Anasayfa Köşe Yazıları İbrahim Kaboğlu :’Fikrin bedeli fizik olamaz’

İbrahim Kaboğlu :’Fikrin bedeli fizik olamaz’

Paylaş

Hak ve özgürlükler arasında hiyerarşi kurmaya çalışan yaklaşımları reddederiz genellikle. Ama mutlaka kurulacaksa, o zaman insan haklarının “sert çekirdeği” kavramını veya dokunulmaz haklar alanını hatırlatırız:

”Kişinin yaşama hakkına, maddi ve manevi varlığının bütünlüğüne dokunulamaz; kimse din, vicdan, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz ve bunlardan dolayı suçlanamaz; suç ve cezalar geçmişe yürütülemez; suçluluğu mahkeme kararı ile saptanıncaya kadar kimse suçlu sayılamaz” (md.15/2).

Bu anayasal güvenceler, savaş halinde bile geçerli; yani her zaman, her yerde ve herkes için geçerli güvenceler zinciri. Bunların güvencesi,  devletin hak ve özgürlükler karşısında şu üçlü yükümlülüğü çerçevesinde sağlanır: saygı göstermek, korumak ve geliştirmek.

Gelin görün ki, Türkiye’de kanaat ve görüş  açıklama, talepte bulunma, yani düşünce özgürlüğünün kullanılması, yaşam hakkının ortadan kalkması sonucunu doğurabiliyor. Daha basit bir ifade ile, fikrin bedeli fizik olabiliyor. Bunda, devlet adına hareket edenler baş rolü oynayabiliyor.

Bugün, Çağlayan Adliyesi’nde 35. Adalet Nöbeti sırasında yaptığım kısa konuşma, yazı başlığının üç vak’a ile açılımını da yapmış oldu: Avukat Tahir Elçi olayı, Cumhuriyet davası ve BAK davaları.

Av. Tahir ELÇİ vak’ası: Anayasa’ya aykırı yasaklar -başta sokağa çıkma- yasakları- konusunda düzenlediği toplantı için daveti vesilesiyle, 7 Kasım 2015 günü Diyarbakır’da yaptığım konuşma “hukuksuz ortam” üzerine yoğunlaşmıştı. Sevgili Tahir Elçi, tam üç hafta sonra “hukuksuz ortam”da katledildi.

Elçi, barışı ve kültürel mirasın korunmasını savunduğu bir sırada yaşamdan koparıldı. Ne var ki, katilleri henüz bulunamadı. Onu, devlet adına hareket edenler hedef gösterdi; yaşamını devlet korumadı; şimdi ise, faillerin ortaya çıkması için etkili bir soruşturma yapmayan da, yine devlet adına görev ve yetki sahibi kişiler.

Cumhuriyet davası: Av. Akın Atalay ve tutuklu diğer Cumhuriyet mensupları davasının 31 Ekim günlü duruşması, bir kez daha  açıkça gösterdi ki,  basın, yani “fikir suçu” yaratan bir davadır. Şu anda tutuklu olanlar ve tahliye edilenler, fikirlerinin bedelini bedenleriyle ödüyor ve ödedi. Oysa, onların tutukluluğu ve yargılanma süreci, Anayasa’ya tamamen aykırı.

BAK davaları: 5 Aralık salı günü başlayacak olan Barış İçin Akademisyenler davaları da, yine bir dizi düşünce suçu yaratmaya yönelik bir sürece işaret ediyor. Barışı talep edenler, ilkin, devletin en üst makamları tarafından (hakaret edici, tehditkar sözler eşliğinde  nefret söylemi ile) hedef gösterilmiş; üniversiteler ve savcılıkların çifte soruşturmalar ve çapraz baskılar altında terörize edilmeye çalışılmıştır.

Sonra, 15 Temmuz darbe girişiminin ardından ilan edilen OHAL istismar edilerek,  barış bildirisine onay verenler sanık sandalyesine oturtulmuştur. Davaların gerekçesi, yarım sayfalık Barış bildirisi olduğu halde, yüzlerce dava üretilmiş ve mahkemelerden çıkacak olan kararlardan bağımsız olarak onlar çoktan cezalandırılmış; zincirleme yaptırımlar dizisi, “fikrin bedeli”  değilse nedir?

