Anasayfa Dergi Devletin Gözü ile Şahit Olmak

Devletin Gözü ile Şahit Olmak

Paylaş

 Sinema, film ya da hareketli görüntü, tıpkı diğer sanatsal üretimler gibi bir fikir-hikâye-mesaj aktarma işlevine sahip. Üstelik sinemanın bu işlevi gerçekleştirme yolunda oldukça güçlü bir psikolojik etkisi var[i]. Özellikle klasik anlamda kurgusal veya belgesel bir film izlediğimizde ana karakter ile özdeşleşmede ve dolayısıyla kendi bedenimizi ve gerçekliğimizi unutup filmin gerçekliğini yaşamakta izleyici olarak pek de güçlük çekmiyoruz. Bu etkinin nasıl gerçekleştiği veya farklı izleyicilerde bu özdeşleşmenin nasıl farklılaştığı soruları ise başka bir tartışmanın konusu[ii].

Sinema tarihi okuması yapmış herhangi biri rahatlıkla görecektir ki, hareketli görüntünün bu işlevi daha ilk yıllarında fark edilmiş ve özellikle de devletler tarafından bu amaçla kullanılması gecikmemiştir. Örneğin: Amerika’da, 1929’da başlayan Büyük Buhran ile beraber toplumun gerçeklikten kaçabilmesi ve/veya uyuşabilmesi için Hollywood Sineması’nın nasıl üretimler yaptığına, Nazi Dönemi Almanya’sında rejimin Yahudi nefreti oluşturmak (özellikle de askerler üzerinde yapılan deneylerde) için ürettiği filmlere ya da Sovyet Rusya’da devletin bir sosyalist propaganda aracı olarak sinemayı nasıl araçsallaştırdığına bakılabilir[iii]. Sinemadan televizyona ve ardından internete geçilen süreçle beraber günümüzde de hareketli görüntünün bu işlevi kaybolmuş değil tabii ki.

Bu kısa hatırlamanın ardından yazının yazılmasına sebep olan filmimize geçecek olursak:

TRT Belgesel, çok yakın bir süre önce Silvan’da yaşanan operasyonlar hakkında kısa bir belgesel film yayınladı. Bütün film boyunca kullanılan görsel dil ve anlatı biçimi oldukça dikkat çekici.

Öncelikle hatırlamak gerekir ki devletin (T.C ve aygıtları) bölgede yaşananlara dair ana akım medya araçlarıyla yaymaya çalıştığı bir mesaj var:

“Bölgede yaşanan şiddetin asıl sorumlusu PKK’dir, devletin yürütmeye çalıştığı müzakere sürecini tanımamaktadır, askerlerin ve sivillerin ölümüne sebep olmaktadır.”

Devlet bu tek taraflı algıyı yaratmak konusunda pek sıkıntı yaşıyor denemez. Türkiye nüfusunda azımsanamayacak bir kesim de bu görüşü sahipleniyor. Fakat görünüyor ki medya araçları, bölgeyi göstermeden uzaktan şehit haberleriyle bu algıyı yaratmakta yetersiz kalıyor. Özellikle bölgede yaşananlara dair sosyal medyada yayılmakta olan fotoğraf ve video görüntüleri kontrol edilemiyor. Bölgeye giderek oradaki şiddeti yaşayanlarla konuşan ve bunu sosyal medyada yayanların sayısı az değil[iv]. Yani devletin, bölgede yaşanan şiddetin tek taraflı olduğu iddasını yaymak konusunda işi 90’lardaki kadar kolay değil.

Devlet artık kendi gözünden yaşananları göstermeye çalışarak “Bakın aslında yaşanan tüm gerçeklik budur!” deme ihtiyacı duyuyor. İşte bu “PKK ile Mücadele Belgeseli” örneği üzerinden devletin kullandığı dili bir kez daha deşifre etmek gerekiyor.

