Anasayfa LGBTİ Gilles Deleuze’ün felsefesi ve queer teori: Kadın-oluş kavramının düşündürdükleri

Gilles Deleuze’ün felsefesi ve queer teori: Kadın-oluş kavramının düşündürdükleri

Paylaş
Deniz Kemik
Kaos GL Dergisi’nin “Queer Çalışmaları” dosya konulu 138. sayısına yazdı.
Gilles Deleuze yirminci yüzyıl felsefesinin en özgün ve yaratıcı filozoflarından biridir. Gerek kendi çalışmaları gerekse Guattari ile ortak olarak ürettikleri çalışmaları feminist kuramcıların ilgisini çekmiş ve 1980’lerden itibaren pek çoğu tarafından farklı şekillerde yorumlanmıştır. Deleuze’ün çalışmalarıyla yakından ilgilenen bir grup akademisyen Deleuze Connections adlı derlemeler serisini hazırlamış ve henüz basım aşamasında olan kitaplar da dahil olmak üzere yirmi iki derleme kitap ortaya çıkmıştır. Bu metni hazırlarken adı geçen seriden özellikle Deleuze and Queer TheoryDeleuze and Feminist Theory ve Deleuze and Sex adlı kitaplardan faydalandım. Sinemadan edebiyata, politikadan tarihe, eğitimden teknolojiye pek çok alan ile bağlantıları kurulan Deleuzyen felsefe, feminist kuram için olduğu kadar queer teori için de önemli düşünce alanları sunar ve yeni düşünceleri filizlendirir. Deleuze, felsefenin yeni kavramlar üretmek olduğuna inanmış ve oldukça yaratıcı kavramlar geliştirmiştir. Deleuze’ün felsefesinin queer teoriye katkılarını anlayabilmek için bu felsefeyi ve sıklıkla kullandığı bu kavramları anlamak gerekmektedir. Deleuzyen felsefenin queer teoriye alternatif düşünce alanları sunduğunu ve onu zenginleştirdiğini düşünüyorum. Her iki teorinin birbiriyle ilişkili ve bağlantılı olduğunu ve örtüştükleri pek çok nokta olduğu kanısındayım. Bu metinde de Deleuzyen felsefe ile queer teori arasında bağlantı kurmaya çalışacağım. Bunu yapmak için öncelikle Deleuze’ün kendi eserleri ile Deleuze ve Guattari’nin ortak eserlerinde yer alan özne, beden, arzu, arzu makineleri, kadın-oluş, azınlık-oluş, içkinlik düzlemi, tutarlık düzlemi, organsız beden ve yersiz yurtsuzlaşma gibi kavramları belirli bir bağlamda anlamlandırmak istiyorum. Daha sonra ise her iki teori arasındaki bağlantıları ve bu felsefenin queer teoriye sunduğu yeni düşünce hattını incelemeyi istiyorum. Deleuze’ün varlığı oluş olarak ele almasının queer teori için özellikle zihin açıcı olduğunu düşünüyorum bu nedenle metinde kadın-oluş kavramını öne çıkarmayı planlıyorum.
 
Deleuzyen Felsefe
Durağan bir varlık tasarımına dayanmayan felsefesini oluştururken Deleuze öncelikle özne ve nesne arasındaki sabit ilişkileri alt üst eder. Deleuze’ün ‘özne’ anlayışı kadın ve erkek olarak ayrılan ikili cinsiyet karşıtlığına dayanmaz aksine ona göre cinsiyetli öznelerin çoklu konumlanışları vardır. Bu konumlar arasındaki farklılıklar farklı oluş hatlarını köksap (rizom) bağlantı ağı dahilinde çizerler (Braidotti:2003). Deleuze ve Guattari’nin Bin Yayla’da geliştirdikleri köksap kavramı biyolojiden alınmıştır, köksap bir özneye ya da nesneye sabitlenebilen, buna karşın birliği ve bütünlüğü olmayan çokluklardır. Sabit bir düzeni olmamasına karşın, köksapın bir noktası bir başka noktasıyla bağlantılıdır. Bu bağlantılar kırılsa kopsa da eski bağlantılar yeniden sap verir ve yeni bağlantılar ortaya çıkar.
Arzu kavramı Deleuze ve Guattari’nin felsefesinde ayrı bir öneme sahiptir. Onlara göre arzu her şeyin temelindedir. Arzu bir makinedir. Arzu üretir, sadece gerçeği üretir. “Arzu kısmi nesneleri akımları ve bedenleri faaliyete geçiren ve üretim birimleri olarak işleyen pasif sentezlerin bir bütünüdür” (Deleuze ve Guattari:1972a). Arzunun sabit bir öznesi yoktur; nesnesi de kendisi de aynı şeydir. Philip Goodchild (1996) Deleuze ve Guattari’nin felsefesindeki arzuyu şöyle anlatır: “…arzu yersiz yurtsuzlaşmış bir kavramdır. Arzu toplumsal cinsiyet ilişkilerinin ötesine uzanan bir “cinsellik”tir, çünkü tümüyle heterojen ilişkileri ve yer—yurtları, cinslerin çokluğunu ilişkilendirebilir.”
Deleuze ve Guattari (1972a) bilinçdışını “arzu makineleri” olarak görürler; bilinçdışı arzu makinelerinin üreticisidir. Arzu ve üretim sıkı sıkıya ilişkilidir. Deleuze ve Guattari’ye göre “Arzulamak şu demektir: kesimler yapmak, kimi akışları akmaya bırakmak, akışlardan parçalar almak, akışlara bağlanan zincirleri kesmek” (Deleuze ve Guattari:1972b). Deleuze için durağan ve sürekli olan bir şey yoktur; her şey kesintiler, akışlar, parçalar halindedir. Deleuze ve Guattari  Anti-Oedipus’ta üretimi arzuya dahil ederler; arzu üretimini ve toplumsal üretimi aynı şey olarak tanımlarlar. Psikanaliz, bilinçdışını Oedipus trajedisinin sergilendiği bir tiyatro olarak görür ancak Deleuze ve Guattari bilinçdışını bir tiyatrodan çok bir fabrikaya benzetir. (Deleuze ve Guattari:1972b).
