Anasayfa Köşe Yazıları İBRAHİM GENÇ YAZDI: Gittiler, Aylardan Haziran’dı…

İBRAHİM GENÇ YAZDI: Gittiler, Aylardan Haziran’dı…

Paylaş
Haziran’da yaşamını yitiren şairlerden Ahmed Arif sessizlik içinde, Nazım Hikmet sürgünlük yurdunda aramızdan ayrıldılar. Onlar bugün de özgürlük serüveninde şiirleriyle umudun, barışın, direncin sesi olarak yaşamaya devam ediyorlar.

Haziran’ın başlamasıyla güneşin ateşli ışınlarında kuruyan yeşil dallar veya tüm ilkbahar boyunca dağlardan emdiği karla akan suların azalması hüzünlüdür elbette. Lakin toplumsal acıları şiirlerine damıtan şairlerin, cümlelerinde anlatan yazarların, seslerinde bir bayrağa dönüştüren ozanların göçü daha hüzünlüdür belki de. Çünkü Haziran, güçlü kalemlerin göçüdür adeta. Nazım Hikmet, Ahmed Arif, Orhan Kemal, Kazım Koyuncu, Cengiz Aytmatov ve daha birçokları… Bu nedenle edebiyat dünyasında yaz, hüzünle başlar.

Hasan Hüseyin’e göre “Haziranda ölmek zor”dur. Çünkü edebiyatın çınarları hep Haziran’da devrilmiştir, edebiyatta hazan Haziran’da başlamıştır. Duygularını şöyle anlatır: “1963’leri anımsıyorum. Gazeteciyim. Haftanın kimi günleri sabaha değin çalışıyorum basımevinde. Sokağa çıkma yasağı var. Görevli kartı verilmiş bana. Gecenin herhangi bir saatinde işten çıkıyor, yorgun-argın evime dönüyorum. ‘Hava leylâk / ve tomurcuk kokuyor’. 3 Haziran 1963. Duyuyorum ki Nazım Hikmet ölmüş. Bir sanatçı için, böyle bir haberi soğukkanlılıkla karşılamak olanaksız! ‘Hava leylâk/ ve tomurcuk kokuyor/ uy anam anam / haziranda ölmek zor’ dizeleri dökülüyor dudaklarımdan. 2 Haziran 1970…Duyuyorum ki Orhan Kemal ölmüş. Yine aynı dizeler, yine kendiliğinden…”

Zorlu Bir Ömür: Ahmed Arif

Haziran’ın gelişiyle leylak ve tomurcuk kokuları arasında ayrılan şairlerin biri de Ahmed Arif’tir. Diyarbakır’da doğmuştur, 21 Nisan 1927’de. Babasının Siverek’e tayin olmasıyla burada Kürtçenin Kurmancca ve Zazaca lehçelerini öğrenir. Harran’da ise Arapçayı. Bunların yanında aşiret yapılarını da yakından görür, ata binmeyi ve silah kullanmayı da öğrenir. Yine anadili yasaklarına da şahit olur, “Vatandaş Türkçe Konuş” kampanyası döneminde Kürtçe konuştuğu için falakaya yatırılan insanlara da.

İlköğrenim, lise ve askerlik derken 1947 yılında Ankara’ya gelir. Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Felsefe bölümüne kayıt yaptırır. Toplumsal meselelere kafa yorar, sık sık devrimcilerle bir araya gelir, şairlerle buluşur. Şiirleri daha yayınlanmadan üniversite gençliği arasında yaygınlaşır. 1951 yılında solculara karşı başlatılan sürek avında o da tutuklanır. Ağır sorgular altında, zor cezaevi koşullarında 38 ay kalır. 7 Ekim 1954’te tahliye olduktan sonra kalan sekiz aylık kamu gözetimi altında tutulma cezasını çekmek üzere Diyarbakır’a döner.

