HÜMANİST BÜRO’DAN Altı Soruda Karaman Davası

Paylaş

Değil.

Özel kişilerin ilköğretim çağındaki çocuklar için yurt açması yasak değildir.

Anayasa ve Milli Eğitim Temel Kanunu’nda bunu yasaklayan bir hüküm olmadığı gibi, 652 sayılı Kanun Hükmünde Kararname Milli Eğitim Bakanlığı Temel Eğitim Genel Müdürlüğü’ne şu görevi vermektedir:

“İlköğretim öğrencilerinin barınma ihtiyaçlarının giderilmesi ve maddî yönden desteklenmesi ile ilgili iş ve işlemleri yürütmek.”

Bu hüküm barınma ihtiyacını giderici işlemleri yapmak, dolayısıyla yurt ve benzeri yerleri açmak veya açılmasını sağlamak görevini Milli Eğitim Bakanlığı’na vermekte ve bir yasak getirmemektedir.

Öyleyse her isteyen istediği gibi yurt açabilir mi?

Evet açabilir. Böyle keyfi biçimde olması istenmiyorsa, bir yönetmelik ile açılacak yurtların ve orada çalışacak kişilerin standartları ve denetim usulünün düzenlenmesi gerekir. Her işi bırakıp, ilk iş bunu yapmak gerekir ve tabii şimdiye kadar niye ihmal edildiği de araştırmalıdır.

Bu araştırma bize çok ilginç şeyler söyleyebilir. Çünkü bu alanın düzenlenmemesinin nedeni, düzenleme yokluğunun idareye verdiği keyfilik olanağı olabilir. Böylece idareye yakın kişiler bundan aldıkları cesaret ile yurt açarken, idare ile ilişkisini yasal çerçevesinde düzenleyen, bir mevzuata göre izin almaya çalışanlar bu alanda faaliyet gösteremiyor olabilir.

Pekiyi böyle bir düzenleme yapılmalı ve ilköğretim çağı çocuklar yurtlarda kalarak mı okumalı?

Evet böyle bir düzenleme olmalı ama hayır çocuklar yurtlarda kalarak okumamalı. Çünkü, ilköğretim çağı çocukların bulundukları yerde okul olmadığı veya aileleri yoksul olduğu için yurtta kalmaları çocuk haklarına aykırıdır.

Çocuk Haklarına Dair Sözleşmenin 18 ve 19. maddelerine göre çocuğun ailesinin yanında yaşaması için hizmetleri buna uygun sunmak devletin görevidir ve aile çocuk için tehlikeli olmadıkça çocuğun aileden ayrılmaması esastır.

Yapılması gereken şudur: Eğitim hizmetleri, ilköğretim çağındaki çocukların ailelerinin yanında okumalarını sağlayacak biçimde planlanmalıdır. Ancak, eğer çocuklar yurtta kalacak ise mutlaka bu yurtlara ve orada çalışanlara ilişkin standartlara dair bir mevzuat olmalıdır ve bu mevzuat çocuk hakları dikkate alınarak yapılmalıdır.

Yasaklamak değil, haklara uygun düzenleme yapmak, küçücük çocukların yurtların insafına terk edilmesine ilişkin öngörülen her tür tehlike ile mücadele etmenin en güçlü aracıdır.

TIKLAYIN – KARAMAN’DA YÜKSEK CEZAYLA ASLINDA TOPLUMUN ÖÇ DUYGUSU TATMIN EDILDI

* Halen, kaç yurtta, evde, kaç çocuk var, onlara kimler hizmet veriyor, biliyor muyuz?

Hayır.

Kaç yurtta, evde vb. kurumlarda halen kaç çocuk olduğunu veya onlara kimlerin hizmet verdiğini bilmiyoruz, çünkü böyle bir veri yok. Bu olaylar sonrasında bu gibi yerler için devlet bir önlem aldı mı? Bilmiyoruz. Çünkü daha bu soruya gelemedik.

