Anasayfa Köşe Yazıları Çiğdem Özbaş: Referandumlar

Çiğdem Özbaş: Referandumlar

Paylaş

Anarşist yazar Emma Goldman “Oy vermek bir şeyleri değiştirseydi yasaklanırdı” diyor.

Tarihteki büyük sosyal değişimlerin hiç birinin oy vererek gerçekleşmemiş olması, hep şiddet gerektirmesi anarşistlerin bu söylemini doğruluyor. Örneğin, Türkiye Cumhuriyeti halk oylaması ile değil, 1908 devrimi ile başlayan 1919-1922 savaşı ile devam eden bir dizi şiddet eylemi ile kuruldu.

Ancak, buradan oy vermenin önemsiz olduğu sonucuna ulaşmamız mümkün değil. Oy vermek halkın bilinç düzeyi tarafından biçimlenirken, halkın bilinç düzeyini de biçimlendiriyor. Oy vermenin sonuçları hem aşağıdakilerin faaliyetleri tarafından şekilleniyor hem de o faaliyetleri etkileyebiliyor.

Diktatörlüklerin referandumlarda meşruiyet arayışı

En zalim diktatörlükler bile kendi iktidarlarını meşrulaştırmak için referanduma başvuruyor. Türkiye’de 12 Eylül rejimi, generaller tarafından dayatılan anayasayı tasdik ettirmek için 1982’de anayasa referandumu gerçekleştirdi. Yunanistan’da Albaylar Cuntası 21 Nisan 1967’de darbeyle iktidara el koyduktan sonra Kasım 1968’de referanduma gitti. Şili’de General Augusto Pinoche Eylül 1973’de 3000 den fazla insanın öldürüldüğü, on binlerce insana işkence yapıldığı ve 100,000’den fazla kişinin tutuklandığı kanlı darbeyi referandumla meşrulaştırmak üzere 1980 yılına kadar bekledi. Almanya’da 19 Ağustos 1934’de Adolf Hitler’in tüm siyasi güçleri tek elde toplamasını meşrulaştıran anayasa değişikliği için referandum düzenlendi.

Diğer yandan, Sovyetler Birliği’nde Stalin’in yükselişinden 1991 yılına ve Doğu Avrupa’da 1948’den 1989’a kadar geçen dönemde %100 bazen de %101 ile zafer ilan edilen “seçimler” yaşandı. Zira oradaki fark kimsenin seçimlere zaten inanmıyor olmasıydı.
Diktatoryal rejimler tarafından gerçekleştirilen referandumların ortak karakteri seçmenlere dönük yaygın bir baskı atmosferi sonucunda yüksek oranda “evet” sonucu çıkartılır.
Darbe sonrası referandumların büyük babası

Bütün bu darbe sonrası referandumların büyük babası, Louis Napoléon Bonaparte’ın gerçekleştirdiği Fransa’daki darbe sonrası referandumdur. Bonaparte 1848’de cumhurbaşkanı seçildi, anayasa dört yılını tamamlayan bir cumhurbaşkanının yeniden seçilmesini önlüyordu. Bonaparte’ın tekrar seçilmesine izin veren anayasal değişiklikleri parlamento reddedince 2 Aralık 1851’de bir darbe gerçekleştirdi ve hemen sonrasında istediği yeni anayasayı meşrulaştırmak üzere referanduma gitti. Hileli de olsa, Bonaparte oyların % 92’sini aldı.

Marks’ın devlet ve yönetici sınıflar arasındaki ilişki ve bu durumda devlet mekanizmasının göreli bağımsızlığı üzerine sofistike analizi kendisinin Stalinizm’in mekanik “Marksizm”inden ne kadar uzak olduğunu gösteriyor.

Marks’ın 1851 Darbesi ve referandum analizi daha sonraki referandumlar için bir ipucu veriyor. Marks, Bonaparte’ın otokratik bir rejim kurmak üzere referandumu nasıl kullanabileceğini anlamaya çalışır. Fransız toplumunun atomizasyonuna ve Bonaparte’ın sınıflararası dengeleyici rolüne işaret eder. Fransız Devrimi sonucunda toprak sahibi olan köylüler, nüfusun büyük çoğunluğunu oluşturmaktadır. Marks, Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i kitabında en atomize sınıf olan Fransız köylüleri hakkında en ünlü yorumunu yapar “Böylece, Fransız ulusunun büyük kitlesi, aynı cinsten büyüklüklerin basit bir toplamı ile, hemen hemen patates dolu bir çuvalın bir çuval patates meydana getirmesi gibi, aynı biçimden oluşmuştur”. Köylüler kendilerine ait bir biçime sahip değiller ve bir çuval içindeki patatesler gibiler.