Belgeselin ilk görüntüsü bu:
1

Film, bizi şahit olmaya çağırıyor. Ve hemen ardından “Doğru”, “Tarafsız”, “Güvenilir”, “Nitelikli”, “Çarpıcı” sıfatlarını görüyoruz. Bu sırada arka planda çalmakta olan müzikle ve hızlı akan görüntülerle belgesel, bizleri kendi gerçekliğinin içine çekmeye başlıyor ve izleyeceklerimizin “doğruluğuna” ve “tarafsızlığına” ikna etmeye çalışıyor. Bu arada bildiğimiz gibi devlet, kendi ifadesiyle bölgede “terörle mücadele” eden bir aktör ama buna rağmen kendini bir taraf olarak kodlamamakta ısrar ediyor. Ve dolayısıyla kendi kanalında yaptığı bir belgeselin nasıl bir tarafsızlık içerebileceği sorusu baki.

Giriş jeneriğinin hemen ardından gelen görüntülere bakalım:



Belgesel ilk yirmi-otuz saniye boyunca sadece ama sadece silah gösteriyor. Devletin silahlı güçlerinin bölgede kullanmakta olduğu nerdeyse her türlü ekipmanı… Bu görüntülerin birçoğunda kameranın açısına dikkat edelim. Bizler, filmin gözü ile görüyor, o otomatik silahı kullanıyor, o tankın üzerine gidiyor ve karşıya hedef alıyoruz. Bedenimiz o silahları kullananlar ile özdeşleşmiş durumda ve onlar gibi düşünmeye hazırlanıyoruz diyebiliriz.

Bu görüntülerin hemen ardından sahneye anlatıcı giriyor. Anlatıcının arkasında özellikle seçilmiş bir helikopter ve kocaman bir polis logosu… Uyaralım, film boyunca bize orada yaşananları bu “tarafsız” haberci arkadaş anlatacak.

Kendisinin bize verdiği mesajla devam edelim. Aynen şöyle diyor:

“Doğruya mı ulaşmak istiyorsunuz, doğruyu mu bulmak istiyorsunuz? O zaman önce olayın kaynağına gidin. Ve oradaki insanı bulun, ona dokunun, hikâyesini dinleyin, onun gözünden görün ve yaşananlara şahit olun. Şahit olun ki hem ahlaken, hem de vicdanen sorumluluk hissedin. Yok sayıp arkanızı dönüp gidemeyin. Şahit olun ki sayenizde doğru kıymetlensin.”

Oldukça etkili ve mantıklı bir konuşma yaptığı konusunda hepimiz hemfikiriz. Bu arada, orada yaşayan insanların ne düşündüğüne, olayları nasıl yaşadıklarına dair görüntüler internette zaten mevcut[iv]. Ama yeterli olmadığını ve başka hikayeler dinlemeye devam etmemiz gerektiğini hissediyoruz. Oradaki insanın kim olduğuna ve kime değip, kimin gözü olacağımızı merak ediyoruz. Birazdan anlayacağız umuduyla “şahit olmaya” hazırlanıyoruz.

Art arda hızlı geçişlerle tamamen yukarıdan çekilmiş görüntüler karşılıyor bizi. Ne oldukları belli olmayan, karınca boyutlarında, tam olarak algılayamadığımız, hareket eden canlılar görüyoruz. Aşağıdaki görüntüde görüleceği üzere kim olduğuna, ne yaptığına, nasıl hareket ettiğine, nasıl düşündüğüne dair hiçbir fikrimizin olamayacağı kişiler bunlar. Kesinlikle aidiyet hissedemeyeceğimiz, anlayamayacağımız karakterler.

Tabii ki onların devlet güçleriyle çatışmakta olan kişiler olduğunu anlamak zor değil. Fakat bu göremediğimiz, anlayamadığımız dolayısıyla korkuyla seyrettiğimiz karakterlerin sunuluş biçimine dikkat etmemek mümkün değil. Az önce bütün heybetiyle bizi karşılayan namlular, tanklar, tüfekler ve şimdi de ezilmeyi, yok edilmeyi bekleyen bu insan olup olmadığı belli olmayan minicik hayaletler… Onların bir kimliği yok. Herhangi bir şekilde onların tarafını görmemiz mümkün değil. Bu durum belgesel boyunca hiç bozmadan devam ediyor.

