Anasayfa Dergi MARK NEOCLEOUS’LA SÖYLEŞİ “OHAL’in Amacı Tüm Topluma İtaat Dersi Vermek”

MARK NEOCLEOUS’LA SÖYLEŞİ “OHAL’in Amacı Tüm Topluma İtaat Dersi Vermek”

Paylaş

1994’ten beri İngiltere’de Brunel Üniversitesi’nde ders veren, “Toplumsal Düzenin İnşası” , “Güvenlik, Şiddet ve Savaş”, “Sivil Toplumu Yönetmek”, “Güvenliğin Eleştirisi”Formun Üstü, “Faşizm”, “Devleti Tahayyül Etmek” kitaplarının yazarı Mark Neocleous, liberalizmin temel kavramı olan “özgürlüğün” anlamını kaybettiği böylesi bir çağda devlet şiddetini “güvenlik ideolojisi” kavramı üzerinden tartışıyor.

“Olağanüstü hal, sadece özgürlüklerin ve hakların askıya alınmasını sağlamaz, aynı zamanda tüm muhalefet hareketlerinin ezilmesini mümkün kılar” diyen Neocleous, savaşın çoğu kez devletin kendi halkına karşı savaşı olduğunu hatırlatıyor ve ekliyor: “Savaş yasalarına uygun olduğu sürece, yaşama hakkı da bireylerin elinden alınabilir.”

Yeni egemen ideolojinin anahtar sözcüğü “güvenlik”. “Özgürlük” ve “eşitlik” gibi kavramlar güvenlik adına anlamsızlaştırıldı. Devletin şiddet kullanma tekeli artık tümüyle olağan karşılanıyor. Gelecek dönemde daha fazla güç, daha fazla polis devleti ve daha fazla şiddet mi beklemeli miyiz?

150-208

Mark Neocleous, Brunel Üniversitesi Siyasi Tarih bölümü öğretim üyesi. Çalışma alanları felsefe tarihi, Marksizm, polise-güvenlik-devlet baskısı. 1994’te başladığı akademik kariyeri boyunca bir çok kitap kaleme aldı.

Nota Bene Yayınları’ndan  “Güvenliğin Eleştirisi” (2014), “Sivil Toplumu Yönetmek” (2015), “Devleti Tahayyül Etmek” (2015), “Faşizm” (2014), “Savaş Erki Polis Erki” (2014), “Evrensel Hasım…” (2016) ve

h2o Kitap’tan “Toplumsal Düzenin İnşası” (2013), “Canavar ve Ölü” adlı kitapları Türkçe’de yayınlandı.

Sorunuza kısa cevap elbette “evet”. Bu cevabın neden “evet” olduğunu bilmek için ise, sadece dünya çapında polis güçlerinin yükselişine değil aynı zamanda ulusal kimlik gibi fikirler etrafında yeni bir agresif politik duruşla da eşzamanlılık arz eden bu dönemin sermaye mücadelelerine bakmak gerekiyor.

Bu olgular birbirini besleyerek ilerliyor. Eşitlik gibi kavramlar gittikçe daha fazla kullanım dışı kalırken başka fikirler, en görünür biçimde de güvenlik fikri, ayrıcalıklı hale geliyor. Böyle bir bağlamda gelişen politik güçler iki yönlüdür: Bir tarafta, insanlar “Güvenlik!” diye bağırdığında en hızlı tepkiyi veren devlet gücünün kurumları var. Bunlar, “güvenliğimizi” sağlamak için var olduklarını iddia eden devlet kurumlarıdır: İstihbarat ve güvenlik servisleri, savaş gücü ve polis gücü.