İnsanlar her referandumda “bir çuval patates” gibi davranmazlar
Referandumlar her zaman gericiliğin şöleni olmaz. Yöneticilerimiz her ne kadar bu tarihsel örneklere bakıp referandumda istedikleri sonucu alacaklarını düşünseler de, ne iyi ki insanlar her zaman “bir çuval patates” gibi davranmazlar.

Son dönemde sosyal medyada Şili’de Pinoche’nin vahşi diktatörlüğünü sonlandıran 1988 referandumu hakkında çok şeyler yazıldı. Referandumda Pinoche’nin yenilgisini sadece akıllı bir reklam kampanyasına bağlayan iddiaya şüpheyle yaklaşmak gerekiyor. 1982-1983 yılları arasında derinleşen ekonomik krize tepki olarak, Bakır Maden İşçileri Federasyonu lideri Rodolfo Seguel inisiyatif alarak bir dizi greve liderlik yaptı. 1983’de tüm sendikalar ortak protesto günü kararı aldılar. Türkiye’de “Bir Dakika Karanlık Kampanyası”nda olduğu gibi eylem günleri saat 20.00’de insanlar tencere tavalara vuruyor ve sokaklara çıkıyordu. Bu eylem günleri aşırı baskıya rağmen ayda bir devam etti. Ancak Temmuz 1986’ya gelindiğinde ulusal çapta bir dizi grev çağrısı yapmak mümkün oldu. İşçi sınıfı inisiyatifi daha genel politik girişimlere dönüşerek demokratik muhalefeti ve kiliseyi kapsar hale geldi. Pinoche’nin referandumda 55-45 yenilgisinin arka planında böylesi gelişmeler var. Reklam kampanyası verili bir hareketin yansımasıydı, onun yaratıcısı değil.
Dip not; 1988 referandumunda boykot çağrısı yapan tek parti vardı, o da Pinoche rejimi tarafından yanıltma harekâtı için kurulan Şili Sosyalist Partisi’nin sembollerini kullanan sahte bir partiydi.

Şili’de 1980 ve 1988 yılları arasında yaşanan temel farklılık: 1980’de işçi sınıfı hareketi parçalanmış ve halen 1973 yenilgisinin sersemliğinden kurtulmaya çalışıyordu. 1988’e gelindiğinde ise demokratik muhalefet işçilerin liderliğinde örgütleniyor ve güven kazanıyordu. Artık “bir çuval patates” olmaktan kurtulan Şili halkı “Hayır” oyu kullanabilme gücüne ulaştı.

Referandumların içeriği ve anlamı sosyal koşullara bağlı: Kim mücadele ediyor ve ne için? Sokağa çıkacak kadar kimin güveni var?

Yunanistan’da monarşinin kaldırılması üzerine, ilki Mayıs 1973’de diğeri Aralık 1974’de, iki referandum yapıldı. İki halk oylamasının sonuçları birbirine çok yakın (79-21 ve 70-30 monarşinin kaldırılmasına evet dendi), ama iki referandumun içeriği birbirinden ancak bu kadar farklı olabilir. İlk referandum askeri diktatörlük tarafından Papadopoulos iktidarını yeniden meşrulaştırmak üzere gerçekleştirilmişti. Propagandanın tümü yeni cumhuriyetçi anayasa için evet oyu üzerineydi ve rejim tarafından belirlendi. Kasım 1973’de ise Politeknik ayaklanması yüzbinlerce işçi ve köylünün cuntaya kaşı sokağa çıkması için odak noktası oldu. Rejim sarsıldı ve yeni bir darbe gerçekleşti, Temmuz 1974’de diktatör Nikos Sampson’un Kıbrıs’ta başarısız darbe girişimi sonrası cunta çöktü. Bu sefer diktatörlüğün referandumu meşru değildi, parlamenter demokrasinin restorasyonu sonrası monarşinin kaldırılması için bu başka bir durumdu ve başka türlü bir oy kullanıldı. İnsanlar diktatörlüğü kendi elleriyle parçaladılar, Atina’nın duvarlarında monarşiye dönüş için oy isteyen afişlerin üstü yoğurtla kaplıydı. Halkın iradesi kralın Yunanistan’a geri dönmesine izin vermedi ve cunta üyelerinin ölünceye kadar hapishanede yatmasını garantiledi.
Avrupa’da referandum sürprizleri

Avrupa’da yakın dönemde gerçekleşen referandumlar yönetici sınıfların ellerinin altındaki tüm medya araçlarına rağmen referandumlarda her zaman istedikleri sonucu alamadıklarını gösteriyor.

