Anasayfa Haftanın Yazısı Cihat Torun : Nasıl bir rejim?

Cihat Torun : Nasıl bir rejim?

Paylaş

İçinden geçmekte olduğumuz süreci değerlendirirken, her birimiz farklı tezler ileri sürüyor ve değerlendirmeler yapıyoruz. Bugün için bu farklılıklar kimilerince zenginlik olarak değerlendirilebilir. Ama süreç bize gösterecektir ki, rejimi doğru değerlendirmek ve bu değerlendirmeler ışığında mücadele hattı oluşturmak için hazırlık yapmak kaçınılmazdır. Tam da bu nedenle tüm sol ve sosyalist kesimler tekrar tekrar bölünecek, yeni yeni oluşumlar ortaya çıkacak, kartlar yeniden dağıtılacaktır. Kartların yeniden karılması biz öyle istediğimiz için değil, iktidarın gittiği yolun bize dayattığı bir zorunluluk olduğu için olacaktır. Buna rağmen Müzakere Kurulu’ndan ortak bir karar çıkması beklenmemelidir. Mesele herkesin ortaklaştığı bir karar almak değildir. Bütün öneri ve tespitler ışığında maksimum ortak hareket etme ve duyarlılığın artmasına yardımcı olacak kararlar veya öneriler alınması yeterli olacaktır.

Kimimiz Türkiye’de hiçbir zaman faşizm olmamıştır, kimimiz tırmanan faşizm, kimimiz gizli faşizm, kimimiz sürekli faşizm, kimimiz sömürge tipi faşizm, kimimiz ise otoriter popülizm diyebiliriz. Ne dersek diyelim, nasıl ayrışırsak ayrışalım, yaşanacak tartışmalar sonrası mücadeleyi ortak bir noktada birleştirmeyi becerebilmeliyiz. Tarih bize göstermiştir ki, faşizmin ayak sesleri duyulmaya başlandığı anda en geniş kesimleri birleştiremezsek, yığınağı sadece sol ve sosyalist kesimlerle sınırlı tutarsak sonumuz Almanya veya İtalya’dakinden daha iyi olmayacaktır.

Şimdi ülkemizde yaşananları alt alta sıralayıp bunlardan bir çıkarım yapmaya çalışırsak;

–       Türkiye ekonomisi yeni bir krizin eşiğindedir. Hatta bu kriz reel ekonomik alanda yakıcı olarak hissedilmektedir. Devletin ve özel sektörün döviz borçları kısa vadede altından kalkılabilecek durumda değildir. ABD Merkez Bankasının faiz artış sinyalleri ile doları ülkesine çekmeye çalışmasının yanında, ABD seçimlerinin tüm dünyada yarattığı hayal kırıklığı tüm para birimlerinin dolar karşısında değer kaybına yol açmıştır. Ülkemizdeki para politikaları ve siyasal çalkantılı süreçler nedeniyle TL en çok değer kaybeden para birimi olmuştur. Ezilen yoksul halk, daha borçlanmış ve daha fakir olarak yeni güne uyanmaktadır. Aşağı yukarı her aile kredi kartı ve tüketici kredileri sayesinde ayakta durabilmektedir. Bu durum da patlamaya hazır yeni bir balon olarak ortada durmaktadır.

–       Anayasamız OHAL yasaları kalıcı düzenleme yapılamaz dese de, çıkarılan bütün OHAL yasaları ile kalıcı düzenlemeler yapılmaktadır. Kamudan yüzbinlerce insan işten çıkarılmış ve işten çıkarılanların eşleri bile özel sektörde işten attırılarak tümden açlıkla karşı karşıya bırakılmaktadır. Sadece işten çıkarmalar değil, iktidar 15 yılda yapamadığı bütün alanlarda her istediği yasayı çıkarabilmekte ve toplum duyarlılığını hiçe saymaktadır.

–       Seçilmiş belediye başkanları haklarında tek bir yolsuzluk dosyası olmadığı halde görevden alınarak yerlerine kayyumlar atanmaktadır. Göreve gelen kayyumlardan bir tanesi bile önceki döneme ait tek bir yolsuzluk belgesi ortaya çıkaramamaktadır. Oysa hükumet bu belediyelerin terör örgütüne mali kaynak sağladığı iddiasıyla kayyumu savunuyor. Kimse çıkıp da bu nasıl iştir. Niye bir belge bulamadınız diye soramamaktadır.