Oysa şu anda en önemli meselemiz, halen bu gibi yerlerde kalan çocuklar olmalı. Tıpkı daha öncekilerde olması gerektiği gibi…

Örneğin, 1 Aralık 2015 tarihinde Diyarbakır Kulp’da bir Kur’an kursunda çıkan yangında altı çocuk hayatını kaybetti; 01.08.2018 tarihinde de Konya Balcılar Beldesi’nde bir kız Kur’an kursunun çökmesi sonucu 17 çocuk ölmüş, 29 çocuk da yaralanmıştı.

Şu anda bütün önceliğimiz, yurtlarda kalan çocuklar olmalı: Kaç çocuk kimin yurdunda kalıyor? Bu yurtların fiziksel ve personel özellikleri nelerdir? Çocukların güvenliklerini sağlamak için acil önlemler alınmalıdır.

Bu olayda mağdur olan çocuklara ne gibi destek hizmetleri sağlandığını da bilmiyoruz. Örneğin ailelerin, duyulmasın gibi kaygılar ile çocukların ruh sağlığı desteği almalarını engellemeleri ihtimalini göz önünde bulundurarak destek sağlanıyor mu? Bunu takip eden kamu idaresi neresi ve nasıl yapıyor bu takibi?

TIKLAYIN – 508 YIL CEZA ALAN KARAMAN SANIĞI KARARI TEMYIZE GÖTÜRECEK

Bu sanık 508 yıl yatacak mı?

Hayır.

Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun gereğince cezanın 32 yılı infaz edildiğinde koşullu salıverme sisteminden yararlanabilecektir.

Ancak bizim sistemimizin adı koşullu olmakla birlikte kendisi otomatik işliyor.

Halen 53 yaşında olan sanığın o tarihte 85 yaşında olacak olması sebebiyle koşullu salıvermenin erken salıverme biçiminde uygulanmasında sakınca görmeyebilirsiniz.

Pekiyi bu sanık 53 değil de 33 olsaydı ne olacaktı?

Gene 32 yıl sonra koşullu salıverilme hakkı olacaktı. Eğer bu 32 yıl içinde ceza infaz rejiminde ve denetimli serbestlik sisteminde koşullu salıvermeyi işletecek bir değişiklik yapmazsak, çocuğun cinsel istismarından 508 yıl hapis cezası verdiğimiz bir kişi 32 yıl cezaevinde hiçbir iyileştirici programa katılmadan yattıktan sonra serbest kalabilir.

Bu aşamada aslında daha kritik bir sorumuz daha var:

Acaba bu kişi 500 ya da 30 yıl fark etmez, herhangi bir süre ile hapis yatacak mı?

Yatmayabilir. Çünkü, yapılan yargılama adil değildi. Gerçeğin ortaya çıkarılması için gerekli araştırma yapılmadan, savunma hakkı kullanılamadan karar verildi. Bu kararın Yargıtay, Anayasa Mahkemesi veya Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde incelenmesi sırasında adil yargılanma hakkına uyulmamış olması bozma veya yeniden yargılama sebebi olacaktır.

Bu durumda artık delil toplama olanağı kalmayabilir. Bu da suçlunun, suçun ispatını güçleştirebilir ve dava beraat veya sanığın serbest kalmasını sağlayacak benzeri bir karar ile sonuçlanabilir.

Bu iki ihtimalin sonucu da toplumda infial olur. Bu infialin sonucunu da biliyoruz. Bir grup için idam, kastrasyon, hakimin takdir yetkisini kaldırma gibi insan haklarının güvencelerine saldırma vesilesi haline gelir.

Daha da vahimi, bu durumda dahi bir şey yapılamıyor denmesi duyarsızlaşmaya neden olur.

Bunlar öngörülebilir tehlikelerdir.

TIKLAYIN – ÇOCUĞA CİNSEL İSTİSMAR SUÇUNA ORTAK OLMAYALIM

* Davanın tek celsede bitmesi doğru mu?

