Anasayfa Dergi Dosya Dr. Çetin Gürer : Erdoğan’ın Başkanlık Savaşı

Dr. Çetin Gürer : Erdoğan’ın Başkanlık Savaşı

Paylaş

Hepimiz hükümetin ve Erdoğan’ın Esad rejimini devirmek ve Türkiye’yi Suriye’deki savaşa dahil etmek gibi planları olduğunu düşünürken, Erdoğan ve hükümet silahların yönünü bir anda “kadim düşmana” çevirdi. “Gerekirse Suriye’ye adam gönderip

http://www.dreamstime.com/royalty-free-stock-photos-peace-war-signpost-image3347178

Türkiye’ye dört füze fırlatırız” planlarıyla[1] Türkiye’yi savaşa sokmak isteyenler, belli ki müttefiklerin izni olmadığı için Türkiye’ye füze fırlatmaktan vazgeçip IŞİD’in silah ve bombalarını kullanmayı tercih etti. Ancak bu kez hedefe konulan, Suriye ve Esad yönetiminden ziyade, Kürtler ve Kürt hareketi oldu. Türkiye’nin Suriye’deki iç savaş batağına çekilmek istendiği iddialarının aksine, Türkiye bilerek ve isteyerek, oldukça iradi bir biçimde, Erdoğan’ın iktidar hesapları doğrultusunda eski savaşı yeniden körükledi.

AKP iktidarının “stratejik derinlik” dış politika yaklaşımıyla bağlantılı olarak Suriye ve Ortadoğu’da “oyun kurucu aktör” olma hesaplarıyla Erdoğan ve hükümet,  ister IŞİD veya ÖSO gibi yerel güçleri destekleyerek isterse bizzat kendisi gerektiğinde Suriye’ye askeri müdahalede bulunarak, uzunca süre Esad’ı devirmeyi düşledi. Uzun süredir dile getirilen Suriye’nin kuzeyinde bir “güvenli bölge” veya “tampon bölge” kurma hesapları da, bu politikanın bir parçası olarak kurgulandı. Esad’ın devrileceği ve savaşın kısa sürede biteceği yönündeki yanlış hesaplar; uluslararası güçlerin Esad karşıtlığını gündemlerinden çıkarmaları ve Türkiye’nin Esad karşıtlığı politikalarını desteklememeleri; ve Rojava’da PYD/YPG/YPJ öncülüğünde özerk bir bölgenin oluşması; YPG/YPJ güçleri karşısında İŞID’in büyük kayıplar vermesi gibi faktörler, Erdoğan ve hükümetinin ülke dışında istediği ancak yapamadığı savaşı, yeniden ülke içinde yürütmeye yöneltti. Dolayısıyla Erdoğan savaşmaktan vazgeçmedi, ancak savaşacağı “düşmanı” hızlı biçimde yeniden tayin etti. Çünkü hangi düşmanla savaştığından bağımsız olarak, ancak savaşın kendisi Erdoğan’ı “başkanlık sistemiyle” buluşturabilecek tek seçenek haline geldi.

7 Haziran öncesi savaş seçeneği, Suriye’de ve Ortadoğu’da oyun kurucu olma rolü için masadaydı. Ancak buna başta ABD olmak üzere ne uluslararası güçlerin ne de yerel güçlerin desteği olmayınca ve de en önemlisi ordunun isteksiz olması eklenince Erdoğan, Suriye’de oyun kuramayacağını anlayıp yeni bir oyun yazmaya girişti. Ya da bu oyun zaten yazılmış ve masada bekliyordu. Öyle ki, seçimleri kazanamaması durumunda B ve C planları olduğunu söyleyen Erdoğan böylelikle B veya C planını ya da her ikisini devreye sokmuş oldu[2].

