Anasayfa Dergi Enzo Traverso: Neoliberalizm çağımızın totalitarizmi

Enzo Traverso: Neoliberalizm çağımızın totalitarizmi

Paylaş

 

ABD’deki Cornell Üniversitesi’nde profesör olan İtalyan tarihçi Enzo Traverso, geçtiğimiz on beş yıl içinde Avrupa’daki en etkili eleştirel entelektüellerden biri haline geldi. Çalışmalarının ülkemizde de hızla artan bir okur kitlesi bulunuyor: En son Eikostou Protou Yayınları’ndan çıkan Les Nouveaux Visages du Fascisme (The New Faces of Fascism) Yunancaya çevrilen yedinci kitabı. Yazarın daha önceki önemli eserlerinden bazıları L’Histoire comme Champ de Bataille (Savaş Alanı Olarak Tarih), The Origins of Nazi ViolenceFire and Blood ve Left-Wing Melancholia.*

Traverso’nun yirminci yüzyılın ilk çeyreğinden günümüze dek totalitarizm üzerine yapılmış politik ve akademik tartışmalara kapsamlı bir genel bakış niteliğindeki monografisi Il Totalitarismo: Storia di Un Dibattito (Totalitarianism: The Story of a Conflict) ise daha az bilinmekle birlikte tam vaktinde çıkmış bir kitap. 2002 tarihli bu kitap, totalitarizm kavramının güncel kullanımlarını kendisiyle konuşmak istememizin sebeplerinden biriydi. Bir diğer sebep ise direniş hareketlerini 1980lerin ve 1990ların “anti-totalitarizm”ine meydan okumaya zorlayan mevcut totaliter iktidar biçimleri.

Totalitarizm hakkındaki açılış sayımızda Marginalia’ya konuşma davetimizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz. Bu konu üzerine kapsamlı şekilde yazmış bir tarihçi olarak bize kavramın tarihinin bir özetini verebilir misiniz? Kökeni 20. yüzyıl Avrupa tarihinin dehşetlerine dayanmakla birlikte terim son dönemde yeni bir anti-komünizm ve anti-İslamcılık bağlamında da özellikle kalıcı olduğunu kanıtladı.

Totalitarizm düşüncesi yüzyıllık ömrü boyunca, geriye dönüp bakıldığında çok çekişmeli bir hat görünümü veren farklı aşamalardan geçmiştir. Bu sözcük 1920lerde İtalyan anti-faşistler tarafından, Mussolini’nin kurduğu siyasal rejimin monolitik niteliğini kınamak üzere türetildi. Çok geçmeden, bir “total [mutlak] devlet” inşa etme ihtiraslarını sahiplenen faşistlerin kendileri de bu sözcüğü benimsediler. Böylece terim, ya olumlu ya da olumsuz anlam atfedilmek suretiyle hem faşistler hem de anti-faşistler tarafından kullanılır oldu. Terim, izleyen on yıl içinde, Almanya’da Nazi iktidarının doğuşu ve SSCB’de Stalinizmin ilerleyişiyle birlikte geniş bir yayılma alanı buldu. Totalitarizm kavramı 1939’da, Hitler ve Stalin’i birdenbire ikiz diktatörler olarak ortaya koyan Sovyet-Nazi saldırmazlık paktının ardından sistemleşti. Fakat altın çağını Soğuk Savaş’ın ilk adımında, SSCB’yi “özgür dünya”nın düşmanı olarak kınamakta araçsal hale geldiği zaman yaşadı. Totalitarizm o andan itibaren her türlü eleştiriye karşı Batı’ya bağışıklık kazandırarak apolojetik bir amaca hizmet etti. Soğuk Savaş boyunca ABD’nin dış politikalarını eleştiren herkes otomatikman “totaliter düşman”ın suç ortakları haline geldi. McCarthizm hüküm sürerken “anti-totalitarizm” kısa bir an için neredeyse totaliter bir ideolojiye dönüştü. Bu türden ideolojik zorunluluklara boyun eğmeyi kabul etmeyen bir akademi tarafından şiddetle eleştirilen bu kavram 1960larda ve 1970lerde tedricen bırakıldı. İslami köktenciliğin ortaya çıkışına uygulandığı 11 Eylül 2001 terörist saldırılarının ardından müthiş bir yeniden doğuş yaşadı. Böylece her ne kadar içeriği önemli ölçüde değişmiş olsa da “totalitarizm” kalıcı bir biçimde Batı’nın düşmanlarını imlemektedir. Bu ise geçmiş yüzyılın şiddetine kaçınılmaz olarak seçici bir bakışı beraberinde getirdi: totaliter suçlar-soykırımlar ve toplama kampları karşısında Batılı şiddet otomatikman meşrulaştı ve nihayetinde bir dizi “sivil zayiat”a indirgendi. Elbette pek çok totalitarizm kuramı bulunuyor, bazıları verimli ve ilginç de fakat bu kavramın “kamusal kullanımı” çoğunlukla apolojetik olageldi.

