Anasayfa Köşe Yazıları Emek hareketi yeniden yükselebilir mi?

Emek hareketi yeniden yükselebilir mi?

Paylaş
Emek hareketi yeniden yükselebilir mi?
Ahmet Asena 
ahmetasena@hotmail.com

“Hariçten gazel okumak” emek örgütlerinde pek hoş karşılanmaz. Bunun nesnel nedenleri de vardır. Yasaların ve değişen koşulların getirdiği sıkıntıları göğüslemek zorunda kalan, işten atılan, işsiz kalan arkadaşlarının geçim sorunlarını çözmek zorunda olan onlardır. Görece rahat koşullarda yaşayanların, rahatsız edici bir soğukkanlılıkla yorumlar yapmaları, onlara akıl öğretir bir tutum takınmaları bu nedenle tepkiyle karşılanır.

Ne var ki, bugün en yakıcı ihtiyaç yeni bir sendikal politikanın ve mücadele anlayışının çerçevesinin oluşturulması ve hayata geçirecek adımların atılmasıdır. Bu nedenle hiçbir gerekçe emek hareketinin bugün içinde bulunduğu vahim durumdan çıkışın yollarını, buna kafa yoran tüm kişi ve kesimlerle birlikte kapsamlı olarak ele almak gerekliliğini ortadan kaldıramaz. Hızlı ve sonuç alıcı bir tartışmanın yapılması ve hemen harekete geçilmesi sağlanamazsa, dibe vuruşun kronik bir hale gelmesi kuvvetli bir ihtimal olarak önümüzde durmaktadır.

Böyle bir tartışmanın sonuç alacak şekilde yapılabilmesi için, öncelikle her hangi bir sendika veya konfederasyonla sınırlı olmayan, tüm emek kesimlerini kuşatan bir sorunla karşı karşıya olduğumuzu kabul etmek gerekiyor. Gerek işçi gerekse kamu çalışanı örgütlerinin tamamı, üye sayılarından bağımsız olarak, güçsüz ve etkisiz konumdadırlar. Bunun son derece nesnel temelleri bulunmaktadır.

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı tarafından yayınlanan 2011 yılı istatistiklerine göre, çalışma çağındaki nüfus 53.593.000 kişidir. İşgücü 26.725.000, istihdam ise 24.110.000 olarak verilmektedir. Bu rakamlar ilk önemli sorunun altını çizmektedir. Herhangi bir nedenle istihdam edilemeyen insan sayısı nüfusun yarısı kadardır. Bu insanlar emekçiler üzerinde ciddi bir baskı oluşturmaktadır.

Zorunlu sigortalı olarak çalışan sayısı ise 11.030.939’dır. Bunların işyerlerinin büyüklüğüne göre dağılımı ise şöyledir:

1 kişi çalıştıran işyerlerinde 513.454 kişi, 2-3 kişi çalıştıran işyerlerinde 932.989 kişi, 4-6 kişi çalıştıran işyerlerinde 1.053.277kişi, 7-9 kişi çalıştıran işyerlerinde 771.380 kişi, 10-19 kişi çalıştıran işyerlerinde 1.547.140 kişi, 20-30 kişi çalıştıran işyerlerinde 885.015 kişi, 30-49 kişi çalıştıran işyerlerinde 1.154.344 kişi, 50-99 kişi çalıştıran işyerlerinde 1.063.928 kişi, 100-249 kişi çalıştıran işyerlerinde 1.345.483 kişi, 250-499 kişi çalıştıran işyerlerinde 788.649 kişi, 500-749 kişi çalıştıran işyerlerinde 339.023 kişi, 750-999 kişi çalıştıran işyerlerinde 174.801 kişi, 100 üzeri kişi çalıştıran işyerlerinde ise 461.256 kişi çalışmaktadır. Görüldüğü gibi sekiz milyon civarında çalışan 100 kişinin altında işçi istihdam eden işletmelerde bulunmaktadır. Bu işletmelerin toplamı ise 1.423.637 adettir.

Bu sayılar örgütlenmenin zorluğunu açıkça göstermektedir. Bir kişi çalıştıran beşyüz bin civarındaki işyeri dikkate alınmasa bile, 900 binden fazla işyerine ulaşılması gerektiği ortadadır. Yürürlükte olan toplu sözleşme sayısına baktığımız zaman tablonun vahameti açıkça ortaya çıkmaktadır. 2011 yılında yürürlükte olan toplu sözleşme sayısı 4.423 adettir.

Bu toplu sözleşmeler sadece 28.435 işyerinde 1.037.565 çalışanı kapsamaktadır. Bir başka deyişle zorunlu sigortalıların sadece % 10’u toplu sözleşme ile korunmaktadır. Geriye kalan işyerleri ve çalışanlar ulaşılmayı ve örgütlenmeyi beklemektedir. Bugünkü örgütlenme modeli ile bunun başarılmasının ne derece zor olacağı ortadadır.

