça parça yediririz bunları. Sizden görev bekliyorum, hepimiz belediye başkanlarına sahip çıkacağız, hangi partiden olursa olsun.

-Bizim başkanlarımız ağlayarak istifa etmeyecekler, koltuklarını terk etmeyecekler. Hesabını verecekler.

Ne olmuştu?

İçişleri Bakanlığı, Ataşehir Belediye Başkanı Battal İlgezdi’nin Anayasa’nın 127 nci maddesinin verdiği yetki doğrultusunda İçişleri Bakanlığınca 06.12.2017 tarihinde görevden uzaklaştırılmasına karar verildiğini açıklamıştı.

t24

​Yeşil sol pati : AKP ve Saray, ülkeyi çok boyutlu bir krizin içine hapsetmiştir!

​Yeşil Sol Pari Eş Sözculeri basın açıklaması yaptı:            7 Haziran’da iktidar olma şansını seçimle kaybetmiş olan AKP ve Saray, yönetimi bırakmamak uğruna ülkeyi krize sürüklemekte ısrar etmektedir. Derin bir kutuplaşma ve geleceğe dair endişeler, toplumun farklı kesimleri açısından can yakıcı siyasi bir kriz haline gelmiş durumdadır.

Kürt meselesinin çözümünde ‘güvenlik’ politikalarına ve şiddete geri dönülmesiyle birlikte yaşanan çatışmalı süreç, ardından 15 Temmuz darbe girişimi, OHAL ilanı, bütün bunlarla birlikte yaşanan yaygın ve sistematik insan ve doğa hakkı ihlallerinin ardından Türkiye bugün artık, uluslararası düzlemde dünyanın birçok ülkesi tarafından tamamen soyutlanmış ve itibarsızlaşmış bir devlet durumuna getirilmiştir.

AKP iktidarının başta Suriye olmak üzere, Ortadoğu’da mezhepçilik temelinde izlediği kabul edilemez yayılmacı politika da iflas etmiş, Türkiye, Ortadoğu’daki varlığını iflah olmaz bir Kürt karşıtlığına indirgemiş ve bu doğrultuda atmaya heveslendiği adımlarla bölgede yeni krizler üretmeye çalışmaktadır.

Keyfi göz altıların, hukuksuz tutuklamaların sıradanlaştığı, evrensel hukuk ilkelerinin yerle bir edildiği, mahkemelerin talimatla çalışır hale getirildiği, Parti eş başkanlarının, Milletvekillerinin, belediye başkanlarının, gazetecilerin, yazarların hapishanelere doldurulduğu, üniversitelerin susturulduğu, akademisyenlerin kıyıma uğratıldığı, yüz bini aşkın kamu çalışanının KHK’larla işinden edildiği, meclisin işlevsiz kılındığı, ülkenin sadece KHK’larla yönetilmeye çalışıldığı ve ekonomik göstergelerin büyük bir krize işaret ettiği geldiğimiz son durum, sonuçları bütün ülke için ağır olacak çok boyutlu bir kriz noktasıdır.

Hatırlanacağı gibi 17-25 Aralık sürecinde ortaya çıkan yolsuzluk ve rüşvet iddiaları hükümet tarafından gerektiği biçimde ele alınmamış, olanların üstü kapatılarak olayın sorumluları ‘aklanmıştı’. Türkiye yakın geçmişte üzerine gidip kendi yargısıyla çözmek için adım atmadığı bu sorunlarla, bugün uluslararası düzlemde yüzleşmek durumunda kalmıştır.

Uluslararası kamuoyunun dikkatle izlediği Reza Zarrab davasının vahim tarafı, ABD’nin koyduğu ambargonun ihlal edilmesi değil, bu sözde dış ticaret sırasında gerçekleştiği iddia edilen ve miktarı on milyarlarca dolarla ifade edilen hayali ihracat yolsuzluğu, başta bazı devlet bankaları olmak üzere çeşitli kurumların bu yolsuzluğa alet edilmesi, bakanların ve üst düzey bürokratların adının karıştığı rüşvet ağıdır. Ortaya çıkan ilişkilerle açığa çıkan manzara, bir devletin yönetim kademesine benzemekten çok, adeta bir suç örgütünün ilişkilerini andırmaktadır.

Bir süre önce ortaya çıkan Mann Adası belgeleriyle birlikte, ülkeyi yönetenlerin ve onların yakın çevresinde bulunanların, “vergi cenneti” olarak bilinen ülkelerdeki bazı şirketlere yüklü miktarda para transferleri yaptıkları, böylece nasıl kazanıldığı da açıklanamayan milyonlarca doları, vergi cenneti ülkelerdeki naylon şirketlere aktardıkları iddiaları artık Türkiye’nin yönetimsel siyasi krizini derinleştirmiş durumdadır.

7 Haziran seçimlerinden sonra adım adım derinleşen siyasal krize, iktidarın politikaları sonucu iyice derinleştirilmiş toplumun çeşitli kesimleri arasındaki ayrışmaların yarattığı toplumsal kriz eklenmiş, doğanın rant kaynağı olarak görülmesi sonucu ekolojik yıkım alarm vermeye başlamıştır. Son yaşananlarla birlikte mevcut kriz, ekonomik alanı da kapsayarak hayatın her alanında varlığını hissettiren karmaşık ve çok faktörlü boyutuyla derinleşmeye devam etmektedir.

Yeşil Sol Parti olarak;

Mevcut koşullarda ülkenin bu krizle yönetilmesinin mümkün olmadığını, başta siyaset olmak üzere her alanda bir an önce normalleşme zemininin yaratılması gerektiğini biliyoruz.

OHAL derhal kaldırılmalı, hapisteki tutuklu siyasetçiler ve gazeteciler hemen serbest bırakılmalıdır. Meclis işlevsel hale getirilmeli, sivil siyasetin önündeki bütün engeller mutlaka kaldırılmalıdır.

