Anasayfa Haftanın Yazısı Erdoğan Özmen yazdı : Ne Yapmalı?

Erdoğan Özmen yazdı : Ne Yapmalı?

Paylaş

Her seferinde aynı yere dönüyoruz. Toplumun en temel hakikatini, farklı hayat tarzları, farklı kültürler, farklı inançlar arasında bölünmüş olmakta, içine düştüğümüz sert ve kıyıcı kutuplaşmada konumlandırmakta tam bir fikir birliği içindeyiz epeydir. Sonrası da hep aynı: O farklılıkların uyumlu ve dengeli birliğini sağlayabilsek, birbirimize hoşgörüyle ve saygıyla davranabilsek, tahammül etmeyi öğrenebilsek, nazik olabilsek, birbirimizi yoksaymaktan ve ötekileştirmekten, şu ayrıştırıcı dilden vazgeçebilsek mahalleler olarak bölünmüşlüğümüzden kurtulup gerçek bir toplum olacağız. Verili çerçeve bu olunca, Osmanlı tecrübesini bile misal, bir çare olarak tartışırken buluveriyoruz kendimizi. Bir hukuk devleti olmanın yeteceği vehmiyle oyalanıyoruz ya da; adil ve hakkaniyetli bir toplum sanki boşlukta birden bitiveren bir hediyeymiş ya da nasıl bir hukuk ve yasa düzeni meselesinin hiçbir önemi yokmuş gibi. İhtiyacımız olan sağlıklı ve ahenkli toplumsal bünyeye biraz gayret göstererek kavuşabilirmişiz de, tek engel sevgisizlik ve katı önyargılarmış gibi.

Ya da bütün enerjimizi ve maharetimizi karşı tarafı açığa düşürmek, laf sokmak, rezil rüsva etmek için kullanmaya başlıyoruz. Ondan sonra bütün iş, karşı kutba mensup olanların kötülüklerini, düşüncesiz, anlayışsız ve duyarsız tavırlarını, kaba sabalıklarını, körlüklerini sayıp dökmeye, tutarsızlıklarını sergilemeye kalıyor. Ötekinin ötekiliğini ele veren, gösteren işaret ve jestlere fazladan dikkat kesiliyoruz. Kendi erdemli hallerimizi, ahlaklı ve iyi varoluşumuzu ötekinin gözüne sokmak için can atıyoruz. Hayatlarımız, bir an bile durulmamıza izin vermeyen kıran kırana bir rekabet ve üstünlük mücadelesinden ibaret uzunca süredir.

***

Kendimize kendi ellerimizle kurduğumuz berbat bir tuzak bu. Çünkü o iki kutuplu düzen içinde kalarak sergilediğimiz her jest ve tavır, her performans ne kadar kusursuz ve başarılı olursa olsun dönüp aynı kutuplaşmayı pekiştirmeye yarıyor. Kendi halindeyken bir gölge-kutuplaşma, yapay bir karşıtlık olarak kalacak ve belki de solmaya yüz tutacak olan bir durum biricik gerçekliğimiz olarak katılaşıp çökeliyor.

İnsani varoluşun iki boyutlu düzenini, varoluşun imgesel ve simgesele kayıtlı boyutlarını düşündüğümüzde bütünüyle imgeselin içinde kalmak, sıradan ikili ilişkinin kısıtlı ve boğucu mantığına tutsak olmak değil mi bu? Sadece imgelerin, demek boyutların, güçlü ya da zayıf, büyük ya da küçük olmanın tartıldığı bu düzeyde, mevcut konumları iyilik ya da kötülüğün terimleriyle tarif etmenin bile hiçbir anlamı yoktur artık. Her türlü sınırın ve kuralın geçersiz olduğu, müşterek bütün simgesel referansların çöktüğü bu düzeyde ötekiyle diyalog kurma ve uzlaşma çabalarının da hiçbir karşılığı yoktur. Koşulsuz bir hakimiyet ya da teslimiyetin söz konusu olduğu yerde en beyhude şeydir ötekinin kalbine/vicdanına seslenmeye çalışmak. Çoktan, ya mutlak bir nefret ve iğrenme ya da saf bir hayranlık ve büyülenmenin hükmüne tabiyizdir burada. Ya öteki tarafından yutulma, yok edilme, kendi benlik sınırlarımızın kaybedilmesi korkularına teslim olmuş haldeyizdir ya da tam bir dışlama, yok sayma ve ret tavrıdır elimizden gelen.

Bu kutuplaşmada boğulmaktan, habire kendi üstüne kapanan bu açmazdan kurtulmanın biricik yolu, onu arızi ve önemsiz kılacak, ve ona mesafe almamızı –ve böylece tefekkür imkânını– sağlayacak bir dolayımın, üçüncü bir unsurun inşasıdır. O üçüncü unsur, şüphesiz ki sosyalizmdir. Ancak ve sadece tereddütsüz bir sosyalizm tahayyülünün sağlayacağı düşünce zemini ve olanaklarıdır.