Hemen ardından tekrar anlatıcımızla beraber Silvan ilçe tabelasının önündeyiz. Hikâyemizin Silvan’da geçeceğini, “Silvan’daki insanlara değeceğimizi, onların gözü olacağımızı” düşünüyoruz. Ardından anlatıcı bölgenin nüfusuna dair konuşuyor. Özellikle çatışmaların yaşandığı mahallelerdeki insanların kaçmış olduğundan ve nüfusun nerdeyse yarıya indiğinden bahsediyor. Su yok, ekmek yok, sokağa çıkmak yasak. Yaşanan durumun son derece trajik olduğu konusunda anlatıcı da biz izleyenler de hemfikiriz. Fakat bu yaşananların sebebine, insanların neden göçtüğüne, bu sorunların yaşanmasına sebep olan temel aktöre dair henüz bir fikrimiz yok.  Anlatıcı tekrar bizi “şahit olmaya” çağırıyor. Bize oraya gidip yaşananları aktaracağını iletiyor. Ve yola çıkıyoruz.

İşte burada arabayı kullanan bizler bir dış ses duyuyoruz. Aslında anlatıcının zihniyle bir nevi düşünüyoruz:

“Terör örgütü PKK ve uzantısı örgütler Suriye’de kendi güvenli bölgesini elde edebilmek için Türkiye’nin güvensiz kalmasını istiyorlar. Bu sebeple de Türkiye’yi Suriyeleştiriyorlar.”

Henüz bölgeye gidebilmiş değiliz. Fakat birazdan izleyeceklerimiz hakkında nasıl düşünmemiz, olayları nasıl görmemiz gerektiğine dair aldığımız mesaj açık. Devam ediyoruz.

Anlatıcı, arabanın içerisinde bize bölgedeki hendek kapatma mücadelesinden bahsediyor. Aynı zamanda bölgede “terör örgütü mensuplarının” kanaslarla saldırdığından bahsediyor. Ve son olarak orada görev almakta olan “güvenlik güçleri” hakkında kısa bir bilgi veriyor. Dışarıdan birçok bölgeden gelmekte olan özel harekât timleri olduğunu öğreniyoruz. Örneğin şu an bizimle beraber Muğla’dan gelen bir birimle beraber yolculuk ediyoruz.

Şimdi olayı özet geçelim: Bizler dışarıdan bir kuvvet olarak şehre ve mahallelere geliyoruz. Oralı değiliz, oraya ait değiliz. Mahalle ve şehirde hendekler kazılmış durumda. Oraya girmemiz istenmiyor. Hendeğin arkasında olanların düşman olduğunu, terörist olduğunu öğreniyoruz. Fakat onları kesinlikle görmüyoruz. Ne yaptıklarınıa nasıl davrandıklarına, neden oraya girmemizi istemediklerine, hendeklerin ne anlama geldiğine dair bir fikrimiz yok[v].(Aslında Silvan’da sokağa çıkma yasağının bitişi ve oradaki devlet güçlerinin geri çekilişi sırasında çekilen görüntüleri izleyince[vi]belgeselin geri kalanında orada yaşayan halkı tek bir kere dahi neden görmediğimizi ve görmemeye devam edeceğimizi de anlayabiliriz.)

Belgesele geri dönecek olursak, artık belgeselin gözü olan bizler kalemize ulaşıyoruz.

Kalemize girdikten sonra şimdiye kadar bize eşlik eden aksiyon müziği iyice şiddetleniyor ve:

Bir nevi elimize silahımızı alıyoruz. Polis üniformamızı giyiyoruz ve heybetli silahımıza bir kez daha bakıyoruz.