Erdoğan’ın savaş hesapları için orduyu istediği gibi harekete geçirme konusunda bir kriz, hatırlanacağı üzere hemen seçim öncesi günlerde yaşandı. Seçim sonuçlarına ilişkin yapılan anketlerde Erdoğan’ın beklediği sonuçları görememesine paralel provokasyonvari şiddet girişimlerine yöneldiği ve Esad’a karşı bir savaşla durumu lehine çevirmek istediği fakat orduyu buna ikna edemediği öne sürülen iddialar arasında yer aldı[3]. Genelkurmay Başkanı Necdet Özel, Erdoğan’ın Suriye’ye Türk askerini sokup Suriye’deki savaşın bir parçası kılma ısrarına karşılık sağlık sorunlarını ileri sürerek idari izne ayrılmıştı. Özel, bu idari izni bir bakıma Erdoğan’ın isteğine karşın Türk Ordusu’nu Suriye’ye sokmamak için kullanmıştı. AKP’nin “devletleşme” sürecinde ordu her ne kadar hükümetin denetim ve kontrolüne girmiş gözüküyor olsa da Özel, Suriye’de savaş gibi kritik bir konuda Erdoğan ile aynı fikirde olmadığından üzerindeki baskıyı savuşturmak adına en kolay memuriyet yöntemini kullandı. Bu aynı zamanda, Özel’in nereye kadar Erdoğan’ın arkasında durduğunun bir göstergesi olarak görülebilir. Bu manevra, Erdoğan ve Ordu arasındaki ilişkinin mutlak surette bir biat ilişkisine henüz dönüşmediğinin ve görüş ayrılıklarının hala olduğunun da bir işaretidir.

Seçimler sonrasında, Suriye savaşına Türk askerinin dâhil olması konusunda Özel’in fikrini değiştirmemiş olması, savaş ısrarında oyunu yeniden kurmayı gerekli kıldı. Senaryo bu kez, MİT üzerinden, IŞİD’in kullanılması yoluyla yürüdü. Suruç’ta 31 gencin canına mal olan kanlı bombalı saldırı ve ardından IŞİD militanlarının Kilis’te bir askeri karakola ateş açması sonucu bir subayın ölmesi ve de Ceylanpınar’da IŞİD’le bağlantılı olduğu öne sürülen iki polisin kaldıkları evde cinayete kurban gitmesi ile başlayan olaylar silsilesi, HDP’yi kapattırma açıklamalarına kadar geldi[4]. Türkiye artık bambaşka bir gündemin içine girdi. Kuzey Irak’taki PKK kamplarının bombalanması, çözüm sürecinin bıçak gibi sonlandırılması, PKK ile çatışmaların yeniden başlaması, sokakların olağanüstü hal görüntülerine sahne olması, pek çok basın yayın organının internet erişimine kapatılması, binlerce kişiyi kapsayan gözaltı operasyonları, sendika baskınları ve her türden sokak etkinliğinin, yürüyüşün, basın açıklamasının yasaklandığı bir Türkiye ile savaş başlamış oldu. Erdoğan ve hükümeti, bu yeni savaş durumunun PKK-IŞİD-DHKP/C örgütlerinin üçüne birden yapılan bir “terörle mücadele” olduğunu kamuoyuna deklare etse de hava operasyonlarından sadece bir tanesi IŞİD’e yönelik gerçekleşirken altı operasyon PKK’ye yönelik olarak gerçekleştirildi. Benzer biçimde “özel güvenlik kararı” adıyla şehir merkezlerinde ev baskınları sonucu son bir hafta içerisinde göz altına alınan 1302 kişiden sadece 130’a yakın kişi IŞİD ile bağlantılı olduğu şüphesiyle göz altına alındı. Tüm diğer kişiler ise HDP, PKK, KCK ve başka sol örgütlerle ilişkili olduğu gerekçesiyle gözaltına alındı[5].

