Lütfi Bergen : Anadoluculuk-Milletçilik-Yerlilik

Paylaş
“Yerli ve milli.” Tanıl Bora’nın Birikim Haftalık’ta yayımladığı yazıda “Anadolucu” ve “İslâmcı” mecraların bu kavramlarla kurduğu ilişkilerin kritiği yapılıyor. İslâmcılarla ilgili değerlendirmeleri belki başka bir yazıda ele alabiliriz. “Günümüz Anadoluculuğu” hakkında yazılanlar ise mutlaka ele alınmalı.

Tanıl Bora’nın bu yazısında “Anadoluculuk-yerli-millî” bağlamı iki yerde vurgulanmaktadır. Bunları yazıma çekecek ve değerlendirmemi ondan sonra yapacağım:

  • “(…) yerlilik, Anadoluculuğun sevdiği bir sıfattı. Yapay olmayan, tabiî, organik bir milliyetçiliğin ifadesiydi. Anadolucular hem Türkçülüğün hem Kemalizmin kurgusal buldukları millî kimlik tariflerine karşı, her şeyden önce Müslümanlığını vurguladıkları halihazır reel millete sarılıyorlardı. Yerli, millî’nin sağlamasıdır bu söylemde. “Buralar”ın, mekânın, coğrafyanın mahremiyetine sarınmış, folklorik bir romantizmle yapılan bir sağlama.”“Günümüzde Anadolucu fikri ihyâ etmeye çalışan Lütfi Bergen, “yabancılaşmamak için yerliyiz”, diyor. Bu zahidane tavır, bu arınma kaygısı, milliyetçi-muhafazakâr muhitte genellikle nefse dönük olmaktan çok dışa yönelik bir teyakkuz olarak tezahür eder; yabancı ve yabancılar tayin etmenin vesilesi olur. Yerlilik imtihanı, bir “Buralar bizim; onlar yabancı” seti çekmeye yarar. Yerlilik bahsindeki zevk, birilerinin yabancılığını ilan etmekte, o yabancılığın, o bizden-değil’liğin canını çıkarmadadır.”
***
“40 Yıl Sonra Nurettin Topçu Bilgi Şöleni” başlığıyla İstanbul’da 18-20 Aralık 2015’de bir sempozyum yapıldı. Sempozyumda “Bir Düşünce Ekolü Olarak Anadoluculuk ve Nurettin Topçu” başlıklı bildiriyi sunan kıymetli hocam Prof. Dr. Kenan Çağan, “Anadoluculuk 1980’lere kadar Türk-İslâm sentezi içinde yer almıştır. Bugün Anadoluculuk kavramı ölü bir kavramdır,” dedi. Bu ifadeye yönelik olarak itiraz yükselmedi. Anadolucu ekolde yetişmiş, Nurettin Topçu’nun öğrencisi olmuş entelektüellerin “Nurettin Topçu” ile “Anadoluculuk” fikrini birbirinden tefrik etmeyi tercihe şayan buldukları söylenebilecektir. Nitekim “40 Yıl Sonra Nurettin Topçu Bilgi Şöleni”nin katılımcılarının hemen tamamı, Nurettin Topçu’nun sosyalist olmadığını, sufi-modern derviş sayılabileceğini, fikirlerinin İslâmcılık düşüncesiyle bağdaşabileceğini, milliyetçi düşünceye ruh üflediğini işaret ettiler. Bununla beraber Anadoluculuğun “tek tip” bir düşünce ekolü sayılamayacağı da teslim edildi. Bu toplantıdan sonra bir Anadoluculuk fikri çıkabileceği umudundan bahsedildi.

Anadoluculuk hâlâ hareket halindedir.

Anadoluculuk, Anadolu coğrafyası varlığını sürdürdüğü sürece bitmeyecek bir düşünce ekolüdür. Bir adalet ve nizam tasavvurudur.

Bu yazıda amacımız “Anadoluculuğun” kendi zaviyemizden nasıl anlaşıldığı hususuna izah getirmektir.

Tanıl Bora’nın “Lütfi Bergen, ‘yabancılaşmamak için yerliyiz,’ diyor,” ifadesi Kozmosta Yerlilik-Evlerimizi Kaybediyoruz başlıklı kitabımın Önsöz’ünün ilk cümlesine atıf yapıyor. Ancak bu atıf “yerlilik” meselemizi anlamak-anlatmak için yeterli değildir. Önsöz’de etraflıca ifade edilmiş ise de “güncellemek” bakımından “Yerlilik-Millilik” kavramlarını nasıl anladığımız ilk elden izah edilmelidir.