Yargı üzerindeki müdahaleye son verilmeli, evrensel hukuk standartları esas alınarak bütün OHAL mağdurları için adalet tesis edilmelidir.

Kürt meselesi ve ülkeyi ilgilendiren diğer bütün toplumsal sorunların çözümünde barışçıl ve katılımcı yöntemler benimsenmelidir.

Bu krizinin, sorunun kaynağı olanlar tarafından çözülmesi mümkün değildir. Yeşil Sol Parti demokratik geleceğimizin inşasında dayanışma içinde olduğu demokratik güçlerle, bu krizin aşılmasında sorumluluk almaya kararlıdır.

8 Aralık 2017

Eylem Tuncaelli – Naci Sönmez

YEŞİLLER VE SOL GELECEK PARTİSİ

EŞ GENEL SÖZCÜLERİ​

10 şairden 10 sonbahar şiiri

Yaz bitti artık, ilkbahar öncesinde bitivermişti zaten. Sıradaki mevsim sonbahar ve kış   Yaprak sadece sararmakla kalmaz sarartır da biraz, rüzgar esmekle kalmaz sadece dağıtır da biraz. Bu mevsimin sırrı yazın bitmesinden midir yoksa kışın gelmesinden midir? Bu gün sizler için hazırladığımız listede sonbahar ve özellikle eylülü şiirlerle geçiştirmek istiyoruz. Sıralamanın rastgele yapıldığını belirtip listemize Hasan Hüseyin Korkmazgil’in o şiiri ile başlayalım.

1- Hasan Hüseyin Korkmazgil / Sonbahar Oluyorum

Gitme, sonbahar oluyorum, sonrası hiç
Ağaçlar bükmesinler n’olursun boyunlarını
Neden akşam oluyorum tren kalkınca
Kırlangıçlar birdenbire çekip gidince
Mendiller sallanınca neden tıkanıyorum
Öyle çok acımasız ki öyle birdenbire ki
Az önceki çiçekler nasıl da diken diken
Gitme, sonbahar oluyorum, sonrası hiç
O sularda çimdik, bitti; köprüleri geçtik, bitti
O elmanın tadı orda, o kuş çoktan öttü, bitti
Artık çocuk değiliz, susarak da bir şeyler diyebiliriz
Günler devlet alacağı, yıllar bir kadehçik buzlu rakı
Oyunlar oyuncaksı, oyuncaklar eski şarkı
Kavaklara oklu yürek çizip duran o çakı
Nerde şimdi, nerde şimdi, nerde o kan sarhoşluğu
Gitme, sonbahar oluyorum, sonrası hiç…

 

2- Ümit Yaşar Oğuzcan / Ben Eylül Sen Haziran

Bir eylüldü başlayan içimde
Ağaçlar dökmüştü yapraklarını
Çimenler sararmıştı
Rengi solmuştu tüm çiçeklerin
Gökyüzünü kara bulutlar sarmıştı
Katar gidiyordu kuşlar uzaklara
Deli deli esiyordu rüzgar
Dağılmıştı yazdan kalan ne varsa
Yaşanmamış bir mevsim gibiydi bahar
Neydi o bir zamanlar
Sevmişliğim, sevilmişliğim
O heyheyler, o delişmenlikler neydi
Ne bu kadere boyun eğmişliğim
Ne bu acıdan korlaşan yürek
Ne bu kurumuş nehir; gözyaşım
Önümdeki diz boyu karanlıklar da ne
Ne bu ardımdaki kül yığını; elli yaşım
Beni kötü yakaladın haziran
Gamlı, yıkık eylül sonuma
Bir ilk yaz tazeliği getirdin
Masmavi göğünle
Cana can katan güneşinle
Pırıl pırıl engin denizinle girdin içime
Çiçekler açtı dokunduğun
Çimler büyüdü yürüdüğün
Ve güller katmer oldu güldüğün yerde
Başımda senin kuşların kanat çırpıyor şimdi
Oldurduğun yemişlerin ağırlığından
Dallarım yere değiyor
Güneşi batmadan saçlarının
Bir dolunay doğuyor bakışlarından
Gün boyu senden bir meltem esiyor yanan alnıma
Uykusuz gecelerim seninle apaydınlık
Başım dönüyor, of başım dönüyor yaşamaktan
Ölebilirim artık
Ölme diyorsan; gitme kal öyleyse
Sarıl sımsıkı, tenim ol, beni bırakma
Baksana; parmak uçlarım ateş
Lavlar fışkırıyor göz bebeklerimden
Hadi gel, tut ellerimi, benimle yan
Benimle meydan oku her çaresizliğe
Benimle uyu, benimle uyan
Birlikte varalım on üçüncü aylara

3- Özdemir Asaf / Umut Yaprakları

Öyle bir ilkyaz ol ki korkut yaprakları,
Öyle bir son yaz ol ki tut yaprakları,
Sararıp dökülürken güz rüzgarlarında
Ardında savrulsunlar, unut yaprakları.
Sevinçlerinde onlar vardı, hüzünlerinde onlar
Seninle yeşerdiler, seninle soldular..
Olsunlar senden sonra da umut yaprakları.

4- Cahit Külebi / Sonbahar Geliyor

Sonbahar geliyor serçe
Yuvanı ne yapacaksın?
Ayva çiçek açmadan önce.
Meyvelerin içi geçecek
Rüzgâr başka çeşit esecek
Yağmurlarla ıslanacaksın.
Halbuki ne kadar sıcaksın!

5- Metin Altıok / Sonbahar

Sonbahar -ki acının değişmez dipnotudur-
Sesinin solgun göğünde
Küçük bir yıldızla bir harfi tutuşturur.
Savrulur her yana kavruk kelimelerle,
Yüreğini acıyla buruşturur.
Bakışının pasıyla zırhlanan dünya,
Binlerce pıtrak yapıştırır yüzünün kumaşına
Sonbahar -ki doyumsuz bir aşkın sonudur.

