Anasayfa Haber BÜŞRA ERSANLI VE GÜNAY GÖKSU ÖZDOĞAN ANLATTI “Üniversite, Üniversite Olmak İçin Çaba...

BÜŞRA ERSANLI VE GÜNAY GÖKSU ÖZDOĞAN ANLATTI “Üniversite, Üniversite Olmak İçin Çaba Sarfetmeli”

Paylaş

Marmara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde bir oda boşaldı.

Prof. Dr. Büşra Ersanlı ve Prof. Dr. Günay Göksu Özdoğan, emekliye ayrılmalarının ardından sözleşme ile derslere devam etmeleri engellenmeleri üzerine fakültedeki odalarını boşalttı.

Odada toplanma işlemleri sürerken iki akademisyen ile buluşuyoruz. Kitaplar eve gidecekler, kalan akademisyenlerin alanlarına uygun olanlar, okulda kalacaklar şeklinde ayrılıyor.

Toplanmaya verilen arada iki akademisyen ile konuşuyoruz.

Günay Göksu Özdoğan 1979’da araştırma görevlisi olarak girdiği üniversiteden, Büşra Ersanlı 1990’da geldiği fakülteden ayrılıyor.

40 yıla yakın akademide olan iki insanla, akademide geçmişten günümüze baskıları, bugün yaşanan tasfiyeleri, Barış bildirisini, akademinin ihraçlara karşı tepkisini, genç akademisyenlere tavsiyelerini konuştuk.

“Gördüğümüz en geniş çaplı tasfiye”

Türkiye’de akademide baskıların artıp azaldığı dönemleri nasıl sınıflandırırsınız? Bugün Kanun Hükmünde Kararnameler ile 4 bin 811 akademisyenin ihraç edildiği dönem nereye düşer?

Büşra Ersanlı (B.E.): Türkiye’de üniversitelerde yapılan her reform hareketi bir tasfiye ile birlikte yürüdü. Görmediğimiz bir şey değildi bu. Darülfünun’un kapatılmasıyla medrese hocaları tasfiye ediliyor. Halbuki onların bazılarının birikimi yeni gelenlerden çok daha iyi. Sadece dini yanını ortadan kaldırmak için yapılan düz mantıklı bir iş.

1933’te bir takım insanlar üniversiteden uzaklaştırılıyor. 45-49’da tekrar bir takım insanlar tasfiye oluyor. 60’larda, 70’lerde de tasfiyeler var. Sonra 80 darbesi ile çok büyük bir tasfiye oluyor.

Reform demek, yenilik ve ilerlemeyi içeren bir şey politik anlamda, ama Türkiye’de reform bir takım insanlardan kurtulma ve iktidarın işine yarayacak yeni insanları alma anlamı taşıyor. Mesele buradan bile faul. Biz buna yabancı değiliz.

Şimdi yaşanan daha geniş çaplı ve Türkiye birçok açıdan daha zor durumda. Daha saldırgan ve daha baskıcı bir metotlar kullanılıyor.

Şu andaki baskı daha yaygın çünkü muhalefet alanı zaman içinde daha genişlemiş durumda. Muhalefet alanı daha genişleyince telaş ve saldırı daha yüksek oluyor.

Günay Göksu Özdoğan (G.G. Ö.): Üniversite reformu yapıyoruz diye özellikle 1933’te Darülfünun’dan üniversiteye geçerken geniş tasfiye hareketi olmuştu. Fakat ondan sonrakiler 1944, 27 Mayıs sonrası, 1970’lerde de takibata uğrayanlar, 12 Eylül sonrası… Bunlarda benim gözümde reform yok, tamamen baskı. Belli ideolojik konumlandırmalar üzerinden insanlar tasfiye edildiler. Bunların büyük kısmı da solda aktif olan hocalardı.

Son olaya baktığımda, bu çok daha geniş çaplı. İnsanlar, ya bildiriye imza attıkları ya da Fetullah Gülen hareketine mensup oldukları için, “zımmen darbe teşebbüsü içinde oldukları gerekçesiyle” tasfiye edilmiş oldular.

