Anasayfa Haftanın Yazısı ‘Kürt sorununu çözemedikleri gibi devasa bir Türk sorunu yarattılar’

‘Kürt sorununu çözemedikleri gibi devasa bir Türk sorunu yarattılar’

Paylaş
Ahmet Kulsoy
                                                                                   Ahmet Külsoy
 25 Ekim 2016 tarihinde, 15 Temmuz Darbe Girişimi Araştırma Komisyonu, Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Gültan Kışanak’ı dinledi. Başından sonuna kadar gergin geçen toplantı sonrası Ankara’dan uçakla Diyarbakır’a dönen Kışanak, havaalanında gözaltına alındı. Sonrası malum…

Halen Kocaeli 1 No’lu F Tipi Cezaevinde bulunan Gültan Kışanak ile, Avukatı Emin Aktar aracılığıyla ‘yazılı’ söyleşi gerçekleştirdik.

CHP, İyi Parti, Saadet Partisi, DP ittifakını nasıl yorumluyorsunuz? Sizce bu ittifakın ortak paydası nedir?

Sadece bu ittifakı değil, her iki ittifakı (millet ve cumhur) birlikte ele almak gerekiyor. Ortaya çıkan tablo, 12 Eylül faşizminin eseri olan yüzde 10’luk seçim barajının, aslında Kürt barajı olduğunu bir kez daha kanıtlamıştır.

İdeolojileri, dünya görüşleri, yönetim anlayışları, sosyal tabanları çok farklı olan tüm partiler, HDP’yi dışlama konusunda ittifak yaptılar. Her iki ittifakın da ana ekseni Kürtlerin siyasi özne olmasına tahammülsüzlüktür.

En azından muhalefetin, gönüllü olmasa da parlamentoda çoğunluğu elde etme ve ikinci turda Kürtlerin oylarını alabilme adına HDP’yi de kapsayan bir ittifak kurması bekleniyordu. Ama olmadı. Çünkü uzun zamandan beri iktidarın yürüttüğü Kürtleri şeytanlaştırma siyasetine tüm muhalefet partileri angaje oldu, daha fazla milliyetçilik yarışına girdiler, Kürtlere karşı yapılan her türlü haksızlığı, hakareti desteklediler.

Sivil halka yönelik hak ihlalleri BM raporlarına bile konu oldu ama bu partilerin gündemine girmedi. Irak ve Suriye’deki Kürtlerin siyasal talepleri, Türkiye’nin beka sorunu olarak lanse edildi, ana muhalefet dahil tüm partiler neredeyse seferberliğe katılacaktı. Bu siyaset, Türkiye toplumunu zehirledi, milliyetçilik normal sınırlarını aşarak neredeyse ırkçılık düzeyine geldi, kötülük sıradanlaştı, vicdanlar sağır oldu.

Bunu eleştirmeye çalışan akademisyenler gözaltına alındı, yargılandı, üniversitelerden atıldı. Öyle ki ‘barış’ kelimesi bile lanetlendi. Bu histerik atmosferin yaratılmasından; iktidarı, muhalefetiyle hep beraber sorumludurlar. Bu partiler Kürt sorununu çözemedikleri gibi, devasa bir Türk sorunu yarattılar.

Cumhurbaşkanlığı seçiminde HDP ve Kürtler ne yapmalı, nasıl bir yol izlemeli?Kürtler ve HDP, öncelikle siyasal bir güç olduklarını göstermeliler. Seçimler bunun için bir fırsattır. Bütün bu ayrımcı, dışlayan, yok sayan, terörize eden, her türlü baskıyı ve haksızlığı reva gören politikalara karşı net bir tutum sergileyerek kendi gücünü açığa çıkarmalıdır.

O nedenle, bu seçimlere şu ya da bu kişinin başkan seçilmesi ya da seçilmemesi gözüyle bakamayız. Önemli olan, Kürtlerin geleceğe dair ortak bir duruşu olduğunu yani siyasi bir aktör olduğunu gösterecek anlamlı bir sonuç almaktır. HDP’nin tüm farklılıkları kapsayacak bir anlayışla hareket etmesi, halkın da ulusal bir tutum sergilemesi tarihsel bir sorumluluktur.

İkinci turda, iki adaydan biri CHP adayı olursa HDP ve Kürtler ne yapmalı?