6- Turgut Uyar / Acıyor

Tavrım bir çok şeyi bulup coşmaktır
Sonbahar geldi hüzün
İlkbahar geldi kara hüzün
Ey en akıllı kişisi dünyanın
Bazen yaz ortasında gündüzün
sevgim acıyor
Kimi sevsem
Kim beni sevse

Eylül toparlandı gitti işte
Ekim filanda gider bu gidişle
Tarihe gömülen koca koca atlar
Tarihe gömülür o kadar

7- Ahmet Telli / Güz Gelmeden

Sırtında taşıdığın kıl heybe
dağ rüzgârı ve lor peyniri
gibi doluysa kır çiçekleriyle
sesler türkülere dönecektir
üzünçse ışıklı bir sevince
Dudaklarında özlem türküleri
ve gözlerinin menevşesinde aşk
çağıldıyorsa çavlanlar gibi
usulca gir umudun menziline
hüznü gerilerde bırak
Türküler paylaşılıyorsa eğer
dağ rüzgârları paylaşılıyorsa
sevinç de dahildir buna
ve o zaman bütün bir yaşam
paylaşılacak kadar güzeldir artık
Heybendeki kır çiçekleri
bir yangındır güze doğru
tutuşturur yüreğinde
uzak özlemlerin külünü
hiç beklemediğin bir anda
Güz gelip de yangın başlamadan
tutmalısın doğanın yelesinden
yüreğindeki seher yeli
varmalıdır sabah olmadan
gül bahçesine sevda hevengine

8- Nazım Hikmet Ran / Mevsim Sonbahar

çiçekli badem ağaçlarını unut.
değmez,
bu bahiste
geri gelmesi mümkün olmayan hatırlanmamalı.
ıslak saçlarını güneşte kurut
olgun meyvelerin baygınlığıyla parıldasın
nemli, ağır kızıltılar…
sevgilim, sevgilim,
mevsim
sonbahar…

9- Ataol Behramoğlu / Eylül Sabahının Serinliği

Eylül sabahının serinliğini
Yaprakların serinliğini
Ciğerlerime dolduruyorum
Sessizlik ve serinlik
Birleşiyor
Yıkanmış güvercinler
Ve çok uzakta bir tren sesi
Her zaman yeniden başlamak duygusu
Doğuyor içimde
Her uyanışımda
Düşmanlarımı bağışlıyorum
Daha çok seviyorum dostlarımı
Her uyanışımda
Eylül sabahının serinliğini
Yaprakların serinliğiniYüreğime dolduruyorum

Kudüslüler Trump’ın kararına ne diyor?

ABD Başkanı Trump’ın Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıma kararı, Kudüs’teki İsrailliler tarafından memnuniyetle karşılanırken, Filistinliler arasında hayal kırıklığı ve öfke yarattı.

Jerusalem Davidszitadelle Stadtansicht (picture-alliance/dpa/O. Balilty)

Bu önemli kararın alındığı günde Kudüs’e gri, rüzgarlı ve yağmurlu bir hava hâkim. Haftalardır yapılan tahminlerin ardından artık alınan karar açık ve net bir şekilde ortada: ABD Başkanı Donald Trump seçim vaadini yerine getirerek, Tel Aviv’deki Amerikan Büyükelçiliği’nin Kudüs’e taşınacağını açıkladı. Böylelikle, Kudüs’ü resmen İsrail’in başkenti olarak tanınmış ve ABD’nin yıllardır izlediği politikayı değiştirmiş oldu. Bu kararla, ABD kendini uluslararası arenada yalnızlaştırdı. Uluslararası toplulukta Kudüs’ün statüsüne barış görüşmelerinde karar verilmesi konusunda görüş birliği bulunuyor.

İsrailliler ise bu konuda farklı düşünüyor. Kudüs’ün batısındaki Jaffa Caddesi’nde DW’ye konuşanlardan biri olan Tzana Riznik, “Gerçekten çok memnunum, bu dünyadaki önemli bir siyasetçinin en sonunda böyle bir karar alması beni çok mutlu etti” diyor. Riznik sözlerini şöyle sürdürüyor:  “Kudüs bir Yahudi devletinin ve İsrail’in başkenti. Böyle olmalıydı, bu kararın çok önceden alınması gerekirdi.” İsrail’in en önemli müttefiki olan ABD, bu kararla İsrail’in hükümetinin uzun zamandır dile getirdiği talebini yerine getirmiş oldu. En yakın müttefikin Kudüs’ün başkent olarak tanınması konusunda yıllarca tereddüt etmesi, İsrail’de “tarihi bir haksızlık” olarak algılanıyordu.

Israel - Jerusalem - AltstadtKudüs

Ebedi başkent Kudüs

İsrail’de Kudüs resmi olarak “ebedi, bölünemez” başkent olarak kabul ediliyor. İsrail, 1967’deki Altı Gün Savaşı sırasında aldığı ve ilhak ettiği Kudüs’ün doğu kesimi de dahil olmak üzere tüm Kudüs üzerine hak iddia ediyor. İsrail’in Kudüs’ü başkent olarak ilan etmesi ise uluslararası toplum tarafından hiç bir zaman kabul edilmedi. Uluslararası toplum, bugüne kadar Kudüs’ün statüsünün barış görüşmeleri çerçevesinde belirlenmesini umuyordu. Zira Filistinliler de Doğu Kudüs’ü gelecekteki bağımsız Filistin Devleti’nin başkenti olarak görmek istiyordu.

Sarah Partouche de, Kudüs’ün başkent olarak tanınmasını memnuniyetle karşılayan Kudüslüler arasında yer alıyor. “Bu doğru bir karar. Doğduğumdan beri, 45 yıldır burada yaşıyorum ve bir Kudüslü olarak Kudüs’ün bizim başkentimiz olduğunu dünyanın artık kabul etmesinin zamanının geldiğini söylemek zorundayım” diyor.