Terimin alımlanmasında ciddi ulusal farklılıklar olduğunu biliyoruz. Örneğin Fransa’da, 1973’te Soljenitsin’in Sovyet Gulagı hakkındaki eseri yayımlanana dek totalitarizmin dili pek fazla dikkat çekmez. Daha ileri gidecek olursak, totalitarizm açıkça oksidental bir olay ya da kavram mıdır?

Düşünsel tarihinin ışığında totalitarizm, küresel yayılımına karşın son derece Batılı bir kavram gibi görünmektedir. Aslında jeopolitik bir boyutu da vardır. Komünist partilerin Direniş hareketlerinde hegemonik bir rol oynamış olduğu İtalya, Yunanistan ya da Fransa gibi bazı Akdeniz ülkelerinde totalitarizm savaş sonrası yıllarda ciddi kuşku uyandırmıştır. Faşist ve Nazi diktatörlüklerine karşı mücadele eden politik aktörleri “totaliter” olarak tanımlamak o kadar kolay değildi. Michael S. Christofferson’ın da ikna edici bir şekilde kanıtlamış olduğu üzere, 1970lerin başında Soljenitsin’in Gulag Takım Adaları’nın Fransızlar tarafından son derece ihtilaflı bir şekilde karşılanması Solda Birlik’in yükselişini engellemekte araçsal oldu. 1970lerin “totaliter” tartışması bazı Batılı ülkelerde “Marksizmin krizi”yle çakışmış ve sol entelijansiyanın ciddi bir kısmının, klasik liberalizmin ve hatta anti-komünist muhafazakârlığın oldukça konvansiyonel biçimlerine doğru muhafazakâr dönüşüne imkân vermiştir. Fransız “Yeni Filozoflar” olarak adlandırılanlar bu düşünsel ve siyasal değişimin en görünür ifadesiydi. 1980lerin “muhafazakâr devrimi” anti-totalitarizm ve “İnsan Hakları” kılığındaydı.

Totaliter fikirlerin köklerini ararken ne kadar geriye gidilebilir? Örneğin Karl Popper Platon’da bir tür proto-totalitarizmin izini sürerken Max Horkheimer ve Theodor Adorno köklerini Aydınlanmanın araçsal akıl ve teknolojiye düşkünlüğünde bulurlar.