Deleuze ve Guattari, Anti-Oedipus (1972a) adlı kitaplarının adından da anlayabileceğimiz gibi açık bir şekilde psikanalize karşı çıkarlar. Arzu, Lacan’ın arzu teorisindeki gibi bir eksiklik olmadığı gibi arzulamak da bir şeyin eksikliğini hissetmek değildir. İhtiyaçlardan ortaya çıkan şey arzu değildir aksine arzudan türeyen her şey ihtiyaçları oluşturur (a.g.e). Arzulayan makineler varlıklarındaki bir eksiklikten ötürü değil ancak akışkanlıkları nedeniyle birbirlerine bağlanırlar veya birbirlerinin akımlarını kesintiye uğratırlar (Direk:2013). Oedipus, arzu üretiminin üzerindeki toplumsal baskı sonucu ortaya çıkar. Egemen düzen arzuyu bastırır oysa arzunun özgürleşmesi gerekir. Kendisi de bir psikanalist olan Guattari (1972; Conley 2009 içinde) psikanalizin hegemonik bir hal aldığını deliliği, rüyaları, sapmaları, sanatı, tarihi, gündelik dil sürçmeleri de dahil olmak üzere her şeyi kontrol etmek isteyen bir şeye dönüştüğünü öne sürer. Deleuze ve Guattari psikanalizin üremeyi özel alana ve üretim araçlarını ekonomik alana sıkıştıran, kapitalizmi besleyen bir kurum olduğunu düşünürler. Kapitalizm ile özel alana sıkıştırılan üreme kamusal alandan ayrılır; çekirdek aile üremeyi sürdüren birimdir ve arzunun nasıl temsil edileceğini belirler. Çekirdek aile içinde yetişen çocuğun kimi arzulamasına izin verildiği, kimi arzulamasının yasak olduğu böylece belirlenir (Holland:2005).
Deleuze’a göre Oedipus karmaşası toplumsal üretimin araçlarından biridir ve heteronormativiteyi de yeniden üretir. Psikanalizin ele aldığı şekliyle anne, baba ve çocuktan oluşan çekirdek aile heteroseksüelliği bir seçimden çok bir norm olarak sunar (Direk: 2013). Deleuzyen felsefenin psikanalize bu yaklaşımı queer teori ile psikanaliz arasındaki gerilimli ilişkiyi olumlar. Deleuze ve Guattari, arzunun Oedipus karmaşası ve çekirdek aile aracılığıyla baskılanmasını reddederek psikanalizi devrimci bir materyalizme dönüştürmek isterler; Marx’ın emeğin özgürleştirilmesini hedeflediği gibi Deleuze ve Guattari de arzunun özgürleştirilmesini hedeflerler (Holland:2005). Conley (2009) de aynı noktayı vurgular: arzulayan çokluklar özgür bırakılmalıdır; ikili karşıtlıklardan kurtulmak için egemen modeller bırakılmalı ve önceden belirlenmiş normatif kuralların olmadığı azınlıklar dikkate alınmalıdır zira arzuya odaklanmayan hiçbir mücadele başarılı olamayacaktır. Tüm azınlıkların -kadın, işçi, çocuk, cinsel azınlık ve etnik azınlık- yabancılaşması sona ermelidir. Bu da ancak öznenin bir oluş süreci olarak ele alınmasıyla mümkün olacaktır.
Deleuzyen felsefe çoğu zaman içkinlik felsefesi olarak nitelendirilir. Yani Deleuze kurucu prensibi kendinin dışında olanaşkın (transcendent) bir oluş felsefesi yerine kurucu prensibi kendi içinde olan içkin (immanent) bir oluş felsefesi geliştirir. Deleuze önceden belirlenmiş öznelerin, yapılandırılmış fonksiyonların, özsel biçimlerin ve aşkın değerlerin yer aldığı örgütleme düzleminden (plane of organization) çok; oluşlar, çokluklar, çizgiler ve yoğunlukların olduğu içkinlik düzlemi (plane of immanence) ile meşguldür ve bu düzlemde tanımlanan hayat ve beden ne yapabilir sorusuna kafa yorar (Sotirin:2005). İçkinlik düzleminin yapısı yoktur, önceden belirlenmiş biçimler veya özneler üretmez, onun yerine “hareket ve dinlenme, hız ve yavaşlama… moleküller ve parçacıklar arasındaki ilişkiler” (Deleuze ve Guattari:1987) vardır.
Deleuzyen felsefe aynı zamanda bir oluş felsefesidir. Deleuze statik bir “varolma” (being) yerine “oluş” (becoming) kavramını benimser; oluş bir halden öteki hale geçişin çoklu ve karmaşık durumunu ifade eder. Tüm eylemler bir oluş dizisidir ve büyük bir oluşun parçasıdır. Oluş’u tutarlık düzlemi (plane of consistency) ve örgütleme düzlemi (plane of organization)arasında varsayılan bir karşıtlık üzerine katmanlaşmalar olarak tarif edebiliriz (Aracagök:2010). Bu düzlemlerden ilki içkin bir düzlemken ikincisi aşkın bir düzlemdir. “Eğer oluş, formlar özneler ve organizasyonlar barındırmayan tutarlık düzleminin ilkesiyse, oluşun bir öznesi olamaz ya da ‘kendinden başka hiçbir şey üretmez’” (a.g.m.). Oluş bir süreçtir, bir halden öteki hale geçiş arasında öznelerin ve kimliklerin yer değiştirdiği uçuş hattıdır (Fleiger:2000). Bu iki arada bir derede oluş halinin queer-oluş ile yakından ilişkili olduğunu düşünüyorum. Sürekli devam eden sabit olmayan bir süreçtir oluş ve bir nesne veya öznesi yoktur, hayatın tüm unsurlarının ilişkili olduğu bir durumdur (Nigianni ve Storr:2009). Deleuze oluş kavramı sayesinde sabit özne-nesne ilişkisinden kopar. Deleuze’ün amacı, öznenin olma halinden kurtulması, hayatın ve tüm olayların merkezinde olmamasıdır. Bu post-yapısalcılığın benliğin sabit ve istikrarsız bir şey olarak ele alınması fikriyle de örtüşür. Deleuze’ün köksap, oluş, kaçış hatları, akışlar, organsız bedenler ve göçebe özneler gibi kavramları sürekli hareket halindeki oluşa işaret eder ve geleneksel varoluş temsillerinden kopuşu gerçekleştirirler. Direk’e (2013) göre Deleuze alternatif bir oluş önerir, hiyerarşik olmayan birlikteliklerin çoğulluklarını düşünür. Deleuze, oluş kavramıyla bize biyolojik yaradılışımızın, evrimsel mirasımızın, tarihsel/ailesel/politik bağlantılarımızın sunduğu yollar, ilişkiler, değerler ve anlamların ötesinde başka oluş olanakları sunar (Sotirin:2005).