Buna karşılık, bu kararın yaratacağı sonuçlardan kaygı duyan Kudüslüler de bulunuyor. Adının söylemek istemeyen bir Kudüslü, “Hayır, birlikte yaşam için bu iyi bir karar değil, bu belki de durumu daha da zorlaştıracak” diyor.

Ravit Ben Naim ise ABD Büyükelçiliği’nin Kudüs’e nakledilecek olmasının yaratacağı sorunlardan kaygı duyuyor. “Kim ne derse desin, Kudüs benim için bizim başkentimiz” diyen Ben Naim ekliyor: “Ama büyükelçiliğin gerçekten buraya taşınıp taşınmaması gerektiği konusunda farklı düşünüyorum. Bu çok daha fazla karışıklığa yol açacak.”

Jerusalem Shinaz SalemŞehnaz Salem

Doğu Kudüs‘te yaşanan hayal kırıklığı

ABD Başkanı Trump, Kudüs’ü İsrail’in başkenti tanımakla birlikte “iki devletli çözümü hâlâ destekliyoruz” açıklamasında bulundu. Bu ifade bölgedeki barış çabaları için hâlâ açık bir kapının bulunduğu yorumlarına neden oldu. Ancak ABD’nin kararı Filistin tarafından büyük hayal kırıklığı yarattı.

Filistinlilerin yaşadığı işgal altındaki Doğu Kudüs’te Şam Kapısı yakınlarındaki bir kafede gazete okuyan Ebu Muhammed, “Hiç bir değişiklik olmayacak, dünya fiilen Kudüs’ü zaten başkent olarak kabul ediyor” diyerek sözlerini şöyle sürdürüyor: “1967 yılından beri işgal altındayız, ABD Büyükelçiliği taşınsa da taşınmasa da bu durum değişmeyecek.”

Israel - Jerusalem - Altstadt (Reuters/A. Awad)

Ziyaret için Doğu Kudüs’te bulunan Filistin asıllı ABD vatandaşı Şehnaz Salem ise “Sayın Trump’ın insanların burada nasıl yaşadığından haberi yok. Burası bizim memleketimiz, burası öyle kolaylıkla tek bir tarafa verilemez” şeklinde konuşuyor.

Hanan Ebu Geyt ise tepkisini “Hayır, Kudüs sadece İsrail’in başkenti olamaz, Kudüs Filistin’in başkenti. Burası bizim” sözleriyle dile getiriyor.

ABD Başkanı Trump’ın aldığı kararın, bölgede şiddeti alevlendirmesinden kaygı duyuluyor. Seher Hammudeh, “Trump’ın ABD başkanı olarak ne yaptığı beni ilgilendirmiyor. Ama ne tür olursa olsun bu kararla gerginliğin artacağını tahmin edebilir, bu konuda herkes aynı görüşü paylaşıyor” diyor. Nitekim kararın açıklanmasının ardından Filistin’de genel grev çağrısında bulunuldu ve Filistinli çeşitli grupların protesto eylemleri düzenlenmeye hazırlandığı haber veriliyor.

Ancak ABD’nin Tel Aviv Büyükelçiliği’nin Kudüs’e nakledilmesinin uzun zaman alacağı, dolayısıyla bu karara rağmen uygulamada önemli bir değişiklik olmayacağı tahmin ediliyor. Bu nedenle de Trump’ın aldığı karar uzun bir sürecin başlangıcı olarak değerlendiriliyor. Bir Filistinli durumu şu sözlerle özetliyor: “Bir taraf başkentini aldı. Peki biz? Bilmiyorum. Şimdi nasıl gelişmelerin yaşanacağı son derece belirsiz.”

Tania Krämer

© Deutsche Welle Türkçe

EROL KATIRCIOĞLU : Channel N’in hikayesi

Muhalefet bakımından medyanın öneminin altını çizmek ve umutlarımızın iniş çıkışlar yaşadığı bu günlerde ‘enseyi karartmamak’ için Channel N’in efsanevi hikayesine bakmak gerekir.


Aşağıdaki yazı neredeyse 10 yıl önce bir yayınlanmış bir yazım. Peru’nun efsanevi televizyon kanalı “Channel N”nin hikayesini anlatıyor. Sanırım bu on yıl içinde üçüncü kez okuyucularımla buluşacak. Yeniden yayınlamaktaki amacım ise, bugün bizim uğraştığımız konuların geçmişte başka ülkelerde de gündeme gelmiş olduğunu hatırlatmak ve buradan muhalefet bakımından medyanın öneminin altını çizmek ve tabii umutlarımızın iniş çıkışlar yaşadığı bu günlerde “enseyi karartmayalım” demek. Channel N, Türkçe karşılığıyla Kanal N, Peru’nun efsanevi bir televizyon kanalı olarak tarihe geçti. Geçti çünkü bu televizyon kanalı Peru’nun demokratikleşmesinde çok önemli bir rol oynadı. Neredeyse Peru’nun değişiminin motoru oldu.

Hikâyeye gelince: (*)

“1990’da Peru’da Alberto Fujimori başkanlığa seçildi. Fujimori, başkanlığa seçildikten sonra ilk yaptığı iş Peru’nun MİT’i olan SIN’a (Servicio de Inteligencia Nacional) Vladimiro Montesinos’u getirmek oldu. Montesinos eski bir asker ve bir avukattı. Tabii böyle bir kurumun başına getirilmiş olması aynı zamanda başkanın başdanışmanı olması anlamına da geliyordu. Nitekim Montesinos 10 yıl boyunca Fujimori’nin en yakın çalışma arkadaşı oldu. Bu süre içinde Montesinos öyle güçlendi ki kimileri Montesinos’un gücünün Fujimori’nin gücünü de aştığını söylüyordu. Güney Amerika’nın siyasi iklimi içinde tahmin edebileceğiniz gibi bu güç büyük ölçüde yolsuzluk, rüşvet ve uyuşturucu trafiğini yönetmekle sağlanan bir güçtü.