Ve sonunda ilk defa birine değiyoruz. Birinin hikâyesini dinliyoruz. Dinlediğimiz insan anlatıcının ağzıyla “bölgede operasyon yapan arkadaşlardan biri”. Kendisi bize bölgede neden operasyon yapıldığına dair bilgi veriyor. Mahallelerde hendeklerin olduğunu, özel harekâtçıların bu hendekleri aşmaya ve ardındaki mayınları temizlemeye çalıştıklarını öğreniyoruz. “Terör örgütü mensuplarının” çeşitli araçları yaktığını ve devlet güçlerinin onları söndürmeye çalıştıklarını, kamuya verilen zararın boyutlarını işitiyoruz. Bölgede yaşanan çatışmadan dolayı halkın evlerini, mahallelerini terk ettiğini öğreniyoruz. Ve bu insanların yaşanan şiddetten ve ölümden değil, PKK’lilerin evlerine el koymalarından dolayı gittiklerinden bahsediliyor.

Hikâyesini dinlediğimiz kişi “terör örgütü mensuplarının” toplamda yirmi otuz kişiden oluştuğunu da ekliyor. Ardından anlatıcımız şu soruyu soruyor: “Peki madem bu kadar azlar neden bu sorun çözülemiyor? Bölge halkı bu olaylardan önce nasıl yaşıyordu?” Öğreniyoruz ki terör örgütü mensupları sivillerin arasına karışıyor ve onları kalkan olarak kullanıyor. Filmin gözü olarak anlamamız istendiği kadarıyla mahallelerde çatışanlar o bölgede yaşamakta olan insanlar değiller. Onlar dışardan gelen, halkı provoke eden, ölümlerine sebep olan bir grup silahlı güç(buraya birazdan geri döneceğiz). Ve tekrar bu “terör örgütü mensuplarını” görüyoruz.

Bize bu görüntülerin tamamen gerçek olduğunu ve bizim adımıza belgesel ekibinin orada yaşananlara “şahit olduğunu” tekrar ve tekrar hatırlatıyor anlatıcı. Bu küçücük, sinsi ve hızlı hareketleriyle bizi tedirgin eden ve bir nevi böcek olarak kodlamamız istenen yaratıklara nefret duymamız gerekiyor. Ve en nihayetinde evden çıkıyoruz.

Biraz daha yakından, mahallelerde yaşananları görmeye gidiyoruz. Ezan okunuyor. Bize hayatın bir yandan devam ettiği hatırlatılıyor. Ve bu hayatı zehir eden, orada yaşayanların hayatını cehenneme çeviren bir örgütle karşı karşıya olduğumuz söyleniyor. Bu hayatı zehir edilen insanları neden görmediğimizi ve neden onlardan bu hikâyeyi dinlemediğimizi anlayamadan, bahsedilen terör örgütün  kim olduğunu pek de sezemeden (az önceki paragrafla beraber düşünerek birazdan buraya geri döneceğiz) dikkatli bir şekilde ilerlemeye devam ediyoruz.

Mahalleye giderken sürekli sansürlenmiş-üstü kapatılmış yazılamalar görülüyor. Aslında mahallenin nerdeyse her yerinde PKK yazılamaları var. Şehrin duvarları bu yazılarla dolu. Polisler bu yazıların çoğunun üstünü boyayla kapatmış veya kendi yazılamalarını yapmışlar[vii]: “T.C Burada”, “Kızlar Geldik İninize Girdik”, “Türksen Övün Değilsen İtaat Et”, “Kurdun Dişine Kan Değdi” gibi kan dondurucu yazılar var duvarlarda. Belgesel ekibi de bu duvar yazılarının izleyenlerde oluşacağı etkinin farkına varmış olacaklar ki hepsini ısrarla sansürlemeye çalışmışlar. Ve bir yandan da ısrarla evlerin duvarlarındaki savaş izlerini vurgulamaktalar. Bu savaş izleri ile o izlerin bulunduğu duvarda yazmakta olan “T.C Burada” yazısı, bölgedeki şiddetin aktörüne dair bir ipucu. Fakat belgeselin yapımcıları bunu titizlikle sansürleyememişler.

