Anasayfa Kültür-Sanat Ercan Kesal’la söyleşi: “Sanat Muhalefettir, Karşı Çıkış ve Başkaldırıdır”

Ercan Kesal’la söyleşi: “Sanat Muhalefettir, Karşı Çıkış ve Başkaldırıdır”

Paylaş

Bir hekim, yazar, oyuncu ve senarist Ercan Kesal. Taşıdığı tüm bu kimliklerin hakkını fazlasıyla veriyor.

Çoğumuz onu “Üç Maymun” filmindeki “Patron” rolüyle oyuncu olarak tanıdık. Ardından “Bir Zamanlar Anadolu’da” filmindeki unutulmaz “Muhtar” rolü geldi.Kesal, aynı zamanda bu iki önemli filmin senaristlerinden. Devamında da “Yozgat Blues”, “Küf” gibi birçok yapımda başrolde izledik onu. Hem senarist hem de oyuncu olarak beğeni toplayan ve pek çok ödül kazanan sanatçı başarısını ortaya koydu.

Ercan Kesal, edebiyat alanında da oldukça üretken bir isim. 2013’te “Peri Gazozu”nu, ertesi yıl ülke edebiyatında benzerine pek rastlanmayan bir film güncesi (“Bir Zamanlar Anadolu’da”) “Evvel Zaman”ı, 2015 yılında da bir roman“Nasipse Adayız”ı yayımladı. Son olarak geçtiğimiz ay ilk kitabı gibi denemelerden oluşan “Cin Aynası” raflarda yer buldu.

Çocukluğundan, Anadolu’daki hekimlik günlerinden belleğine yerleşenlerle daha yakın zamanda yaşadıklarının buluşmasını ustalıkla dile ve kâğıda döken çok iyi bir anlatıcı Kesal.

Ağırlıklı olarak Birgün gazetesindeki yazıların toplandığı “Cin Aynası”nda Suriyeli çocuklardan Ali İsmail’e, Soma’dan Roboski’ye, Denizler’den 12 Eylül’e ortak belleğimiz, Tarkovsky’den, Kieslowski’den sinema notları var. Yazarın kendi tabiriyle “yaşadıklarından, okuduklarından kalanların yeniden icadı” var.

Yazar, oyuncu ve senarist Ercan Kesal ile son kitabı “Cin Aynası”ndan yola çıkan bir röportaj gerçekleştirdik.

Kitabın adıyla başlayalım isterseniz. “Cin Aynası” ne demek?

Nurullah Ataç’ın, “sinema” kelimesinin yabancı bir kelime olduğunu düşünerek önerdiği ama tutmayan bir isim. “Cinema”dan ilham aldığı kesin; lâkin toplum mühendisliği her zaman beklendiği gibi sonuçlanmaz.

Galeano’dan ilham alırsam, ‘birlikte kurtulmayı ve yeniden buluşabilmeyi ümit ettiğim’ için yazıyorum. Kederlerimi, iç sıkıntılarımı ve başkalarında da fark ettiğim acıları anlatmak için yazıyorum. Kendime acı vereni açıklamak, içimde büyüyen sevinci ve coşkuyu da hemen paylaşmak için yazıyorum.”

“Girizgâh”, Cin Aynası, s:9

Kitabınızın girizgâhında “…soğuk ve umutsuz bir dünyada yaşıyoruz.” diyorsunuz. Ama devamında “birlikte kurtulmayı ve yeniden buluşabilmeyi ümit ettiğim için yazıyorum.” diyerek umutsuzluğun yıkılabileceğine olan inancınızı dile getiriyorsunuz.  Peki, nasıl buluşacak insanlık? Birbirimizin acılarını nasıl göreceğiz?

Yakınlarda bir Woody Allen söyleşisi izledim. Allen, tüm bu yaşadıklarımızın anlamsızlığı ve başımıza gelenleri her seferinde nasıl bir alışkanlıkla tekrarladığımızı, dünyanın giderek daha da berbat bir hâl aldığını falan söylüyor, arkasından şunu ekliyordu: “Sanatçı tüm bunları bildiği hâlde yine de dünyanın ve hayatın yaşanmaya değer olduğunu anlatmakla yükümlüdür.” Sanatçı ne bir din adamı ne bir öğretmen ne de bir politikacıdır. Onun yaptığı işleri görerek duyguları harekete geçen ve dönüşen insanlar ancak dünyayı değiştirebilir.

Yine “Cin Aynası” kitabınızda bir yazıda iyi yazının nasıl kurulabileceğinden, yalınlıktan ve samimiyetten bahsetmişsiniz.

Samimiyet, insanın en güçlü ve gerçek silahıdır. Silah benzetmesini özellikle kullandım. Aklımıza ve kalbimize saldırarak algılarımızı bozmaya çalışan bir düzenin panzehri sadece samimiyet olabilir.

Kişisel belleğinizin izlerini sıklıkla görüyoruz yazılarınızda. Ama ağırlıkla çocukluk ve Avanos günleri… Bir sebebi var mı bunun?

Avanos benim memleketim ve çocukluğum orada saklı. Toprağa orada bastım. Altın çağımı, çocukluğumu, ruhumun en saf ve yalın hâllerini yaşadığım coğrafya. Büyülü ve unutulmaz.

