Gökhan Gençay : The Hateful Eight: Aşk ve nefret

Paylaş

Quentin Tarantino, nevi şahsına münhasır sinema anlayışıyla 1990’lardan itibaren sinema dünyasına damgasını vurmuş, ayırt edici özelliklerini geniş bir hayran kitlesi nezdinde algılanabilir kılmış büyük bir yaratıcı. Günümüzde herhangi bir filmin Tarantino’ya ait olduğunu anlayabilmek ortalama sinema izleyicisi açısından bile fevkalade kolay; diyaloglarından kamera açılarına, ironisinden referanslarına kadar Tarantino’ya özgü dokunuşları algılayabilmek için donanımlı bir sinefil olmaya lüzum yok, yalnızca son on yılın en çok gişe getiren filmlerini takip eden sıradan bir seyirci olmak yeterli. Üstelik, Tarantino’nun sinema âlemine adım attığı dönemde tartışma yaratan, sansasyonlara vesile olan sinematografik tercihleri, günümüzde anaakım sinemanın olmazsa olmazları olarak benimsenmiş durumda.

Dâhi yönetmenler sınıfının üyelerinden Tarantino hakkında ilk filmi “Rezervuar Köpekleri”nden günümüze kadar çok şey söylendi, yazıldı. Kimileri onun gelmiş geçmiş en zeki yönetmenlerden biri olduğunu ileri sürdü, Fransız Yeni Dalga’sının B tipi filmlerle, pop kültürle flörtünün üzerinden inşa edilen postmodern sinema anlayışının ustası unvanını layık gördü. Kimileri ise, referans ve gönderme adı altında tür sinemasının kalıplarını yağmaladığını, söz konusu filmlerin nostaljik havasını günümüze uyarlamaktan öteye gidemediğini, şiddet ve küfür mevzularında sorumsuzlukla atbaşı giden bir yabancılaşmayı kara mizah olarak pazarlayan bir düzenbaz olduğunu ifade etti. Velhasıl, her ne kadar Tarantino’nun sinema dünyasındaki yükselişi bir peri masalını andırıyor olsa da, şöhrete kavuşmak Tarantino açısından her şeyin mutlu sonla nihayetlenmesine yol açmadı.

Quentin Tarantino, ‘alaylı’ olarak tabir edebileceğimiz bir yönetmen; nitekim film izleyerek kendini yetiştirdiğinin altını çizmekten hiç çekinmedi. Oyunculuk dersleri dışında, sinema alanında herhangi bir okula devam etmedi, herhangi bir mektepli ekole bağlanmadı. Film çekerek film yapmayı öğrendi. Filmlerinin yaratıcı detaylarla dolu diyaloglar içeren senaryolarını da kendisi kaleme alıyor. Şu ana kadar çektiği bütün filmlerinde de kendi yazdığı senaryoları kullandı. Tarantino, etik veya politik bir mesaj verme kaygısından da uzak durdu. Dolayısıyla filmlerinde sergilediği yoğun şiddet aracılığıyla majör toplumsal meselelere atıfta bulunmayı aklından bile geçirmedi. “Rezervuar Köpekleri”nde Tim Roth’un canlandırdığı Bay Turuncu’nun kanlar içinde kıvrandığı sahneyi, “karnından vurulan bir adamdan normalde o kadar kan akar,” diyerek savunması da bunun bir göstergesi. Esasında, Tarantino filmlerindeki şiddetin gerçekçi, anlık patlamalar biçiminde sunumuyla, şiddet eylemlerini gerçekleştirenlerin tavırları ve eylemin neticesindeki olay akışı, atmosferde hissedilen laubali hava arasında ciddi bir açı farkı mevcut. Onun filmlerinde olayların gerçekçi sunumu dramdan çok mizah üretmeye hizmet ediyor (Nitekim Tarantino, ”Ucuz Roman”, “Rezervuar Köpekleri” gibi filmlerinin illa kategorize edilecekse ‘komedi’ türüne dahil edilmesi gerektiğini söylüyor).