Eylül 2000’de, Montesinos’u muhalefet lideri Alberto Kouri’ye rüşvet verirken görüntüleyen bir kaset ortaya çıktı. İlk önceleri hiç bir TV kanalı bu görüntüleri yayınlamak istemedi. Çünkü hemen hepsi Montesinos’un ödeme listesindeydi. Fakat kasetlerin arkası geldi. Bu kez Montesinos’un yüksek hâkimlere, siyasetçilere, medya mensuplarına verdiği rüşvetler görüntülenmekteydi. Aslında Montesinos bu kayıtları kendisini korumak maksadıyla yaptırmıştı ama işte şimdi birileri aleyhine kullanıyordu.

Böylesine rüşvet kasetlerinin havalarda uçuştuğu bir dönemde pazardaki payı yüzde 5 gibi küçük olan bir TV kanalı, Channel N, bu kasetleri cesurca yayınlamaya başladı. Kanal o kadar küçüktü ki muhtemelen bu nedenle de Montesinos’un ilgi alanına girmemişti. Channel N, sürekli olarak konunun üzerinde durdukça, sürekli olarak bu videoları gösterdikçe diğer kanallar da bu durumdan etkilendiler ve onların içinden de bu kasetleri yayınlayan kanallar çıkmaya başladı.

Tabii kanalın pazar payının yüzde 5 olması, konunun yaygınlaşmasının önündeki en büyük engeldi. Bu engeli aşmak isteyen demokratik sivil toplum örgütleri bütün sokaklara televizyonlar koydular. Böylelikle sokaktan gelen geçenlerin de seyredebilmelerini ve yolsuzluklarla ilgili bilgilenmelerini sağladılar.

Örneğe biraz daha yakından baktığımızda görürüz ki başlangıçta Peru halkı tereddütlüdür. Her ne kadar ortalıkta bazı iddialar varsa da somut deliller yoktur. Bu nedenle de toplumun bir kesimi Fujimori hükümetine karşı kuşku duymaktadır ama bir eylem de ortaya koyamamaktadır. Koyamamaktadır çünkü her hangi bir eylemde diğerlerinin yani hükümete güven duymakta olanların ne yapacağını bilememektedir.

Fakat Channel N’in yayınları bu “koordinasyon sorununu” çözdü. Bu rüşvet videolarının sürekli olarak gösterilmesi, hükümetten kuşku duyan vatandaşların duymayan vatandaşların da bilgilendiğini düşündürerek daha cesur davranmaya ve giderek de ortak bir tepki oluşturmaya yöneltti. Sonuçta Fujimori Japonya’ya Vladimiro Montesinos da Venezuela’ya kaçtı. Aradan bir zaman geçtikten sonra ise Montesinos tutuklandı ve yargılandı.

Değişim süreci konumları, fikirleri ve çıkarları farklı kesimler arasında bir tür “koordinasyon sorunu” yaratır. Toplum bir yöne doğru evrilecektir ama mevcut durumda toplumu o yöne hareket ettirecek güç oluşmaz. Çünkü toplumda o yöne gitmesini istemeyenler de vardır. Böylelikle oluşan “koordinasyon sorunu” toplumun hareket etmesini zorlaştırır. İşte bu gibi durumlarda “medya”; aktörler ve kesimler arasında ortak değerler ve fikirler üretmek ve yaygınlaştırmak kapasitesi taşıyan bir “mekanizma” olarak değişimi tetikleyen ve sonuçta “koordinasyon sorununu” çözen bir işlev üstlenir. Medyanın öneminin altını çizen birçok özelliği içinde bence bu özelliği en önemlisi. İşte yukarıda anlattığım Channel N’in hikâyesi medyanın bu işlevini en açık biçimde anlatan bir hikâye.”

Bu anlattığım hikâye Peruluların hikâyesi. Ama bizim hikâyemize benzerliği açık. Bugün CHP tarafından ortaya atılan iddialar, bu iddialara verilen iktidarın tepkileri ve iktidar medyasının refleksleri açıkçası bizim de bir “Kanal N” hikayesine ihtiyacımız olduğunu gösteriyor. Bakalım önümüzdeki günlerde benzer bir hikayeyi yazacak bir adım atılacak mı göreceğiz.

(*) Bu hikâyeyle ilgilenenler şu makaleye bakabilirler: John McMillan ve Pablo Zoido, “How to Subvert Democracy: Montesinos in Peru”, Journal of Economic Perspectives, 2004, 18(4). S: 69-92.

artı gerçek

CELAL BAŞLANGIÇ : Kahrolsun Reza emperyalizmi ve yerli işbirlikçileri!

Emperyalist Reza’nın el konan malları arasında ‘Dayım’ adlı yarış atı da var. Aylık masrafı 30 bin lira. Yani bir at ayda 30 bin lira yiyorsa bir bakanın Reza’nın önüne yatma bedeli nedir?


AKP iktidarına darbe üzerine darbe yapılıyor.

Bu darbeleri “bana kaderimin bir oyunu bu” sanma, bütün bu darbeler emperyalizmin oyunu!

Bu emperyalizmin giremeyeceği kılık yoktur.

Bir Panama Belgeleri olurlar, bir bakmışsınız Vergi Cennetleri kılığında üzerinize gelirler.

O da yetmez Reza Zarrab emperyalizmi olarak yakanıza yapışırlar.

Haçlılar halt etmiş yanlarında.

Önce Panama belgelerinde ortaya çıktı, sonradan Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı olan Azeri kökenli iş insanı Mansimov’un neredeyse üzerine de para ödeyerek Erdoğan ailesine 25 milyon dolar değerinde bir “gemicik” hediye ettiği…

Ardından ikinci darbe Man Adası’ndan geldi.

Bu darbe de emperyalizmin bir oyunuydu elbette!