Anadoluculardan Mehmed Halid Anadolu Dergisi’nin (1924) 8. sayısında “Asıl Hakikat” başlıklı yazısında şöyle diyor:
“Anadolu’yu istila eden Türkler, Oğuz Türkleri, tabir-i diğerle Türkmenlerdir (…) Vatan Anadolu’da, Anadolu milleti tarafından tesis edilen devletin bir ‘Anadolu müessesesi’ olduğunu kaydettik. Şu hâlde bu müesseseye isim vermek isterken hakikate göz kapayarak Selçukî, Osmanlı Devletleri unvanı gibi iğreti, mücerred, hatta manasız bir ad takmak câiz olmaz. Dünkü Selçukî ve Osmanlı devletleri kadar bugünkü cumhuriyetimiz de bir Anadolu müessesesi, binaenaleyh ismi ‘Anadolu Cumhuriyeti’dir. Bu cumhuriyete Türkiye Cumhuriyeti demek, onun mahiyetini değiştirmeye teşebbüs etmektir. Filvâki Turquie kelimesi eski muahedenâmelerde devletimizin unvanı olarak kullanılmıştır. Şu kadar ki, bunun tercümesi olan ‘Türkiya’ ve ‘Türkiye’ tabirleri biri Latince, diğeri Arapça uydurulmuş iki lugattir. Eskiden Frenkçe Turquie kelimesi, muahedelerimizde ‘Türkistan’ suretinde tercüme edilmiş, padişahlar bunu ‘biz ki Türkistan ve … memâlikinin hükümdarı falanız…’ suretinde istimal eylemiştir. Bu hâle göre Türkiye kelimesi eskiden beri memleketimizde benimsenmiş bir tabir değildir. Hele bu tabirin devletimize alem olarak kabulü kimsenin hatır ve hayalinden bile geçmemiştir. Mukaddes Anadolu Cumhuriyetini bu tabir ile tevsîme kalkışmak, bizce şimdiye kadar olanlara zamîmeten tarihimizi son bir defa daha tahrip etmektir” (Halid, 2015: 324).
Anlaşılacağı üzere Türkmenlerin Anadolu’ya “hariçten” geldiği hususu Anadolucuların reddettiği mesele değildir. Bu ülkede yaşayan “Müslüman”lar etnik ya da dinî kimlikleri itibariyle “yabancı” olanı temsil ediyor.

Kısacası burada “iki katmanlı” bir “yerlilik” tasavvuru üzerinden okuma yapılmalıdır. Nitekim Kozmosta Yerlilik-Evlerimizi Kaybediyoruz kitabında vurgularımız buna işaret etmektedir. Şu yaklaşımın kabul edilmesi gerekmektedir: 1) İnsan dünyaya yabancı olarak gelmiştir. Müslüman fertler dünyanın yabancısıdır. Onların dünyaya “yer-leşmeleri” insan-tabiat-Allah ile ilişkilerinde “adaleti” tesis ettikleri nispette “muhafaza” edilir. İslâmi inanışa göre toplumlar, yeryüzünde bozgunculuk yaparsa Allah onları götürür ve yerine başkalarını getirir. İslâmi inanca göre insan yer-yüzüne düşmüş bir varlıktır. Onun ontolojik ve epistemolojik anlamda “yabancı” biri sayılmasından daha “tabii” bir yaklaşım bulunamaz; 2) Müslümanlar coğrafyaya da yabancı olarak gelmiştir. Hz. Peygamber (asv) Medine’ye yabancıdır. Türkmenler Anadolu’ya “yabancı” olarak gelmişlerdir. Endülüs Emevîleri İspanya’ya “yabancı”dırlar. Moğollar da “yabancı” olarak gelmelerine rağmen bu topraklarda kalamamışlardır. Çünkü toprakta var olmak “adalet” tesisi ile sağlanır. Hz. Peygamber (asv), Mekke’deki Kâbe’yi inşa eden Hz. İbrahim-Hz. İsmail’in soyundan geldiği halde Mekke’den hicret etmek zorunda kalmıştır. Yani “yerliliği” reddedilmiş ve hicret yurdu olan Yesrib-Medine’ye de “yabancı”, “sürgün” kimliğini taşımıştır. Medine’de varlık bulması “Hakem”liğinin kabulüyle gerçekleşmiştir. Türkmenlerin Müslüman kimliği ile Anadolu’ya Moğol püskürtmeleri önünde gelip yer-leşmeleri de bu toprağa “yabancı”dır. Bu topraklarda yer-lilerce kabul görmeleri, Roma düzenine göre “adil” sayılmalarını sağlayan “hukuk ve barış” nizamı getirmelerindendir.