Cezası tamamlanınca yeniden Ankara’ya döner; ama üniversite eğitimine devam edemez. Kısa süreli bazı işlerde çalışır. Kendisi bu zor dönemi “Sürünmeye başladım. Birçok işe girip çıktım. Bir ara Abidin Dino bir iş ayarladı, fotokopi işi, onu yaptım. Sonra kömür dağıtımında çalıştım. Ama hangi işe girsem polisler peşimdeydi, beni kovalıyorlardı.” sözleriyle anlatır. 1956 yılından itibaren Medeniyet, Halkçı ve Öncü gibi gazetelerde redaktör, yazı işleri müdürü olarak çalışmaya başlar. 1967’ye gelindiğinde Aynur Hanım’la evlenir. 1968’de de ilk ve tek şiir kitabı “Hasretinden Prangalar Eskittim” basılır ve o günden bugüne onlarca baskıya ulaşır. Gözlerden uzak mütevazi bir hayat yaşayan Ahmed Arif, 2 Haziran 1991’in bir Ankara sabahında ebediyete göçer.

Dağların şairidir, halkın sesidir

Ahmed Arif’in dizelerinde acılara yakılan ağıtlar vardır, kavgasından vazgeçmeyen bir irade, özgürlüğü çağıran bir isyan; aşka inanç, dostluğa ve mertliğe övgü… O bazen dağlarına bahar gelen memleketini düşünür ya da ranza dibinde olmayacak düşlere dalar. Kimi zaman Çukurova’dadır onun yüreği, Cibali’de, ırgat işçileri arasında. Bu yönüyle samimidir, içtendi. Edebiyat tarihçisi Ahmet Kabaklı’nın deyişiyle “Onun ahlakı, Van çevresi dağlarının, Harran ovalarının ahlakıdır.” Bu ahlakı, Orhan Veli ve arkadaşlarının başını çektiği Garip şiiri hakkındaki ifadelerinde de görmek mümkün: “Oysa ben doğuluydum. Az gelişmiş değil, sömürülmek için kasıtlı olarak geri bırakılmış bir ülkenin aşiret töreleriyle yetişmiş bir çocuğuydum. Sömürgeci Fransız toplumunun bohemi, serseriliği ve gerçekten kaçma çabalarını kutsayan şairleri, elbette beni ırgalamazdı.”

Ahmed Arif’e göre Nazım Hikmet’ten sonra şiir yazmak boş bir gayrettir; ama o Nazım gibi şiir yazmak ile Nazım’dan sonra şiir yazmanın farkının ayrımındaydı. Belki beslendikleri kimi politik kodlar benzeşiyordu. Ama Ahmed Arif her şeyden önce bir Mezopotamyalıydı. Bu konuda Cemal Süreya’nın şu karşılaştırması dikkate değerdir: “(…)İki şair arasında büyük ayrılıklar var. Nazım Hikmet, şehirlerin şairidir. Ovadan seslenir insanlara, büyük düzlüklerden. Ovadan akan ‘büyük ve bereketli bir ırmak’ gibidir. Uygardır. Ahmed Arif ise dağları söylüyor. Uyrukluk tanımayan, yaşsız dağları ‘asî’ dağları. Uzun ve tek bir ağıt gibidir onun şiiri(…)Türkü söyleyerek çarpışan, yaralıyken de, arkadaşları için tarih özeti çıkaran, buna felsefe ve inanç katmayı ihmal etmeyen bir gerillanın şiiridir(…)”