Tüm bu olağanüstü durum, genel olarak Erdoğan’ın HDP’yi erken bir seçimde baraj altında bırakma hamleleri olarak görülüyor olsa da, durum çok daha vahim bir şekilde sonuçlanabilir; Türkiye bir sabah anayasanın rafa kalktığı, Erdoğan’ın başkanlığında bir konsey yönetimine de uyanabilir. Hem savaşın yaratacağı olağanüstü durum hem de son bir yılda yapılan seçim sonuçları, bir erken seçim olasılığını pek mümkün kılmıyor. İç savaş şiddetlenerek yayılırsa, bu, seçimlerin demokratik ve güvenli bir ortamda yapılmasını güçleştirir. Erken seçimden AKP’nin başarıyla çıkma olasılığı ise sadece bu savaşı kazanmasına bağlı. Zira Türkiye, bir yıl içerisinde toplam üç seçim yaşadı ve her defasında AKP oy kaybetti. En büyük yenilgi ise 7 Haziran genel seçim sonuçlarıyla geldi. Dolayısıyla böyle bir savaş, bir erken seçimin çok ötesinde sonuçlara gebe: anayasanın rafa kalktığı, meclisin lağvedildiği bir darbe söz konusu olabilir. Çünkü Erdoğan, örneğin Anayasa’nın 92.maddesine dayanarak, Meclis tatilde veya ara vermede iken Cumhurbaşkanı olarak savaşa karar verme yetkisini elinde bulundurmaktadır (Anayasa, md. 92). Bu yetkiyle Erdoğan, seçime gidip kaybetmektense savaş koşulları altında ülkeyi tek başına başkanlığı kazanıncaya kadar yönetmek için savaştan vazgeçmeyebilir.

Sosyal paylaşım sitesi “twitter”ın Türkiye fenomeni Fuat Avni, bu yeni “kaos planının” Erdoğan-MİT (Hakan Fidan) ve Efkan Ala üçlüsü tarafından planlanıp devreye konulduğuna dair paylaşımlarda bulundu. İddialar doğruysa, -ki öyle görünüyor- öncelikle neden böyle bir kaos-savaş-darbe planına ihtiyaç duyulduğu sorusuna bakmak gerekir. İkinci olarak ise, bu kaostan Erdoğan’ın elde edeceği kazanç/çıkar ne olacak sorusu sorulmalıdır.

İkinci sorudan başlarsak, bu savaş ve kaostan elde edilecek en önemli çıkar, Türkiye’de 7 Haziran seçimleri ile bir bakıma anlamsız hale gelen başkanlık sistemidir. Bunu tesis edebilmek için en son ve en riskli hamle devreye konulmuş durumda. Erdoğan kaostan başarıyla çıkarsa –bir ihtimal- istediği başkanlık sistemini “kolaylıkla” hayata geçirebilir. Ve bu elbette yukarıda da belirttiğim üzere, bir erken seçim yoluyla değil, tersine anayasanın askıya alındığı, Meclis’in işleyemez duruma getirildiği olağanüstü hal koşulları altında Erdoğan’ın, mutlak bir otoriter lider figürü olarak ortaya çıkıp bu savaşı tek başına yönetmeye başlamasıyla olabilir. Bu, kaostan yeni bir düzenle çıkma ihtimaline dayalı bir savaş aritmetiğine dayanıyor. Bir “başkanlık sevdası” için belki birkaç yıl sürebilecek ve yüz binlerce, milyonlarca insanın canına, malına, geleceğine mal olacak bir savaşı bir kişi isteyebilir mi? Bu ne kadar rasyonel olabilir? Kendi içinde bir rasyonalitesi olmasa da bu Erdoğan ve iktidarı için bir ölüm kalım savaşıdır. Çünkü, uğruna savaştığı başkanlık sistemi, sıradan bir rejim değişikliği değildir. Kendi mutlak iktidarını korumanın ve sürdürmenin tek ve en önemli aracıdır. Öyle ki bu sayede, kaybetmesi durumunda her şeyini kaybedeceği “kazanımlar” korunmuş olacak, 2023 ve sonrasına dönük tüm çıkar ve hesaplar güvence altına alınmış olacak ve nihayetinde güçlü bir başkan figürü ile kendisine yönelik tüm “ithamları” ve “tehlikeleri” bertaraf edecek.