“Sol” ve “sağ” partilerin genellikle benzer neo-liberal gündemlere sahip olduğu bu dönemde seçimlere katılım oranları da düşme eğiliminde. Ancak referandumlar görünür bir fark yaratabilmek için seçmenlere olası bir seçenek sunuyor. Yakın tarihlerde Avrupa referandumlarının büyük sermayedarlar ve temsilcileri politikacılar için sürpriz sonuçları oldu.

Fransa ve Hollanda’da önerilen Avrupa Anayasası reddedildi. Bu durum teklif edilen anayasayı öldürdü ve başka referandum yapılmadı. Norveç’te gerçekleşen iki referandum sonucunda Norveç AB dışında kaldı ve Grönland AB’den ayrıldı.
Bazı durumlarda referandum sonuçları boşa çıktı. İrlanda Cumhuriyeti halkı iki referandumda da Nice Antlaşması ve Lizbon Antlaşması’nın reddi için oy kullandılar. Her iki durumda da tekrar oylamaya gidildi ve ikincisinde Evet çıktı. 2015’de Yunanistan halkı büyük oranda (60-40) AB ile anlaşmanın reddi için oy kullandı, buna rağmen referandum sonrası en kötü anlaşma dayatıldı.

Katolik kilisesinin güçlü olduğu İrlanda Cumhuriyeti’nde doğum kontrolü, kürtaj ve boşanma yasadışıydı. On yıllarca süren kampanya değişim için tabandan destek inşa etti. 1995 referandumu ile boşanma üzerindeki anayasal yasak kaldırıldı, 2015 referandumu eşcinsel evlilikleri yasallaştırdı. Eşcinselliğin 1993’e kadar suç sayıldığı İrlanda Cumhuriyeti’nde o zamana kadar birçok oylamada değişim reddedilmişti. Değişen, aşağıdan bir hareketin inşa edilmiş olmasıydı.

2016’da büyük sermayenin isteklerine karşı gelen iki yeni referandum sonucuna daha tanıklık ettik. İngiltere’de David Cameron hükümeti AB ile yeniden pazarlık ederken AB’nin dayattığı neo-liberal politikalara muhalefeti zayıflatmak ve kendi partisindeki anti AB sağını açığa almak için referandumda AB’ye desteği güvence altına alacağına güvendi. AB’ye hayır oyu Cameron’un yanlış hesap yaptığını gösterdi ve sonuçlar İngiliz yönetici sınıfını krize soktu.

İtalya Başbakanı Matteo Renzi Aralık 2016’da daha otoriter bir anayasa için referandumu 60-40 kaybetti ve istifa etmek zorunda kaldı. İtalya ekonomik krize yuvarlandı, dünyanın en eski bankası olan Banca Monte dei Paschi di Siena iflasın eşiğinde ve büyüme durağan durumda. İngiltere ve İtalya’da referandum sonrasını ırkçı sağın mı, yoksa solun mu kazanacağını belirleyecek olan referandum sonuçları değil mücadelenin kendisi.
Türkiye’de referandum hayati öneme sahip

Kendi referandumumuza gelirsek; koşullar 1982 ve 2010’dan çok farklı. Hükümet krizde ve karşılaştığımız baskı bu krizin derinliğinin bir göstergesi. AKP bir U dönüşü yapmak zorunda kaldı, önemli ittifakı Gülen Cemaatini attı ve eski rakipleri ordu, derin devlet ve MHP’nin bir bölümüyle yeni ittifak kurdu. Çok daha otoriter bir rejime geçerek krizi aşmak üzere referandum zarını attı.

Referandum Türkiye’de demokrasinin geleceği açısından hayati öneme sahip. Hem sonucun kendisi, hem de sonucun anlamı referandum kampanyası sırasında inşa ettiğimiz harekete bağlı. Rejim kırılgan ve iktidarın tabanın içgüdülerine ihaneti birçok yönden bizim lehimize. Hükümet, İsrail ve İslamofobik Trump ile mücadele etmiyor, onlarla işbirliği yapmaya çalışıyor. Bizler sekülerleri olduğu kadar inançlıları da içeren, toplumun en altındaki herkes için en iyisini kazanmak üzere daha az değil daha çok demokrasiyi kuracak bir Hayır kampanyası inşa etmeliyiz.

Referandumun sonucu ne olursa olsun krizin sonu olmayacak. Krizin nasıl gelişeceği ve hangi güçlerin nasıl çözümler sunacağı Hayır kampanyasının kazandığı desteğin doğasına, boyutlarına ve başarısına bağlı olacak.

Paylaş

Yorum yapın

Please enter your comment!
Please enter your name here