Evet, doğru olabilirdi ama hayır, öyle olmadı.

Prensip, bütün davaların tek celsede bitmesidir, ancak bugüne kadar bu prensibin uygulandığı görülmemiştir. Adil yargılanma hakkının gerekleri yerine getirilmiş olması, tek celsede olmasından daha önemlidir.

Her şey, davanın sanığının toplum nazarında ilk anda suçlu kabul edilmesine neden olacak yayınlar ve beyanlar ile başladı. Toplumun sanığın suçlu olduğundan yüzde yüz emin olduğu bir dava için duruşma bir formaliteden ibaret hale geldi. Duruşmanın gerçekleştirilme biçimi de bu formalite algısını pekiştirdi. Sanığın savunmasını hiçbir avukat üstlenmek istemediği için kendisine zorla bir avukat görevlendirildiği açıklandı.

Olayda görevi ihmal etmiş olmaları ve bunun suçu kolaylaştırmış olma ihtimali soruşturulması beklenen vakıf ve dernek yöneticileri, mağdur olduklarını iddia ederek davaya katıldılar ve katılmakla kalmayıp, mağdurları temsil edecek avukatı da kendileri temin ettiler. Mağdur aileler ve çocukları duruşmaya katılmadıkları için talepleri bu surette tayin edilmiş vekiller aracılığı ile mahkemeye intikal etti.

Sanık savunulamamıştır. Sanığa zorla bir avukat tayin edilmiş olması kabul edilemez. Bir sanığa lehine delillerin toplanmasını talep etme şansı verilmeden dosyanın karara bağlanması kabul edilemez.

Bu kadar ağır bir suç işlediği iddia olunan bir kimse için bu hakları gözetmek gerekir mi? Evet gerekir ve zorunludur.

Bir toplum bundan hiçbir koşulda vazgeçemez. Böyle bir yargılamayı normal kabul etmek toplum için son derece tehlikelidir.

Çocuğun korunması amacıyla bile bu normalleştirilemeyeceği gibi, böyle bir yargılamanın olduğu ülkede çocukların korunmasına da olanak yoktur.

Çocuk istismarı gibi titizlikle ele alınması gereken bir konunun yargılamanın hukuk dışına çıkmasına mazeret haline getirilmesine göz yummak, bu konunun istismarıdır.

TIKLAYIN – KARAMAN DAVASINDA SORUŞTURMANIN GENİŞLETİLMESİ İSTENDİ

* Bu davanın böyle bitmesi olası diğer sorumlular ve sorumlulukların tespit edilmeyeceği ve soruşturulmayacağı anlamına mı gelir?

Hayır.

Bu dava sırasında, cinsel istismar eylemine yardım ve yataklık edenleri ve belki de eylemlerin tamamını tespit etmek mümkün olamadı. Ancak bu trenin kaçtığı anlamına da gelmiyor.

Yargıtay da soruşturmanın genişletilmemiş olması, usul kurallarına uyulmamış olması, sanığın ve mağdurların adalete erişim haklarını kullanamamış olmaları bozma sebebi olabilir. Bu durumda soruşturma genişleyebilir.

Burada sorumluluk, davanın mağdurlar ve aileleri dışında yasal tek müdahale makamı olan Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığına aittir. Bakanlık gerçekten de kanunun ona verdiği yetkiyi kullanıyorsa ve mağdur çocuğun haklarını korumak için oradaysa bu genişletmeyi ve kapsamlı bir soruşturma yapılarak çocukların adalete erişimlerinin sağlanmasını talep etmesi ve bu talebin takipçisi olması gerekir.

Öte yandan, yurtların açılması ve denetlenmesi ile ilgili eylemlerin suç oluşturup oluşturmadığı ayrı bir soruşturma ve kovuşturma konusu olacaktır. Bu da gene Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığının müdahil olacağı bir soruşturma olacaktır.