Örneğin iç savaşın doğuracağı olağanüstü hal, Erdoğan’ın ve kendi iktidar kliğinin yaşayabileceği ulusal ve uluslararası alanda yargılanma ihtimalini de uzunca süre ortadan kaldıracaktır. Kobanê kantonu başkanı Enver Müslüm, IŞİD’e destek veren ülkelere ilişkin Lahey Adalet Divan’ına belgeler götürdü[6]. Neden şimdi sorusu basitçe, yargılanmaya yetecek belgeler daha yeni bulunabildi biçiminde cevaplanamaz; bunun Tel Abyad’ın YPG/YPJ güçlerinin eline geçmesi sonrası, Erdoğan’ın “katiyetle izin verilmeyecek” açıklaması ve de Suruç’ta patlayan bomba sonrasına denk gelmesi tesadüf değildir. Dolayısıyla PYD, elindeki belgelerle Erdoğan’ın Rojava’ya dönük savaş seçeneğine karşı kendi kartını devreye sokmuş oldu. Bu, savaş yanlısı politikalardan çekinmeyen Erdoğan’ı uluslararası alanda sıkıştırmak ve etkisini azaltmak olarak da görülebilir[7].

Kaos-savaş girişiminin bir başka önemli nedeni ise, Rojava’nın Afrin ve Kobanê kantonlarını birleştirecek bir koridorun önlenmesi için burada bir tampon bölge oluşturma isteğidir. Gerçi bu konuda ABD ile kesin bir uzlaşmaya varılamamış olsa da Erdoğan, Tel Abyad’ın IŞİD güçlerinden temizlenip YGP kontrolüne geçmesinden sonra, Suriye’nin kuzeyinde bir devlet kurulmasına bedeli ne olursa olsun kesinlikle müsaade etmeyeceğiz diyerek Rojava’ya ve dolayısıyla Kürtlerin bir statü kazanmasına karşı duruşunu açıkça ifade etmiştir[8]. Tampon bölge hesapları da benzer biçimde Erdoğan’ın başkanlık arzusuyla doğrudan ilişkili. Rojava’nın engellenmesi, geriletilmesi durumunda elde edeceği siyasi rant Erdoğan’ı yıllarca ayakta tutmaya yeter de artar bile. Çünkü PKK çizgisine bağlı istikrarlı bir Rojava yönetiminin Kürtlere, Öcalan’a ve PKK’ye sağlayacağı katkılar bu sayede engellenebilir. İstikrarlı ve statü sahibi bir Rojava, PKK’nin askeri, ekonomik ve uluslararası prestiji açısından gücünü artıracaktır. Bölgedeki petrol kaynaklarının PYD tarafından kontrol edilmesi ve yönetilmesi, ekonomik açıdan Türkiye karşısında PKK’yi daha da güçlü kılacaktır. Rojava’nın ulusal ve uluslararası düzlemde “resmi bir statü” kazanması durumunda, yapılacak yasal bir seçimde, İmralı Adası’nda tutuklu bulunan Abdullah Öcalan sandıktan Rojava özerk bölgesinin başbakanı olarak çıkabilir. Bölgede Öcalan’ın tek aday olarak gösterildiği bir seçim düzenlemek hiç de olasılık dışı değil. Böyle bir durumda ise Öcalan’ın statüsü tamamen farklı bir duruma evrilecektir. Türkiye artık karşısında PKK lideri Abdullah Öcalan’ı değil, resmi, özerk bir bölgenin seçilmiş başbakanını bulacaktır. İstikrarlı ve güçlü bir Rojava yönetimi, ayrıca Türkiye’de yaşayan Kürtlerin kendi taleplerini güçlü sahiplenmesini olumlu yönde etkileyecektir ki tüm bunlar, Türkiye’nin Cumhuriyet tarihi boyunca Kürtlere karşı yürütmüş olduğu gizli ve açık savaşı, masa başında kaybetmesine yol açacak etkidedir. Dolayısıyla oluşacak bir tampon bölge hesabı, Rojava’nın istikrarsız kılınması, zayıflatılması Kürtler ve Kürt siyasi hareketi için tüm olasılıkların bertaraf edilmesini hedeflemekte ve bu hedefin tutturulması durumunda ortaya çıkacak rant, başkanlığın meşruiyetini oldukça kolaylaştırıcı bir rolde olacak ve bunun önündeki engelleri de kaldırmaya yetecek.

