Anasayfa Kadın De Beauvoir, Lorde, Butler: Hangi Bedenler Neyi Düşünüyor?

De Beauvoir, Lorde, Butler: Hangi Bedenler Neyi Düşünüyor?

Paylaş

Felsefenin bir ihtiyaç olarak ortaya çıkmasına hem şaşırıyor, hem de seviniyorum. Ana akım felsefe ve teoriyi birbirinden ayırmak gerek. Bir disiplin olarak felsefenin ‘bu felsefe değil’ dediğini, bir başka disiplin pekala geçerli bir ‘teori’ olarak kabul edebiliyor. Nasıl ki toplumsal cinsiyet normlarının bekçiliğini yapanlar, kadınlık ve erkekliği kimlerin ‘doğru düzgün’ icra ettiğini denetliyor, benzer bir biçimde, neyin felsefe olup olmadığı da denetleniyor. Halbuki, tarihsel olarak baktığımızda, birçok ufuk açan felsefi düşüncenin geleneksel olanın sınırlarını ihlal etme cesaretini gösterdiği için ortaya çıktığına şahit oluyoruz. Felsefenin sınırlarını ihlal etme cesaretini gösterenlerin bunu yapabilmeleri için ‘farklı olanı’ düşünebilmeleri gerekiyor, bu fark çoğu zaman kendi deneyimlerinden geliyor. Judith Butler’ı gözünüzün önüne getirin: Butler’ın kendi cinsiyet kimliğiyle yaptığı sınır ihlali ile ürettiği düşüncenin felsefenin sınırlarını ihlal etmesi arasında bir ilişki yok mu? Tabii ki var. Bu yazının konusu tam da bu; düşünce ve o düşünceyi üreten beden arasındaki ilişki. Hangi bedenler neyi düşünüyor?