Bu anlardan itibaren yoğun bir kamu zararı vurgusu var. Bölgede patlamalardan dolayı dağılan taşlar, evlerin duvarlarındaki mermi izleri, camlardaki kırıklar vs. Bölgede operasyon yapan güçler bu kamu zararına tepkili ve bu zararın sorumluları ile mücadele ediyor görüntüsü var. Sonuç olarak tüm o tankların, akreplerin, silahlı güçlerin varlığı ile mahallede yaşanmış olan fiziki hasarın arasında bir ilişki yokmuş gibi davranılıyor, zararı sürekli karşı tarafın verdiği bilgisi veriliyor. Anlamamız istendiği kadarıyla bölgede bir grup vandal kendi kendine yolları patlatıyor, evlere silah sıkıyor, evleri ele geçiriyor ve olmayan bir düşman ile çatışıyor. Yaşanan bütün fiziki çöküntüyü bu deli teröristler yapıyor. Biz ise bakıp üzülüyoruz. Acaba neden böyle yapıyor ki bu deliler diye soruyoruz. Halen yaşananın sadece bir kamu zararından ibaret olduğuna, can kayıplarının olmadığına inanmakla meşgul olmamız gerekiyor[viii].

Ve oradaki evlerden birine giriyoruz. Yukarıda bahsi geçen bölüme geldik. Hatırlatalım, film boyunca bize anlatılan bir hikâye vardı: Mahallede evler boş, insanlar bölgeden kaçmış, evlerinde yaşayamıyorlar. Sebebi o evleri tarayan, o evleri ele geçirip kanaslarla ateş açan, kamu zararına sebep olan bir grup teröristin şiddetiydi. Ve şimdi biz o evlerdeyiz. Odalara giriyoruz ve bir görüntü ile karşılaşıyoruz.

Bu sırada düşünmemize fırsat vermeden anlatıcı devam ediyor: “PKK sivillerin arasına giriyor, onların ölmesini istiyor, bölgeye giden güvenlik güçlerinin fotoğraflarını çekerek dünya basınına servis ediyor”. (İşte burada yaşanan o iç çelişkiye şahit oluyoruz. Devlet bu kadar tarafsız ve haklı olmasına rağmen orada yaşananların basına sızdırılmasından neden rahatsız, neden gocunuyor? Anlaşılan birileri hendeklerle kapatılan, istenmediği bir bölgeyi işgal ettiğinin bir yandan da farkında. Silahlı devlet güçleri, bölgede verdiği savaşın ardından duvara yazı yazma ihtiyacı da duyuyor)

İşte anlatıcının “Belki de burada eskiden çocuklar top oynuyordu.” dediği sokak ve duvardaki savaş izleri. Burada atılan imzayı görebiliyoruz. Her ne kadar anlatıcı çok hızlı bir şekilde o imzayı görüp, sansürleyip, gözünü çevirmeye çalışsa da…

Ve artık belgeselde sona doğru yaklaşıyoruz.

Anlatıcı bize “birçok hikâye dinlediğini, bölgede yaşayanlara değdiğini(?)“söylüyor. Bütün film boyunca o topraklarda yaşayan halktan tek bir insan evladını görmemiş, onların hikâyesini dinlememiş olmamıza artık şaşırmıyoruz. Zaten film başladığından beri devletin gözünden olanları izliyor, devleti dinliyoruz. Nitekim birazdan dinleyeceğimiz sözler de bir başka özel harekâtçıdan. Anlatıcının dediğine göre kendisi birebir şöyle diyor:

“Ben orada daha rahatım. Çatışma sırasında ben görevimi yapıyorum. Ama burada söyleyeceğim herhangi bir kelime daha sonra aleyhimde kullanılabilir ve hak etmediğim cezalar alabilirim. Biz sahada problem yaşamıyoruz Ya sosyal medya üzerinden ya da başka şeyler üzerinden hakkımızda açılan soruşturmalar ve davalarla uğraşıyoruz. O yüzden sizden ricam bizim adımıza siz söyleyin. Bizim arkamızda durun.’’ 
(Bu sözlerin tekrar ve tekrar okunmasını tavsiye ediyorum.)

Ve artık filmi bitirmek üzereyiz. Anlatıcı bu hikâyeleri(?) aktarmanın kendi üzerinde bir görev olduğunu ve bizim adımıza şahitlik ettiğini tekrar hatırlatıyor. Hemen ardından sırayla gördüğümüz iki görüntü:


 

Finalde anlatıcı kendini saklama ihtiyacı duymuyor artık. Kimin sözcüsü olduğunu, bize kimin gözünden ne anlattığını göstermekten çekinmiyor(baştan beri bunun için çok çabaladığını da söylemek mümkün değil aslında). Ve en sonunda  tüm belgesel boyunca gördüğümüz akreplerin birinden iniyor. Yanımıza geliyor.