TIKLAYIN – ÇAĞRI: ÇOCUK HAKLARI İZLEME KOMITESI DAIMI KOMISYONA DÖNÜŞSÜN

* Bundan sonra ne olacak peki?

Bize bağlı…

Bu meseleyi bir öğretmenin, bir vakfın veya derneğin ya da bir siyasi görüşün meselesi gibi görür veya bunlara saldırmanın ya da bunları korumanın derdine düşersek hiçbir şey olmayacak.

Hiçbir şey olmayacak derken sistemde hiçbir şey değişmeyecek, ama çocuklar daha fazla güvencesiz hale gelecek, diyoruz. Çünkü hem çocuklar hem de onlarla çalışanlar için bu kadar büyük bir olaydan sonra bile hiçbir şeyin değişmemiş olması güvensizlik, inançsızlık yaratacak.

Zaten şu anda yaşananların önemli sebeplerinden biri de bu. İnsanlar görüyor, şüpheleniyor ama bildirmiyorlar. Çünkü bildirirlerse hiçbir şeyin değişmeyeceğini hatta olayın ortaya çıkmasının çocuklar için daha zarar verici olacağını düşünüyorlar.

O yüzden bize bağlı. Bu meselenin çocukların cinsel istismara maruz kaldıkları eğitim ve barınma ortamlarında güvenliklerinin sağlanması meselesi olduğunu görebilmeliyiz. Odağımız bu güvenliği sağlamak için acil alınması gereken tedbirleri belirlemek ve alınmasını sağlamak olmalı.

Çocukların kurumlarda kalma koşullarını, bu kurumlarda ve orada istihdam edilecek kişilerde aranacak standartları belirlemek; bağımsız denetim dahil olmak üzere denetim sistemi oluşturmak; çocukları kendilerini istismar konusunda güçlendirmek; istismar şüphesi ile harekete geçecek bir çocuk koruma sistemi kurmak yapılması güç bir iş değil. İstemek, öncelik vermek ve çalışmak gerekir. (BA/SA/YY)

TIKLAYIN – HDP MECLIS’I ÇOCUK İSTISMARINI ÖNLEYICI BIR SISTEM OLUŞTURMAYA ÇAĞIRDI

TIKLAYIN – YASALAR ÇOCUK HAKLARI SÖZLEŞMESİ’YLE UYUMLU HALE GETIRILMELİ

Bürge Akbulut

1998 yılında ODTÜ Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü’nden mezun oldu. Yüksek lisans eğitimini ‘kamu ve uluslararası ilişkiler’ alanında A.B.D Pittsburgh Üniversitesi’nde tamamladı. 2003 yılına kadar aynı üniversitede ‘uluslararası politik ekonomi ve sosyal kalkınma’ konularında doktora çalışmalarını sürdürdü. Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde misafir akademisyen olarak ‘küresel yönetişim ve uluslararası kalkınma’ konusunda ders verdi. 2004-2010 yılları arasında UNICEF Türkiye Ofisi’nde çocuk koruma programı sorumlusu olarak çalıştı. 2010 yılında Seda Akço Bilen ile birlikte Hümanist Büro’yu kurdu.

Seda Akço

 Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Adli Tıp Enstitüsü’nde yüksek lisansını yaptı. 1990’dan itibaren İstanbul Barosu, British Council, UNICEF gibi çeşitli ulusal ve uluslararası kuruluşlarda çocuk hakları alanında çalışmalar yürüttü. 1994’ten bu yana avukatlar, hakim ve Cumhuriyet Savcıları, polis memurları gibi çeşitli meslek elemanlarına yönelik meslek içi eğitimler düzenledi. Çocuk hakları ve insan hakları alanında yayınları bulunıyor. 2010’da Bürge Akbulut ile birlikte Hümanist Büro’yu kurdu.

bianet
Paylaş

Yorum yapın

Please enter your comment!
Please enter your name here