İkinci Dünya Savaşı filmlerinden Yeni Dalga’ya, her tür ve eğilimi iştahla içeren bir sinema sevdası onunki. Brian DePalma’yı da, Sergio Leone’yi de, John Woo’yu da aynı fanatik hayranlıkla izliyor ve seviyor. İnanılmaz bir film belleğine sahip; izlediği filmlerin içindeki sahnelerden, çekim tekniklerinden, diyaloglardan ezbere örnekler verebiliyor, anekdotlar aktarabiliyor. Beğendiği tür sineması örneklerine, kendi bakış açısıyla tekrar el atmaktan da geri durmuyor. En son “Zincirsiz”de westerne el atmış, seyirciyi Amerikan İç Savaşı’nın iki sene öncesine, köle sahipliğinin yasal bir hak olarak görüldüğü zamanlara, ABD’nin güney eyaletlerine sürüklemişti. Nev-i şahsına münhasır becerilerini birer birer sergilediği filmde, tematik bağlamda kölelik gibi ciddi bir meseleye değinmesine rağmen, siyaseten doğruculuğa zerre prim vermeyen tutumunu korumuştu. Tekinsiz bir Vahşi Batı temsili çerçevesinde kölelik sistemine dair politik cümleler kurmaktansa, köle sahiplerinin olağanüstü yeteneklere sahip bir siyah kahramanın elinde can verişini seyrettirmeyi tercih etmişti Tarantino. Asıl amacının, eğlenceli bir hikâyenin sürüklediği kendi spagetti western’ini çekmek olduğunu göstermişti. “Zincirsiz” de bütün Tarantino filmlerinin ortak kaderini paylaşmış, yanılgıya kapılmaya teşne eleştirmenler zümresi tarafından, siyahlara saygısızlık yapıldığı ithamlarına maruz kalmıştı (Esasında herhangi bir Tarantino filmini liberal bir despotluğa dönüşen siyaseten doğruculuk ölçütleri kapsamında yargılamaya soyunmak için Tarantino’nun sinema anlayışından bihaber olmak lazım).

Tarantino’nun hem senaryosunu yazıp hem de yönettiği sekizinci filmi “The Hateful Eight” de benzer tartışmaları gündeme getirmeye gebe bir hikâye ve anlatım içeriyor. B tipi filmlere duyduğu içten sevgiyi kaybetmeyen dâhi yönetmenimiz yeni bir kolajla arz-ı endam ediyor. Westernle polisiye janrlarını özgün bir yaklaşımla harmanladığı “The Hateful Eight”te Amerikan İç Savaşı’nın birkaç sene sonrasında geçen bir hikâye anlatıyor.

“The Hateful Eight”, iç savaşın bitmesinin üzerinden altı sene geçtikten sonra, kardan, tipiden gözün gözü görmediği bir kış mevsiminin yaşandığı Wyoming’te geçiyor. Pastoral, karpostallara yaraşan görüntülerle açılan film, son sürat yol alan bir posta arabasının Marquis Warren (Samuel L. Jackson) tarafından durdurulmasıyla devam ediyor. Red Rock kasabasına doğru ilerleyen posta arabası aranılan azılı bir mahkûmu yakalamış ünlü bir ödül avcısı tarafından kiralanmış durumda. John Ruth (Kurt Russel) adındaki ödül avcısı, kanlı eylemlere imza atmış bir çetenin üyesi olduğunu belirttiği Daisy Domergue’yu (Jennifer Jason Leigh) kasabanın yetkililerine teslim edip ödül parasını almanın derdinde. Onu hedefinden saptırma potansiyeli taşıyan herkese kuşkuyla yaklaşan John Ruth, Marquis’i uzun uzun dil döktükten sonra arabaya almayı kabul ediyor (İki ödül avcısının Tarantino’ya özgü absürdün kıyısında gezinen uzun muhabbeti yönetmenin hayranlarını mest edecektir). Marquis’nin ardından başka bir yolcu arabayı durduruyor. Red Rock kasabasının yeni şerifi olduğunu iddia eden Chris Mannix (Walton Goggins), iç savaş sırasında Güney ordusuna destek olan bir çeteye mensup. Güç bela arabaya kabul edilen Chris’le birlikte posta arabasının yolcu sayısı dörde (sürücüyü de sayarsak beşe) ulaşıyor.

Yaklaşan fırtına onları rotaları üzerindeki yegâne konaklama yeri olan Minnie’s Haberdashery’de mola vermek zorunda bırakıyor. Dondurucu soğuktan korunmak için geniş bir salondan müteşekkil hana adım atan yolcuları, mekân sahibi Minnie ve kocasının akraba ziyaretine gittiğini söyleyen dört adam karşılıyor. Hanın emanet edildiği Meksikalı Bob (Demian Bichir), iç savaştan mağlup çıkmış Güney ordusundan General Sandy Smithers (Bruce Dern), yalnız kovboy Joe Gage (Michael Madsen) ve cellat Oswaldo Mobray’dan(Tim Roth) mürekkep kadronun davranışları John’u ziyadesiyle rahatsız ediyor. Minnie’yi yakından tanıyan Marquis de bir şeylerin ters gittiğini fark etse de sesini çıkarmıyor. Atmosfere hâkim olan gerilimli hava handakilerin kendilerini tanıttıkları kişiler olmadığını hissettiriyor. Dışarıdaki korkunç kar fırtınasının sona ermesini bekleyen yolcular, gerçek kimliklerin ve gizli hedeflerin ortaya döküleceği kanlı bir hesaplaşma için pozisyon alıyorlar.