“… Annelerinin uykudan uyandırmaya kıyamayıp yün döşeklerde yatırdığı evlatların bedenleri, katırların sırtındaki semerlerin arasına kondu. Çuvallara dolduruldu. Kızların kınalı elleri, halaya değil, kardeşlerinin cesetlerini otopsi masalarına taşıyan katırların iplerine tutundu…”

“Roboski’nin Katırları, Şahitlerimiz”, Cin Aynası, s:79

Yazılarınızda sinema dili dikkat çekiyor. Bu hem betimlemelerle hem de yazının kurgusunda gösteriyor kendini. Meselâ; Avşar’dan bir köylünün “tek malım” dediği katır, Roboski köylülerinin katırlarına hiç zorlanmadan dönüşüyor zihnimizde…

Senarist tarafım ve görsel düşünmem, yazıda işimi kolaylaştırıyor. “Sinemasal yöntem” denilen bu tekniği çok seviyor ve benimsiyorum. Bir de, edebiyat işinde okuyucu ile yazar arasındaki tuhaf bariyerin ve adı konulmamış “yazar iktidarının” hepten yok edilmesinden yanayım. Kullandığım dil ve üslûp buna hizmet etsin diye uğraşıyorum. “Edebiyat yapmadan” yazmaya, “artistlik yapmadan” oynamaya çalışıyorum.

“Güçlü yerelliğin aslında evrensellik olduğunu düşünüyorum.”

Sinemadan devam edelim. Senaryosunda imzanızın bulunduğu “Bir Zamanlar Anadolu’da” yüzyılın en iyi filmleri arasına girerek başarısını bir kere daha tescilledi. Görünürde çok yerel bir hikâye böylesine evrensel bir anlatıma ulaştı. Ne düşünüyorsunuz filmin başarısı ve yerellik-evrensellik ilişkisi hakkında?

Evrensellik ve yerellik kavramları çok sık karşılaştırılıyor; hatta evrensellik bir parça galebe çalıyor. “Yerellikten uzaklaşmalı.” gibi değerlendiriyor bunu bazıları. Ben güçlü yerelliğin aslında evrensellik olduğunu düşünüyorum. “Bir Zamanlar Anadolu’da”da Kırıkkale’de görev yapan bir hekimin bir grup bürokratla ceset arama yolculuğunu anlattık. Uluslararası bir sürü film eleştirmeni tarafından beğenildi ve çok kıymet verildi filme. Çünkü orada insanın karanlık yanına sızmayı, bütün insanlığın ortak sıkıntılarına, varoluşsal meselelerin derinliğine girmeyi becerebildik. İnsan hep aynı. Her yerde aynı. Sıkıntısı, açmazı, içindeki derin karanlık… Bitmek tükenmek bilmeyen iktidar duygusu, hükmetme isteği aynı. Bu yüzden insanlığın ortak bir vicdanı da var, diye düşünüyorum. Ülkeyle, milletle tarif edilecek bir şey değil.

Bu filmin güncesi olan “Evvel Zaman”ı da okuduk yakın zamanda. Adeta senaryo toplantılarında, sette bulunduk kitapla. Dâhil olduğunuz başka sinema işlerinde de düşünür müsünüz güncenizi kitaplaştırmayı?

Tabiî ki düşünürüm. Nitekim hâlâ yapıyorum da. Sinemacı arkadaşlarıma da özellikle öneriyorum.  Sonunda çok kıymetli ve kalıcı bir iş olarak kalıyor.

Bir röportajınızda röportajı yapan arkadaş sizi İhsan Yüce’ye benzetmişti. Bana da çok yakın geldi bu düşünce. Ama ben sizin anılarınızdan yola çıkarak yazmanız, yazma amacınız ve sinemayla ilişkiniz açısından Vedat Türkali’yle de özdeşleştirdim. Ne düşünürsünüz bu konuda?

Her ikisi de sinemamızın ve edebiyatımızın yüz akıdır. Komple sanatçılardır. İsimlerinden daha çok yaptıkları işlerle ve kişilikleriyle temayüz etmişlerdir. Adımın onlarla yan yana anılması bile onurdur.

Tarkovski’yi çok beğendiğinizi biliyoruz. Peki, başka kimler var sinemada sizde yeri önemli olan?

Kieślowski, Bergman, Kurosawa, Haneke, Kiarostami… Bizden Lütfi Akad,Metin Erksan, Yılmaz Güney

Son olarak; ülke ve dünya olarak nasıl bir süreçten geçtiğimizi düşünüyorsunuz? Nasıl bir sorumluluk var sizce üreten insanın omuzlarında?

Ülkemiz de dünyamız da adeta felâket günlerinden geçiyor. Böyle günlerde sanatın yeri nedir? Sanat, gerçekliği yorumlarken, yeniden keşfederken onu tanımamıza yardım eder. Gerçekliği tanımak, onu değiştirmeye başlamak için gereken ilk adımdır. Sanat muhalefettir, karşı çıkış ve başkaldırıdır. Onun verdiği cesaret, giderek kabullendiğimiz despotik düzene ve onun kurumlarına karşı bir itiraza dönüşebilir. Bu da utancımızdan ya da bu utanca ortak olma ayıbından kurtarır bizi. Sanatçının sorumluluğuna dair ise, sözü Tarkovski’ye bırakalım: “Modern insanın büyüklüğü karşı çıkmasında yatar. Şimdi zaman, olağanüstü bireysel cesaret, bireysel fedakârlık gösterme zamanı, veba illeti kol gezerken ziyafet verme zamanı yani. Ancak kendini kurtarabildiğinde diğerlerini kurtarabilirsin…”

 

(http://www.zorunlusahne.com)

Paylaş

Yorum yapın

Please enter your comment!
Please enter your name here