Onun şiirinde dilin işlevi, imgenin gücü, fonetik uyum ve duygunun içtenliği ustaca yer alırken Dicle ve Fırat boylarında yeşeren kültürler, halkın yaşadığı politik sorunlar da işlenmiştir. Dolayısıyla sadece tek bir şiir kitabıyla Ahmed Arif adeta bir gelecek manifestosu yayınlamıştır. Bugün de onun şiiri bir motivasyon sağlar.  Yılmaz Odabaşı bunu “Cezaevi koşullarında, suçları ülkelerini sevmek olan on binlerce genç, “Dağlarına bahar gelmiş memleketimin” dizesiyle parmaklıklara tutunup, dağlarındaki serin bahar rüzgarlarının esintisini duyarlar. Yine işkence tezgahlarında nice yiğit devrimci, nice Kürt, “Vurun ulan vurun, ben kolay ölmem!” dizesinin zalimlerin yüzüne bir tokat gibi vururlar. “Dayan tırnak ile dayan diş ile! / Umut ile sevda ile düş ile! Dayan rüsva etme beni” dizeleriyle çarmıhlara, soğuklara, açlıklara dayanırlar.” sözleriyle anlatır.

Bir Ömre Sığmayan Şair: Nazım Hikmet

Şiirin bir diğer usta kalemi Nazım Hikmet de Haziran’ın başında ayrılanlardan… Onun mücadelesi birçok coğrafyada ilham olurken şiirleri de birçok halkın yüreğinde yer etmiştir. Bu büyük şairin doğum tarihi her ne kadar bazı kaynaklarda 20 Kasım 1901 olarak verilse de Asım Bezirci kitabında bunun 15 Ocak 1902 olduğunu belirtir. Selanik’te doğan Nazım, çevresinde yaşananlara duyarlı başarılı bir öğrencidir. Daha 11 yaşındayken yazdığı “Feryâd-ı Vatan” şiiriyle ülkenin içinde bulunduğu vaziyetten duyduğu üzüntüsünü anlatır. 1920’ye gelindiğinde İstanbul işgal altındadır ve Osmanlı dağılmaktadır. Buna dayanamaz ve arkadaşlarıyla birlikte Milli Mücadeleye katılmak üzere Anadolu’ya geçer.

Bir süre sonra Nazım, Rusya’ya gitmeye karar verir. Burada Nazım, Mayakovski başta olmak üzere birçok aydınla dostluk kurarak Rus şiirini tanıma fırsatı bulur. Moskova’dayken ve döndüğünde birçok gazete ve dergide şiirleri ve yazıları yayınlanır. 1925 yılından itibaren devreye konan Takrir- i Sükun Kanunu ve İstiklal Mahkemeleri sürecinden Nazım da etkilenir. Şiir ve yazılarından dolayı takibe uğrar. 1938’de ise orduyu halka karşı kışkırtmaya çalıştığı gerekçesiyle 28 yıl 4 ay hapis cezasına çarptırılır.

31 Ağustos 1938’de Kemal Tahir ve Hikmet Kıvılcımlı’nın bulunduğu İstanbul Tevkifhanesi’ne gönderilir. 1940 yılında ise üçü Çankırı cezaevine sevk edilir. Bir süre sonra Nazım’ın Bursa Cezaevine gönderilmesiyle üçünün yolu ayrılır. Bu sefer Nazım’ın oda arkadaşı Orhan Kemal’dir. Nazım’ın serbest kalması için uluslar arası kurumlar ve federasyonların yanında aydınlar da siyasi muhataplara mektuplar gönderirler. Bundan sonuç alınamaması üzerinde Nazım, açlık grevine başlar. 8 Nisan’da başladığı açlık grevine, dostlarının ısrarı üzerine 19 Mayıs’ta ara verir. Nihayetinde 13 yıl cezaevinde kaldıktan sonra 15 Temmuz 1950’de yürürlüğe giren af kanunuyla özgürlüğüne kavuşur.

Nazım, cezaevinden çıktıktan sonra elli yaşındadır; ama yine de askerliğe çağrılır. Hasta haliyle bunu kaldıramayacağını düşünür. Üstelik hakkında hayatıyla ilgili dedikodular dolaşmaktadır. Nazım da akıbetinin Sabahattin Ali gibi olmasından korkar. Bu gibi nedenlerle Rusya’ya gitmek zorunda kalır. Türkiye’den neden kaçtığını ise “”Ben eğer Türkiye’mden çıkmasaydım öldürülmüş olacaktım, gayet basit.” sözleriyle anlatır. Bunun üzerine Nazım Hikmet, 25 Temmuz 1951 yılında Bakanlar Kurulu kararıyla vatandaşlıktan çıkarılır. Nazım, 2 Haziran 1963’te dünyaya gözlerini yumar ve Moskova’da Novo Deviçye Mezarlığı’na gömülür. Ardından Pablo Neruda’nın “Niçin öldün Nazım? / Ne yaparız şimdi biz / şarkılarından yoksun?” haykırışı duyulacaktır.