Yerlilik kavramlaştırması, insanın “halifetü’l arz” olarak yaradılışının neticesine bağlıdır. Herkes yerli olabilir mi? Bizim anlattığımız yerlinin “Amerikan yerlisi”nden farklı olmasını sağlayan bir hususiyet bulunmaktadır. Buna göre Müslüman toplumun hareket noktası, fertlerinin tümünün iman ettiği bir toplum olmaktan ziyade; fertlerinin tümünün hukuk düzeni içinde bulunduğu adil toplumdur. Yerliliğimizin temeli buradadır. Cennetten “düşen” Âdem’den istenen de, yer-yüzünde “bozgunculuk ve kan dökücülük” yapması değil, adalet tesis etmesiydi.

Buna göre “yer-li”, “coğrafya, toprak, millet, tarih” gibi kavramlarla açıklanabilir bir insan olmayacaktır. Bizi yer-li kılan, tek başına “toprak” olmadığı gibi, tek başına inanç da değildir. “İnanıyorum,” demekle yahut bir toprakta yerleşmekle “yerli” olunmayacaktır. Yer-liliği gerçekleyen hakikat, inancımızın adaleti tesis ettiği topraklarda yaşayan tüm “millet”lerle (Rum, Ermeni, Musevî, Süryanî ve bir hukuk tasavvuru olan tüm seküler toplumsallıklar “millet”tir) ilişkisini öne çıkarmaktadır. Yer-lilik, Müslüman millet varlığımız ile diğer milletler arasındaki hukuka, helal lokmanın kaynağı olan üretimin, alım satımın zahir olduğu pazarın teşkiline, toplumsal değerlerimizin inşaına yönelmiştir. Yer-lilik bireysel değil toplumsal bir tavır olarak dindarlıktır. Buna göre Müslüman birey olmak da yerliliği imkâna geçirmekte kifayetsiz kalmaktadır. Anadoluculuk “Küfr ile durur, zulm ile durmaz” (Koçi Bey, Nizâmülmülk, İbn Haldun, Kınalızâde) beyanıyla yer-li olmayı “adalet”in tesis edilmesi düşüncesine bağlamaktadır.

Nitekim Hz. Peygamber’in (asv) Medine Vesikası’nın ilk iki maddesinde geliştirdiği “ümmet” kavramının içinde Yahudiler ve Müşrikler de bulunmaktadır. Bu vesikada Hz. Peygamber (asv) “Hâkim” vasfıyla değil “Hakem” sıfatıyla her “millet”e kendi hukuku ile hükmetme noktasında “yetkili” kılınmıştır. Medine Vesikası’nı “Anadolucu” yaklaşımla aşağıdaki tasnife göre değerlendiriyoruz: 1. Medine Vesikası’nda “Hakem” statüsünde olan Hz. Peygamber (asv) Arap kabileleri arası bir ihtilafta taraf olmamıştı; 2. Mekke’deki mücadelesinde “şiddetsizlik” ilkesiyle hareket eden Hz. Peygamber’in şiddet taraftarlarınca Mekke’den çıkarıldığı tartışılmaz bir gerçekliktir; 3. Medine Vesikası “bir arada yaşama” vesikası değildir. “Anlaşmaya imza atan toplulukların birbirine saldırmazlık vesikası” ve “Aralarındaki ihtilaflarda Hz. Peygamber’i hakem kabul etme vesikası”dır; 4. Medine Vesikası saldıran veya anlaşmayı bozan kabilelerin Medine’den çıkarılacağını hüküm olarak getirir. Bu kapsamda Yahudiler anlaşmayı bozdukları için Medine’den çıkarılmıştır; 5. Medine Vesikası Mekke’den çıkarılan Hz. Peygamber’in “başka bir ülkede-toprakta” gerçekleştirdiği yeni bir toplumsal yapılanmayı ifade eder; 6. Medine vesikası “emin” vasfı bilinen bir zat’ın (Hz. Peygamber – Asv) Yesrib’e gelişiyle kurulacak yeni bir adalet toplumunun hukuk ve can-mal emniyeti değerlerini belirleyici kılar; 7. Medine Vesikası’nda Müslümanlar tek millettir (Selman-ı Farisi Müslüman olduktan sonra kendini Selmân İbnü’l-İslâm olarak tanıtmıştır); 8. Medine Vesikası’nda Bizans ya da Kisra veyahut tüm duyarlı uluslararası güçler inisiyatif almaya davet edilmemiştir. Vesikaya imza atan topluluklar kendi millet varlıklarını sözleşmeye taşımış harici bir baskıyı reddetmiştir; 9. Medine Vesikası’nda Yahudiler ve müşrikler “Ümmet” sayılmıştır. Ümmet, “imamı olan topluluk” demektir. Hz. Peygamber anlaşmaya imza atan Medine toplumunun “imamı” olmuştur; 10. İslâmcıların “ümmet” kavramını anlamlandırması hatalı içerikler nedeniyle maluldur. Ümmet “tüm dünya Müslümanları birleşin” ülküsüne hizmet etmemiştir; 11. Aynı kıbleye yönelen Müslüman toplumlara (farklı etnisitelere mensup olsalar da) “millet” denir. Aynı dine inanan topluluklara da “millet” denir. Musevi, Rum, Ermeni toplumlar ayrı ayrı millettir; 12. Bir Arap ile bir Türkmen aynı imama tabi olursa ümmet olurlar. Bu ikisinin imamı olmasa dahi aynı siyasi toplum içinde “tek millet” sayılırlar; 13. Medine Vesikası’nda Müslüman nüfusun Mekke’den Medine’ye çıkarılmasına zemin hazırlanmıştır. Mekke içinde siyasi veya toprak mücadelesi verilmemiştir, otonomi aranmamıştır; 14. Medine Vesikası, “Hakem” müessesesi ile inşa edilen bir “şehir” kurarak kent (kapitalizm-tekasür) ve köy (feodalizm) temelli üretim biçimlerini reddetmiştir, 15. Medine’ye zorla tebaa toplanmamıştır. Tam aksine Medine, şehrin hukukuna razı olacak kişilerin gönüllü katılımı ve şehirli (Medineli) sakinlerin kefaleti ile kurulmuştur.