–       Seçilmiş vekillerimiz, haklarında tek bir mahkumiyet kararı yokken gözaltına alınmakta ve tutuklanmaktadır. Hukuk sisteminin geldiği yer itibariyle buna itiraz edilebilecek bir mahkeme dahi bulunamamakta ve bulunulsa dahi “tek adam”ın isteği üzerine reddedilmektedir.

–       Son bir yılda 15 bin HDP ve DBP li siyasetçiler gözaltına alındı. 5.500 kişi tutuklandı. Yasal siyaset yapma peşindeki insanlara topyekün terörist muamelesi yapıp siyasetten koparıp sonra da ama terör var diyemezsiniz. Daha düne kadar dağda kurşun sıkmak yerine ovada siyaset yapın diyenler, barış için baldıran zehiri içenlere bugün nereden nereye geldiğimizi sormak gerekiyor.

–       Bütün demokratik kitle örgütleri üzerinde baskı ve sindirme politikası izlenmektedir. Buna direnen kurumlar kapatılmakta veya çalışmaları askıya alınmaktadır.

–       Sol basın organları kapatılmakta, merkez basın üzerinde öylesine bir baskı kurulmaktadır ki, cevap hakkı kullanmak isteyen HDP vekillerine bu hak bile verilmemektedir.

–       Daha düne kadar üniversite öğrencisi kadın öğrencilerin evlerinde kimlerle kaldığının soruşturulmasıyla uğraşan devlet, şimdi çocuklara tecavüzün önündeki engelleri kaldırmak için harekete geçmiştir. Merkez basına çıkartılan sapıklar ise bu durumun islami geleneklere uygun olduğunu savunmanın peşine düşmüşlerdir.

–       Muhalefet partilerinin ve kamuoyunun bütün isyanına rağmen geri çekilmeyen cinsel istismar yasası sadece ve sadece R.T.E’nin bu yasayı çıkarmayın demesi yeterli olmuş ve yasa geri çekilmiştir. Bunda R.T.E.’nin kızının bir kadın derneğinin yönetiminde olması ve bu yasa çıktığında orada olamayacağı için babasına yaptığı baskının da payı vardır kuşkusuz. Ama önemli olan tek bir kişinin isteği ile yasaların çıkmasına veya geri çekilmesine karar verilmesidir.

–       Halkın duyarlılığını önemsediğini söyleyen iktidar bütün tepkilere rağmen HES yapımlarına ve maden aramalarına devam ediyor. Çünkü kapitalist sistem bunu dayatıyor.

–       Kadınlara kaç çocuk doğuracağı ve nasıl doğuracağının dayatılması yetmiyor, evlenenlere evde kadın ve erkeğin rolünün ne olduğu ve kadının kocasına nasıl hizmet etmesi gerektiğine dair broşürler dağıtılmaktadır.

–       “Her şeyi polisten beklemeyin. Gerekenin cezasını verin ve sokağınıza sahip çıkın” diye verilen talimatlar doğrultusunda Osmanlı Ocakları ve diğer AKP kadroları silahlanmakta ve artık demokratik tepkilerini göstermek için alanlara çıkanlara saldırmaktadırlar. Bu suça ortak olmayacağız bildirisine imza atan akademisyenler için “kanlarıyla duş alacağız” diye mitingler düzenleyip açıklama yapanlar hakkında soruşturma yapmak bir yana ödüllendirilmektedirler.

–       Kaçak sarayda yapılan muhtarlar toplantısında bütün muhtarlara ajanlık teklif edilmekte ve dayatılmaktadır. Kuşku duydukları her bireyi bizzat saraya bildirmeleri istenmekte ve tüm toplum fişlenmektedir.

–       AKP kadroları parti işleyişi dışında örgütlenmekte ve silahlanmaktadırlar. Bu örgütlenme ve silahlanma hiyerarşik bir şekilde yapılmaktadır. Silah ruhsatı alımı için gereken kriterler değiştirilmekte, bazı bölgelerde AKP üyesi olmak silah ruhsatı için yeterli görülmektedir.