“Güvenlik” ideolojisi, bu güçler tarafından hayatımız üzerinde giderek daha fazla hakim duruma getiriliyor. Öte yandan sağ cenahta bir araya gelen belli güçler var; muhafazakârlar, neo-liberaller, yeni-muhafazakârlar, gericiler, otoriterler, ırkçılar ve faşistler. Bu güçler ulusal kimlik fikrini, saldırgan bir milliyetçiliğin ve ırkçılığın dayanağı olarak kullanıyorlar. Ama aynı zamanda “güvenlik” fikrini de çok seviyorlar; çünkü bu fikir azınlıklara, mültecilere ve diğer toplumsal gruplara karşı agresif devlet politikaları uygulanması yönündeki taleplerini güçlendirmeye yardımcı oluyor.

“Terörizm endüstrisi”

Peki, özgürlük fikri? Bu kavram da güvenlik adına anlamsızlaştırılmıyor mu? “Güvenliğin Eleştirisi” adlı kitabınızda “Liberalizmin temel kavramı, özgürlük değil, güvenliktir” diyorsunuz. Bir röportajınızda güvenliğin hem meta hem de ideoloji olarak çalıştığını söylüyorsunuz. Sonuç olarak, güvenliğin fethedilmesinin gerekli olduğunu iddia ediyorsunuz. Ama nasıl?

Kitabın önemli kaygılarından biri, burjuva modernite tarihinde egemen olan kavramın özgürlük değil, güvenlik olduğunu göstermeye çalışmaktı. Bildiğiniz gibi kitapta, bazı erken liberal teorisyenlerin yapıtlarındaki özgürlük kavramının güvenlik fikrine yol açışının boyutlarını inceledim. Ama bu tarihsel analizin amacı, güvenlik kavramının günümüz siyaset sahnesi üzerindeki hakimiyetinin analizi için bir kapı açmaktır. Güvenliği bu şekilde konumlandırmak, günümüzdeki siyasal dönüşler üzerine düşünmemizi sağlıyor.

Örneğin “terörizm” üzerine bütün tartışmaların daha geniş güvenlik söylemi içinde konumlandırılması gerekir. Çünkü “terörizm”in tarihi ne kadar karmaşık olursa olsun, bu kavramın günümüzdeki temel işlevlerinden biri, güvenlik mantığını güçlendirmektir.

Terörizm endüstrisi, güvenliği sorgulanamaz hale getirmek adına bizi her geçen gün güvenlik mantığına daha fazla yenik düşürme işlevini görüyor. Bu bağlamda terörizm endüstrisi, daha geniş güvenlik endüstrisinin bir parçası. Bunu, her yeni terör saldırısının yeni güvenlik önlemleri ve asla sadece ‘terörist gruplara’ değil toplumun bütününe uygulanan yeni güvenlik yasaları koymak için kullanılması olgusunda gözlemleyebiliriz. Örneğin bir gece kulübünün bombalanması, akademisyenlere ve gazetecilere karşı güvenlik önlemlerini meşrulaştırmak üzere kullanılabiliyor.

“Güvensizlik üretimi, kapitalizmin kalbinde”

Argümanınızın bir parçası güvenliğin derinden ideolojik olduğunu gösterme çabası. Ama aynı zamanda, güvenliğin ideolojik işlevinin yalnızca devlet için değil sermaye için de hayati önem arzettiğinde ısrar ediyorsunuz…

Güvensizlik üretimi, kapitalizmin kalbindedir ve bu güvensizliğin kendisi de güvenlik talebi ve arzusu üretmektedir. Sermaye buna, olağan maharet ve yaratıcılığıyla güvenlik ve metalaştırma bağını yoğunlaştırarak yanıt veriyor. Bunun anlamı, bütün “güvenlik-güvensizlik”, “güvensizlik-güvenlik” mantığının sermaye için oldukça üretken olması. Öyle ki, bu mantık olmaksızın sermayenin yaşamasının mümkün olmadığını öne sürmek bir abartı olmayacaktır. Bu geniş güvenlik/sermaye matriksi içinde devlet, güvenliği kendisinin sağlayacağı vaadiyle denkleme dahil olabiliyor.