 
Kadın-oluş, bu metinde, Deleuzyen felsefeyi queer teori ile ilişkilendirmede ön plana çıkarmak istediğim bir kavramdır. Deleuze’e göre kadın-oluş tüm oluşların başlangıcı; fark edilmezlik ise Deleuze için oluşun içkin bir sonudur (Flieger:2000). Yani tüm moleküler oluşların başlangıç noktası kadın-oluş bitiş noktası ise fark edilmez-oluş’tur (Deleuze ve Guattari:1980). Peki neden kadın-oluş temeldir? Colebrook (2000) bu soruyu şöyle yanıtlar: erkek evrensel olarak aklın ve rasyonel düşüncenin temeli olarak alındığından oluş mutlaka kadın ile başlamalıdır, kadın-oluş tüm ikili karşıtlıkların ötesine geçmeli ve öteki oluşların arasından sıyrılmalıdır. Kadın-oluş gibi azınlık-oluş, göçebe-oluş veya moleküler-oluş da Deleuze için temel kavramlardır (Braidotti:2003). Deleuze’e göre azınlık önemlidir çünkü merkezde bir şey olmaz ancak çeperde gençlik dolu göçebe çeteler gezinirler (Deleuze ve Guattari:1987). Bu ifade Deleuzyen felsefe ile queer teori arasındaki önemli bir bağlantı hattını teşkil eder çünkü queer olan da çeperdedir.
Her iki cins için de kadın-oluş, oluş sürecinin en temel adımıdır erkek de kadın da kadın-oluş içerisinde olmalıdır. Bu kavramdaki kadın ifadesi deneysel anlamda dişiyi değil azınlığı temsil eder. Kadın-oluş genel anlamda bir dönüşüm sürecine işaret eder, pozitif güçleri ve göçebe, kök-sap bilinç seviyelerini olumlar (Braidotti:2003). Yersiz yurtsuzlaşmanın tüm hatları mutlaka kadın-oluş aşamasından geçer. Cinselliğin ikili düzenini yersiz yurtsuzlaştırmak için kadın da erkek de kadın-oluş’u deneyimlemelidir. Erkek/kadın ikili ayrımına dayanmayan Deleuzyen felsefede      kadın-oluş -ötekiliğin başlıca figürü olarak kadın- Phallik kimliğin yapısöküme uğratılmasını tetikler. Kadın-oluş aynı cinsiyetten olan aynı kimliği paylaşan, homojen bir topluluğun politik ve ekonomik hakları için mücadelesinden çok bir kimliğin ihlalini ve dönüşümünü ifade eder (Fleiger:2000). Deleuze diğer post-yapısalcılar gibi kimlik kavramını karmaşık hale getirmeye ve altını oymaya çalışır çünkü kimlik yerleşik olmayı ve bir konum belirlemeyi gerektirir; onun asıl tercihi göçebeliktir. Göçebe öznellik “toplumsal cinsiyet ötesinde bir alandır”, ikili ayrımlar yoktur, çokludur, birbiriyle bağlantılıdır, diyalektik değildir, sabit değildir, sürekli bir akım söz konusudur. Bu fikir “çoklu cinsellik”, “moleküler kadın” ve “organsız beden” gibi kavramlarla açıklanır (a.g.m).
Deleuzyen felsefedeki önemli bir diğer kavram da yersiz yurtsuzlaşma’dır. Bu kavram göçebelik kavramıyla yakından ilişkilidir. Deleuze ve Guattari kuramsal anlamda “hegemonik söylemlerin tutarlılığını darmadağın etmek” (Goodchild:1996) amacıyla düşünceyi başka farklı yerlere sürükler, yepyeni kavramlar yaratırlar; onlar için doğru ya da yanlış düşünce yoktur, düşünceler vardır. “Artık nihai amaç ya da doğrultu yoktur. Erk merkezlerinden uzaklaşan kaçış çizgilerinin çokluğu boyunca başıboş dolaşma vardır sadece. Yapılandırılmış düşünce etkinliğe özgü ağaç modellerinin yerini, keşfedici bir rizom alır” (a.g.e). Bu göçebe hal her şeyi hareketli hale getirir. Sosyal politik veya kültürel imgeler, düşünceler ve pratikler yerlerinden edilir ve dünyayı dolaşırlar. İşte bu tür hareketler yersiz yurtsuzlaşma olarak adlandırırlar.