Şiire Yeni Bir Soluk Getirdi

Nazım hikmet aşklarıyla, görüşleriyle, umutlarıyla, hasetleriyle her zaman dikkat çeken bir şair olmuştur. Elbette onun Rusya’ya gitmesi ve oradan da dünyayı gezmesiyle şiirlerinde ulusaldan evrenselliğe varan temalar yaygınlaşmıştır. Özellikle Türkçenin fonetik özelliklerini ustaca kullanarak yazdığı şiirlerle serbest nazımın ilk uygulayıcısı olur. Bu nedenle 835 Satır yayınlanınca edebiyat dünyasında büyük yankı uyandırır.  Çünkü alışılagelmiş nazım ölçüleri ve temalar burada tamamen yıkılmıştır. Asım Bezirci, Nazım’ın yeni tarzdaki şiirini “Ses uyumlarına, özellikle de uyaklara büyük önem verilmiştir. Ayrıca, sesler gibi dizelerde içeriğin oluşumuna ayak uydururlar: Yerine göre uzar, kısalır parçalanır. Bir sözcüğe, bir heceye hatta bir harfe indirgenirler” ifadeleriyle anlatır. Bu noktada Bahri Hazer, Salkımsöğüt ve Makinalaşmak şiirleri en dikkat çeken şiirleri olmuştur.

Yine çok zengin temalardan kurulu şiirlerinde Nazım, hem kendi ülkesinde hem de diğer ülkelerdeki sorunlardan da uzak kalmadı. Tüm dünya halkları onun gözünde “insan” olarak kıymetliydi, uluslara insan olarak seslendi. “Kız Çocuğu” şiirinde Japon halkının acılarını anlatır, düzyazı ve şiir karışımı “Taranta Babu’ya Mektuplar”da Afrika’daki ulusların mücadelesini destekler. Nazım Hikmet Kürt halkına da kayıtsız kalmamıştır. Nazım 1961’de Cizre Miri Bedirhan’ın torunu Kamuran Ali Bedirhan’a gönderdiği mektupta düşüncelerini şöyle dile getiriyor: “Kökleri yüzyılların derinliklerine dalan tarihiyle kültürüyle Kürt milletinin önemli bir çoğunluğu Anadolu’da yaşar. Anadolu’nun öbür parçasında yaşayan Türk milletini, Kürt milleti kardeş sayar(…)” der ve Kürtleri ulusal haklarına kavuşması gerektiği yönünde ifadeler kullanır.

Sonuç olarak belirtmek gerekirse; Haziran’da yaşamını yitiren şairlerden Ahmed Arif sessizlik içinde, Nazım Hikmet sürgünlük yurdunda aramızdan ayrıldılar. Onları özel kılan sadece şiirdeki özgünlükleri ve başarıları değildi. Onlar bugün de özgürlük serüveninde şiirleriyle umudun, barışın, direncin sesi olarak yaşamaya devam ediyorlar. (İG/TP)

Kaynakça:

1 – Asım Bezirci, Nazım Hikmet, Evrensel Basım Yayın, Mayıs 2016, İstanbul.

2 – Yılmaz Odabaşı, Şiirimizde Bir Satırbaşı: Ahmed Arif

3- http://haber.sol.org.tr/blog/kurdewari/ozkan-oztas/nazimdan-kurt-halkina-mektup-var-105331

Bia

Paylaş

Yorum yapın

Please enter your comment!
Please enter your name here