Anasayfa Haftanın Yazısı Faşist Şiddet ve Utanmanın Fizyopatolojisi

Faşist Şiddet ve Utanmanın Fizyopatolojisi

Paylaş

Halûk Sunat  yazdı :Faşist Şiddet ve Utanmanın Fizyopatolojisi

 

Toplumsal (sınıfsal/nesnel) şartların davet ediciliği dahilinde “faşizm”i bir yana korsak, “faşist şiddet”e yatkınlık, bir tür -ileri düzeyli- damar hastalığı olarak mütalaa edilmelidir, derim. Öyle ki, ruhsal bedenin en temel, en hayati damarlarından olan “ar” damarı çatlıyor, giderek, “kansızlaşan” beden sahibi “utanma/arlanma” duygusunu yitirmek suretiyle her türlü haltı yiyebileceği bir “haletiruhiye”ye bürünüyor olmalıdır. Bu, tahminen, işin, “patolojik-anatomik/fizyopatolojik” zemini. Peki, “utanma/arlanmanın fizyolojisi” ne?

Kanımca, insani olanın (yani, çiğ süt emmekle maruf mahlukun muhtemel marifetlerinin) ötekilere tüm çıplaklığı (hamlığı) ile görünmesi halinde, -ar damarı salim ise- beynin ilgili bölümü uygunca kanlanabilmekte, öylece, “utanma” dediğimiz fizyolojik tepki ortaya çıkmakta; tecrübe, giderek, el içine çıkmanın “adap-edep” malumatına tahvil olmaktadır: Ötekini rahatsız edecek (öteki ile ilişkide gerginlik yaratacak) şeyi mahremine alma, kendine saklama, bir anlamda, toplumsal bir farkındalık, bir tür ötekini hesaba katış olarak utanma. Temel fizyolojik işleyişi böyle tasavvur ediyorsak, “klinik fizyopatolojik” karşılıklarına bir göz atalım.

Selim vakaları geçersek; diyelim, birilerine yönelik şeddeli öfkelerimiz var –yani, sütü epeyce çiğ tarafından almışız ya da mayamız hiddetlenmeye müsait karılmış. Bu durumda, mahut damarın çeperi -hâlâ- salim ise, öfke (az önce anılan “edep-adap” repertuarına itibarla) mahremimizde tutulacak, yok eğer damar sızdırmaya başlamışsa, utanmazlık galebe çalacak, öfke (kaş kalkıklığından söze, sözden eyleme) muhatabına yöneltilecektir. Bu, ilk evre klinik.

Faşist şiddete yatkınlıksa, kötücül duyguları kendi kuytusunda saklı tutma sakınganlığına itibarsızlık bir yana, onları, apaçık, göstere göstere icra etme marazıdır. Klinik patolojiye dönersek; ar damarı boydan boya çatlamış, her türlü kötülüğü “ar/sız”ca icra edebilenlerin bir tür “pornografik gösterisi”ne dönmüştür tablo. O anlamda; bir çocuğun ölümünü mazur gösterebilen siyaset de, o çocuğun annesini kalabalığa yuhalatabilmek de; insanları siyaseten bombalarla parçalamayı göze alabilmek de, yitip giden insanların arkasından umursamaz, yas tanımaz tutum takınabilmek, binlerce yas tanımaz ıslıkçıya kanaat önderliği edebilmek de; eylemli boyutunun ötesinde, çırılçıplak ölü bedenlerin teşhirine, cansız bedenlerin zırhlı araçla sürüklenmesine, ölülerin toprağına kavuşamamasına, aç, susuz, yardımsız, çaresiz insanların (kendi yerlerinde yurtlarında) kuşatma altında tutulabilmesine müsait iklimi sıradanlaştırabilmek de, yakıp yıkmak da… söz konusu damarın boydan boya yırtıldığına delalet eder.

*

Milan Kundera, Saptırılmış Vasiyetler isimli kitabında, Max Brod’un, Kafka’nın mahremine (utangaçlığına, kendisinden kalanlardan doğru kendisi hakkında söylenebileceklere ilişkin mahcubiyetine) yönelik saygısızlığına değinir (zira, mektuplar dahil, ne var ne yok, her şeyini yayımlamıştır Kafka’nın). “Utanma,” der Kundera, “modern çağın, bugün görülmeyecek biçimde bizden uzaklaşan bireyci çağın [bireyin kıymetini tanıyan çağın, demekte] anahtar kavramlarından biridir; utanma: özel hayatı savunmak için yüzeysel tepki; A’ya gönderilen mektubun B tarafından okunmaması için; bir pencereye bir perde istemek için” -erişkin bir birey olma yolundaki ergenin, anne-babasından, mektuplarını, günlüğünü, vs. koymak üzere anahtarlı bir çekmece talebinde olduğu gibi: Kendi olmak üzere başkaldırının ilk adımı, mahremine sahip çıkmak olarak utanma (“utanmanın başkaldırısı!”).

Çocuklarına kendi olma şansı tanımayan (“özerklik” düşmanı, özerkliği bir tehdit, ebeveyn tahtını sarsıcı bir şey olarak yaşayan; bir vakit kendi olma şansı kendilerine de tanınmamış) erişkinler, çocuklarının mahremine dalmayı hak bilirler (ah Beyaz Bant’lı Haneke!). Münasebetsizlik toplumsal boyutta da farklı değildir. Toplumsal yaşamla özel yaşamın tek yaşam addedildiği, kimsenin gizlisinin saklısının olmamasının beklendiği “faşist” (ya da faşizan tavrı ile komünist tecrübelere dair) “ütopya”dan da söz eder Kundera: “Breton’un sevdiği üstgerçekçi düş: İnsanın herkesin gözü önünde yaşadığı camdan ev, perdesiz ev. Ah! Saydamlığın güzelliği! Bu hayalin biricik başarılı uygulaması: Tamamen polis tarafından denetlenen toplum”[1].

*

Faşizm, kimseye mahrem/kendine ait (kendi olabildiği) bir alan tanımaz. Tekillikleri, bireylikleri içinde kimsenin değeri yoktur –olmamalıdır. Faşizm, kendi olma şansı bulamamış, mutlak/milli-muhafazakâr ideal etrafında toplanan kalabalıkta/kalabalıkla kendini kimliklendirenlerin, farklılıkları içinde kendileri kalmak ısrarında olanları “yok edici” şiddeti ile hayat bulur. Faşist güruhun şiddeti, “pornografik teşhircilik” boyutundadır; şiddetlerinde büyük (kalabalığı tedarik eden) aidiyetin narsisistik hazzını yaşarlar [2].


[1] Milan Kundera, Saptırılmış Vasiyetler, (çev. Özdemir İnce), 3. Baskı, 2010, s. 252-253.

[2] Farklılıkların eşitlikçi biraradalığı, katılımcı demokrasi, özyönetimler ve özerklik taleplerine tahammülsüzlük de, benzer duyarlıkla -psikolojik indirgemeciliğe düşmeden- sorgulanabilir (Sigmund Freud, “ben/lik ideali”, “narsisizm”; Margaret S. Mahler, “insan yavrusunun psikolojik doğumu” –vbg.).

Paylaş

Yorum yapın

Please enter your comment!
Please enter your name here