Simone de Beauvoir, Audre Lorde ve Judith Butler: Üçü de feminist, üçü de düşünür ve üçü de kadınların özgürleşme mücadelesinden söz ediyor, fakat bu özgürleşmeyi kurgulama biçimleri farklı. Bu fark sadece tarihselliğe indirgenemez, yani Beauvoir’ın 1949’da, Lorde’un 80’lerde, Butler’ın da 90’larda yazması ile açıklanamaz. Bu kadınların ürettikleri düşünce, ilkin, bedenleri/kimlikleri ile kurdukları ilişkiye, o bedenin onlara nasıl bir düşünce dünyası açtığı ile ilgili.
Beauvoir’ın düşüncesinde beyazlığın ve heteronormatifliğin, Lorde’un öfkesinde siyahi ve lezbiyen olmanın izleri mevcut. Butler, tam da bu farktan ötürü, feminist sözün bedenli yapısını ciddiye aldığı için, Cinsiyet Belası’nda feminizmi nasıl bir ‘birlik’ üzerinden düşüneceğiz sorusunu soruyor. Bu üç feminist düşünür arasında, feminizmin eyleme biçimine, neyi hedeflemesi gerektiğine, feministlerin dünya ile nasıl ilişki kurduklarına/kurabileceklerine dair farklılaşma aşikar. Fakat bu üç düşünüre geçmeden evvel bu meseleyi neden açtığıma değineyim.
Türkiyeli feminist hareket ve ‘feminizm nedir?’ sorusu
Türkiyeli feministler olarak, “feminizm,” “feminist,” “feminist hareket” dediğimizde neden bahsettiğimiz sanki hemen anlaşılıyormuş gibi, feminist olmanın tek bir biçimi varmışçasına bir ön kabul ile hareket ediyor gibiyiz. Doğal olarak, ‘feminizm’ adı altında söz ürettiğimizde, bağlamı içinde ne dediğimiz çoğu zaman anlaşılıyor. Feministler olarak, devlet erkiyle, bu erkin ürettiği politikalarla, erkeklerle, ataerkil yapılarla her gün mücadele etmek zorunda olduğumuz için, bu ön kabule ihtiyacımız var. Yani, feminizme dair bir tanıma, bu tanımdan hareketle üretilecek sözlere ihtiyacımız var. Fakat tüm bu gündelik mücadeleler alanı içinde kaybettiğimiz ve sürekli yenilenmesi gereken, ‘feminizm nedir?’ ‘feministler kimdir?’ sorularını sormaya da devam etmek gerekiyor.
Feminist siyaset ve feminizm arasındaki ilişki gündelik olana bağlı, fakat gündelik olanın, deneyimden gelenin de teorik alana bir dayatması var. Deneyim alanında çıkan çatışmaların, zorlukların feminizm sorusunu yinelemesi, cevapları farklılaştırması gerekmez mi? Soruyu sormaktaki amacım ‘feminizm nedir?’ sorusunun Türkiye’de sürekli sabit kaldığını ima etmek değil. Beni asıl ilgilendiren, Türkiye’deki feminist hareketin içinde eylem ve söz üretme koşullarını oluşturan ön kabullerin neler olduğuna dair daha doğrudan bir konuşmaya dahil olmak. Bu ön kabuller neler? Bu ön kabuller nasıl bir feminizm algısının ürünü, hangi deneyimlere bağlı?
Bu sorulara yanıt bulabilmek için ‘feminist çevre’ye dahil olmak gerekir. Son bir yıldır İstanbul Feminist Kollektif’in (İFK) toplantılarına gidip geliyorum. Şu son cümleleri sarf etmemin amacı, ‘kimin adına konuşuyorum?’ meselesine[1] değinmek. Kendi adıma, bir feminist olarak, feminist aktivizmin içine yeni girmiş biri olarak, yani konuşmanın zor olduğu bir yerden konuşuyorum.
Simone de Beauvoir: Felsefenin Erkekliği
Simone de Beauvoir, İkinci Cins’in (1949) giriş bölümünde, ‘kadın nedir?’ sorusu bağlamında, kadın olmayı kadınsılığa (femininity), kadınsılığı cinsiyete (ve bedene) indirgeyen basma kalıp eğilimin karşısında kadınların özneleşmesini bir özgürlük sorunu olarak konumlandırır. Burada özgürleşmeden kasıt, kadını kadın bedenine indirgeyen toplumsal düzenden özgürleşmedir. Beauvoir’a göre, tarihsel olarak, kadını erkeğe ve ataerkil düzene bağımlı kılan ve kadınlık deneyimini ortaklaştıran dinamiklerden biri, kadının bedeni ile kurduğu negatif ilişkidir. Bu ilişki değişebilir; hem kadının kadın bedenine indirgenmesi değişebilir, hem de kadının bedeni ile kurduğu negatif ilişki daha pozitif bir hale gelebilir. ‘Kadın nedir?’ sorusu, kadının tarihsel konumunun ne/nasıl olduğu sorusuna bağlıdır ve bu tarihsel konumun değişebilirliği, kadınlık kategorisinin de değişken olduğunu ima eder. Peki, Simone de Beauvoir tüm bunları neden yazmıştır?
Kadının tarihsel olarak özne konumundan dışlanması, kadınlığın duygusal olanla, bedensel olanla ilişkilendirilmesi, Beauvoir için ‘hem kadın, hem de filozof olmak mümkün mü?’ sorusunu beraberinde getirir. Bir fikrini dile getirdiğinde, erkeklerin ona ‘kadın olduğun için bunu söylüyorsun’ dediklerini, onun da buna cevaben, ‘hayır kadın olduğum için değil, doğru olduğu için söylüyorum’ gibi bir cevap veremediğini, bu cevabın kendi öznelliğini alaşağı etmesi anlamına geleceğini belirtir.[2] Beauvoir hem kadın, hem de felsefenin “öznesi” olmak ister ve bunun mümkün olduğunu göstermek için bu meseleyi felsefenin alanına dahil etmek ister. Felsefenin sınırlarını ihlal ederek bu sınırları genişletir. Bu bir kimlik mücadelesidir; kadının da düşünce üretebileceğini bu düşünceyi üreterek gösterir.