Daha kısa bir süre önce “Dolarlarınızı TL’ye çevirin” diyen Erdoğan’ın oğlu, kardeşi, eniştesi, dünürü maaile vergi kaçırma ve kara para aklama cenneti olan Man Adası’nda kurulu bir şirkete milyonlarca dolar göndermişlerdi.

AKP henüz bu “darbe”nin şaşkınlığını üzerinden atamadan, ABD’de Zarrab davası başladı.

Erdoğan’ın bakanlarının, banka genel müdürlerinin aldığı rüşvetler, eşi Emine’nin başında olduğu dernekle, oğlu Bilal’in kurduğu vakfa yapılan milyonlarca dolarlık bağışlar ortaya saçıldı.

İşin ilginci Zarrab da aynen Erdoğan ailesine milyonlarca dolar değerinde gemi hediye eden Mansimov gibi “sonradan Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı olan” bir kişiydi.

Demek ki emperyalizm dünyada yeni bir oyun geliştirmişti.

Önce T.C. yurttaşı oluyorlar sonra Erdoğan’ın bakanlarına, genel müdürlerine rüşvet veriyorlar, eşinin, oğlunun kurduğu vakıflara, derneklere, şirketlere bağış yapıyorlar, milyonlarca dolar değerinde “gemicik” hediye ediyorlar.

Ya da rüşvet verecek, aile yakınlarının kuruluşlarına bağış yapacak, şirketlerine “gemicik” hediye edecek emperyalizmin maşası yabancı iş insanları önce T.C. yurttaşı oluyor, sonra da rüşvetleri, bağışları, hediyeleri zorla kabul ettiriyorlar.

Aslında bu AKP iktidarının emperyalizme karşı aldığı en büyük tedbirdi; T.C. yurttaşı olmayandan rüşvet, bağış, “hediye gemicik” kabul edilmiyor. Önce T.C. yurttaşı yapılır sonra rüşvet ve bağış alınıyordu.

Ama yeterli olmadı.

Elbette alınacak başka tedbirler de var. Erdoğan geçenlerde açıkladı:

“Bazı haberler, sinyaller alıyorum. Bazı işadamlarının varlıklarını yurt dışına kaçırma gibi gayretlerin olduğunu duyuyorum. Buradan sesleniyorum, önce kabinemize sesleniyorum, bunların hiçbirine çıkış için asla izin vermemelisiniz. Çünkü bu adımlar ihanet-i vataniyedir. Bu ülkede kazanıp bu kazançları yurt dışına kaçırmak isteyenlere biz iyi gözle bakmayız.”

İşte emperyalizmin bu oyununa karşı alınacak başka önlemler de var.

AKP, saraydan bir OHAL kararnamesi çıkartır, “Yurt dışına varlıkların çıkarılması yasaklanmıştır” der, altına da ekler:

“Burak, Mustafa, Ziya, bacanak ve bazı ahbap çavuşlar hariç…”

Gördüğünüz gibi emperyalizme karşı her türlü tedbir alınıyor.

Emperyalizmin oyununa karşı alınacak her tedbirin mutlaka bir açıklaması var.

AKP’nin üzerine Haçlı orduları gibi gelen emperyalizme karşı örneğin Erdoğan sadece kendinin değil, oğlunun, kardeşinin, bacanağının, eniştesinin de bedenini siper edip tarihi bir nutuk atabilir:

“Ben size niye ‘dolar bozdurun’ diyordum. Şimdi anladığınız değil mi? Çünkü Burak’ın, Mustafa’nın, Ziya’nın elinde çok Türk parası birikmişti. Emperyalizmin dolarını elinden alıp bunu serhat boylarına gönderecektik. Ayrıca Türk lirası olarak gönderseydik Türkiye’nin itibarı sarsılmaz mıydı? Elbette sarsılırdı. Biz Türkiye’nin itibarını korumak için bin yüz odalı saraylar yaptırmış bir ırkın ahvadıyız. Yani emperyalizmin cennetlerinden biri Man Adası’na 15 milyon doları TL olarak gönderip itibarımızı yerle bir edecektik? Gördüğünüz gibi her şey dünyanın parlayan yıldızı Türkiye için.”

AKP kulislerinden gelen bilgilere göre emperyalizme karşı parti kurmayları başka bir savunma hattı geliştiriyorlarmış. Önümüzdeki günlerde İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’dan şöyle bir demeç gelirse hiç şaşırmayın:

“Neymiş, Erdoğan’ın oğlu, eniştesi, kardeşi, bacanağı Man Adası’nda şirket kurmuşlar vergi kaçırmak, kara para aklamak için… Külliyen yalan. Liderimiz Erdoğan’ın yakınları Türkiye’de üniversiteye türbanla girmek yasak olduğu için yurtdışına gidip şirket kurmak zorunda bırakılmışlardı. Ama onlar Allah’ın ne sevgili kullarıdır ki… Şirket kurdukları yer meğer bir cennetmiş. Gerçi vergi cennetiymiş ama cennet cennettir. Allah’ın cennetine sıfat biçilmez.”

Elbette Erdoğan’ın bakanlarının, genel müdürlerinin Reza’dan aldığı rüşvete karşı yapılacak başka savunmalar da geliştiriliyor AKP iktidarı tarafından.

Yani yarın öbür gün AKP iktidarı sözcüsü Bekir Bozdağ şöyle bir demeç patlasırsa pek de yakışır:

“Sonunda Reza’nın bütün malları gibi yarış atı Dayım’a da el koyduk. Bu at var ya bu at, ananasla, kiviyle besleniyormuş. Bu atın aylık masrafı 30 bin Türk lirasıymış. Onu da AKP iktidarı olarak biz üstlendik. Yani buradan bakacak olursak, Reza’nın bir atının ayda 30 bin lira yediği memlekette, iktidarımızın koskoca bakanlarının Reza’nın önüne yatmak için birkaç milyon dolar alması gözünüze mi battı!”