Tarantino, “The Hateful Eight”te kendi icadı olan “konuş-konuş, vur-vur” denklemini bir kez daha uygulamaya koyuyor. Karakterler yine ipe sapa gelmez konular üzerine uzun uzun konuşuyor, birbiriyle zıtlaşıyor, nihayetinde de ölümcül kapışmalara yelken açıyorlar. Spagetti western aşkını her sekansta hissettiren Tarantino, postmodern kolaj tekniğini bu sefer westernle Agatha Christie tarzı polisiyeyi birleştirerek sergiliyor, aralarındaki katil ya da katilleri bulmaya çalışan karakterlerin yer aldığı, kapalı mekânda geçen “who done it” temalı polisiyelere selam gönderiyor. Christie’nin “And Then There Were None” romanındaki kurguyu aynen sahipleniyor ve ıssız bir mekânda toplanan, birbirini tanımayan insanların gerilim yüklü ilişkilerine odaklanıyor.

Filminin görsel açıdan klasik Hollywood epiklerini andırmasını arzulayan Tarantino, “ The Hateful Eight”te 70 mm. Panavision film kullanıyor. Dijitalin egemenliğini ilan ettiği, 35 mm. filmin bile pek sık kullanılmadığı günümüz sinemasında sadece bu kararının bile başlı başına radikal bir tavıra denk düştüğü açık. Ennio Morricone, spagetti western klasikleri için bestelediği unutulmaz müziklere bir yenisini daha ekliyor ve filmin ruhuna nüfuz eden bir çalışmaya imza atıyor. Tarantino’nun favori oyuncuları Samuel L. Jackson, Tim Roth, Michael Madsen ekip çalışmasının önemini gösteren performanslar ortaya koyuyorlar. Kışkırtıcı unvanını gururla taşıyan yönetmenimiz, kötülerin, anti-kahramanların geçit töreni yaptığı “The Hateful Eight”in “en kötüsü” payesini ise Jennifer Jason Leigh’in büyük bir başarıyla canlandırdığı Daisy’ye bahşediyor. İfrata kaçmaktan zevk alan Tarantino, filmin başından sonuna kadar şiddetin her türlüsüne maruz kalan Daisy karakteriyle empati kurulmasına izin vermiyor. Böylece “The Hateful Eight”, Tarantino filmografisi dahilinde, seyircinin karakterlerin hiçbiriyle özdeşleşmesine imkân tanınmayan yegâne film oluyor. “Rezervuar Köpekleri”nden “Kill Bill”e, iyilik timsali olmadıkları halde, seyircinin bayılacağı birçok karakter yaratan Tarantino, bu sefer ırkçılardan, tecavüzcülerden, katillerden, rednecklerden, kadın düşmanlarından mürekkep nefret edilesi bir grupla baş başa bırakıyor bizi (Burada “işte derin Amerika” vurgusu yapıp yapmadığı hâlâ gizemini koruyan bir muamma).

Tarantino, “The Hateful Eight”te kendisi açısından bir yeniliğe imza atıyor ve yalanların, entrikaların, ayak oyunlarının birbirini izlediği bir hikâyeyi ustalıkla aktarırken hayranı olduğu sinemacılar kadar doğrudan kendine, kendi filmlerine de atıfta bulunuyor; “The Hateful Eight”te “Rezervuar Köpekleri”nden“Ucuz Roman”a, hatta “Zincirsiz”e yapılan sayısız gönderme mevcut. Bu durum onun bir çeşit tıkanma yaşadığı, yeteneklerinin körelmeye başladığına delalet olarak da okunabilir; eserlerini birbirini besleyerek genişletmeye, hepsine tamamlanmamışlık, çokyönlü bir derinleşme imkânı tanımak istediğinin ifadesi olarak da… İki seçenekten hangisinin doğru olduğunu zaman gösterecek.

Sonuç olarak, Tarantino hâlâ televizyon dizileri, rock müzik, fast food yemekler, çizgi romanlar ve B tipi istismar filmleriyle zihninde ayrıcalıklı bir yer işgal eden pop kültüre tutkuyla bağlı. İncir çekirdeğini doldurmayacak konular üzerine yapılan öfke dolu konuşmaları, ani şiddet patlamalarını, kanın oluk oluk aktığı çatışmaları uzun planlarla beyazperdeye yansıtmaktan hoşlanıyor. Sağ gösterip sol vuran, karmaşık ilişki ağlarıyla birbirine bağlanan karakterlerin hikâyelerini anlatmaktan vazgeçmiyor. Onu bu özellikleriyle/bu duruşu nedeniyle sevenler “The Hateful Eight”e de hayran kalacaktır. Söz konusu nitelikleri Tarantino eleştirisine gerekçe kılanlara ise, “The Hateful Eight”in yakınına bile uğramamalarını tavsiye ederiz.

THE HATEFUL EIGHT
Yönetmen: Quentin Tarantino Senaryo: Quentin Tarantino Oyuncular: Samuel L. Jackson, Kurt Russell, Jennifer Jason Leigh (ABD, 2015)

turnusol

Paylaş

Yorum yapın

Please enter your comment!
Please enter your name here