Ve bize şu cümleyi kuruyor:

“Olayların kaynağına geldiniz, insanları buldunuz, onlara dokundunuz, yaşam hikâyelerini dinlediniz, onların gözünden gördünüz. Bildiklerinizle yaşananlar arasındaki farka şahit olabildiniz mi?”

Bu belgeseli izlerken şahit olduğumuz absürtlük tavan yapıyor burada. Anlatıcımızın finalde kurduğu her cümleyi teker teker düşünüp filmi baştan sona tekrar aklımızdan geçiriyoruz. Şaşırmakla beraber, bu “başyapıt” ile ne yapacağımızı düşünüyoruz. Ve aklımıza bu filmi yeniden kurgulamak geliyor. Sadece bu belgeselle değil başka görüntülerle beraber, şahit olduğumuz her şeyi birlikte düşünelim diyoruz. İki görüntünün, iki anlamın arka arkaya gelmesi ile oluşan senteze ve kendini açığa çıkaran yeni bir gerçekliğe teslim oluyoruz[ix].

“Gerçekliğe bir de bu şekilde şahit olalım. Şahit olalım ki hem ahlaken, hem de vicdanen sorumluluk hissedelim. Yok sayıp, arkamızı dönüp gidemeyelim. Şahit olalım ki sayemizde doğru kıymetlensin”


Yazının yazılmasından sonra gerçekleşenlere dair kısa notlar:

-MİT tırlarına ait olduğu belirtilen fotoğrafları yayınlaması  sebebiyle Cumhuriyet gazetesinin Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar ve gazetenin Ankara Temsilcisi Erdem Gül tutuklandı. Gazeteciler “silahlı terör örgütüne üye olmak, siyasi veya askeri casusluk ve devletin güvenliğine ilişkin gizli kalması gereken belgeleri açıklamak” ile suçlanıyor.

-Silvan’da yaşananlar sırasında bölgeye gitmiş insan hakları aktivistlerinden biri olan Diyarbakır Baro Başkanı Av.Tahir Elçi, Sur ilçesinde yaptığı basın açıklaması sırasında onlarca kamera önünde “faili meçhul” bir cinayete kurban gitti. Operasyonların sürdüğü Sur ilçesinde sokağa çıkma yasağı ilan edildi. Yasak dönüşümlü olarak kaldırılıp tekrar ilan ediliyor.

-Sokağa çıkma yasakları ve operasyonlar artık Nusaybin’de devam ediyor.

[i][ii] Daha ayrıntılı bilgi için: Film Theory: An Introduction Through Senses, Thomas Elsaesser – Malte Hagener.

[iii] Daha ayrıntılı bilgi için: Film History: An Introduction, Kristin Thompson, David Bordwell.

[iv] Diyarbakır Sur Mahallesi’nde Yaşananlar, Kadınlar Cizre ve Silopi’yi Anlatıyor

[v] Hendeklerden Müzakereye, Nazan Üstündağ, Taş Atan Çocuklardan Öz Savunma Birliklerine, Haydar Darıcı, Hamit Boarslan ile Röportaj: Şiddet ve Devlet Zoru arasındaki diyalektik ilişki.

[vi] Silvan halkından asker uğurlaması. İzlemek için tıklayınız.

[vii] Bu durum devlet güçlerinin bölgede nasıl bir bakış açısı ile operasyon yaptığının anlaşılması açısından bir fikir verebilir. Yazılamalar için tıklayınız.
[viii] Yaşanan sivil ölümleriyle alakalı Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nın hazırladığı rapor içintıklayınız. 

[ix] Eisenstein montage theory. Kısa bilgi için tıklayınız.

barantekay.blogspot.com.tr

Paylaş

Yorum yapın

Please enter your comment!
Please enter your name here