Böylelikle devlet, güvenlik fikri dâhilinde bizi bir halk olarak birleştirme -bizim bir halk olarak birliğimizin temeli olma- iddiasında bulunma oyununu oynuyor. Sonrasında güvenlik, bir bakıma, Marx’ın metanın fetiş karakteri tasvirine benzer biçimde mistik ya da metafizik bir karakter kazanmıştır. Bu nedenlerle güvenliğin eleştirisi sermayenin eleştirisini, sermayenin eleştirisi de güvenliğin eleştirisini gerektirir.

“Güçlü lider”

Şiddet, tarif ettiğiniz bu resimde nerede konumlanıyor? Çünkü “güçlü lider arzusu” da şiddetin meşrulaşmasında toplumsal bir kabülün olduğunu gösteriyor. Güçlü liderlik zihniyeti olağanüstü hal zihniyetine neredeyse eşdeğer. Bu bağlamda ne söyleyebilirsiniz?

Bu iki fikir veya kavramı birbirine karıştırmamak için dikkatli olmamız gerekiyor.

Doğrudur; güçlü liderlerin çoğunlukla olağanüstü durumlar içinde serpildiklerini söyleyebiliriz. Ama olağanüstü hal üzerine yapılacak bir gözlemde akılda tutulması gereken noktalar, olağanüstü halin kısa süre için uygulanarak son bulduklarını ve güçlü liderlerin de yalnızca bu kısa süre zarfında -olağanüstü hal süresince-  serpileceklerini düşünmek yanlıştır.

Hayır. Olağanüstü hal üzerine vurgulanması gereken, olağanüstü güçlerin hiçbir zaman sahneden gitmedikleri gerçeğidir.

Güçlü lider yoluna devam ettikten sonra bile oldukları yerde kalmayı sürdürürler ya da zaman zaman yenilenirler. Normal durumun bir parçası haline gelirler. Bu nedenle dikkatimizin “olağanüstü hal” döneminde ortaya çıkabilecek güçlü liderlerde değil, olağanüstü hal güçlerinin, formal “olağanüstü hal” durumları dışında da zaman zaman devreye girmelerinin koşullarını sağlayan sistem üzerinde odaklanması gerekir.

Türkiye’de süresi devamlı uzatılan bir OHAL dönemi yaşanıyor. Hem Türkiye’de hem dünyada otoriter eğilimlerin artması, popülizm ve milliyetçiliğin yükselişi endişe verici. Bir kırılma noktası olacağını düşünüyor musunuz?

Evet, olağanüstü halin kendisi üzerine bu kadar fazla odaklanmamamız gerektiğinden kastım da bu işte. Bunun yerine, olağanüstü hal güçlerinin nasıl kullanıldığını, kalıcı olabilmesi için nasıl uygulamaya konduğunu incelemeliyiz. Unutulmaması gereken ilk şey “olağanüstü hal” gücünün “güvenlik” gücüne bağlı olması gereğidir; diğer bir deyişle, “olağanüstü hal”, “güvenliğin” tehdit altında olduğu gerekçesiyle ilan edilir ve bunun tersi de geçerlidir: Güvenlik tehdit altında olduğu için olağanüstü hal ilan edilir.

“Olağanüstü hal”, belirli güç türlerinin uygulamaya konduğu bir süreç olarak anlaşılmalıdır; gelip geçici bir durum olarak değil. Bunu daha anlaşılır kılacak bir örnek olarak, olağanüstü hal ve sıkıyönetim üzerine bir maddeyi de içeren Türkiye Anayasasına bakabiliriz. Tabii bu maddeyi kendi başına ele almak yanlış olur. Bu madde, aynı Anayasa metninin daha başlarında, olağanüstü hallerde tüm hakların askıya alınabileceğini ilan eden 15. maddenin ilgili hükümleriyle birlikte okunmalıdır. Bütün haklar. Hepsi, yaşama hakkı bile. Neden? Çünkü her ne kadar Anayasa, olağanüstü halde bireylerin yaşam haklarının korunduğunu belirtse de, sonra şunu da söyler: Savaş yasalarına uygun olduğu sürece, yaşama hakkı da bireylerin elinden alınabilir.