Çünkü onlar, 11 Ocak 2016’dan bu yana devlet temsilcileri tarafından sürekli hedef gösterilmekte ve yargılama süresince gösterilmeye devam edilecek.

Üstelik, davalar bölünmüş ve her dosya ayrı mahkemede görülecek.

Ortak suç oluşturduğu iddia edilen yarım sayfalık metinden yüzlerce dava yaratılması, usul ekonomisi açısından kabul edilemese de, oldukça teknik bir yargı sürecinin politika ereğinde araçsallaştırılmış olduğunun açık bir göstergesidir.

Ortak özellikler neler?
Fikir ve düşünceler, görüş ve toplumsal sorunlara ilişkin talepler ve bunların bireysel veya toplu olarak dışa vurumu, yani “demokratik muhalefet”, aktarılan üç vaka ortak özellikleri.
İlki, savunma hakkı temsilcisi (adil yargılanma hakkının sacayağı), ikinciler, basın mensupları (halkoyu oluşumunda vazgeçilmez), üçüncüsü ise,üniversiteler ( bilim dünyası; yaşam hakkı başta, toplumsal barışı savunmak).

Ortak paydalar ise;

-Mesleğin gereklerini yerine getirmek,

-Toplumsal sorunlara çözüm aramak,

-Eleştiri okları yürütme organına yöneltildiğine göre, demokratik muhalefet kategorisinde yer almak.
Bunların  sonuçları:

-Eleştiri yapanları “fikir suçlusu” sıfatıyla sanık sandalyesine oturtmak,

-Hedef gösterildikleri için, yaşamlarını tehlikeye atmak,

-Demokratik  muhalefeti sindirmek,

Şeklinde sıralanabilir.

Acil taleplere gelince;

1- OHAL kaldırılmalı: 2015’da, özel güvenlik bölgeleri ve sokağa çıkma yasakları ile Güneydoğu’da başlatılan fiili olağanüstü (OHAL) uygulaması, iç güvenlik yasası ile Türkiye geneline yayıldı.2016’da ilan edilen OHAL, demokratik muhalefeti sindirmek ve kalıcı tek kişi OHAL hizmetinde bir Anayasa değişikliği için kullanıldı. Hükümet, OHAL’i derhal kaldırmalıdır.

2- Adil yargı gereklerine saygı gösterilmeli: Mahkemeler; Anayasa ve Türkiye’nin taraf olduğu sözleşmeleri uygulamalı; hukuka dönüşe katkı vermeli.

3-Tematik rapor hazırlanmalı: Yargılama sürecinde tanık olunan -avukatlar dahil- ağır insan hakları ihlalleri  nedeniyle, “OHAL’de adil yargılanma hakkı” üzerine tematik rapor hazırlama görevi, Türkiye Barolar Birliğine düşmektedir. Bu amaçla Türkiye Baroları, Barolar Birliği üzerinde baskı yapmalıdır.

4- Hukuk devleti yolunda; insan hakları savunucuları, dayanışma halkalarını genişletmeli ve daha güçlü bir mücadele sürecine girmelidir.

5- Anayasa-demokrasi diyalektiği,  2019 seçimlerini hukuk devleti ve haklar toplumunu eksen alan bir anayasal düzen yolunda “uzmanlık bilgisi+sivil toplum emeği+siyasal aktörler” üçlüsünde kurgulanmalıdır.

Not: Ahval için ilk adımı, şüpheli sayısı ile attığıma göre, şüpheli durumuna düşürülen biri olarak, Türkiye’nin genel hal ve görünümü üzerine bir yazıyla Ahval okuyucularını selamlamak anlamlı olsa gerek. (30 Kasım 2017).

ahval

Paylaş

Yorum yapın

Please enter your comment!
Please enter your name here