Ama bu “emperyalizm” işinin finalini yapmak “beyefendi”ye yakışır:

“Sonunda Perinçek kardeşim de, Bahçeli kardeşim de gerçekleri gördü. Doğu Bey kaç gündür ‘Bu Reza emperyalizmin bir oyunudur, aslında bu Reza Emperyalizmi’dir. Ama biz sadece buna Reza Emperyalizmi demeyelim. Aynı zamanda Reza Sosyal Emperyalizmi de diyelim’ diye bastırıyor. Kendisini zor engelliyorum valla. Hatta Devlet Bey, partimin ampul olan amblemini dişi kurt Asena olarak değiştirmemi öneriyor. Hatta Asena amblemini seçmemiz aynı zamanda Meral Hanım’ın partisinin de önünü keser, Devlet Bey’in de yüzde 10 barajını aşma ihtimali artarmış.”

O zaman AKP devletini emperyalizme karşı bu savaşta tek başına bırakmayalım, haydi “anti emperyalist” arkadaşlar  hep beraber haykıralım:

“Kahrolsun Reza Emperyalizmi ve Sosyal Emparyalizmi, kahrolsun yerli işbirlikçileri.”

artı gercek

Demirtaş’tan mesaj: Yargı benden kaçıyor

 Tutuklu yargılanan davanın dün görülen duruşmasına getirilmeyen HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın mesajı Twitter hesabından mesaj paylaşıldı. Demirtaş mesajında, “On üç aydır yargı benden kaçıyor” dedi.

Halkların Demokratik Partisi (HDP) Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın tutuklu bulunduğu davanın ilk duruşması dün Ankara 19. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü.

“Güvenlik” gerekçesiyle duruşmaya getirilmeyen ve SEGBİS’le katılmayı reddeden Demirtaş  yaşananlara Twitter hesabından tepki gösterdi.

Demirtaş’ın hesabından paylaşılan mesajda, “Daha önceleri hali içler acısı olan bir yargı vardı. Şimdi o yargı bile yok. Adalet Saraylarında adalet yazısı iyice silindi. Geriye sadece Saray kaldı” dedi.

Bir yıldan fazla süredir yargılamanın yüz yüze yapılmamasına tepki gösteren Demirtaş, mesajında şu ifadelere yer verdi:

Sözde yargıdan kaçıyorum diye tutuklandım, on üç aydır yargı benden kaçıyor. Bu suçları işleyenler yine bir gün yargı önünde hesap verecekler. Biz değil, Saray’ın önünde iki büklüm eğilenler tarihe utanç olarak geçecekler.

Kılıçdaroğlu meydan okudu: ‘Geri adım yok, inadına üzerine yürüyeceğiz’

Londra’da ziyaretlerde bulunan CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu, Rıza Sarraf belgeleriyle ilgili hakkında başlatılan soruşturmaya ilişkin olarak “Ne yaparlarsa yapsınlar, geri adım yok, inadına üzerine yürüyeceğiz” dedi. Tutuklu vekiller ve yargılanan akademisyenlere dikkat çeken Kılıçdaroğlu, “OHAL’in olduğu bir ülkede demokrasiden söz edilemez. Bedeli ne olursa olsun, çocuklarımız için demokrasiyi getireceğiz” diye konuştu.

[Haber görseli]

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, “Eşitlik ve Adalet Kadın Buluşması”nda MİT’in 17-25 Aralık’tan 9 ay önce Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ı Rıza Sarraf için uyardığına ilişkin açıklamaları nedeniyle, hakkında jet hızıyla başlatılan soruşturmayı “tehdit” olarak nitelendirerek, “Ne yaparlarsa yapsınlar, bedeli ne olursa olsun, yurdumuz için, çocuklarımız, bayrağımız, vatanımız için demokrasiyi ya getireceğiz ya getireceğiz” yanıtını verdi. Erdoğan’a da, “Ben konuşuyorum beyefendi gece uyumuyor. Zaten amacım seni gece uyutmamak. Uyutmayacağım seni” sözleriyle meydan okudu.

Kılıçdaroğlu, 16 Nisan referandumunda, yurtdışında en fazla “hayır” oyunun çıktığı İngiltere’nin başkenti Londra’da, Türkiye toplumu temsilcileri ile buluştu. Kılıçdaroğlu şu mesajları verdi:

Tek adama karşı…: Ne olursa olsun, 2019’da Türkiye’ye demokrasiyi bütün kurum ve kurallarıyla getirmenin yolunu açacağız, kapısını aralayacağız. Ondan sonra oturup hep birlikte konuşacağız. Önce demokrasi, önce düşünce özgürlüğü, yargı bağımsızlığı, medya özgürlüğü… Biz demokrasinin bütün kurum ve kurallarını yeniden inşa etmeliyiz. Onun için demokrasi salt benim sorunum değil, hepimizin ortak sorunu, ortak paydasıdır. Bu paydayı büyüteceğiz. Bir referandum yaptık. Referandum mücadelesinde bayrağımızı kullanmadık. Çünkü demokrasi sadece bizim sorunumuz değil, hepimizin ortak sorunuydu. Demokrasi olacak ki, tek adam Türkiye’ye egemen olmasın.

Tarih yazacağız: Hep birlikte 2019’da bu düşüncelerle seçime gireceğiz. Üç seçim olacak yerel yönetimler, milletvekili ve Cumhurbaşkanlığı… Yerel yönetimlerde göreceksiniz, CHP olarak tarih yazacağız. En büyük kentleri alacağız. Referandum bu sonucu gösterdi bize. Aynı kararlılıkla yolumuza devam edeceğiz. Milletvekili seçimleri olacak, sonra cumhurbaşkanlığı seçimleri. İki seçenek var önümüzde bir demokrasi, iki otokrasi. Ya tek adam rejimi ya da demokrasi. Türkiye’yi tek adama teslim edenler, asla ve asla vatansever değillerdir.