Şimdiye dek gördüğümüz en geniş çaplı tasfiye. Üstelik insanları “Türkiye’yi bölüyorsunuz” diyerek, “bölücülükle” suçlamak da gündeme geldi. Eskiden “Sovyet yanlıları, komünistleri anarşistler, irticacılar” derlerdi. 28 Şubat’ı yaşadık ama 28 Şubat’ta üniversitelere bu kadar dokunan bir şey olmadı.

“80’de Marmara özlük haklarını korumuştu”

* Özdoğan, kapısındaki çalışma saatları tablosuna “Toplan ‘out” notu düşmüş.

Siz şimdiye dek üniversiteye yönelik baskıları nasıl hissettiniz?

G.G.Ö.: 1979 Haziran’ında başladım, 12 Eylül bir sene sonra oldu. Akabinde tüm bu tasfiyeler, 1402’lik dediğimiz gruplar ortaya çıkıt. O dönem adı Marmara Üniversitesi bile değildi. Kurucu rektör Orhan Oğuz aktifti.

Olumlu bir şey olduğunu görmüştüm; Marmara Üniversitesi’ne mensup insanlar, bir profesör tutuklandı ama üniversite bu insanlara kapısını kapamadı, korudu, özlük haklarından yararlandılar, serbest kaldıktan sonra görevlerine devam ettiler.

İnsanları tasfiye etme aşamasında o kadar yüksek derecede olmasa da, sosyal bilimler üzerinde her zaman bir baskı vardı. Her zaman bu baskıyı üzerimizde hissettik.

Ara ara, rektörlükten yazılar gelir, “Ermeni meselesini şöyle çalışacaksınız” derdi. Devletin politikasının olumlanması hedefiyle yapılan telkinler olmuştur.

Doktora tezleri yazarken, danışmanlık yaparken her zaman zorlanırdık, başlığını öyle mi koysak böyle mi koysak diye. Hiçbir zaman özgür bir ortamda sosyal bilim faaliyeti yapılabiliyor diyemedik.

İstisnalar da vardı. Boğaziçi Üniversitesi’nde doktoramı yaparken orada böyle bir baskı hissetmedim.

B. E: Biz o zaman öğrenci ve araştırmacı konumundaydık, öğretim üyesi konumunda değildik. Öğretim üyesi konumuna girdiğin zaman, başından beri hissettiğim şey şu; devlet kurumuna giriyorsun, aldığımız ilk, orta, lise eğitimi itibariyle “kendini toparlayacaksın, hassas konulara girmeyeceksin.” Bu hisle giriyorsun devlet üniversitesine.

G.G.Ö.: Bu var, fakat bazı üniversiteler, Boğaziçi Üniversitesi örneğin, sanki yastık gibi, devletten gelen baskıyı insanlar üzerinde uygulamıyordu.

“Üniversiteler baskıyı niye içselleştiriyor?”

Üniversitelerin baskıya karşı tutumunu nasıl görüyorsunuz? Nasıl olmalı?

G.G.Ö.: Devletten gelen baskı var ama neden üniversiteler devletin baskısını bu kadar yüksek şekilde içselleştiriyorlar be kendi hocaları üzerinde bu baskıyı uygulamaya kalkıyorlar? Akademisyenlik kimliği ile ortaya çıkan insanlar, siz bu baskıyı niye eğitimin içinde sürdürüyorsunuz?

Burada hepimizin bir sorumluluğu var. Belki de bugünden yarına alacağımız en önemli ders bu olmalı Üniversitenin içindeki insanların direnebilmesi lazım.

B.E.: Üniversite ve akademisyenlik, bilgi ve bilim üretmek ne demektir. Bizle hiç alakası yok. Üniversitenin gelişmesi ve bilgi üretme bilim üretme konularında insanların nasıl bir ortamda olması gerektiğine dair araştırma yok. Üniversiteyi siyasetin doğal alanı olarak görüyorlar.