Popper’ın totalitarizm kuramı konusunda çok şüpheciyim: Hegel ve Marx üzerinden, Platon’dan Hitler’e uzanan bir tür doğrusal evrim kurduğu Açık Toplum ve Düşmanları’nda çizdiği felsefi soybiliminin çok basit bir amacı vardı: hem totalitarizmi hem de liberalizmi tarihten ziyade insanlığın kendisine ait olan iki sonsuz ve zamansız kategori olarak tasvir etmek. Popper’ın totalitarizm kuramı, yukarıda bahsettiğimiz Batı’ya bağışıklık kazandırma stratejisinin felsefi versiyonuydu. Horkheimer ve Adorno’nun Nazizme bakışı, Antik Çağ’dan yirminci yüzyıla uzanan bir başka doğrusal hat çizerek Batı uygarlığının izlediği bütün yolu tartışmaya açmıştır. Aydınlanmanın Diyalektiği’nde, sonucu, mutlak aklın totalitarizm olarak zaferi olan bir tür Hegelci erekselcilik benimsemişlerdir: özgürleştirici akıldan araçsal rasyonaliteye geçiş. Bu yaklaşımın eleştirel potansiyeli aşikârdır –özellikle de anti-faşizmin, Nasyonel Sosyalizmi uygarlığın barbarlığa düşmesi ve Direniş hareketini de Aydınlanmanın intikamı olarak gördüğünü hatırlayacak olursak- fakat benzer şekilde tarihdışılaştırılmıştır. Dahası, herhangi bir siyasal bağlılıktan kaçınan bir düşünceli eleştirellik duruşu benimseyerek, totalitarizmi modernitenin kaçınılmaz kaderi olarak görüyorlardı (bu bakış açısından, Benjamin ve Marcuse gibi diğer Frankfurt okulu düşünürlerinden ayrı tutulmaları gerekir).

Hannah Arendt’in ilk olarak 1951’de yayımlanmış olan kitabı ‘Totalitarizmin Kaynakları’ son dönemde yeni bir ilginin odağı oldu. Hatta Ocak 2017’de Başkan Donald Trump’ın göreve başladığı sıralarda Amazon’da yok sattı. Arendt, Nazizmi ve Stalinizmi incelerken, totalitarizmi, toplama ve ölüm kamplarıyla sonuçlanan yeni bir mobilizasyon biçimi ve soykırımsal diktatörlük olarak anlamaya çalışır. Açıklaması, güncel politik olayları anlama çabamızda yararlı olmayı sürdürüyor mu?

Arendt İkinci Dünya Savaşı sırasında ve hemen sonrasında kitabını yazarken Nasyonel Sosyalizm ve Stalinizm güncel politik olaylardı, henüz tarih yazımının nesnesi olmamışlardı. Arendt bir tarihçi değildi ve kitabı, tarihsel bir bakış açısından son derece sorunludur: toplama ve imha kampları ayrımını pek açık yapmaz; Stalinizm vesairenin tarihine açıkça uymayan totalitarizmin, anti-Semitizmin, kolonyalizmin, mutlak yönetimin bir soybilimini tasvir eder. Bununla birlikte tarihte totalitarizmin yeniliğini vurgular: yirminci yüzyıl, amacı politikanın kendisinin yani insanların çeşitliliğinin yok edilmesi olan yeni bir iktidar sistemi deneyimlemiştir. Diğer bir deyişle totalitarizm, çoğulculuğun ve toplumsal yapının bölümlenmesinin her biçiminin bertaraf edildiği monolitik, homojen bir topluluk kurma girişimidir. Arendt’e göre politika ontolojik bir kategori değildir; daha ziyade alttakilerin alanıdır, yurttaşlar arasındaki etkileşimin bir mekânıdır, çok farklı insanların eşit aktörler olarak ortak bir politik alan paylaşmasıdır. Bana öyle geliyor ki totalitarizmin, politikanın yok edilmesi deneyimi olarak tanımı korunmayı ve vurgulanmayı hak ediyor. Bu şekilde kavrandığında yani bir mutlak ve ezici devlet iktidarı sistemi olarak totalitarizm, özgür ve eşit insanlardan oluşan sınıfsız ve devletsiz bir topluluk olan komünizmle de taban tabana zıttır.

Totalitarizmi daha iyi anlamaya yönelik herhangi bir çabada tarihsel özgüllüğün ve sosyopolitik bağlamsallaştırmanın muazzam öneme sahip olduğu aşikâr. Fakat en önemli özelliklerinden bazılarını tanımlamak mümkün müdür ya da siz bunu yararlı buluyor musunuz? En azından araştırma amacıyla, bir ideal tipin belli bir değeri olabilir mi?