–       1980 darbesi sonrası verilen mücadeleler sayesinde kazanılmış bütün hak ve özgürlükler bir bir geri alınmakta ve askeri darbe döneminde bile görülmeyen uygulamalar hayata geçirilmektedir.

–       Hukuk düzeni tamamen ortadan kaldırılmış, mahkemeler tek adamın isteği doğrultusunda şekillendirilmiştir. Zaten mahkeme kararlarına da ihtiyaç duyulmamaktadır.

–       Polis teşkilatı tek adam’ın isteği ile yukarıdan aşağıya yeniden kurgulanmakta ve ihraç edilen FETÖ’cülerin yerini AKP üyelerinin alması için yoğun çalışma yapılmaktadır. Bir hafta önce yapılan KPSS sınavına 3.5 milyon insan girmiştir. Bu tarihi bir rekordur. Bu durum bize, bütün AKP üyelerinin devlete yerleştirileceğini göstermektedir.

–       Cumhurbaşkanı makamını işgal eden şahıs, anayasadaki sınırlarının dışına çıkıp bütün ülkeyi ilgilendiren kararları tek başına almaktadır. Bakanlar kurulunu toplamaktan tutun, ekonomik kurulun toplanmasına, güvenlik kurullarının toplanmasına kadar Başbakan’ın sorumluluğunda olan bütün kararları kendisi almaktadır. “Zaten başbakandınız neden Cumhurbaşkanı oldunuz?” diye sormak gerekiyor. Ama bunun cevabı da basit zaten. Kendisinden üst bir makamda herhangi biri oturmaması kaydıyla Başbakanlık kendisine yetmektedir.

–       Dış politikayı belirleyen sadece ve sadece Cumhurbaşkanı’dır. Her gün AB ülkelerine efelenmekte, ABD’ye kafa tutmakta, Rusya’ya işine geldiğinde düşman işine geldiğinde dost olabilmekte, Ortadoğu ülkelerine abilik yapabileceğini düşünmektedir.

Demokrasilerde ve hukuk devletinin hakim olduğu bir düzende görülmeyecek bu tarz faşist uygulamaları çoğaltmak mümkündür. 15 Temmuz darbe girişimibahane edilerek hayatın her alanında artık hukuk otoritesi ortadan kaldırılmıştır. Yönetme gücünü, sistem dışına çıkarak baskı ve şiddet yöntemleriyle ellerinde tutmaktadırlar.

Derin bir ekonomik ve siyasi kriz, işçi hareketinin zayıflaması, lümpen küçük burjuvazinin sert eğilimlere yatkınlığı ve “kurtarıcı lider” beklentisine girmesi, Kürt hareketine ve tüm kürtlere karşı düşmanlık, olası bir hükumet değişikliğinde ellerindeki her şeylerini (böyle düşünenlerin çoğunluğu açlık sınırında yaşamaktadır)kaybedecekleri korkusu, AKP ve RTE’ye hazır ortam sunmakta ve onları açık faşizme itmektedir. Kimi ülkelerde sosyal demorat ideolojilerde, milliyetçi ve liberal ideolojilerde görülebilen faşist kavrayış, ülkemizde dinsel ideolojide görülmektedir. Bunun temsilci R.T. E., faşizmi yukarıdan aşağıya doğru yaygınlaştırmaktadır. Bunu, kapitalizmin geldiği yerden çok, halkın psikolojisi ve kültürüyle ilişkilendirmek çok da hatalı bir tespit olmayacaktır. Kürt halkına, alevi toplumuna, kamu çalışanlarına, işçi hareketlerine, kadın örgütlerine ve aydınlara bile yaptıkları baskı ve sistematik şiddet, onların örgütlenmiş olmaları ve taleplerini dile getirdikleri içindir. Çünkü faşizm her türlü muhalif örgütlenmeye ve partilere karşıdır.