Geri adım yok: Türkiye Cumhuriyeti demokrasi mücadelesi verdi, demokrasi için bedeller ödedi. Gencecik çocuklarımız darağaçlarına gönderildi. Geri adım atacağımızı sanıyorlarsa, hiç kimsenin şüphesi olması, en ufak geri adım atmayacağız. Zalimin ve zulmün üzerine inadına inadına yürüyeceğiz. Bizi tehdit ediyorlar, savcılıklara şikâyet ediyorlar. Ne yaparlarsa yapsınlar, bedeli ne olursa olsun, yurdumuz için, çocuklarımız, bayrağımız, vatanımız için demokrasiyi ya getireceğiz ya getireceğiz. Bugün Türkiye’de kimsenin can ve mal güvenliği yoktur. Ama herkese can ve mal güvenliğini demokrasi içinde bizler getireceğiz. Nerede yaşarsak yaşayalım hep birlikte demokrasiyi savunacağız. Bu bizim vatan borcumuzdur.

Vatan borcu: Dikta yönetimine karşı mücadele etmek vatan borcudur. Sizden 2019’da sandığa gittiğinizde, demokrasiden yana oy kullanın, sadece bunu istiyorum. Boşuna mücadele etmiyoruz. Mücadelemiz, adalet, hak, hukuk mücadelesidir. Hakkı, hukuku, adaleti ülkemize getirmeyeceksek, o ülkede niye yaşıyoruz.

Uyutmayacağım: Her gün kavga gerginlik olacaksa, bir adam konuştuğunda ülkenin yarısı diken diken olacaksa o ülkede huzur mu olur! Söylüyorum ya hiç olmazsa bir hafta konuşma. Ben konuşuyorum beyefendi gece uyumuyor. Zaten amacım seni gece uyutmamak. Uyutmayacağım seni. Savcılara şikâyet ediyor, beni şikâyet edeceğine cesaretin varsa adam gibi karşıma çıkarsın, oturur seninle tartışırız. Cesaret edemiyor, karşıma çıkamıyor savcılardan medet umuyor. Sesim çıktığı sürece, demokrasi için asla ve asla susmayacağım. Bu benim ülkeme ve insanıma borcumdur. Biz siyaseti köşeyi dönmek için değil hak, hukuk ve adalet için yapıyoruz. Vatandaş için, vatandaşın huzuru için yapıyoruz siyaseti. Biz onlara benzemeyiz. Bizim ruhumuzda haramilik çetesi yoktur. Haramilerin yönettiği ülkede huzur, barış, kardeşlik olmaz. O nedenle ülkeyi haramilerden temizleyeceğiz. Kavgaysa kavga, sonuna kadar gideceğiz. Hiç ama hiç, topluiğne ucu kadar taviz vermeyeceğiz.

[Haber görseli]

5 MAN ADASI POUNDU HEDİYE

Kılıçdaroğlu’nun katıldığı gecede Man Adası belgeleri de gündemdeydi. İngiltere Türk Birliği Başkanı Hasan Dikme, Kılıçdaroğlu’na, konuşmasını tamamlamasının ardından 5 Man Adası poundu verdi.

Kılıçdaroğlu’ndan Corbyn’e davet

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, İngiltere’de İşçi Partisi Genel Başkanı Jeremy Corbyn ile bir araya geldi. Basına kapalı olarak gerçekleştirilen görüşmede, edinilen bilgiye göre Corbyn’in soruları üzerine 15 Temmuz darbe girişimi sonrası Türkiye’de insan hakları, özgürlükler, yargıya yönelik baskılar, azınlıklar ve Kıbrıs konusu gündeme geldi. Kılıçdaroğlu, darbe girişiminin ardından özellikle gazetecilere, akademisyenlere ve yargı mensuplarına yönelik baskıların arttığını ifade ederek, temel insan haklarına ilişkin yaşanan sorunları dile getirdi. Kılıçdaroğlu, Corbyn’in Kürt sorunu ile ilgili sorusu üzerine de “Kürt sorununu demokrasi ve özgürlük sorunu olarak görüyoruz ve bunun bu çerçevede çözüme kavuşturulmasını savunuyoruz” dedi.

Yemeklere övgü

Corbyn’in Türk yemeklerini sevdiğini ve her gün Türk yemeği yediğini söylemesi üzerine Kılıçdaroğlu, Corbyn’i Türkiye’ye davet etti. Ancak herhangi bir tarih konuşulmadı. Kılıçdaroğlu daha sonra düşünce kuruluşu Democratic Progressive Institude’ün basına kapalı toplantısı ve onuruna verilen yemeğe katıldı.

[Haber görseli]

Demokrasi gelecek, sözü

CHP lideri Kılıçdaroğlu, konuşmasında Barış Bildirisi’ne imza attıkları için üniversitelerden uzaklaştırılan akademisyenlere de değindi.

Kılıçdaroğlu, “Onların tamamını görevlerine iade edeceğiz. Halkın oylarıyla seçilmiş milletvekilleri hapislerde, tamamı hapisten çıkacak. Çünkü biz milli iradeye saygılıyız. Eğer bir ülkede milletvekilleri hapisteyse, gazeteciler hapse atılıyorsa o ülkede demokrasi yoktur. Olmayan demokrasiyi Türkiye’ye getireceğiz. OHAL uygulamalarının olduğu bir ülkede demokrasiden söz edilemez. Devletin bir kişiye teslim edildiği bir ülkede demokrasiden söz edilemez” dedi. Kemal Kılıçdaroğlu, yurtdışında yaşayan yurttaşların, birçok sorun yaşadığını, ancak bunu TBMM’de dile getiremediklerine dikkat çekti. Siyasi Partiler Yasasası değişikliğiyle “yurtdışı seçim çevresi” getirilmesini savunduklarını belirten Kılıçdaroğlu, “Yurtdışında oylama yapılmalı ve seçilen vatandaşlarımız TBMM’ye gelmeli ve sizleri temsil etmeli” dedi.

Cumhuriyet Ayşe Sayın