Türkiye, dünya çapındaki üniversite kuruluşu, tarihi gelişimi, uluslararası anlaşmalar, tavsiye kararları ile bağ kurmuş durumda değil. İngiltere 1988 yılında ülke çapında karar alarak üniversite hocalarına belli imtiyazlar sağlıyor, ufak çaplı dokunulmazlık gibi. Uluslararası anlaşmalarda, tavsiye kararlarda üniversite ortamının bir tanımı var. Bunun en başında gelen özelliği; “Üniversiteye herhangi bir siyasi ve ekonomik baskı uy-gu-la-na-maz.”

Akademisyenin en önemli vazifelerinden biri yaşadığı toplumdaki sorunlarla ilgilenmek ve onlar için bilgi üretmek. Bu tanımlarla hiçbir irtibat kurulmamış. Türkiye siyasi kültürü, üniversiteleri de bilgi üretmeyi de, bilimi de devlet vazifesinin, bürokrasisisin parçası, kendine insan sağlayan bir alan olarak görüyor.

G.G.Ö.: Türkiye’de üniversiteler özerk bir kurum oldukları, aydın bağımsızlığı içinde hareket etmeleri konusunda kendi kendilerini de ikna etmiş değiller. Kendileri de bunu içselleştirmemiş. Gördüğüm şey bu.

Belki buradan ders alırız; üniversite, üniversite olmak için çaba sarfetmeli. Üniversite, üniversite fikrine sahip çıkmalı. Ama bu yöneticilerle bu olmuyor.

Üniversitelerin bunu tartışması lazım. Arkadaşlar düşünelim taşınalım kafa kafaya verelim, üniversitelerimizi nasıl gerçek bir üniversite haline getirebiliriz konuşalım.

Sorun sadece yönetim de değil, o insanların içinden çıkıyor o yönetim. Herkes fikrini yazıyor tartışılıyor. Marmara Üniversitesi’nde böyle bir şey var mı? Bir posta var sadece ölenlerin haberini veriyor, resmi bilgilendirme yapılıyor.

“Üniversite yönetimi kötü sınav verdi”

Türkiye’de Barış bildirisi ve ihraçlar sonrası akademi nasıl bir sınav verdi?

B.E.: Yönetim çok kötü bir sınav verdi. Üniversiteleri devletin bakanlığı gibi görüyorlar. Ama dayanışma açısından insanların bilinci arttı. Akademisyen kavramı Türkiye siyasetinin içine başka bir yer edinmeye de başladı.

G.G.Ö.: Bizim rektör de laflar etmiş, kendine göre karar vermiş, “suçtur” diyor. [Barış bildirisi imzacılarına yönelik soruşturmaya ilişkin] Komisyon kurdun. Komisyonu kurmakla birlikte ona paralel şöyle bir şey yapamaz mıydın; imza atan insanlar var onları çağır, “Arkadaşlar ben bunun öyle olduğunu düşünmüyorum, siz niye buna imza attınız, hangi düşünceyle  bunu yaptınız” de.

Üniversiteler “Acaba barışı istemenin yolu böyle mi olmalı, yoksa şöyle mi olmalı” diye bir tartışma açamaz mıydı?

Zaten üniversite bunu yapmalı. Bunu tartışabilirdik. Öyle bir zemin yok. Bundan sonra yapılması gereken, kazanım olacaksa, her şerden sonunda hayır çıkacak gibi oluyorsa, üniversite kendine ayna tutmalı, kendi kendimizi kandırmayalım.

Bir taraftan yönetimler çok kötü ama bir taraftan da çok ciddi bir dayanışma çemberi oluşturan insanlar var. İnşallah bu giderek büyüyecek. [Hayatına son veren akademisyen Mehmet Fatih Traş] O arkadaşımıza elimizi mi uzatamamışız, farkına mı varamamışız…

Bir dayanışma halkası oldu. Bunlar da olumlu şeyler.

“Yeni teorilere ihtiyaç var”

1980’deki ihraçları da gördünüz, bugünkü ihraçların geri dönüşü, akademiye etkisi nasıl olur?