Bugün aydınlarımız ve siyasal partilerimizin bir kısmı, var olan sistem ile yaşamaya başladığımız faşist rejim arasında uygulamada ciddi bir fark olmadığını düşünüyorlar. Tehlikenin farkına varamıyor ve temsili demokrasinin yerini diktatörlüğün aldığını fark edemiyorlar. Gelinen nokta, temsili demokrasiyi bile aratacak felaket bir noktadır. Geri dönülemez bir şekilde, şiddete dayalı bir yönetime doğru gidilmektedir.

MHP dışında gelişen yeni faşizmin temel özelliği, kullandığı dilin otoriter ve söylemin kesinliğidir. İslami tandanslı geleneksel orta sınıf ve küçük burjuvazinin temsilcisi R.T.E., bu dili öyle ustaca kullanmaktadır ki, karşısındakine hiçbir şey vaat etmeksizin onu kendi istediği bir kişiliksiz kula çevirmektedir. Bu dil, karşısındakini hor ve hakir gören, kardeşim derken bile ötekileştiren ve sindiren bir dildir. Bu keskin dilin gücü sayesinde önce bilinçsiz kadınlar, işsizler, öfkeli ve kaygılı yığınlar ve değişik mağduriyetlere sahip orta sınıflar faşizmin ilk nüveleri olmaktadırlar.

İtalya ve Almanya’da aşağıdan yukarıya ciddi bir halk desteğini arkasına alarak devlet aygıtını ele geçiren faşizm, ülkemizde R.T.E ve işbirlikçileri aracılığıyla devlet eliyle yukarıdan aşağıya inşa edilmektedir. Bu geçiş sürecini popülizme kayan sert bir rejim olarak görenler bu hatalarını er geç anlayacaklardır. Geldiğimiz noktada devlete özel bir ideolojinin hakim kılınması bunun süreklilik kazanması için özel bir hukuk yaratılması, böylece devlet aygıtına, kapitalizmin istediği şekilde hem ideolojik, hem hukuksal, hem de fiilen son verilmesi durumuna ister kabul edin ister etmeyin dünyanın her yerinde faşizm denmektedir.

Faşizmle mücadelede silahlı mücadele en zor olanıdır. Faşizmin dilini ve söylemini deşifre ve teşhir etmeden onu silahla yenmek pek de olası değildir. Bugün bize düşen, faşizmi ifşa etmektir. Faşizmin tüm haşmetiyle aramızda olduğunu anlatmayı becerebilmektir. Bize “bu faşizm değil” diyenler olacaktır. Bu bizi rehavete sürüklememeli, bilerek veya bilmeyerek faşizme kuluçka görevi görmüş olmayalım. Onu geriletmenin ilk yolu herkesin konuşması ve tartışmasıdır. Faşizm üzerine konuşmak onu en çok rahatsız eden şeydir. Çünkü faşizm kötüdür. İnsanlığa karşı işlenmiş suçtur. Bu şekilde anlatmak faşitleri geriletmenin bir yoludur.

Asıl ve yapılması gereken en önemli şey ise faşizme karşı en geniş cepheyi örgütlemektir. Bu cepheyi sadece sol ve sosyalist kesimlerle sınırlı tutmadan, mütedeyyin kesimlerden faşizme kaymamış sosyal demokrat kesimlere ve bu sistemden mağdur olan bütün merkez sağı dahi içine alan bir hat örmek gerekiyor.

Son olarak islamdan ve islamcıdan faşist çıkmaz diyenlere yanıt niteliğinde bir bilgiyi paylaşmak istiyorum. “İtalyan Sosyalist Partisi’nin bir üyesi olan Benito Mussolini, 1. Dünya Savaşı’na girilmesi gerektiğini savunan yazılarını partinin yayın organında yazmasıyla partiden uzaklaştırılmış ve ihraç edilmiştir. Sonrasında Marksist düşüncelerinden vazgeçerek, milliyetçi çizgide mücadele etmenin kitleler üzerinde daha etkili olacağını düşünen Mussolini, 1919 yılında Faşi örgütünü (eski gaziler derneği) kurmuştur. Aynı Mussolini “Yüzyıl koyun gibi yaşamaktansa bir yıl aslan gibi yaşamayı yeğ tutarım” demiştir.

 

Bu söz size ülkemizden birini hatırlatmıyor mu?”

Paylaş

Yorum yapın

Please enter your comment!
Please enter your name here