Audre Lorde: Feminizmin Beyazlığı
Felsefeyi kendi cinsiyetiyle yüzleşmeye çağıran Beauvoir’dan sonra, feminist akademiyi farklı kimlikleri dışlayan yapısıyla ve kendi beyazlığı ile yüzleşmeye çağıran Audre Lorde’a geçelim. Audre Lorde, 1979’da, New York’da katıldığı bir konferansta, feminist teori ve varoluşçuluk üzerine söz söyleyenler arasında fakir kadınların, siyahi ve üçüncü dünyadan kadınların ve lezbiyenlerin olmamasına değinir ve bu durumun konferansın yapısına dair çok şey söylediğini ifade eder.[3] Feminizm baskıya ve baskılayana karşı bir mücadele ise, kendinin de baskıcı olabileceği gerçeğini dikkate almalıdır. Lorde’a göre feminizmin kendi beyazlığı ve dışlayıcı potansiyeli ile yüzleşmemesi, hala efendiyi efendi kılan egemenlik düzenine dahil olduğunu gösterir. Lorde gerçek değişimin ancak farklı olanın katılımı ile mümkün olabileceğini söyler. Bu sözler feminizme nasıl müdahale eder? Lorde’un sözünün amacı nedir?
Bir feminist olarak Lorde’un feministlere söylediği söz, feminizmin sürekli olarak kimi içerdiği ve kimi dışladığı sorularıyla cebelleşmesi gerektiğidir. Bir başka deyişle, feminizm, dönüştürücü gücünde ısrar etmek niyetindeyse sürekli ‘feminizm nedir?’ ‘feminist özne kimdir? ‘sorularını sormakla yükümlüdür.
Judith Butler: Bedenli Olmanın Kırılganlığı
Judith Butler’ın Cinsiyet Belası tam da ‘feminizm nedir?’ sorusunu yeniden düşünme çabasının, bu derdin ürünü. Fakat bu yazıda Butler’ın son dönem çalışmalarında üzerinde durduğu kırılganlık (precariousness) mefhumundan bahsetmek istiyorum.[4] Butler’ın kırılganlık mefhumu bizi, özneyi tarihi boyunca bilinç üzerinden düşünmüş olan felsefi geleneğe karşı beden üzerinden düşünmeye çağırır. Bunu yapmak istemesinin nedeni ise yeni bir feminist etik oluşturma gayretidir. Savaş Tertipleri’nde Butler, ‘ahlak teorisi eğer nesnesini bilmek ve ona müdahalede bulunmak istiyorsa toplumsal eleştiri halini almalıdır’, der.[5] Butler’ın kırılganlık mefhumu, öznelliği ve etiği yeni bir ontolojik zemin üzerinden (beden üzerinden), liberal teorinin birey eksenli bakış açısının ötesinde düşünmek istemesinin ürünü. Bedenler arası ilişki (hangi bedenlerin hangi diğer bedenlerle ilişkilendiği), hangi bedene sahip olduğumuz, o bedeni nasıl süslediğimiz, bedenimizi nasıl ortaya koyduğumuz, nasıl koruduğumuz, tüm bunlar, şiddet biçimleriyle ilişkimizi belirler. Bedenler, farklı coğrafyalarda, farklı tarihlerde, farklı mekânlarda farklı şekilleniyor elbet. Farklı şiddet biçimleriyle oluşan deneyimlerin farkına odaklanmadığımızda, farklı-bedenli varoluşların aidiyetlerinin nasıl kurulduğunu görmezden gelmiş oluyoruz. Bu deneyim farklılığı aktivizm alanında ister istemez belli direnç noktaları oluşmasına neden oluyor. Bu direnç noktalarını ciddiye almak feminist hareketin temel meselelerinden biri olmalı. ‘Hangi bedenler neyi düşünüyor?’ sorusundan kastım bu. Bu soru, deneyim ve düşünce arasındaki bağa, ve bu bağın Türkiye’de ‘Feminizm Nedir?’ sorusuna verilen cevaplarla ilişkisine yönelik bir soru.
Türkiyeli feminist hareketin bu soruları düşünmek için Butler’a ya da genel olarak feminist teoriye ihtiyacı var mı minvalinde bir eleştiri gelebilir. Bu soruları teorik bir yerden, gündelik olandan mesafe alarak sormanın yapıcı bir gücü olduğuna inanıyorum. Feminist hareket içinde gündelikte yaşanan çatışmaların, farklılaşmaların, birlikte iş yaparken çıkan fikir ayrılıklarının oldukça yapısal bir zemini olduğunu hatırlamak için bile bu mesafeyi almanın gerekli olduğunu düşünüyorum. Söz, davranış, düşünce ve deneyim arasında kurulan ilişkinin pek de esnek olmadığını, direngen olduğunu belirtmek için “yapısal” diyorum – yoksa yapılar tabii ki tarihsel-toplumsal olarak kurulurlar ve tam da bu nedenle değişim ve dönüşümün imkanını içlerinde barındırırlar. Bu imkanlılığın hangi yönlerde harekete geçeceği ise biz feministlerin elinde.

Kaynak: 5Harfliler

Paylaş

Yorum yapın

Please enter your comment!
Please enter your name here