G.G.Ö.: Zor bir soru. O da uzun sürdü. 12 Eylül sonrası insanlar sekiz sene sonra falan geri gelebildiler. Bir dönemin tasfiye edilmesi gerekiyordu. Arada şöyle fark var; orada insanlar şunu görüyordu; “bu askeri darbe Türkiye tekrar sivilleşecek”, bugün yaşadığımız şey biraz tuhaf.

Dünya kötü bir dönemin içine girdi. Karanlık bir dönemin içine girdik. Bir yandan ekolojik devrime ihtiyaç var, bir taraftan da neoliberal piyasalaşmanın peşinden giden çok sayıda konformist insanlar üretiyoruz. Bunların hepsinin birlikte düşünülmesi gerekiyor. Yeni teorilere ihtiyaç var. Sosyal bilim buradan belki tekrar yükselme yapabilir.

B.E.: Sosyoloji olmadan siyaset bilimi diye bir şey olmaz. Siyaset insanlarla yapılan bir şey. Arz talep, kimin neye ihtiyacı var, kimler bir araya gelebilecek, bunlar toplumsal yapı ile ilgili şeyler.

Sosyolojiyi siyaset biliminden ayırma Türkiye’de çok vardır. Çünkü siyaseti devlete hizmet olarak görür Türkiye. Ama bu bağ tarihsel olarak kopamaz. Sosyal yapının etraflı olarak incelenmesi ve bu konuda bilgi üretimi devam edecek. Bunun yolları çok daha gelişmiş olacak. Gelişen noktalar da var, bundan önce daha ziyade devlet arşivlerinde tarihçilik yapılıyordu, son 20-30 yılda artık anılar, tanıklıklar, sözlü tarih, edebiyat bütün bunlar devreye girdi belge olarak.

“Uygun bir dil insanları yanyana getirebilir”

Sizin de imzacısı olduğunuz “Bu suça ortak olmayacağız” bildirisinin mesajı neydi, muhataplarına ulaşabildi mi?

B.E.: Söylemek istediğimiz mesajı şu anlamda verdi; yapılan bir zulüm vardı, biz bu zulümün öznelerini tam olarak bilemedik, çok büyük bir zulüm vardı ve bunu önleme konusunda devletin gayret göstermediğini gördük. Bunu gördüğümüz zaman o bizde, herkeste bir travma yarattı. Sur’da, Cizre’de, Nusaybin’de o sahneleri gördüğümüz zaman zaten var olan, bildiğimiz haksızlıkların üstüne bina edilmiş ekstra bir zulüm görmeye başladık.

Bunun öznelerinin yüzde kaçı PKK’ye ait yüzde kaçı devlete ait biz bilemeyiz. Ama hiç önemi yok. Orada engellenen bir durum yoktu. Engellenmedi bu. Engellenmek için diyalog kullanılmadı. Bizi bu ilgilendirir. Siyaset bilimciyiz. Engellemek için diyalog kullanılmadı.

Dolayısıyla biz buna duyduğumuz tepkiyi, böyle bir imza metni vardı ve onu imzalayarak gösterdik. O metni ben yazar mıydım, yazmazdım. Ben daha başka bir metin yazardım. Bizlere danışılsaydı belki beş bin kişi imzalardı. Sadece kendi yakınındaki, senin gibi düşünen, senin tarzında tepki duyanlarla yetinmeyeceksin, senin dışında tepki duyabileceklere soracaksın. Birazcık başka türlü, daha edebi bir metin olsaydı, daha çok imzacı alırdı, bu denli insan zarar görmeyebilirdi belki.

İmzaladığıma pişman değilim.

G.G.Ö.: Bu metne imzasını atanlar devlete şu mesajı vermek istiyor; “Sorumluluğunu bil, buradan barış durumuna yürümemiz lazım”. Bu ancak devlete söylenecek bir şey, muhatabım o.

Kamuoyuna da verilmiş bir mesaj bu; “Bu rahatsız edici bir durum. Bunun bitirilmesi lazım.”