İkinci turda izlenecek yolu, birinci turda alınacak sonuç belirleyecektir. HDP’nin gücü, ikinci tura kalan adayların politikasını etkileyecektir. O nedenle ikinci tur için şimdiden bir taraf belirlemek yerine, kendi gücümüzü açığa çıkararak karşı tarafın politikalarını etkilemeyi, siyasetin genel gidişatına yön vermeyi esas almalıyız.

Siyasette, kendi durduğun yer kadar rakiplerin siyasetini etkilemek de önemlidir. Asıl siyaset de budur zaten. Kürtlerin oyu anahtar durumundadır. Şimdi “bir oy bin sorunu çözer” yaklaşımıyla seferber olma zamanı.

Diğer partilerin bu seçim sürecinde Kürtlerin oylarına duyulan ihtiyaçtan kaynaklı da olsa, batıdaki aşırı milliyetçi duyguları yatıştıran; ırkçılığın sokağa, iş yerine, hatta camilere kadar inmesine engel olan bir söylem geliştirmeleri önemlidir. Tüm partiler keşke bunu yapabilseler.

Avukatlara ve ziyaretçilerimize sürekli dışarıdaki atmosferi soruyoruz. Anlatıldığı kadarıyla batıdaki Kürt karşıtlığı, neredeyse etnik çatışma düzeyine kadar gelmiş. Bir avukat anlatmıştı; aynı mahallede yaşayan insanlar birbirlerine selam vermediği gibi, camilerde bile, eğer yer varsa Kürtlerin yanında saf tutmuyorlarmış.

Bu atmosferi değiştirecek bir kampanya, ikinci turda alınacak kararları etkileyecektir. CHP’nin de buna dikkat etmesi gerekir.

CHP, sol-sosyalistlerle ittifak/işbirliği yapmadı. Sol-sosyalist-HDP ittifakı Türkiye’nin önünü açar mı?

HDP’nin de hak ve özgürlükler temelinde bir demokrasi kurma, Kürt sorununu haklar temelinde, barışçıl, demokratik yöntemlerle çözme, ortak bir gelecek kurma ekseninde yürüteceği politika ön açıcı olacaktır.

HDP’nin sol-sosyalist güçleri de kapsayan ama bununla sınırlı kalmayan; özgürlükçü, demokratik bir gelecek özlemi olan, inanç ve etnik kimliklere karşı saygılı olan, tek bir kimliğin veya inancın tüm topluma dayatılmasına karşı çıkan tüm demokratik muhalefet güçleriyle birlikte siyaset yapması önemlidir.

Bu, farklı Kürt siyasal yapılanmalarının HDP ile ortak siyaset yapmasına, ittifak kurmasına engel olmadığı gibi; başta Kürt sorunu olmak üzere, Türkiye’nin demokratikleşme sorunlarını çözme konusunda önemli bir siyasal merkez yaratacaktır.

16 Nisan referandum sonuçları tartışılmaya devam ediyor, üzerindeki sis perdesi kalkmadı. Muhalefet, 24 Haziran’da da 16 Nisan’da karşılaştığı durumla karşılaşırsa ne yapmalı?

Muhalefetin asıl görevi, 16 Nisan’da karşılaşılan durumla bir daha karşılaşmamak için tüm tedbirleri almaktır. Bu konuda en dikkatli olması gereken parti de HDP’dir. Zira kurulan ittifaklarla HDP dışındaki diğer partiler ortak hareket edeceklerini, birbirlerinin oyunu koruyacaklarını gösterdiler.

Bu pozisyonda HDP’nin oylarının çalınma riski daha yüksektir. Hele ki parlamentoda çoğunluğu elde etme yarışının artık cumhurbaşkanlığı yarışının bile önüne geçtiği bu atmosferde, HDP’yi baraj altında bırakma senaryoları yapılmadığını düşünmek saflık olacaktır. Bu nedenle halkımızı oylarına sahip çıkmaya, sandıkları korumaya davet ediyorum.

Recep Tayyip Erdoğan’ın ilk veya ikinci turda cumhurbaşkanı seçilmesi durumunda Kürt hareketi nasıl bir yol izlemeli?