Savaş referansı önemli çünkü; birçok devlet, “olağanüstü halleri”, savaş halleri ve savaşı da bir olağanüstü hal olarak algılar. Dolayısıyla bir devlet savaş ilan ettiğinde, bu aynı zamanda olağanüstü hal ilanıdır ve bunun tersi de doğrudur: Bir devlet olağanüstü hal ilan ettiği anda kendini bir savaş ortamına da sokmuş demektir.

Bu, aslında, olağanüstü hal güçlerinin yalnızca temel hakları, güvenlik ve acil durum adı altında elinizden alması değil, aynı zamanda savaş hali içinde sorumluluktan muaf olarak öldürme hakkına sahip olması anlamına geliyor. Şiddet süreci meşrulaştırılıyor.

Devletlerin olağanüstü hal fikrini sevmelerinin nedeni budur; çünkü ülkeyi tam olarak istedikleri şekilde yönetebilmelerini, mümkün olan en yoğun şiddet biçimlerini kullanmalarını, şiddeti bütün sivil toplum üzerinde uygulamalarını ve yaptıkları her şeyin yasal olduğunu, çünkü Anayasa’nın buna izin verdiğini beyan etmelerini mümkün kılar. Sadece özgürlüklerin ve hakların askıya alınmasını sağlamaz, aynı zamanda tüm muhalefet hareketlerini ezmesini mümkün kılar. Hatırlanması gereken önemli bir husus da söz konusu savaşın çoğu kez devletin kendi halkına karşı olduğudur.

“Genelleştirilmiş sınıf iktidarı mekanizması”

Türkiye’de OHAL’in önü 15 Temmuz ile açıldı. Ancak belki de başlangıç noktası üzerine değil de sistemin kendisine odaklanmak gerekiyor…

Türkiye’de mevcut durumu anlamak istiyorsanız bunu yalnızca Temmuz 2016’da neler olduğunu düşünerek değil, aynı olağanüstü hal güçlerini kullanan Fransa gibi başka bir ülkeye paralel olarak düşünerek de yapabilirsiniz. Ve birçok başka ülkede yapıldığı üzere, olağanüstü güçlerin rafine edilerek mükemmelleştirilmesini sağlamak amacıyla mevcut rejimin olağanüstü hali defalarca yenilemesi beni şaşırtmayacaktır.

Başarısız darbe girişimini vurgulamak yerine olağanüstü hal mantığının mevcut rejime birçok şeyi yapması için nasıl yardımcı olduğu üzerine odaklanmak gerekir.

Devlet ilk olarak, iyi bir liberal devlet gibi davranıyor. Olağanüstü hal güçlerini “devleti kurtarmak”, “kamu güvenliği” gibi amaçlar için kullanıyor. Sonrasında, yalnızca darbe girişiminde bulunanlarla hesaplaşmakla kalmayıp Türkiye toplumunu bir bütün olarak yeniden biçimlendirme çabası içine girebiliyor. Örneğin medyaya ve üniversitelere karşı uygulanan şiddetin terörle mücadele amacıyla hemen hiç ilgisi yok.

Gerçek amaç, bütün toplumun öğrenmesi gereken bir itaat dersi vermek. Son olarak devlet, aynı güç ve yetkileri yakın gelecekte Türkiye’de sermaye birikimini yönetmek üzere kullanacaktır.

Burada önemli bir noktaya daha değinmek gerekiyor. Bunun bir eğilim olduğunu söylemek doğru olsa da, bunu son zamanlara özgü bir eğilim olarak görmenin tehlikeli olabileceğini düşünüyorum. Daha çok tarihsel bağlama ihtiyacımız var. Çünkü olağanüstü hal güçleri mantığı bütünüyle, 18. yüzyılın sonlarında liberal anayasaların doğumu sürecine dayanıyor.