Başka bir dilde yazılsaydı acaba toplum içinde çok daha fazla sayıda insan “Bu insanlar haklı , biz de bunun altına imza atabilirdik” der miydi, deseydi acaba, etkisi olur muydu, devlet de başka türlü davranmaya gider miydi diye zaman zaman kendime bunu sormuyor değilim. Bu naif düşünce olabilir, sanki bildiri yazılacak, bilmem kaç kişi imzalayacak devlet politikasını mı değiştirecek. Naif bir şey ama. Her şeyin bir ilki olabilir. Böyle durumlarda dilimize dikkat etmeliyiz.

Sanki meramımız daha değişik anlatılabilirdi. Her zaman radikal dil kullanmanın her zaman doğru olmayabileceğini düşünüyorum. Benim bakış açım şudur; hiçbir zaman bağcıyı dövme taraftarı değilim ben üzüm yemek isterim. Onun etki yaratmasını isterdim.

Nasıl söylediğimiz ne söylediğimizden öne geçiyor. Çağımızda bu çok önemli oldu. Tüm bu müzakere teknikleri, insanları barıştırma yanyana getirme meseleleri dilden geçecek. Uygun bir dil kullanırsan insanlar yanyana gelir.

İmzaladığıma katiyen pişman değilim. Söylediklerim, bazı şeylerden ders çıkarmak için, ileriye yönelik.

“Öğrencileri ortada bıraktılar”

* Odadan toplananlar arasında Özdoğan ve Ersanlı’nın 1982 yılından bir fotoğrafı.

Bu sürecin sonunda emekliliklerini istediniz, devam eden dersleri, tez danışmanlıklarınızı sürdürmek için başvurularınız önce kabul, sonra ret aldı. Ne dersiniz? 

B.E.: Nasıl olsa bir sene içinde emekli olacaktık. Bizi bu çok manevi olarak büyük etki yaratmaz. Biraz erken emekli olmuş olduk. Ancak bir geçiş dönemi, adab-ı muaşeret diye bir şey vardır.

[Derslerimizi vermemizin engellenmesi] Doktora öğrencilerimizi çok ilgilendirir. Benimle tez yazmak isteyeni sen başkasına zorlayamazsın. Düşünmüş taşınmış, bu insanlar bizimle tez yazmayı seçmiş. Onları ortada bırakıyorsun. Bir üniversitenin ilk önce düşünmesi gereken bir şey.

G.G.Ö.: Esas mağduriyetin bu olacağını düşünmüyor, “Bunlar danışmansız kalmasın bir an önce danışman atayalım” diyor. Bu kadar mekanik bir şey değil ki. İnsanlar konular itibariyle birebirlerini buluyor. Sen de doğru diyorsun bu tezi yönetebilirim. Karşılıklı alışveriş meselesi. Akademia budur. Bunu kendi üniversitemde bunu görmediğim için son derece üzgünüm. 79’dan bu güne hala o noktaya gelemedik.

B.E. : Türkçe bölümler açıldı, fakülte kurulundaydım, fikrimizi sordular, ders programı yaptılar, “gender konması lazım” dedim. Yöneticilerden işittiğim buydu; “Erkek öğrenciler utanıyorlar.” Çok şaşırdım. Sonra Bologna sürecine uymak için bu bölümlere de o derslerin konduğunu duydum. Bizim burada “sen dersini vermezsin sakıncalısın” muamelesi görmemiz çok ters bir şey. Üniversitenin ne olduğunu hiç kavramamış bir yönetim olduğunu gösteriyor.

Geçiş adabı da önemli. Biz zaten kendimizi bilen insanlarız. Yorulduğumuz, kalabalık sınıfları iyi idare edemeyeceğimiz için lisans derslerini kendimiz bıraktık. Doktora veya seçmeli veriyoruz. Bunları da geçiş olarak tek bir dersle geçiş dönemi yapılabilirdi. Bu da konuşulabilir. Bunlar da konuşulmuyor.

G.G.Ö.: Öğrenci mağduriyeti lafları palavra. Şöyle bakılıyor; “Yukarda ne diyecekler, bunlar imzacı ben ne yapayım”. Bu bakışın üniversiteyle alakası yok.