Sendikal örgütlenmenin en önemli bölümünü oluşturan büyük işyerlerinde ise taşeronlaştırma sonrasında ortaya çıkan önemli bir zorluk bulunmaktadır. Aynı işyerinde farklı işkollarında kayıtlı farklı işverenlere bağlı olarak çalışan işçiler bulunmaktadır. Bu durum işçilerin bütünlüğünü ortadan kaldırmakta, klasik örgütlenmeyi imkansıza varacak derecede zorlaştırmaktadır.

Kamu işyerlerinde de benzer bir durum ortaya çıkmakta, aynı işyeri içinde benzer işleri yapanların bir kısmı memur bir kısmı ise işçi statüsünde görev yapmaktadır. Tümüyle farklı statüdeki bu iki farklı çalışan grubunu birden içermeden etkin bir örgütlenme yapılabilmesi mümkün olmamaktadır.

Diğer yandan yukarıda verilen istihdam rakamları açık ve gizli işsizliğin ne derece büyüdüğünü göstermektedir ve bir başka gerçeği daha açıkça ortaya koymaktadır. Gençler arasında resmi rakamlara göre % 25 düzeyine yükselmiş olan işsizlik oranı artık sömürülmenin bile bir “şans” haline geldiğini göstermektedir. İş bulabilmek kadar o işi koruyabilmek de zorlaşmış, genç işçiler arasında sendikalaşma nedeniyle işten atılma korkusu yaygınlaşmıştır.

Kısaca özetlemek gerekirse, emek hareketi örgütlenmesi bugün 3 temel sorunla karşı karşıyadır:

1. İşyerlerinin parçalanmasına bağlı olarak az sayıda işçi çalıştıran küçük ve orta ölçekli işletme sayısının çokluğu,
2. İstihdam oranlarının düşmesi ve artan işsizlik nedeniyle çalışanlar üzerinde oluşan baskı,
3. Çalışanların taşeronlaştırma vb. yöntemlerle parçalanması.

Bunlara liberalizmin dayattığı örgütlenmeyi engelleyen yasaların varlığı da eklendiğinde, örgütlenmek neredeyse imkansız hale gelmekte, sendikalaşmanın işverenin lütfuna bağlı kaldığı bir dönemin nesnel koşulları oluşmaktadır. Lütuf kavramının kullanılması ağır bulunabilir, ama gerek özel sektördeki gerek kamu sektöründeki örgütlenmelerde işverenin veya hükümetin açık desteğiyle gerçekleştirilen sendikalaşmaların varlığı tüm konfederasyonlar için geçerli bir saptamadır.

Bütün bu koşullar aslında tek bir çözüme işaret etmektedir. Yeni dönem emek örgütlenmesi statü, işkolu ve işyeri temelinde parçalanmış değil, tam tersine bütünleşik olmak zorundadır.

İşçi veya memur statüsünde, farklı iş kolunda hatta farklı işyerinde çalışan tüm emekçileri ve işsizleri kapsayacak, geniş bir örgütlenmeye şiddetle ihtiyaç duyulmaktadır. Ne var ki, burada aşılması gereken bir başka sorun daha ortaya çıkmaktadır. Siyasal düzlemde giderek etkisizleşen temsili sistemin bir benzerini esas alarak, hiyerarşik bir yapıyla kurulmuş mevcut sendikal örgütlenme modelleri, yasal sınırlamalardan bağımsız olarak, böylesi bir çözüme olanak verecek durumda değildir. Bu nedenle tüm örgüt yapısının ve işleyişinin yeniden düzenlenmesi ihtiyacı kaçınılmaz olarak ortaya çıkmaktadır.

Aşılması gereken son sorun ise eski dönemde çok önemli ve geliştirici bir rol oynamış olan sendikal kadroların konumudur. Yeni dönemin ihtiyaçlarını kavrayamayan kadrolar, kişisel hırs taşımasalar, fedakar bir biçimde çalışsalar dahi, yeni bir sıçrama yapılmasını nesnel olarak engelleyici bir rol oynamaktadır.

Yazının başlığının EMEK HAREKETİ YENİDEN YÜKSELEBİLİR Mİ? olması, bütün bu olumsuzluklar, ama esas olarak da öznel olumsuzluklar nedeniyledir. Nasıl yapılacağına dair önerileri bir sonraki yazıda ele almak koşuluyla benim bu soruya yanıtım, EVET YÜKSELEBİLİR’dir.

Paylaş

Yorum yapın

Please enter your comment!
Please enter your name here