Kürtlerin seçim sürecinde yürüteceği politikanın ve sandıkta alınacak güçlü bir sonucun Türkiye’nin yeni dönem siyasetini etkileyeceğini düşünüyorum.

Kürt siyasetinin de toplumsal dinamiklerle buluşma, ortak mücadele olanakları yaratma, aktif yurttaşlık bilinci geliştirme, hak ve özgürlük talebini toplumsallaştırma, asimilasyonu engelleyecek, dilini, kültürünü, ulusal değerlerini geliştirecek imkanlar yaratma konularında daha güçlü çıkışlar yapması gereken bir döneme giriyoruz.

Siyaseti, seçimden seçime gidip oy verme şeklinde edilgen bir tutuma indirgemenin sorunları çözmek için yetmediği görülüyor. Evet, oy vermek, iradesini açığa çıkartmak, talepleriyle siyasete yön vermek son derece önemli ama bunun yanına bir de ‘aktif yurttaşlık bilinci’ dediğimiz tüm haklarının farkına varma ve bu haklarını elde etmek için siyasi ve toplumsal bir aktivasyon içinde olmayı da eklemeliyiz.

Gültan Hanım, gözaltına alındığınız sırada Diyarbakır halkının tepkisinin yeterli olduğunu düşünüyor musunuz?

Belediye eş başkanlarının hangi atmosferde gözaltına alındığına bakmak gerekiyor. İki yıl boyunca birçok il ve ilçede sokağa çıkma yasakları uygulandı, yüz binlerce insan evini barkını terk etmek zorunda kaldı, kentler yıkılıp yerle bir edildi, mezarlıklar bombalandı, cenazelerin defnedilmesine izin verilmedi, aralarında çocuk ve kadınların da bulunduğu yüzlerce sivil hayatını kaybetti.

Belki içinde olduğumuz için nasıl bir felaket yaşadığımızı, nasıl bir ‘tertele’ geçirdiğimizi henüz yeterince anlayamadık. 90’lı yıllardaki köy yakmalardan çok daha kapsamlı bir yıkım süreci yaşadık.

Böylesi bir atmosferde belediyelere el konuldu, belediye eş başkanları, milletvekilleri tutuklandı. Aylarca patlama sesleri, top atışları, kurşun sesleri arasında görev yapmaya gayret etmiş, bu felaketin tüm acılarını insanlarımızla birlikte yaşamış bir kişi olarak, halkımızın bütün bu yaşananlar karşısındaki vakur duruşunu en içten duygularımla takdir ediyorum. Halkın, yeri ve zamanı geldiğinde iradesine en güçlü şekilde sahip çıkacağına da inanıyorum.

Halk seçiyor, merkezi yönetim istediği zaman görevden alıyor. Sizce bu nasıl demokrasi? Yerelde demokrasi nedir, genel bir değerlendirme yapar mısınız?

Günümüzde demokrasinin temel kriterlerinden biri de güçlü özerk yerel yönetimlerdir. Yönetime katılmak, yönetimi denetlemek, iktidar gücünü sınırlamak ve paylaşmak, kamusal hizmetlerden eşit derecede yararlanmak, kamusal hizmetlere hızlı erişmek en temel haktır.

Yerel yönetimler de bu hakların etkin kullanıldığı bir alandır, halka en yakın yönetim mekanizmasıdır. Yerel yönetimleri merkezi yönetimin vesayeti altına almak, halkın iradesini vesayet altına almaktır. Bunun değişmesi, halkın iradesine saygı gösteren, demokratik bir düzenleme yapılması zorunludur.

Sırf ‘Kürtler de bundan yararlanacak’ diye yerel yönetimlerin vesayet altına alınmasına ses çıkartılmazsa neler yaşanacağını gördük. Bizi görevden uzaklaştıran iktidar, başka partilerden beğenmediği başkanlarını da görevden uzaklaştırdı. AKP’li olanı istifaya zorladı, CHP’liyi ‘yolsuzluktan’ görevden aldı.

Aslında güçlü yerel yönetimler, homojen olmayan toplumlarda bir arada yaşamanın da güvencesidir. Bir merkezden her şeyi zapturapt altına alarak yönetmek, toplumsal çatışmalara, gerilimlere neden oluyor. Adem-i merkeziyetçilik ilkesinin işletilmesi, gücün yerellere dağıtılması, bir çatı altında ortak bir gelecek kurabilmek için de iyi bir formüldür. Dünya bunu deneyerek öğrenmiş.