Deleuzyen felsefede bir başka önemli kavram ise organsız beden’dir. Organsız beden kavramı da arzuyla iç içe geçmiştir ve üretime bağlıdır. Deleuze’e göre beden arzulayan bir makinedir, doğadaki tüm makineler birbirleriyle ilişkilidir ve bu makineler birbirlerine eklenir ve yeni makineler oluştururlar (Direk:2013). Direk’e göre Deleuze tinsel ve bedensel olanı birbirinden ayırmaz böylece biyolojik beden anlayışını bırakmamızı bedenin dünyayla ilişkisini yeniden gözden geçirmemizi önerir. Organsız beden kavramı birbirinden bağımsız akımlar alanlar olduğu görüşünü sorgular. Toplumsal kurumlar, temsiller arzu-üretimi üzerine kısıtlamalar getirirler, organsız beden arzu üretiminin bu içgüdüsel veya toplumsal kısıtlamalardan kaçışını ifade eder. Organsız beden insanın özgür olma potansiyelini anlatır; bu kavram sayesinde arzu toplumsal olarak dayatılan temsillerden kaçar (Holland:2005). Organsız beden, biyolojik fonksiyonlar veya kültürel/tarihsel değerler ile düzenlenmemiş bir bedendir. Aksine organsız beden bu görünüşte ihlal edilemez düzenlemeleri, yersiz yurtsuz parçacıkları, yoğunlukları, enerjileri, moleküler akışların, eşiklerin ve oluşların çizgileri halinde yapı sökümüne tabi tutar (Sotirin:2005). “Organsız beden yersiz yurtsuzlaşmış sociusun nihai kalıntısıdır. Akımların kod çözümü ve sociusun yersiz yurtsuzlaşması kapitalizmin en temel eğilimini tesis eder”(Deleuze ve Guattari 1972a).
Deleuze ayrıca molar ve moleküler ayrımını yapar: molar hat; olma hali, kimlik, sabitlik ve potestas’ı ve moleküler hatise oluş hali, göçebe öznellik ve potentia’yı ifade eder (Braidotti:2003) Sotirin’e (2005) göre oluşlar her zaman moleküler yersiz yurtsuzlaşmalardır bunlar egemen molar formları ve ilişkileri istikrarsızlaştırırlar. Oluş erkeğe ayrıcalık tanımaz, erkeği kimliğin ve öznelliğin molar paradigması olmakla eleştirir. Molar aşkın, moleküler içkin olandır (Fleiger:2000). Kadın molar, kadın-oluş molekülerdir.
Deleuzyen Felsefe ve Queer Teori
 
Queer kelimesi uzun bir süre ucube, tuhaf, garip, iğrenç, aşağılık olan, alışılmışın dışında, anormal, hasta ve ibne anlamlarında ve özellikle lezbiyenler ile geyleri işaret etmek için kullanılmıştır. (Halperin:2008; Yardımıcı ve Güçlü: 2013). Ancak 1990’ların başında queer kavramına iade-i itibar edilmiş, bu denli olumsuz anlamlar ifade eden bu kavram bir anda hem bir hareketin hem de bir teorinin adı haline gelmiştir. Queer teori ifadesini ilk kez Teresa de Lauretis 1990 yılında düzenlediği bir konferansın adı olarak biraz da kışkırtma amaçlı kullanmış ancak bu ifade daha sonraları akademik çevrelerde ciddi bir popülerlik kazanmıştır.
Queer kelimesi aslında biyolojik cinsiyet, toplumsal cinsiyet ve cinsel arzu arasındaki sözde istikrarlı ilişkilerdeki tutarsızlıkları gösteren hareketleri veya düşünceleri tarif eder (Jagose:1996). Bu ilişkilerin istikrarlılığı, sorgulamaya açıktır çünkü tek sebep çoğunluğun öyle olduğunu düşünmesidir. Ayrıca egemen ideoloji ve onu destekleyen çoğunluk tarafından benimsenmiş ‘normal’ ve bunu oluşturan normların kuruluşu ve işleyişi; cinsiyet, toplumsal cinsiyet, cinsel yönelim ve cinsel pratiklerle ilgili etiketleri ve kategorileri de beraberinde getirir. Queer ise tüm bu etiket ve kategorilere karşı koyar ve Jagose’nin (1996) de dediği gibi biyolojik cinsiyet, toplumsal cinsiyet ve arzu arasındaki tutarsızlıklara odaklanır. Conley (2009) de queer kelimesinin fiil halinin (to queer) ‘normdan sapma’ anlamına geldiğini sözlükten yaptığı alıntıyla ortaya koyar. Ancak bu norm kime göre belirlenir; normal nedir? Hem feminizm hem queer teori norm terimiyle yakından ilişkilidir ve norm olarak belirlenenin sorgulanmasını sağlar. Modern toplum heteronormativite üzerine kurulmuştur; kapitalizm, heteroseksüel çekirdek aile ve ataerkillik hepsi birbirini besler, birbirinden güç alır. Direk (2013) queer teorinin özellikle heteroseksüel olmayan bireylerin özgürleşmesinin önündeki zihinsel engellerin aşılmasını hedeflediğini ileri sürer. Heteroseksüellik bir seçim olarak kabul edilebilir olsa da günümüzde bir seçim olmaktan çok bir norm haline gelmiş olması oldukça sorunludur. Queer teori de heteronormativite eleştirisi olarak ortaya çıkmıştır.
Yardımcı ve Güçlü (2013) queer teorinin sadece LGBT’lere özgü bir kimlik politikası olarak alınmaması gerektiğini bunun daha ziyade bir kimliksizleşme önerisi olduğunu öne sürerler. Ancak ben queer’i kimliksizleşmeden ziyade ‘çoklu kimliklerin bir arada olabilmesi’ olarak görüyorum. Queer teori, cinsiyet/toplumsal cinsiyet, kadın/erkek, eşcinsellik/heteroseksüellik gibi ikili düşünce yapılarını bırakmayı önerir ve kimliklerin hiçbirinin doğal olmadığını; tarihsel, kültürel ve toplumsal olarak kurulduğunu ve Foucault’nun da iddia ettiği gibi iktidar ilişkilerinden bağımsız olmadığını ileri sürer. Queer teoriye göre beden kültürel olarak inşa edilmiştir ve hatta bilfiil inşa halindedir (Direk:2013). Cinsel normlarla sürekli bir pazarlık halinde olan cinsiyetli beden statik değildir; Butler’cı bir yaklaşımla bu normlarla her karşılaştığında bazı davranışlar icra eder, daha sonra bu davranışları yineler veya bazıları yerine yenilerini geliştirir bu sayede biz de cinsiyetlenir ve bedenleniriz (a.g.m).