Diğer taraftan bu varoluşun millîyetçilik inşa ettiği de söylenemeyeceketir. Anadoluculuk eğer yeniden yorumlanacaksa “millet” kavramını da tanımlamaktan kendini müstağni sayamaz. Millet terimi, dinî bir kavramdır ve varlığını Kur’an’dan almaktadır. Aynı adalet değerlerine bağlanan toplum “tek millettir”. Kur’an, “İbrahim milleti” diyerek “millet” terimini “dinî” bir içerikle vermiştir. Nitekim Osmanlı’nın “milletler sistemi” de “milleti” etnisite saymamıştır. Bu yaklaşıma göre 21. yüzyılda “Anadoluculuk” terimi üzerinden bir söz söylenecekse, bu sözün Kürtleri, Arapları, Arnavutları, Türkmenleri farklı farklı milletler sayan galattan/sapmadan kendisini arındırması gerektiği ortadadır. Müslüman olan Kürt-Türkmen-Arnavut-Arap-Fars “tek millet”tir.

Anadoluculuk, bir “Milliyetçilik” ideolojisi değil, “Milletçilik” ideolojisidir. Anadoluculuğun “yer-lilik” fikri de sanıldığı gibi “dışa yönelik bir teyakkuz” değildir. Biz (Anadolucular) “buraların yabancısı”yız. Bizi burada var eden tek gerçek, yer-yüzüne indirilme sebebimiz olan “adalet, ihsan, akrabaya hayr-yardım”ı gerçekleştirmek ve “fahşa, münker ve bağy”den uzak durabilmek endişesidir. Varoluşumuzun (İnsan olarak yer-yüzüne indirilişimizin) ontolojisi de epistemolojisi de bundan ibarettir. Adaleti inşa edebildiğimiz sürece yer-de varlık bulabileceğimizi bize dinimiz söylemektedir: “Ey iman edenler! Allah için hakkı titizlikle ayakta tutan, adalet ile şahitlik eden kimseler olun. Bir topluma olan kininiz, sakın ha sizi adaletsizliğe itmesin. Âdil olun” (5 Maide 8); “Eğer yüz çevirirseniz; bilin ki ben, benimle gönderileni size tebliğ ettim. Rabbim (dilerse) başka bir kavmi sizin yerinize getirir ve siz ona bir zarar veremezsiniz. Şüphesiz Rabbim, her şeyi koruyup gözetendir” (11 Hud 57).


Halid Mehmed, Anadolu Mecmuası, (Haz: Arslan Tekin-Ahmet Zeki İzgör), Türk Tarih Kurumu Basımevi, 2015.

 Bu yazı Birikim dergisinde yayınlanmıştır.

 

Paylaş

Yorum yapın

Please enter your comment!
Please enter your name here