Ancak tampon bölge oluşturmanın, en büyük handikabı uluslararası güçler evet dese bile bölgede güçlü bir varlığa sahip YPG’nin buna izin vermeyecek olmasıdır. Tampon bölge, bir bakıma savaşın ve bunun sonuçlarının ülke sınırlarına taşınması ve de uluslararası alanda geçici güvenli bölge anlamına gelse de YPG/YPJ ile Türk Ordusu arasında yaşanacak çatışmalar, güvenli bir tampon bölgenin oluşmasına imkan vermeyecektir. Güvenli ve işleyen bir tampon bölge için PYD’nin öncelikle koalisyon güçleri tarafından ikna edilmesi, PYD’ye tampon bölgenin kabul ettirilmesi gereklidir. Bu ikna sürecinde koalisyon güçlerinin öne sürebilecekleri en önemli koz, IŞİD’e karşı mücadelede sağlanan hava desteğinin artık verilmemesi olabilir. Ancak bu kendi bindikleri dalı kesmekten öte bir anlam ifade etmez. Çünkü PYD’nin zayıflaması ve Rojava’nın kontrolünün tamamen IŞİD’in eline geçmesi demek, koalisyon güçlerinin Suriye’de işbirliği yapacağı önemli bir gücü kaybetmesi anlamını taşır. Yani, ABD’nin PYD’yi ve Kürtleri tamamen gözden çıkarmış olması demektir bu. Diğer yerel güçlerin çok zayıf olması, buna karşın IŞİD’in en önemli tek güç olması ve PYD’nin oyun dışı bırakılması durumunda, sadece Esad’a karşı değil, tüm farklılıklara ve inançlara karşı, dolayısıyla Batı’ya karşı da bir “cihad” yürüten IŞİD’le koalisyon güçlerinin işbirliği yapmasını gerektirir ki, bu ne teorik ne de pratik olarak mümkündür.

Gerek 7 Haziran seçimleri sonrası AKP’nin ülke içinde kaybettiği kan gerekse uluslararası alanda yalnızlaşan Erdoğan gerçekliği, Erdoğan’ı savaşı bir çıkış yolu olarak denemeye itmiştir. 7 Haziran seçim sonuçları, başkanlık sisteminin anayasal olarak gerçekleşme ihtimalini ortadan kaldırdı. AKP kazandığı 258 milletvekili ile bırakın başkanlık sistemini hayata geçirmeyi, tek başına hükümeti kuracak çoğunluğu bile yakalayamadı. Dolayısıyla teknik olarak AKP, Erdoğan’ın elini güçsüz bıraktı ve Erdoğan yalnız kaldı. Çünkü AKP eliyle inşa edilecek bir başkanlık seçeneği devre dışı kaldı. Yalnızlaşma sadece bununla da sınırlı kalmadı. Erdoğan başkanlığındaki hükümetin yanlış Suriye politikaları ve IŞİD’e verdiği destek iddiaları –sadece sınır güvenliğini sağlayamaması bile-, Erdoğan’ın uluslararası alanda yalnızlaşmasını beraberinde getirdi. Bunda uluslararası güçlerin karşısında Suriye’de oyun kurucu olma gibi bir politika karşısında aldığı darbelerin de çok büyük payı var elbette. Güç ve prestij kaybı öyle bir raddeye geldi ki Kuzey Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı dahi, seçildikten hemen sonra tarihinde ilk defa adeta Türkiye’ye meydan okudu. Yalnızlaşma sürecinin son gelişmesi ise, İran ve ABD arasında yıllardır devam eden uranyum zenginleştirme ve kimyasal silah sorununun çözümü için tarafların anlaşması ile oldu. İddialara göre, bu antlaşma sonrası İran, Erdoğan’a ve hükümetine verdiği destekten vazgeçti.