Deleuze Fransız gey yazar Guy Hocquenghem ile 1968 sonrasında tanışır ve bu tanışma onun queer teoriye ilgisini artırır. Guy Hocquenghem’in 1974 yılında yazdığı L’Apres-Mai de faunes kitabına giriş yazar ve bu girişte Deleuze homoseksüelliği queerleşme (queering) olarak ifade eder. Conley’e (2009) göre queerleşme’nin gey veya lezbiyen bir öznenin topluma yerleştirilmesinin ötesinde bir anlamı vardır; bu tüm karşıtlıklar ve onların temsillerinden uzaklaşmak için gerekli olan devrim niteliğinde bir harekettir. Bu sayede normatif eşleşmeler bırakılır ve yeni bağlantılar kurulur.
Deleuzyen felsefenin queer teoriye neler sunabileceğine baktığımızda karşımıza ilk olarak beden konusu çıkar. Grosz’a (1994) göre Deleuze aktif veya reaktif kuvvetler kavramlarını geliştirir; “Aktif kuvvet, kendisini esneten, nereye kadar uzanabiliyorsa (önceden bilinebilen bir sınır değildir bu) oraya uzanan, kendi özgür genişlemesi dışında hiçbir şeye aldırış etmeden, başkalarını umursamadan kendi yolunda ilerleyen bir kuvvettir… Reaktif kuvvetlerse kurnaz, gizli, kısıtlayıcı, müdahale edici, ikincil, aldırışsız, gayretli ve itaatkardır… Aktif kuvvetler olumlar, üretir ve esnerken reaktif kuvvetler yargıda bulunur, ahkam keser, ideolojiler ve açıklama tarzları üretir, dahiyane teoriler icat eder, uzlaşır.” “Aktif kuvvetler kendilerini olumlar, ya da ortaya koyar; kendi farklılıklarından keyif alır, kendi olumlu doğrultuları içinde gelişir; reaktif kuvvetlerse, faaliyeti sınırlayıp zapt etmek üzere işler”. Grosz (1994) zorunlu heteroseksüelliği, bir bedeni yapabileceklerinden ayırmayı veya olabileceğinden ziyade mevcut haline indirgemeyi reaktif kuvvetler olarak ele alır. Buna karşın, gey ve lezbiyen bedenlerin cinsel arzular ve pratiklerle ayrışan bedenler ürettikleri, bu pratikleri ve yaşam tarzlarıyla toplumun “sözde” istikrarını bozdukları ve heteroseksüelliğin buyruklarını reddettikleri ölçüde aktif kuvvetler olarak görülmeleri gerektiğini ileri sürer (a.g.m.). Bu ayrım heteroseksüelliği öznelliğin düzenleyici normu olarak alan cinsel rejimlerle mesafeli durmak ve yeni bir libidinal örgütlenme gerçekleştirmek ve hazları bedenleri farklı şekillerde kullanmak bakımından faydalı olabilir. Queer beden aktif kuvvetler olarak görülmelidir, o da kendi özgür gelişiminden başka bir şeye aldırış etmez, başkalarının ne düşündüğünü veya ne söylediğini umursamaz ve farklılıklarından keyif alır. Deleuze’ün felsefesi tüm farklılıkları olumlayan pozitif farklılık felsefesidir (Colebrook:2000). Deleuze’a göre bedenler birbirlerini hem etkiler hem de birbirlerinden etkilenir. Queer bedenlerin birbirleriyle biyolojik ve kültürel sınırlamalar olmadan özgürce temas etmesi bedenler arası karşılıklı etkileşimi ortaya koyar. Braidotti (2003) ise bedeni öznenin vücut bulması olarak görür; beden ne biyolojik ne de sosyolojik bir kategoridir aksine fiziksel, sembolik ve maddi sosyal koşulların kesiştiği bir noktadır. Bu beden ve farklılık anlayışları Deleuzyen felsefeyi queer teori ile yakınlaştırır.
Deleuze’ün molar hattı (olma, sabitlik, kimlik) birbirinden bağımsız, hareketsiz kimlikler olduğu varsayımına dayanır. Ancak Deleuze öznenin sabit olması fikrine karşı çıkar, aksine özne parçacıklar, çokluklar, akışlar halindedir. Deleuze, molar/çoğunluk olanı standart olarak tanımlarken moleküler/azınlık olanı öteki olarak tanımlar (Braidotti:2003). Queer-oluş’unmoleküler hatta (oluş, göçebe öznellik) denk geldiğini bu noktadan hareketle Deleuzyen felsefenin queer teori ile bir diğer bağlantısının da her ikisinin de benimsediği çoklu kimlikler fikri olduğunu düşünüyorum. Deleuze’e göre homoseksüel kimlik diye bir şey yoktur, aslında homoseksüel-oluş söz konusudur. Deleuze gey kimliğin sabitlenmesinin aslında istikrarsızlaştırılmak istenenin istikrarlılaştırılması olduğunu ifade eder (Conley:2009). Halbuki o, öznenin sabitlenmesine karşıdır. Homoseksüel mücadele merkezle değil ancak çeperle ilgilidir ve bu bir azınlık-oluş durumudur ve her zaman çoğunlukla ilişki halindedir (a.g.m). Queer bireyler merkezdeki akımların kodlarını çözmeye ve onları yersiz yurtsuzlaştırmaya çalışırlar; onlar için hiç bir şey sabit ve durağan kalmamalıdır. Queer, benliğin altını oyar ve her türlü normalleşmeye karşı çıkar ve her zaman heteroseksüel matrise bir tepkidir (Nigianni ve Storr:2009).
