Kemal Can : Referandum tartışmaları, Hesaplar, hayaller ve gerçekler

Paylaş

Türkiye siyasi tarihinde değil, dünyada eşi az görülür bir tablo: Bir parti kendi seçmeninin ancak dörtte birini verdiği karara ikna edebiliyor. Ama asıl kritik olan, başlangıçta sadece evete ikna olmayan seçmenin önce aktif hayırcı, gerilim arttıkça da muhalefet bloğunun bir parçası haline gelmesi. Bu, 7 Haziran sonrası tanzim edilen “yüzdelik hesaplar”ın yenilenmesi ve  Erdoğan’ın “sağı sağlama alma” stratejisinin zorlanması demek.

İktidar açısından son yılların en sönük kampanyalarından birini yaşıyoruz. Ama kampanya cansızlığına rağmen fazlasıyla gerilim üretmeye aday. Ancak bu sefer gerilim işe yaradığı için değil yaramadığı için artıyor. Daha şimdiden “engelleme” faaliyetleri “saldırı” kıvamına geldi. Bazı gazeteciler “referandum ertelenebilir” şeklinde değerlendirmeler kaleme alıyor, siyasetçiler böyle duyumlar aldıklarını söylüyor. Seçim gündemli tartışmalar yoğunlaşıyor.

Artan gerilim, meselenin referandum gündeminden daha geniş bir siyasi etki alanı olduğu veya olabileceğini düşündürüyor. Bu köşede daha önce yazılan  “referandum tartışmaları”nı izleyenler, referandumun önerdiği değişiklikten daha şümullü bir mesele olduğu tezine aşinadır. Gidişattaki her adım hem bu kanaati kuvvetlendiriyor, hem de olayın evveliyatı için yeni fikirler veriyor.

Kapalı kapıların ardına gitmeden, gizli ajandalara bakmadan, üst akıl – ortalama akıl kimin aklı demeden açık seçik gözümüzün önünde yaşanana bakalım. Zorlu günler öngörüldüğü için 400 vekil talebiyle gidilen 7 Haziran seçiminden AKP tarihinin en ciddi kriziyle çıktı. Evet, neredeyse 24 saat içinde bütün algı tersyüz edilebildi. Peki ya algıdan ibaret olmayan kriz potansiyeli…

Galiba, Türkiye’yi 1 Kasım’a ve 15 Temmuz’a doğru sürükleyen ve şimdi yeniden uç veren de bu potansiyel. Kriz potansiyelinin iki tarafı var. Birincisi, iktidarın terkibi ile ikincisi ise iktidarın desteği ile ilgili. İşin daha karışık olan birinci tarafını bırakıp toplumsal destek ve açık siyaset tarafına bakınca şunlar görünüyor:

Erdoğan merkezli iktidar koalisyonu için, 7 Haziran’daki yüzde 40’lık destek iktidardan düşmenin (ki düşmedi) ötesinde potansiyel bir tehlikenin işaretiydi. Çünkü, yeni iktidar stratejisi (ve yaşanan tecrübeler), iktidarı kendi partisiyle bile paylaşamayacak bir güç merkezileşmesini zorluyor veya zorunlu kılıyordu.

İlk etapta yüzdelik bölümler düzenlendi, “yüzde 40 nedir, yüzde 60 kimdir, asıl kalabalık ne taraftadır” meselesi herkese açıkça izah edildi. İkinci aşama, kendilerine siyasi rol biçenlere ve pasif ( veya aktif) direniş denemesi yapan seçmene ayar kısmıydı. “Kaybettirirseniz kaybedecekleriniz” başlıklı uzun bir icraat listesi. Ve bu hâlâ yürürlükte…

1 Kasım sonuçları kağıt üzerinde krizi sonlandırdı. 15 Temmuz’daki “Allahın lütfu”yla da (galiba asıl olarak işin birinci kısmıyla ilgiliydi) büyük dalga yakalanmış oldu. Belki dalgaya en yüksekte binmek için, belki erken sönümleneceği anlaşıldığından, belki de karşı rüzgârlar sertleştiği için sörf tahtası hızla suya atıldı.

Kağıt üzerinde işler iyi görünüyordu. 7 Haziran havasında gücünden büyük etkisi olan HDP açık saldırıyla, MHP içindeki muhalefet hukuki görünümlü örtülü tehditlerle saha dışına sürülmeye başlanmıştı. CHP de, dokunulmazlık, Yenikapı ve tezkere ruhları eliyle “muhalefeti ileri tarihe bırakmaya” ikna veya razı edilmişti.

Galiba hesap şöyle kuruldu: “MHP biraz fire verecek ama iktidar ortaklığının cazibesi bunu dengeler. CHP seçmeni için ‘zaten evet çıkacak’ yılgınlığı yaratılabilir. HDP’lilerin bir kısmı da ‘küskünlükleri’ kaşınarak ve açıkça engellenerek sandıktan uzak tutulabilir”. MHP ile yüksek profilli temas, erken anket sonuçları, “boykot” dedikoduları ve “bunlar” söylemi.

Dikkate değer araştırmalar ve kampanyanın gidişatı bu hesabın pek tutmadığını gösteriyor. Sondan başlayalım, “hayır verenler terörist” sözlerinin evet partilerinin seçmenine bile inandırıcı gelmediği hatta ters etki yarattığı görülüyor. AKP seçmeninin neredeyse üçte biri bu konuda ikna olmamış, MHP seçmenindeki etki ise ikna olmamakla sınırlı olmayan bir tepki.