Neticede pek çok alanda ve pek çok açıdan “yalnız” duruma düşen Erdoğan için kendi başkanlık savaşını yalnız kendisinin vermesi dışında bir alternatif kalmadı. Hem diplomatik ve siyasi destekten yoksun bir şekilde hem de AKP’den yoksun bir şekilde, tüm yolların tükenmesi karşısında savaş, Erdoğan için tek alternatif oldu. Diğer tüm yolları tıkayıp, Erdoğan’ı savaş seçeneğine mahkum eden en büyük hata ise, hem Suriye konusundaki yanlış politikalar hem de içeride Kürtlerle barışı sağlayamamış olmasıdır. Türkiye’de Kürt sorununu şiddet yoluyla çözmeyi deneyen tüm hükümetlerin kaderi yıkılmak olmuştur. Diğerlerinden farklı olarak Erdoğan yönetimindeki AKP iktidarı farklı dozlarda şiddet ve diyaloğu eşzamanlı yürütme yöntemiyle Kürt sorununu çözüyormuş gibi yapıp zamana yayarak unutturmayı denemiş, böylelikle Kürt sorununu çözmekten gittikçe uzaklaşmıştır. Yöntem ve yaklaşım farklı olsa da, Kürt sorunu karşısında siyasi partilerin makus talihi bu kez de değişmeyeceğe benzemekte. Erdoğan’ı, Erdoğan devletini ve AKP’yi yakacak olan yine Kürt sorunu ateşi olacaktır.

[1] Odatv (2014), Gerekirse Suriye’ye Dört Adam Gönderirim. Türkiye’ye 8 füze attırıp savaş çıkartırım (27.03.2014)., www.odatv.com

[2] Evrensel (2015), Seçimden sonra B ve C planlarımız devreye girebilir (22.05.2015)., www.evrensel.net

[3] Yetkin, Murat (2015), Orgeneral Özel Suriye tepkisiyle mi izne ayrıldı?, Radikal Gazetesi (03.05.2015).

[4] Erdoğan’ın HDP’yi ve HDP milletvekillerini işaret etmesinin üzerinden çok geçmeden, Eşgenel Başkan Selahattin Demirtaş ile Hakkari Milletvekili Abdullah Zeydan hakkında yerel mahkemelerin açmış olduğu dava kabul edildi ve yargılanmaları için Adalet Bakanlığına fezleke yazılarak dokunulmazlı kların kaldırılması istendi.

[5] Evrensel (2015), Arınç Kürsüden HDP’yi suçladı (29.07.2015)., www.evrensel.net

[6] Rojava’nın Kobanê Kantonu Başkanı, Enver Müslim, ellerindeki belgelerle Lahey Adalet Divan’ına başvuracaklarını ve savaş suçu işleyen ülkelerin ve kişilerin ceza mahkemesinde yargılanmaları için çağrı yapacaklarını belirtti. Cumhuriyet Gazetesi, (2015), Ve Lahey’ gidiyorlar (22.07.2015).,www.cumhuriyet.com.tr

[7] Müslim’in bu girişiminden yalnızca bir hafta sonra, Erdoğan, Fidan ve Ala hakkında uluslararası ceza mahkemesinin savaş suçu bakımından soruşturma başlattığına dönük basında haberler yer aldı. Odatv (2015), Uluslararası ceza mahkemesi Erdoğan, Davutoğlu, Ala ve Fidan için harekete geçti (29.07.2015)., www.odatv.com

[8] Hürriyet (2015), Bedeli ne olursa olsun engel olacağız (27.06.2015)., www.hurriyet.com.tr

 

kaynak

Paylaş

Yorum yapın

Please enter your comment!
Please enter your name here