Önceden belirttiğim gibi Deleuze olma kavramı yerine oluş kavramını geliştirir. Deleuze’ün oluş felsefesi queer teori için önemli bir fırsat sunar. Çünkü Deleuze alternatif bir oluş önerir, tüm oluşların birlikteliğini ve çoğulluğunu düşünür. Ve ve ve’ler önemlidir. Göçebe/azınlık/moleküler oluşlar birliktedir. Göçebe-oluş kendini yeniden keşfetmedir, benliğini sürekli değişim sürecinde arzularsın, bu değişim, akışlar ve çoklu arzularla ilgili bir durumdur (Braidotti:2003). Tek bir kimlikten uzak olan özneyi çoklu oluşlar teşkil eder. Direk’e (2013) göre queer beden sürekli inşa halindedir, bu Deleuze’ün “gey olma” diye bir kavram olmadığı ancak “gey oluş” hali olduğunu ifade etmesiyle örtüşür. Deleuze’a göre gey-oluş kimlikten çok arzuyla ilgilidir ve oluş arzu dolayımıyla gerçekleşir (Conley:2009).
Deleuzyen felsefenin arzu’yu ele alış şekli queer teori için önemli bir perspektif sağlar. Deleuze özneyi libidinal bir varlık olarak görür; arzuyu da olumlu bir güç ve benliğin farkında olan, bilincini yok eden bir şey olarak görür. (Braidotti:2003) Deleuze’a göre oluş halindeki queerleşme arzunun sayısız cinsellikleri deneyimlemek üzere özgür bırakılmasını gerektirir. Deleuze arzulamanın bir şeyin eksikliğini hissetmek değil algılama, anlama ve hissetmenin yeni yollarını keşfetmek olduğunu ve geylerin de daha önceden olmayan yeni arzulama yollarını keşfetmeleri gerektiğini öne sürer. Braidotti (2003)’ye göre Deleuze ve Guattari Anti-Oedipus’ta arzuları göçebe hale getirirler çünkü arzuların psikanalizin normatif kafesinden özgür bırakılmaları gerektiğini düşünürler.
Yardımcı ve Güçlü (2013) queer teorinin çeperdekini merkeze taşımak olmadığından tam tersi merkezi alt üst etmek olduğundan bahsederler. Deleuze da ilk bölümde bahsettiğim gibi merkezi dikkate almaz ancak çeper önemlidir orada göçebe özneler gezinirler, statik olmayan sürekli bir akış halinde olan özneler (Deleuze ve Guattari:1987). Azınlık-oluş, göçebe-oluş ve moleküler-oluş kavramları bu yüzden önemlidir. Deleuze’ün özne anlayışı erkek ve dişi ikili cinsiyet karşıtlığının aksine öznenin çoklu cinsiyetli konumlanışlarına dayanır. Özne çoklu cinsellikler taşır (a.g.e).
Deleuzyen felsefenin queer ile örtüştüğü bir diğer nokta psikanaliz ile aralarındaki gerilimli ilişkidir. Queer teori heteroseksüel çekirdek aileyi norm kabul ettiği için psikanalize uzak durur. Deleuze da psikanalizin çekirdek aile kavramıyla heteroseksüelliği ürettiğini düşünür. Arzunun psikanalitik modeli fallus-merkezcidir. Deleuze da arzuyu normalleştirdiği, kontrol altına almaya çalıştığı ve farklılığı dışladığı için psikanalize ve kapitalizme karşı çıkar. Deleuze, homoseksüelliği psikanalizin indirgemeci yorumlamalarından arındırmamız gerektiğini düşünür. Homoseksüellik cinsellik yapılarının yıkılması için bir giriş kapısı gibidir. Homoseksüel arzunun geçmişle bir ilgisi yoktur şu an ile ve deneyimleme ile ilgilidir; homoseksüel arzu sürekli biroluş olarak onu yaratan her şeyle bağlantılar kurar veya sayısız cinsiyetlerin cinselliğidir.
Deleuze’ün oluş olarak queerleşme kavramı homoseksüelliğin çok ötesine gider ve kadınlardan başlanılarak tüm azınlıkların içerilmesini, kapitalizmi ve onun disipline ettiği toplumun ve kurumların dönüştürülmesini hedefler. Kadın-oluş fallik kimliği yapı sökümüne uğratır (Braidotti:2003) o nedenle heteronormativite eleştirisi yapan queer teoriye kadın-oluş kavramı önemli bir alan sunar. Kadın-oluş’un göçebe/azınlık/moleküler/organsız beden-oluşların tümünün temeli olması şaşırtıcı değildir çünkü kadın tüm ötekilerin en temel olanıdır. Tüm oluşlar gibi kadın-oluş tamamlanmamış bir süreç, bir inşa halidir, kadın bir arzu devrimi yaparak çoklu arzuları serbest bırakmalıdır ancak o zaman gerçek anlamda özgür olabilecektir. Kadın bir özne olarak molar bir birim ise kadın-oluş molekülerdir. “Kadın-oluş, bir mikrofeminenliğin hareket ve durgunluk ilişkilerine ya da yakınlık sahasına giren, diğer bir deyişle içimizde moleküler kadını üreten, moleküler kadını yaratan parçacıklar yaymaktır.”(Deleuze ve Guattari:1987, Aracagök:2010 içinde) Aracagök (2010) kadın-oluş’u şöyle anlatır:“Kadın” olarak bildiğimiz ve adlandırdığımız form, erkeğin, kız çocuğun “oluş”unu ondan çalmasıyla kurulur (Deleuze ve Guattari:1987) ve kız, kendinden bir şeyler çalınarak, erkek düzeninin ilkeleriyle çalışan örgütleme düzleminde modellenen bir cinsiyettir. Bu çerçevede kadın-oluş, örgütleme düzleminden, bir modele dayanmayan tutarlık düzlemine doğru bir yersiz yurtsuzlaşma anlamına gelir.