Belediyelerdeki ‘Kayyım’ atamaları en çok kadınları etkiledi diyebilir miyiz?

Yerel yönetimlerdeki kadın politikası; kadınların yönetime katılması, kentsel hizmetler üretilirken kadınların ihtiyaçlarının da dikkate alınması ve kentlerimizin geleceğini kadın bakış açısıyla şekillendirmek şeklinde üç ana eksende yürüyordu.

Kayyım atamalarıyla birlikte bu işleyişin tamamı ortadan kaldırıldı. Belediye eş başkanları görevden alındı, tutuklandı, kadın yöneticiler işten atıldı, kadınların yönetime katılabilmesinin tüm imkanları yok edildi. Belediyelere bağlı kadın kurumları kapatıldı. Kadınların olmadığı bir iradi yapıdan, kadınların ihtiyaçlarını gözeten bir hizmet üretmesi ya da ekolojik, yaşanabilir bir kent perspektifi beklenemez.

Gördüğüm kadarıyla, Fatsa’da gözaltına alınıp tutuklanırken Fikri Sönmez’e yöneltilen suçlamalarla size yöneltilenler benzerlik taşıyor. Ne söylemek istersiniz?

12 Eylül faşizmi döneminde Fatsa’da tutuklanan Fikri Sönmez ile bugün tutuklanan belediye başkanlarına yöneltilen suçlamanın aynı olması, demokrasi adına bir utançtır. Halk seçtiği yöneticileri beğenmezse değiştirir.

Halkın seçtiğini, iktidarı elinde bulunduran güçle aynı düşünmüyor diye görevden almakla, halkın oy hakkını yani yurttaş olma hakkını elinden almak aynı şeydir. Bunun da siyaset biliminde, sözlüklerde bir adı vardır. 12 Eylül’dekine ‘faşizm’, ‘dikta rejimi’, ‘askeri vesayetin yönetime el koyması’ diyoruz. Bugün yaşadıklarımızın adını da okuyucular koysun.

Göreviniz süresince Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi harcamalarının çok sayıda müfettiş tarafından incelendiğini biliyoruz. Devlet/AKP iktidarı size “şurada kamu aleyhine yapılmış harcama var” diyebildi mi?

Seçildiğim günden beri Diyarbakır Büyükşehir Belediyesinden müfettişler hiç eksik olmadı. 7 Haziran 2015’ten sonra, her ay en az üç-beş müfettiş gelmeye başladı. Tutuklandıktan sonra da müfettişler çalışmaya devam etti.

Bir tek kuruşluk bile kamu aleyhine harcama yapıldığına dair bir suçlama yöneltemediler; yöneltemezler de. Çünkü ben, müfettişler denetleyeceği için değil, halkın malının kutsal bir emanet olduğuna inandığım için büyük bir titizlikle çalıştım. Mensup olduğum partinin ilkeleri, yaklaşımı halkın değerlerini korumayı esas aldığı için olağanüstü dikkat gösterdim.

Cezaevinde günler nasıl geçiyor? Şu ana kadar kaç kitap okudunuz; hangi kitaplar?

Cezaevinde yapılacak şeyler kitap okumak, yazmak, avukat ve ziyaretçi görüşüne çıkmak, spor yapmakla sınırlı. Televizyon, neredeyse hiç izlemiyorum. İdarenin seçtiği kanallar arasında haber kanalları var ama hepsi aynı şeyleri söylüyor. Eskiden akşam ajanslarını dinlerdi dedem, radyodan. Şimdi ben de öyle yapıyorum, sadece akşam haberlerine şöyle bir bakıp televizyonu kapatıyorum.

Epeyce kitap okudum. Gözlük numaram bir derece yükseldi. Sanırım dar alanın da etkisi var, uzağı görme sorunu da başladı. Okuduğum kitapların tamamını değil de konularını yazayım.

Birkaç grupta toplayabilirim okuduğum kitapları: Biraz Ortadoğu, kimlikler, inançlar ve diplomasi ile ilgili kitaplar okudum. Birinci Dünya Savaşı Bir Doğal Felaket Değildi, Diplomasinin Gücü-Modern Ortadoğu’nun Şekillenmesi, Türk Arap İlişkileri ve Kudüs bu kapsamda okuduğum kitaplar arasındaydı.