B.E:: “Ben devlete hizmet ediyorum bunlar etmiyor, etmeyenler dışarda dursun” olarak üniversiteyi gördüğün zaman ona üniversite denmez. Böyle bir öğretim üyeliği olur mu.

“Üniversiteler önce kendi içlerine dönüp baksınlar”

G.G.Ö.: Ben zaten emekli olma durumuna gelmiştim. Beni ilk etkileyen şeylerden biri Nesrin Uçarlar’ın Türkiye’de dil hakları üzerine yazdığı tez sürecinde yaşadıklarımızdı. Kendi kendime demiştim ki; “burası da akademik kıvama gelebilir diye senelerdir sabırla bekledik, demek ki gelmemiş.”

Aradan zaman geçti, siyasal bilgiler fakültesi kuruldu. Ben de yönetim kurulu üyesi oldum. Kurulan Türkçe bölümün müfredatı konusu çıktı. Yönetim kurulunda tartışılıyor olması lazım. Bize bir şey sormadılar, yönetim kurulu kararı buymuş gibi rektörlüğe gönderdiler. O zaman çok fena oldum. Şahsım adına değil, burası siyasal bilgiler fakültesi, öğrencilerimize katılımcı karar alma mekanizmasının demokrasi açısından en temel veri olduğunu söylüyoruz ama benim fakültem bunu yapmıyor. Bölümün insanları da buna sahip çıkmadılar. Sen kendi küçük ölçeğinde demokratik karar alma sürecine sahip çıkmıyorsan neye sahip çıkacaksın.

Üniversiteler önce kendi içlerine dönüp baksınlar. Türkiye otoriter ama iyi güzel de burada ne yapıyoruz, burada da aynı. Buradan en küçük ölçekten, en lokal ölçekten direnmek gerekiyor. Oradan mücadele etmek gerekiyor. Onu yapmadığın zaman her şey afaki kalıyor. O zaman tamam dedim, emekli olayım. Öğrencileri seviyorum, ders vermeyi de seviyorum ama büyün bu şeylere şahit olmak istemiyorum.

Araya başka şeyler girdi, en son 15 Temmuz gününden sonra rektörlükten mesaj geldi “Gep birlikte cüppelerimizi giyip meydana gidiyoruz vatan caddesine” diye.  O zaman dedim ki yarın veriyorum emekliliğimi. Demokrasiden bu kadar anlamayan üniversite birden bire demokrasi havarisi kesiliyor. Bu belki kişisel bir şey, ama geldiğimiz nokta bu. Enerjimiz var, keşke böyle olmasaydı, daha uzun süreler verimli olabiliyorsak olmaya devam etseydik.

“Genç akademisyenler akademik hayattan kopmasınlar”

İhraç edilenler arasında genç akademisyenler de var. Onlara ne demek istersiniz?

B.E:: Çalışmalarını kendi imkanları ile sürdürmelerine elimizden gelen yardımı yapabiliriz. Akademik hayattan tam kopmasınlar. İsteyenlere akademik çalışmalarını sürdürmeleri için elimizden gelen yardımı yaparız. Eğitim Sen’in sayesinde maddi katkı yapılıyor, katkılarımızı yapabiliriz. Herkes yakınındakiyle ilgilenmek durumunda. Bu insanların bilgi üretmek, bilim yapmak, eleştirel düşünceye emek vermeyi tercih etmesi bizim için çok değerli bir şey.

Eğitim Sen’in varlığı çok önemli. Bu süreçte hukuki, maddi, manevi olarak Türkiye’de böyle bir sendikanın varlığı öğretim üyeleri açısından, öğretmenler açısından çok önemli. Binlerce öğretmen işsiz kaldı. Onlar da çok genç. Yerinden yurdundan oldu insanlar. Bütünsel olarak bakmak lazım. Biz kendi tanıdığımıza akademik olarak yardımcı oluruz. Bütün bunlar için sendikanın kısıtlı katkıları dışında nasıl katkı yapabileceğiz, bunu düşünmek ve bunla ilgilenmek zorundayız.

Gençlerin de talepleri olabilir, tekrar düşünülür. İrtibat halindeyiz zaten. Her olanakta paneller, dersler, konferansla düzenleyebiliriz.