Pek çok bilim insanı totaliter bir “ideal tip” inşa etmeye çalışmıştır. 1950lerde çok başarılı bir kuramsal tanımın yazarları Carl Friedrich ve Zbigniew Brzezinski’ye göre totalitarizm farklı unsurlardan oluşan ilintili bir sistemdir: anayasal hakların bastırılması, çoğulculuğun ve temsilî demokrasinin feshedilmesi, bir tek parti sistemi, bir karizmatik liderlik, bir resmi ideoloji ve toplama kampları. Bu ideal tipin avantajı hem faşizmi hem de Stalinizmi içerme kapasitesinde yatıyor. Gelgelelim Arendt’in politikayı yok eden bir iktidar sistemi olarak totalitarizm tanımını benimsersek “ideal tipler” halinde kristalize olmaksızın farklı biçimler alabildiğinin farkına varmamız gerekir. Bu nedenle totalitarizm yirminci yüzyıldaki biçimlerine indirgenmemelidir. Tüm insani ve toplumsal ilişkilerin metalaştığı, piyasanın evrensel bir antropolojik model haline geldiği ve insanların ilişkilerini bireycilik ve rekabetten ayrı kavrayamaz olduğu tamamen şeyleşmiş bir dünya: böylesi bir dünya totaliter olurdu. Paradoksal bir biçimde, anti-totaliter kılıfa (ırksal ve sınıfsal kolektivizme karşı özgürlük simgeleri olarak piyasa ve bireycilik) bürünmüş yeni bir neoliberal totalitarizm biçimi vücuda geliyor.

Dönemin diğer muhafazakâr hareketleri gibi, Birinci Dünya Savaşı’nı takip eden Alman “muhafazakâr devrimi” de yükselen liberalizm ve komünizm dalgasına son vermeye çalışıyordu, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kendisi son buldu. Bugün, en azından Avrupa’da ve ABD’de, oldukça militan bir anti-komünizmin yanı sıra yeni bir muhafazakârlık ve milliyetçilik dalgasının yeniden canlanmasını nasıl açıklıyorsunuz?

Yirminci yüzyılın başında Alman “muhafazakâr devrimi” muhafazakâr değerleri –Isaiah Berlin ve Zeev Sternhell buna “karşı-Aydınlanma” diyordu- özgün bir modern teknoloji, sanayi ve bilim kültüyle birleştirdi. Bu eğilim son buldu fakat yirminci yüzyılın sonu, komünist devrimlere ve savaş sonrası tahayyülünün eşitlikçi özlemlerine karşı piyasayı, bireyciliği ve kapitalizmi yükselten yeni bir “yeni muhafazakârlık” biçimi açığa çıkardı. Pek çok sağcı hareket kesinlikle muhafazakârdır fakat neoliberal küreselleşmeyi yani totalitarizmin çağdaş biçimini reddettikleri müddetçe totaliter değildirler. Çağdaş totalitarizme karşı muhafazakâr bir tepkidirler. Post-faşizmle, sağ popülizmle ve radikal sağın diğer biçimleriyle savaşırken bunun farkında olmalıyız. Çağdaş totalitarizme karşı milliyetçilik veya muhafazakârlık adına mücadele edemeyeceğimiz gibi post-faşizme karşı da neoliberalizm savunucularıyla bir birleşik cephe kurarak mücadele edemeyiz.

Anti-faşizm yirminci yüzyılın önemli bir bölümü boyunca barış mücadelesiyle özdeşleştirildi. Fakat liberal anti-totalitarizm, yükselen sağ aşırılıkçılığına karşı hareketleri ve aktivizmi şiddetli, diyalektik dışı ve otoriter gibi tasvir etmeye giderek daha yatkın görünüyor. Burada aslında bahsettiğimiz şey ne? Bugün anti-faşizmin tarihsel değeri veya politik önemi nedir?