Kürtler ve Kürdistan tarihi ile ilgili bir kısmını yıllar önce okuduğum kitapları yeniden okuma ihtiyacı duydum. M. Emin Zeki Beg’in Kürtler ve Kürdistan Tarihi, Abdülhamit-Kürtler, Şerefname, Modern Kürt Tarihi, Kürt Milliyetçiliğinin Kökenleri okuduğum kitaplardan bazıları.

Günümüzde yaşadıklarımıza anlam verebilmek ve geleceğe dair öngörüde bulunabilmek için iyi oldu. Sadi Şirazi’nin Bostan ve Gülistan isimli iki kitabını da keyifle okudum. Şirazi, yüzyıllar önce yöneticilere, hükümdarlara adaletle yönetmeleri konusunda öğütler veren bir düşünür.

Yerel yönetimler ve kadınlara dair de epeyce kitap okudum. Toplumsal Cinsiyet Tartışmaları, Feminist Güzergâh, Zapatista Kadınlarının Hikayesi bunlardan bazıları. Okuduğum romanlar arasında José Saramago’nun Körlük ve Görmek isimli eserleri etkileyiciydi.

Dehşeti, vahşeti, görmemeyi ‘insanlığın karanlık yüzü – beyaz körlük’ olarak tanımlayan yazarın “Körler dünyasında yaşayıp, gözleri görmenin ne demek olduğunu bilemezsiniz” sözü sanki yaşadıklarımızı anlatıyor gibiydi. Son okuduğum kitap ise Barış Ünlü’nün ‘Türklük Sözleşmesi’ oldu. Kitapta, Türklük sözleşmesinin üç temel maddesinden birinin de “belli şeyleri görmeme, duymama, bilmeme, ilgilenmeme ve duygulanmama” olduğu belirtiliyor. ‘Beyaz körlükle’ ne kadar örtüşüyor.

Kitap yazma çalışmanız var mı?

Cezaevinde en faydalı şey yazmak. İnsan böylece, toplumsal ve siyasal işlevini sürdürebiliyor. Ben de bir kitap çalışması yaptım, son aşamaya geldi. Biliyorsunuz, uzun yıllar gazetecilik yapmıştım. Bu yönümü de değerlendirerek Kürt kadınların genel ve yerel siyaset deneyimlerini konu alan bir kitap yazmaya gayret ettim.

Daha doğrusu, kolektif bir yazarlık denemesi oldu. Cezaevinde olan milletvekili ve belediye eş başkanı kadın arkadaşlara mektupla sorular gönderdim, röportaj yaptım, gelen cevapları derleyip toparladım. HEP’ten bu yana aynı geleneğin takipçisi partilerdeki kadın mücadelesi kitapta yer alacak.

Günlük gazeteleri takip edebiliyor musunuz, sınırlama var mı?

Günlük gazeteleri takip edebiliyorum, bir sınırlama yok. Zaten sınırlama dışarıda yapılmış durumda. Muhalif tüm basın susturulmak isteniyor (susturuldu demeye dilim varmadı). Günlük tek Kürtçe gazete kapatıldı. Özgürlükçü Demokrasi’nin matbaasına bile el koyuldu.

Mevcut gazete ve TV’lerden ancak iktidarın izin verdiği haberleri duyabiliyorsun. Gelişmeleri ancak bilgi birikimimiz, deneyimlerimiz ve ferasetimizle yorumlayarak anlamaya çalışıyoruz. Bu gidişle ‘gösterilmeyeni görme yeteneğimiz’ bir hayli gelişecek.

Hücrede mi kalıyorsunuz? Yanınızda kimse var mı?

Üçer kişilik hücreler var. Kaldığım yer 12 metrekarelik, adına ‘oda’ dedikleri bir hücre. Havalandırması biraz daha büyük. Duvar diplerinden yürürsen bir turda en fazla 30 adım atabiliyorsun. Tutuklandığımda uzunca bir süre bu hücrede yalnız kaldım. Şimdi iki kişiyiz. Dersim Belediye Eş Başkanı Nurhayat Altun’la birlikte kalıyorum.