İntihar çok sarstı bizi. Bir genci bu kadar çaresizliğe itmekle, sokakta ölü sürüklemek benim ruhumda aynı etkiyi yapıyor. Çaresizlik çok büyük bir işkence. İnsanlara çaresizlik şırınga etmek çok büyük bir işkence.

Hükümete mesaj: “Diyalog ve kucaklayıcı söylem”

Barış bildirisinde seslendiğiniz hükümete tekrar seslenir misiniz, mesajınız ne olur?

B.E.: Kendilerini tek başlarına değil başkaları ile birlikte düşünmeye davet ederiz. Diyalog kurmak zorunda olduklarını söyleriz.  Bu memleket hepimizin, ne onlar bizi atabilir ne biz onları atabiliriz, diyalog kurmanın önemine tekrar yeniden gündeme getirsinler. Başka da çareleri yok zaten. Kendilerine de zarar veriyorlar.

G.G.Ö.: Hatırlatmak lazım, daha kucaklayıcı konuşmalar yapılıyordu bir dönem. O partinin seçmeni olmak gerekmiyor. Bu partinin de başkanının da daha kucaklayıcı konuşmaları vardı. O günlere geri dönmelerini umuyorum, tavsiye ediyorum.

“Türkiye taslaktaki anayasa ile yönetilmeyi haketmiyor”

“Kutuplaştırıcı”, “Kucaklayıcı” söylem referandum süreci ile tekrar gündemde. Siz referandumla ilgili ne düşünüyorsunuz?

G.G.Ö.: İnsan analizlerinde tıkanıyor. Sadece sezgisel bir şey söyleme durumu çıkıyor ortaya. Bir sezgi ve belki biraz da wishful thinking gibi, öyle olsa iyi olur diye düşündüğüm şey, küçük bir ihtimal de olsa hayır çıkabileceğini düşünüyorum referandumdan.

En azından Türkiye böyle bir anayasa ile yönetmeyi hak etmiyor. Son derece arkaik, dünyada hiçbir ülkede olmaması gereken bir anayasa. Türkiye de bunu hiç hak etmiyor. Bunun kalıcı hale gelmesini önlemiş olacağız. O açıdan çok önemsiyorum.

Ama hayır çıktığında hükümetten nasıl reaksiyon çıkar, yine dışlayıcı ve öfkelerini kabartan bir sonuç mu doğurur,  yoksa buradan ders alıp “demek ki işi çok fazla zorlamışız biraz bakalım tekrar kucaklayıcı olmaya çalışalım” mı derler bilmiyorum.  Sadece küçük bir ihtimal de olsa hayır çıkabilir diye bir öngörüm var.

B.E.: Ben bu ihtimali daha fazla görüyüm. Son sözüm hayırlı olsun. (BK)

Büşra Ersanlı hakkında

İstanbul´da doğdu. 1978´de Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü´nden mezun oldu ve aynı üniversitenin Siyaset Bilimi Bölümü’nden yüksek lisans (1981) ve doktora (1989) dereceleri aldı. Doktora tezi İktidar ve Tarih, Türkiye’de “Resmi Tarih” Tezinin Oluşumu (1929-1937) başlığıyla kitap olarak yayımlandı (AFA, 1992; İletişim Yayınları 1996). Başlıca akademik ilgi alanları olan siyaset kuramları, milliyetçilik, Türk milliyetçiliği, milli tarih yazımı, Orta Asya, Kafkaslar, Rusya Federasyonu, Avrasya çalışmaları ve toplumsal cinsiyet üzerine çok sayıda Türkçe ve yabancı dillerde yayımlanmış makaleleri var. Bağımsızlığın İlk Yılları: Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Türkmenistan (Kültür Bakanlığı Yayınları, 1994) ve Türk Cumhuriyetleri Kültür Profili: Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Türkmenistan (Kültür Bakanlığı Yayınları, 1995) derleme kitaplarıyla; Orazpolat Ekaev ile Türkmenistan’da Toplum ve Kültür (Kültür Bakanlığı Yayınları, 1998); Hüsamettin Memedov ile Söz’ün Saz’ın, Ateş’in Ülkesi: Azerbaycan ( DA Yayıncılık, 2004) ve İbrahim Mazlum ile Her Yerde Her Zaman Siyaset: Türkiye’de Siyasal Kültür, Siyasal Sistem ve Kadın (KA-DER, 2008) başlıklı çalışmaları var.