Kanımca, queer bireyler de yersiz yurtsuzlaşmış göçebe öznelerdir. Ya bedenleri, ya da cinsel pratikleriyle egemen ideoloji tarafından marjinal bir konumda bırakılırlar. Çeperde yaşarlar, çoğu zaman çeşitli dışlanmalarla karşılaşırlar bu da onları göçebe olmaya iter. Queer bedenler Deleuze’ün önerdiği gibi arzularını özgür bırakır, bu nedenle queer bedenler özgür bedenlerdir. Oluş tamamlanamayan bir süreçtir; bir halden öteki hale geçiştir; iki arada olma halidir. Queer beden de iki arada kalmıştır ve bu Araf durumu çoğu zaman böyle sürer gider; örneğin trans beden bir halden öteki hale geçiş durumundadır ve ameliyat olmaksızın bu geçiş/inşa/oluş sürecinde yaşamaya devam eder. Bu nedenle queer beden gerçek bir oluş’tur.
Queer-oluş cinselliğe, hangi bedenin hangi bedeni arzulaması gerektiğine dair normları belirleyen hegemonik söylemleri gerçek anlamda altüst eder, merkez darmadağın edilmelidir. Queer-oluş ile cinselliğe ilişkin kodlar çözülmeli, tüm cinsel pratikler yersiz yurtsuzlaştırılmalıdır. Queer-oluş ile erkek bedenin erkek bedeni arzulamasına, kadın bedenin kadın bedeni arzulamasına ilişkin tüm kodlar çözülür. Queer bedenler aynı zamanda organsız bedenlerdir. Queer beden organsız beden’in işaret ettiği gibi arzu üretiminin biyolojik fonksiyonlar ve kültürel değerler ile düzenlenmemiştir (Holland:2005). Organsız beden toplumsal kısıtlamalardan kaçışı; insanın özgür olma potansiyelini ifade eder ve kanımca bu queer beden’i anlatır.
Queer beden içkinlik düzleminde yer alır, aşkın değil içkindir çünkü kurucu prensibi dışarıdan değil içeridendir. Dışarından gelen herhangi bir yaptırım ve müdahaleyi reddeder. İçkinliği arzularıdır, arzularını ve cinselliğini özgür bırakmış olan queer birey Deleuze’ün içkinlik düzleminde yer alır. Feminizm için toplumsal cinsiyet ne kadar kritik bir kavramsa queer teori için de cinsellik o kadar kritik bir kavramdır. Deleuze da cinselliği oluş’un kaynağı olarak görür, arzu makinelerinin bin cinsiyetinde muazzam bir güç yatar der (Beckman:2011). İşte Deleuze cinselliği böyle özgürleştirici bir güç olarak görür. Cinsellik aynı zamanda bir oluş olarak queer’in de kaynağıdır. Ancak cinselliğin ve arzunun sosyal ve Oedipal kısıtlamalardan kurtarılması gerekmektedir ki bu nokta queer teorinin tam da yapmayı arzuladığı şey ile örtüşür.
Sonuç Yerine
Deleuze gibi üretken ve yaratıcı bir filozofun felsefesinin öne çıkan düşüncelerini ve bunların queer teoriyle bağlantılarını birkaç sayfada sunmak çok kolay değil. Bu nedenle, çerçeveyi biraz daralttım ve metinde daha çok Deleuze’ün ontoloji hattından ilerleyerek bu felsefenin oluş ve  kadın-oluş kavramları ekseninde queer teori ile bağlantılarını sunmaya çalıştım. Deleuze’ün oluş kavramı ilk ortaya atıldığında feminist kuramda endişeli bir rüzgar estirmiş; özneyi ortadan kaldıran bir felsefenin bir özne olmak, bir kimlik edinmek için mücadele eden feminist düşünceye nasıl katkı sağlayacağı konusu tartışma yaratmıştı (Colebrook:2000). Oysa öznenin uçup gittiği göçebe bir felsefede düşünceler de gezgindir. Modern Batı düşüncesinde her zaman düşünce erkek olan bir konuşana atfedildi, erkeğin ise duyduğu sadece kendi sesiydi. Ötekilerin seslerini duyması olanaksızdı. Kadınlar, çocuklar, azınlıklar, homoseksüeller, renkli ırklar, ucubeler ve tüm ötekiler susturuldular. Kendinden başkasının sesini duymayan nasıl ötekilerin de sesi olabilir ki; Deleuze ve Guattari de bu nedenle erkek-oluş kavramının olamayacağını ifade ederler (a.g.m). İşte bu çoğullukların, göçebelerin, yersiz yurtsuz öznelerin seslerini duyurmak açısından Deleuzyen felsefeyi oldukça zengin buluyorum. Kadın-oluş tam da bu nedenle tüm oluşların başlangıcıdır, öteki-oluş’ların sesini duyurabileceği için…
Kadın-oluş aynı zamanda tartışmalı bir kavram olmuştur. Sotirin (2005) Deleuze’ün felsefi kavramlarının erkeksi bir bakış açısından geliştirdiğini iddia eder ve Patricia MacCormack’ın bizi bu kavram ile kadının erkek tarafından yaratıldığı ve bunun ötekiliğe erkek bakış açısından baktığı konusunda uyardığını hatırlatır. MacCormack’a göre kadın bu projede farklılığın ve marjinalliğin ilk işareti olarak kalır (2001 Sotirin:2005 içinde). Öte yandan kadın-oluş kavramı Rosi Braidotti, Claire Colebrook, Camilla Griggers, Elizabeth Grosz, Tamsin Lorraine, Dorothea Olkowski ve diğer bazı feministlerin felsefelerini oldukça etkilemiş ve bu feministlerin bir bölümü “beden feministleri” akımının öncüleri olmuşlardır. Her ne kadar oluşların başlangıcı olan kadın-oluş kavramına bazı feministler kuşkuyla yaklaşsa da ben ayrıcalıklı öteki olarak kadının öne çıkarıldığı bu oluş kavramını önemli buluyorum. Kadın-oluş kavramının normalleştirmelere karşı koyan, çoklu kimliklerin benimsenmesi ve hep öteki olarak addedilen bireylerin özgürleşmesi için düşünce üreten queer teori için olduğu kadar feminist düşünce için de bir alan açtığını düşünüyorum.