Sağlık sorununuz var mı; varsa doktora çıkabiliyor musunuz?

Ciddi bir sağlık sorunum yok. Kronik, yüksek tansiyon ve şeker sorunum var. İlaçlarımı kullanarak idare ediyorum. Bildiğimiz bir şeyi burada yaşayarak da gördük ki, ciddi bir sağlık sorunu olan kişilerin cezaevinde tedavi imkanı yok.

Haftada sadece iki gün revir açık, doktor var. Bu günler dışında hastalanmayacaksın. Sevk için günlerce bekleyeceksin, her defasında farklı doktorla karşılaştığın için sağlık takibi yapmak imkansız. Kelepçeli muayene ayrı bir dert. Bu koşullarda sağaltıcı bir tedavi imkansız.

Selahattin Bey’le mektuplaşıyor musunuz?

Selahattin Bey’le ve cezaevlerindeki diğer arkadaşlarla mümkün olduğunca mektuplaşıyorum. Tüm demokratik çevrelerden, çok sayıda dayanışma kartı da geliyor. Sağ elimde ‘kas kalınlaşması, sinir uçlarının yıpranması vs.’ nedeniyle bir ağrı var. Kalem tutmakta zorlanıyorum. Günde ancak üç-dört sayfa yazabiliyorum.

Kitap çalışmam ve bileğimdeki bu ağrı nedeniyle bana gelen birçok mektuba yanıt yazamadım. Bu vesileyle, mektup-kart gönderen herkese teşekkür ediyorum. Gösterdikleri dayanışma ve desteğin son derece kıymetli olduğunu vurgulamak istiyorum. Selahattin Bey’e son olarak cumhurbaşkanlığı adaylığı için başarı dileklerimi ifade eden bir mektup yazdım. 25 Haziran’da tebrik mektubunu da cezaevine değil, partiye ya da Demirtaş’ın evine yazmayı umuyorum.

Aydınlara, sendikacılara çağrınız var mı?

Sadece aydınlara ve sendikacılara değil; halkımıza, kadınlara, gençlere, onurlu ve özgür bir gelecek özlemi içindeki herkese çağrım var. Tarih karşısında sadece yaptıklarımızla değil, yapmadıklarımızla da sorumluyuz. Bu kritik kavşakta, herkesi tarihsel rolünü oynamaya, zulme karşı onurlu ve özgür yaşam seçeneğini tercih etmeye çağırıyorum.

Gültan Kışanak Hakkında: 1978’de Dicle Üniversitesi Eğitim Fakültesi Türkçe Bölümü’ne girdi. 19 yaşında üniversite ikinci sınıf öğrencisi iken gerçekleşen 12 Eylül darbesi öncesinde tutuklandı. 1980-1982 yılları arasında Diyarbakır  Cezaevi’nde tutuklu kaldı. Diyarbakır Cezaevi’nde gördüğü işkenceyi daha sonraki yıllarda çeşitli röportajlarında ve işkenceyle mücadele platformlarında anlattı.

Tahliyesinin ardından Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Bölümü’nü bitirdi. 1991’de stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinin ardından Yeni Ülke, Özgür Gündem ve Özgür Ülke gazetelerinde gazeteci, yazı işleri müdürü, yayın koordinatörü olarak çalıştı.

1997 yılından itibaren kadın hareketi içinde yer aldı. 2004 yılından itibaren Diyarbakır Bağlar Belediyesi’nin sosyal proje danışmanı olarak çalıştı. 2007 Genel Seçimlerinde Demokratik Toplum Partisi’nin (DTP) desteklediği bağımsız aday olarak Diyarbakır milletvekili seçildi.

2009’da DTP’nin kapatılmasının ardından Barış ve Demokrasi Partisi’ne (BDP) geçti ve partinin eş başkanlığına seçildi. 2011 Genel Seçimlerinde BDP’nin desteklediği bağımsız aday olarak Siirt milletvekili seçildi. 2014 Yerel Seçimlerinde Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı seçildi. 25 Ekim 2016’da, PKK lehine söylemde bulunmak iddiasıyla gözaltına alındı. Halen Kocaeli 1 No’lu F Tipi Cezaevindedir.

 kaynak : ahval

Paylaş

Yorum yapın

Please enter your comment!
Please enter your name here