Çeşitli insan hakları platformlarına, KA-DER ( Kadın Adayları Destekleme Derneği), AÇEV (Anne ve Çocuk Eğitim Vakfı) gibi birçok derneğin eğitim çalışmalarına destek verdi. Ayrüca Türkiye Ekonomi ve Sosyal Tarih Vakfı (TESEV), Üniversite Profesörleri Derneği, Helsinki Yurttaşlar Derneği, 10 Aralık Hareketi, Barış ve Demokrasi Partisi Parti Meclisi’ne seçilen Ersanlı, TBMM çatısı altında başlatılan yeni anayasa hazırlık çalışmaları çerçevesinde BDP Anayasa Komisyonu’nda yer aldı, partiler arası hazırlık ve uzlaşma görüşmelerine katılarak bilimsel ve siyasal birikimini yeni anayasa süresince yansıtmaya çalıştı.

1990 yılından beri Marmara Üniversitesi İngilizce Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesiydi.

Günay Göksu Özdoğan hakkında

1950’de İstanbul’da doğdu. Ortaöğrenimini Arnavutköy Amerikan Kız Koleji’nde, yüksek öğrenimini Boğaziçi Üniversitesi İşletme Bölümü’nde tamamladı. Yüksek lisansını (1975) Endüstriyel İlişkiler dalında İngiltere’de London School of Economics’de, doktorasını (1990) Boğaziçi Üniversitesi Sosyal Bilimler Bölümü’nde Siyaset Bilimi dalında yaptı.

1979’da araştırma görevlisi olarak Marmara Üniversitesi’ne girdi. 1996’da aynı üniversitenin Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde doçent oldu. Ulusçuluk, Türkî Cumhuriyetler’de uluslaşma, azınlık-devlet ilişkileri ve Balkanlar üzerine Türkçe ve İngilizce derleme eserleri ve makaleleri yayımlandı.

Doktora tezi Turan’dan Bozkurt’a: Tek Parti Döneminde Türkçülük (1931-1946) (İletişim Yayınları, 2001) adıyla yayımlandı ve 2002’de Tarih Vakfı-Afet İnan Tarih Araştırma Ödülü’nü aldı. Balkan ve Türk milliyetçilikleri, Sovyet uluslar politikası, Türki cumhuriyetlerde uluslaşma süreci ve azınlık sorunları üzerine çeşitli yerli-yabancı dergi ve kitaplarda makaleleriyle dört derleme kitabı (Kemali Saybaşılı ile Balkans: A mirror of the New İnternational Order, Eren, 1995; Gül Tokay ile  Redefining Nation, State and Citizen İstanbul, Eren, 2000; Ayhan Kaya ile Uluslararası İlişkilerde Sınır Tanımayan Sorunlar, Bağlam Yayınları, 2004; Gencer Özcan ve Şule Kut ile  Türk Dış Politikasını Düşünmek: A. Haluk Ülman’a Armağan, Der Yayınları, 2012) ve iki ortak yazarlı (G.G Özdoğan-Füsün Üstel-Karin Karakaşlı-Ferhat Kentel, Türkiye’de Ermeniler: Cemaat-Birey-Yurttaş, Bilgi Üniversitesi Yayınevi, 2009; G.G. Özdoğan-Ohannes Kılıçdağı, Türkiye Ermenilerini Duymak: Sorunlar, Talepler ve Çözüm Önerileri, TESEV Yayınları, 2011) çalışmaları bulunuyor.

Beyza Kural

Marmara Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü mezunu. Kasım 2012’den beri bianet’te muhabir olarak çalışıyor.

bia
Paylaş

Yorum yapın

Please enter your comment!
Please enter your name here