Anasayfa Dergi Çeviri Étienne Balibar: Siyasetin faşist biçimlerinin geri dönüşüne tanıklık ediyoruz

Étienne Balibar: Siyasetin faşist biçimlerinin geri dönüşüne tanıklık ediyoruz

Paylaş

Çeviri: Tolga Er


Size sormak istediğimiz; kapitalist liderlerin bölücü politikalarındaki artışa karşın, ezilenden ve yoksun bırakılanlardan daha fazla oy almaya devam edebilmelerine ilişkin. Mesela aklımızdaki örnekler Türkiye, Hindistan, ABD ve Birleşik Krallık’taki durum. Kültür ve coğrafya farklılıklarına rağmen, siyasetin durumu açısından oldukça fazla ortak noktaya sahipler. Bu paradoksa sizin nasıl bir yanıt vereceğinizi merak ediyoruz.

Keşke bu soruya verilecek basit bir yanıt biliyor olsaydım. Ama bunun görmezden gelemeyeceğimiz ve cevabı verilmesi gereken önemli bir soru olduğuna katılıyorum. İlk sorunuza değinecek olursak; efendilerin ve iktidarda bulunanların, mülksüzleştirilmiş ve ezilenlerden destek veya seslerini aldığına yönelik herhangi bir yeni şey olup olmadığını sormak isterim. Cevabım hayır olur. Bu, her zaman için öyleydi. O yüzden bu, tabii ki, sadece devrimci ve anti-kapitalist ideoloji bakış açısından değil, aynı zamanda etik ve adalet bakış açısından da şok edici bir şey.

Genç yaşta yaşamını yitiren, ancak arkasında sıkça atıfta bulunulan bir kitap bırakan 16’ncı yüzyılın ünlü Fransız rönesans filozofu Étienne de La Boétie, “Gönüllü Kulluk” ifadesini ortaya çıkardı. Kuşkusuz, gönüllü kulluğun paradoksu istem dışı olması; karar verdiğin bir şeyin sonucu olmaması. O halde soru iki şeyle alakalı; nicel bir zincirin olup olmadığı – günümüz dünyasında, geçmişte olduğundan daha fazla sefalet, yoksulluk ve şiddet mi var? Bu, kendinizi nasıl konumlandırdığınıza bağlı. Yine de bunu ölçmenin bir yolu yok. Küresel bir cevap rastlantısal olmaya mahkum. Her zaman için Birleşmiş Milletler’in eski Genel Sekreteri Kofi Annan’ın, “milenyum konuşması” olarak bilinen söylevini alıntılar, ona atıfta bulunurum. Terörizmin medeniyetin düşmanı olduğunu açıklayan ve dünya üzerindeki herkesin bu tehdidi ortadan kaldırmak için bir araya gelmesi gerektiğini aktaran Başkan George Bush’un ardından konuşan Annan, ana hatlarıyla, bu söylemin yönünü güzel bir şekilde değiştirmiş ve şunu söylemişti: nerede olduğunuza, toplumun hangi seviyesinde olduğunuza ve dünyanın hangi kısmında yaşadığınıza bağlı olarak, kaçınılmaz bir şekilde hangi tehditlerin tahammül edilemez olduğuna farklı bir sıralama önerirsiniz. Bu, terörizmin tehdit olmadığı anlamına gelmiyor- ve bu konuşma IŞİD öncesiydi. Ancak bu sadece cefa çekenler ve sömürüyü gerçekleştirenler arasında basit bir ayrım olamayacağının söylenmesi anlamına geliyor. Yani bu söylemlerde, şiddetin yer aldığı olaylardaki devasa heterojenliği bulanıklaştırma yönünde bir eğilim var.

Hiç şüphesiz bu yeterli değil. Ardından sorun daha içkin hale geliyor: Neden ezenler azat edenler olarak görülüyor? Trump, Erdoğan ve diğerleri hakkında soracaksınız. Burada sadece ulusçuluk, dini tahammülsüzlük ve diğer şeylerin geri dönüşü hakkında konuşmuyorum. Büyük bir endişeyle şuna inanıyorum: Tamamıyla aynı olmayan, ancak birçok ortak noktası bulunan siyasetin faşist biçimlerinin geri dönüşüne tanıklık ediyoruz. Kalabalığa hitap eden ve onu heyecanlandıran Trump gibi bir lideri gördüğünüzde, kalabalıktaki insanlar en sefil veya yoksul olanlar değil, ancak aynı zamanda en varlıklıları da değil. Onları yabancılara, medyaya, yasal sisteme karşı heyecanlandırmak, Mussolini, Hitler ve diğerlerinde gördüğümüz bir şeyi tekrar ediyor gibi görünüyor. Marksizm geleneğinde buna “yanlış bilinç” deniyor, ancak ben bunu tamamıyla benimsemiyorum. Çünkü bu, faşist süreçlere gelindiğinde iyi işlemeyen bir sınıf açıklaması öneriyor. O halde sormamız gereken; neden bireylerden oluşan kitlenin gerçek düşmanlar yerine hayali düşmanları tercih ettiğidir. Arkadaşım Alain Badiou’nun çok basit bir açıklaması var. Komünizm fikri yeterince sahne almadığından ötürü, faşist düşünce ve beyanlar yükselişte, sosyalist ve komünist düşünceler ise ortada yok. Hiç kuşkusuz sınıf boyutu oldukça önemli, ancak ırk ve cinsiyet ilişkileri ile cinsiyetlere ilişkin ahlaki sorunlar gibi diğer temel meseleler de önemli.

Küçük kitabım “Saeculum”da tartıştığım üzere din; kişinin bedeni, kimliği ve cinsiyeti ile bağlantı kuruyor. Tüm büyük dinlerin özellikle cinsel ilişkileri düzenlemesi, dolayısıyla kodlaması ve basitleştirmesi tesadüfi değil. Bu, düşmanın olduğu bir alan değil. O yüzden de düşmanlar hayali; ahlak ve dünyanın dönüşümü ise kodlamanın geleneksel yollarını görünürde tehdit ediyor. Ekonomik belirsizlik ile kültür ve medeniyetler arasındaki sınırların flulaşması kişilerin kendilerini kapitalist piyasa içerisinde savunmaları konusunda baskıyı arttırıyor. Bu da sadece hükmeden değil, hükmedilenin de hissettiği veya algıladığı, geleneksel aile ile ırksal ve cinsiyet düzenine yönelik herhangi bir aksaklığın yaşanmasına ilişkin derin kaygılara neden oluyor. Trump ve diğerlerinin gerçekleştirdiği inanılmaz derecede şiddet dolu ve seksist söylemlerin birçok kadın tarafından kabul görmesinin nedeni de işte bu. Ancak şu an yaptığım açıklamak değil, alanın karmaşıklığını anlatmak.


Interview with Balibar: On Democracy, Oppression and Universality” söyleşisinden bir bölüm.

gazete karınca

Paylaş

Yorum yapın

Please enter your comment!
Please enter your name here