***

Diğer yandan, bugün en öncelikli mesele hak, adalet, barış, özgürlük, laiklik gibi her zamankinden daha çok yüzergezer halde olan (yukarıda andığım imgesel ikili ilişki kipi ve kutuplaşma nedeniyle herhangi bir bağlamdan iyice yoksun) ön-ideolojik unsurları/gösterenleri birbirine bağlayacak, onları birbirine dikecek ana-gösterenden yoksun olmamız değil midir? Yapılaşmış bir anlam ağının parçası değillerse eğer, bütün o kavramlar her türlü içerik ve anlamından kopmuş halde boşluğa düşmezler mi? Bizim için, onların sürüklenişini durdurarak anlamlarını sabitleyecek bağlam –ana gösteren– sosyalizmden başka nedir ki? Başkaları için liberalizm, milliyetçilik ya da dincilik nasılsa, öyle yani.

Kaldı ki, günümüz toplumunun sömürü, baskı ve tahakküme dayalı asıl hakikatini, bu adaletsiz yapıyı ifşa edecek bir bakış çoktan eşit ve adil bir toplumsallığın içinden olmak zorunda değil midir? Çünkü toplumun başka türlü kavranamaz olan esas bölünmüşlüğü –her türlü fiziki ve simgesel şiddet aracıyla üstü örtülen ve görünmez kılınan temel sömürü ve adaletsizlik yapısı– sadece sosyalizmin, o benzersiz gelecek ufkunun, eşitlikçi bir toplumun perspektifinden kavranabilir değil midir?

Bir de, daha baştan –önsel olarak– tanıdığımızı sandığımız bir Kötü ve kötülük fikrinin herhangi bir geçerliliği ve dayanağı yoktur ki. “Eğer Kötü varsa, onu İyi’den kalkarak kavramamız gerekir.”

***

Uzunca süredir politik olmayan bir teorinin politikasını yapmak olarak özetleyebileceğimiz bir müşkülatın içinde sıkışmış haldeyiz. Marx’ın çok önce gördüğü ve analiz ettiği şeyi mütemadiyen ıskalamanın ve ihmal etmenin sonucu bu. Sadece kar dürtüsüyle hareket eden sermayenin yol açtığı feci yıkım ve sefaletin sonuçlarına ek olarak, öncelikle sermaye ve zenginliği korumaya yönelik güvenlik politikaları ve güçleriyle çeşitli nihilizm biçimleri arasında şiddeti her geçen gün artan dehşetli kapışmanın aralığı bu aynı zamanda. İyice biliyoruz artık: Her birimiz için ölüm-kalım meselesinden başka hiçbir şeyin ağırlığının kalmadığı bir dünya burası. Burada oyalanmak ve sıkışmak, bu gaflet hali bu korkunç dünyayı herhangi bir şekilde dönüştürmeyi tasavvur etmenin bile bütün imkânlarından mahrum kalmak demektir. Ümitsiz, bezgin, heyecansız ve arzusuz…Dahası, bugün kendimizi en aşağılanmış, sakatlanmış ve değersiz hissettiğimiz yer, yani insani kapasite ve yeteneklerimiz, eşsiz yaratma cesareti ve azmimiz tam da en eşdeğer seviyede olduğumuz, bizi tüm diğer hayvanlardan ayıran ve her birimizi bir bakıma ölümsüz ve sonsuz kılan nitelikler değil midir? O halde, sosyalizm o ayırt edici niteliklerimizin usulünce temsil ve ifade edilmesi, onların ete kemiğe bürünmesi demekse şayet… Muhtemel bütün somut biçimleri, kuruluşuna katılan insanların kolektif irade, eylem ve arzularıyla –yalnızca bununla– belirlenecek olan toplumsal düzenin adıysa yani… Bir de bunun için, yani en aşağılanmış, hor görülmüş, değersiz ve hükümsüz kılınmış o niteliklerimizin en kökten telafisi, karşılığı, yerine iadesi ve haysiyeti için değil midir sosyalizm mücadelesi? O yüzdendir ki, sosyalizm için mücadele en temelde bir haysiyet ve özgürlük mücadelesidir. O mücadele hevesi ve arzusunun nedeni, temellenme biçimidir bu. Bir yeniden-kavuşma mücadelesidir sosyalizm, çünkü: Kendi kökünden, varlık sebebinden, en merkezi cevherinden utandırılmış ve koparılmış insanın kendine bir borcu varsa eğer, sosyalizm için mücadeledir o.
Sadece, önce inanmalıyız.

birikim

Paylaş

Yorum yapın

Please enter your comment!
Please enter your name here