Ben anti-faşizmi pasifizmle özdeşleştirmiyorum. 1930ların sonunda, özellikle de 1938’deki Münih konferansından sonra pasifizm, faşizm karşısında şartlı teslim anlamına geliyordu ve pek çok “pasifist” İkinci Dünya Savaşı sırasında işbirlikçi oldu. 1941’den sonra anti-faşizm Avrupa’nın Nazi işgaline karşı silahlı mücadeleyle özdeşleşti. Bugün ABD’deki Black Lives Matter ya da Gazze’deki Filistin Direnişi ve Batı Şeria gibi hareketler tarafından benimsenen “şiddetli” eylem araçları giderek daha çok rağbet görmekte. Bana kalırsa Ortadoğu’daki ABD ve Batı savaşlarına muhalefet pasifizm adına değil, yeni-sömürgeci tahakküm ve işgale karşı özgürlük adına yürütülmeli. Suriye’de “pasifist” olmak hiç bir anlam ifade etmiyor. Eğer demokrasiyi basit bir anayasal yapıdan –çoğunluğun iktidarını düzenleyen bir yöntemden- ziyade tarihsel bir fetih olarak görürsek, geçmişte faşizmi deneyimlemiş pek çok ülkenin, Jürgen Habermas’ın demokrasinin “anti-anti-faşist” kavranışı olarak tasvir ettiği şeyi kabul etmemesi gerekir.

1989’da Berlin Duvarı’yla birlikte bütün bir dünya temsili de çöktü. Batılı liberal demokrasinin evrensel cazibesi varmış gibi görünüyordu. Bugün, 20. yüzyılda kriminal bir paranteze indirgenen Rus Devrimi’nin üzerinden yüz yıl geçmişken ve son birkaç yıldır dünyanın farklı yerlerinde kabardığını gördüğümüz devrimci dalgaların ardından, Rus Devrimi’nin dünya üzerindeki uzun ömürlü etkisinin hâlâ tam olarak hissedilmeyi beklediğini söyleyebilir miyiz?

Rus Devrimi’ni kurtarmak, onun mirasını yüz yıllık anti-komünizmin ve Stalinizmin derin katmanları altından çıkarmak anlamına geliyor. Bu, yirminci yüzyılın bozguna uğramış devrimlerinin yasını tutma işi. Bu tarihsel bozgun, son on yılda Arap dünyasında yayılmış olan devrimci dalga gibi Batı dünyasında da ortaya çıkmış yeni anti-kapitalist hareketlerin (Occupy Wall Street, Los Indignados, Gezi Parkı, la Nuit Debout) özelliklerini açıklıyor. Bu hareketler kendilerini hiç bir tarihsel devamlılığa dâhil edemezlerdi ve Ekim Devrimi’nin mirasına da sahip çıkmadılar. Kendilerini yeniden yaratmaya mecburlardı. Özgürlükleri ve yaratıcılıkları canlandırıcı olmakla birlikte gelip geçicilikleri ciddi bir kısıtlılık. Geçmişin komünist deneyimi üzerine “kafa yormadan” somut yapılar ve cazip perspektifler inşa edebileceklerini sanmıyorum. Bu aynı zamanda, 1980lerin yeni-muhafazakâr restorasyonundan miras alınmış “anti-totaliter” ufku da kırmak anlamına geliyor.


Çevirmen notu 

* Enzo Traverso’nun Türkçeye çevrilmiş kitapları ise şöyle: Yahudi Modernitesinin Sonu: Muhafazakâr Bir Dönüm Noktasının Tarihi (Ayrıntı Yayınları), Savaş Alanı Olarak Tarih (Ayrıntı Yayınları), Marksistler ve Yahudi Sorunu (Yazın Yayıncılık) ve Geçmişi Kullanma Klavuzu: Tarih, Bellek, Politika (Versus Kitap) [Yazım hatası yayınevine aittir]


Kaynak: Marginalia

Çeviri: Ayşecan Ay

Paylaş

Yorum yapın

Please enter your comment!
Please enter your name here