Bu metinde yer verdiğim tüm kavramlar bana Deleuzyen felsefenin queer bir felsefe olduğunu düşündürüyor. Deleuzyen felsefe ve queer denildiği zaman aklıma gökkuşağının tüm renkleri gibi çokluk ve çoğulluk geliyor; kanımca çoklu cinsiyetli bedenler, özgürleşmiş arzular, arzulayan ve arzularının peşinden giden göçebe bedenler fazlasıyla queer’ler… Deleuzyen özne için ikili cinsiyet ayrımları yoktur; her şey haller arasında bir geçiştir. Bu da çoğul cinsiyetli ve cinselliğin özgürlüğünü yaşayan özne için arzuların serbest bırakılmasını, özgürce yaşanmasını gerektirir. Bunun tam da queer teorinin çoklu kimlikleriyle örtüştüğünü düşünüyorum.
Deleuze, bedenlerin birbirlerini etkilediğinden ve birbirlerinden etkilendiğinden bahseder. Bence arzuların peşinden giden bedenler yersiz yurtsuzlaşır, yepyeni ilişkilere girer. Bu nedenle, kısıtlayan yapılar, kategoriler ve etiketlerden arınmamız gerekir. Deleuzyen felsefe ve kadın-oluş kavramı kimlikler arasında hareketi, akışkanlığı, göçebeliği ifade eder bu da ‘bedenimiz bizimdir’ diyen kadınları, diledikleri gibi giyinmek isteyen erkek bedenleri, iki arada bir derede kalan transları ve arzuladıkları cinsel pratiklerde bulunmak isteyen tüm bedenleri anlayabilmemiz için bize önemli bir alan sunar. Kültürün dayattığı cinsiyetlerimize karşı çıkmamız, aslında birer kod olan bu kategorilerin çözülmesi anlamına gelir ve Deleuzyen felsefe çoklu oluşlarla buna olanak sunar. Sonuç olarak, queer teorinin düşünsel anlamda bu cinsiyet kodlarının çözülmesini, yersiz yurtsuzlaştırılmasını ve tüm bedenlerin ve arzuların özgürleştirilmesini hedeflediğini ve Deleuzyen felsefenin de kesinlikle buna olanak sağladığını düşünüyorum.
 
Kaynakça: 
adresinden 23 Haziran 2014 tarihinde erişilmiştir.
Beckman, F. (2011) “What is Sex? An Introduction to the Sexual Philosophy of Gilles Deleuze” in Frida Beckman (eds.) Deleuze and Sex, Edinburgh: Edinburgh University Press.
Braidotti, R. (2003) “Becoming Woman: Or Sexual Difference Revisted” Theory, Culture & Society, 20:43.
Colebrook, C. (2009) “Queer Kuramın Olasılığı Üzerine”, Cogito ‘Cinsel Yönelimler ve Queer Kuram’ sayı 65-66 içinde, 2011, s. 213.
Colebrook, C. (2000) “Introduction”, in Ian Buchanan and Claire Colebrook (eds.) Deleuze and Feminist Theory, Edinburgh: Edinburgh University Press.
Conley, V. A. (2009) “Thirty-six Thousand Forms of Love: The Queering of Deleuze and Guattari” in Chrysanthi Nigianni ve Merl Storr (eds.) Deleuze and Queer Theroy, Edinburgh: Edinburgh University Press.
Deleuze, G. ve F. Guattari (1972a), Anti-Ödipus: Kapitalizm ve Şizofreni, Bilim ve Sosyalizm Yayınları, Ankara
Deleuze, G. ve F. Guattari (1972b), “Kapitalizm ve Şizofreni (Vittorio Marchetti ile Söyleşi)”, Issız Ada ve Diğer Metinler içinde,Bağlam Yayıncılık, 2002, İstanbul
Deleuze, Gilles and Félix Guattari (1987) A Thousand Plateaus: Capitalism andSchizophrenia, (trans.) Brian Massumi. Minneapolis: University of Minnesota Press. (First published 1980.)
Direk, Z. (2013) “Queer Kuram ve Cinsiyet Farklılığı” http://zeynepdirek.wordpress.com/2013/01/04/queer-kuram-ve-cinsiyet-farkliligi/ adresinden     23 Haziran 2014 tarihinde erişilmiştir.
Flieger, J. A. (2000) “Becoming- Woman: Deleuze, Schreber and Molecular Identification” in Ian Buchanan and Claire Colebrook (eds.) Deleuze and Feminist Theory, Edinburgh: Edinburgh University Press
Halperin, D. M. (2008) “The Normalization of Queer Theory”, Journal of Homosexuality, 45:2-4.
Holland, E. W. (2005) “Desire” in Charles J. Stivale (eds.) Gilles Deleuze: Key Concepts, McGill-Queen’s University Press, Montreal & Kingston, Ithaca
Jagose, A. (1996) “Queer Theory”, Australian Humanities Review Issue:4 December 1996
Goodchild, P. (1996) “Deleuze ve Guattari: Arzu Politikasına Giriş”, Ayrıntı Yayınları: İstanbul
Grosz, E. (1994), “Deneysel Arzu: Queer Öznelliğini Yeniden Düşünmek”, Cogito ‘Cinsel Yönelimler ve Queer Kuram’ sayı 65-66 içinde, 2011, s. 8
Nigianni, C. ve M. Storr (2009) “…so as to know ‘us’ better Deleuze and Queer Theroy: two theories, one concept-one book, many authors…” in Chrysanthi Nigianni ve Merl Storr (eds.) Deleuze and Queer Theroy, Edinburgh: Edinburgh University Press.
Sotirin, P. (2005) “Becoming Woman” in Charles J. Stivale (eds.) Gilles Deleuze: Key Concepts, McGill-Queen’s University Press, Montreal & Kingston, Ithaca
Yardımcı, S.ve Ö. Güçlü (2013) “Queer Tahayyül” Sel Yayıncılık/Queer Düş’ün Serisi: İstanbul
*Makalenin 2011 Cogito (65-66)’da yer alan Türkçe çevirisinden alıntıdır.
Paylaş

Yorum yapın

Please enter your comment!
Please enter your name here