Zaman zaman CHP’nin de dahil olduğu “örtülü evet desteği”, gizli pazarlık iddiaları ve “boykot” tartışmalarına rağmen, araştırmalarda HDP seçmeninin hayır için bir “zayıflık” göstermediği ortaya çıkıyor. Ayrıca bütün saldırılara ve “küskünlük spetülasyonlarına” rağmen HDP oylarında dramatik bir erime de görülmüyor.

Hava hızlı değiştiğinden mi, seçmeni rehavetten korumak için mi, Beştepe’nin yasağından mı bilinmez, açık ara “evet” diyen anketler görmüyoruz bir süredir. Buna karşılık imkânsızlıklara rağmen daha hareketli bir kampanya yürütmeye çalışan “hayır” tarafında da inançsızlığın emareleri hissedilmiyor. Beklenti daha çok, “acaba ne iş çevirecekler” şeklinde.

Hesabın “öz varlıklar” faslında,  evet partilerinin seçmenlerinin eğilimlerine bakılınca da 7 Haziran öncesindeki kriz potansiyelini hatırlatan bir tablonun gölgesi beliriyor. İktidar sözcülerinin 7 Haziran’daki “tehlikeyi” kimi zaman endişeyle, kimi zaman tehdit imaları eşliğinde sık sık gündeme getirmeleri bu yüzden.

Devlet Bahçeli, MHP’nin referandumdaki “evet desteğiyle” ilgili rakamlar ve sıkıntılar konuşulmaya başladığından bu yana, değerlendirmelere orantısız sertlikte karşılıklar veriyor. “Bizde taban yoktur dava arkadaşlarımız var. Evet olup yağacağız” gibi iddialı sözler söylüyor. Fakat, son yıllardaki seçim sonuçları ve araştırmalar öyle söylemiyor.

MHP’li seçmenin oy kararlarında politik konjonktür, beklenti durumu ve oylanan şeyin içeriği diğer partilere göre daha belirleyici. Mensubiyet bilinci, parti kararı, liderin işareti gibi faktörler ise daha az etkili. 2007, 2010 referandumları, 2014 yerel seçimi, Cumhurbaşkanlığı seçimi 7 Haziran ve 1 Kasım sonuçları ve şimdi 16 Haziran anketleri bunu gösteriyor.

Türkiye siyasi tarihinde değil, dünyada eşi az görülür bir tablo:

Bir parti kendi seçmeninin ancak dörtte birini verdiği karara ikna edebiliyor. Ama asıl kritik olan, başlangıçta sadece evete ikna olmayan MHP seçmeninin önce aktif hayırcı, gerilim arttıkça da muhalefet bloğunun bir parçası haline gelme potansiyeli. Bu, 7 Haziran sonrası tanzim edilen “yüzdelik hesaplar”ın yenilenmesi ve  Erdoğan’ın”sağı sağlama alma” stratejisinin zorlanması demek.

Çünkü, sağ seçmen bloğunun içinde, tüm siyaset ve söylem örtüşmesine rağmen sadece aktör konusunda bile ikna olmayıp “direnen” bir odak, zamanla kara deliğe dönüşebilir. “Olağanüstü kongre sürecinde” parçalanarak zayıf düşecek bir rakip yerine, Bahçeli lehine müdahil olunarak ortaklığa taşınan MHP’nin daha kıymetli olması da bu yüzden.

Tehlikeyi büyüten başka unsurlar da mevcut. Birincisi, 15 Temmuz ile birlikte hayli sinmiş ve beklemeye çekilmiş MHP içindeki muhalefet figürlerinin tıpkı 7 Haziran sonrasında olduğu gibi tabanın ittirmesiyle aşırı aktive olmasıyla tazelenen tehdit.. İkincisi de, bu rüzgarın özellikle taşrada AKP’nin müterredditlerini fazlasıyla etkilemeye başlaması.

AKP seçmeninin Erdoğan’a ve parti kararlarına sadakati konusunda bir sıkıntı henüz araştırmalara yansımış değil. Oy konsolidasyonu konusunda hala AKP şampiyon ve Erdoğan’ın desteği hayli yüksek. Ama araştırmaların detayında, 7 Haziran sonuçlarında da izlendiği üzere “seçeneksizliğin tuttuğu” bir nüvenin genişleme eğilimi ve “15 Temmuz getirilerinin” zayıflamaya başladığı izleniyor.

AKP’nin potansiyel genişleme alanı gerilerken, muhalefet partilerininki büyüyor. En çok da, MHP’nin.

Yeni iktidar sisteminin kalıcılaşması, “fiili durumun hukukileştirilecek” referandum maddelerinin kabulüyle olduğu kadar, bunu garantiye alacak siyasi tasarımla da yakından ilişkili. İşte bu yüzden, Erdoğan’ın bıçak sırtı bir sonuçtan  kaçınabileceği ihtimali gündeme getiriliyor. Ve yine bu yüzden sonuç almak için gerilimin yükseltilmesi beklenirken, sonuç alınamadığı için tansiyon artıyor. Acaba hangisi daha hayırlı…

g.duvar

Paylaş

Yorum yapın

Please enter your comment!
Please enter your name here