Olağanüstü hal ideolojisi ve liberalizm daha liberal anayasaların oluşma sürecinde ortaya çıkıyorsa, bu anayasalar devletlerin gerektiğinde sıkıyönetim ile yönetilebilmesini mümkün kılıyordu.

Bu durum, 19. yüzyılın sonlarında işçi sınıfının siyasal yapıya girişiyle yoğunlaştı. İşçi sınıfı, liberal sistem içerisinde bazı haklara sahip olmaya başlar başlamaz, bir başka deyişle liberal devletler işçilere oy kullanma hakkı vererek biraz daha “demokratikleşmiş” hale gelmeye başlar başlamaz, devletler anayasada ya da yeni kanunlarda olağanüstü hal güçlerinin daha da sıkılaştırıldığından emin olmaya başladılar.

Örneğin Birleşik Krallık’ta ilk Olağanüstü Hal Yasası 1920’de, bütün erkeklere eşit oy hakkının kazanıldığı 1918’den iki yıl sonra kabul edildi. Bu da beni güvenlik ve sermaye konusunda önceden bahsettiğim konuya götürüyor: Olağanüstü hal güçlerinin kullanılması, sadece devletin şiddet kullanması için bir araç değil, aynı zamanda daha genelleştirilmiş bir sınıf iktidarı mekanizmasıdır.

“Savaş eleştirisi kadar barış eleştirisine de ihtiyacımız var”

Bu bağlamda sola ilişkin bir perspektif konulabilir belki. Solun siyasi şiddetten bahsetmekten uzak olduğunu ve hukukun üstünlüğü tezine yaslandığını söylüyorsunuz. Sola olan eleştiriniz, hukuka ve barışa yönelik bir dil kullanması mı?

Bu yorumlarım, solda şiddetle ilgili düşüncelerin çoğuyla ilgili bir hayal kırıklığından kaynaklanıyor. Sol, tarihsel olarak kendisini çoğunlukla şiddete karşı konumlandırmış bulunuyor. Ama şiddete karşı savaşın araçları nelerdir? Şiddetin tersinin ne olduğunu düşünüyor?

İlk akla gelen yanıt, genellikle “barış” çağrısıdır. Fakat bütün güvenlik mantığını problematize etmek istiyorsak aynı şeyi barış için de yapmamız gerekir. Sonuçta, bu iki fikir genellikle “barış ve güvenlik” olarak bir araya geliyor. Bence “güvenlik” ideolojisine yönelik kuşkulu yaklaşımı barış ideolojisi karşısında da göstermemiz gerekiyor.

Bunun için egemen sınıfın “barış” fikrini kullanma yöntemlerine dikkat etmeliyiz.

Size bir örnek vereyim. Bizlere İngiltere’de 1815’de Napolyon’un yenilgisi ile 1914’te Birinci Dünya Savaşı’nın başlangıcına kadar geçen dönem “yüz yıllık barış” dönemi olarak öğretilir. Bunun nedeninin İngiltere’nin doğal barışçıl bir ulus olduğuna, aynı zamanda da sözkonusu dönemin İngiliz sermayesinin dünyaya egemen olduğu bir dönem olduğuna -kapitalizmin mucizelerinin neler başarabileceğinin görüldüğü bir dönem olduğuna- inanmamız istenir.

Böylelikle sadece İngiltere’nin barışçıl bir ulus olduğu değil, kapitalizmin de barışçıl bir süreç olduğu öğretilir. Ama bilirsiniz ki 1815-1914 yılları arasında İngiliz kuvvetlerinin dünyanın herhangi bir yerinde bir çatışma içinde olmadığı tek bir ay bile yoktur. Bu kuvvetler kolonilerde savaşmaktaydı.

Diğer bir deyişle, sömürgeci savaşlar yürütmekteydiler. Ama bu savaşlar Fransızlar ya da Ruslar gibi büyük güçlere karşı olmadığı için gerçek ‘savaş’tan sayılmadı. “Küçük savaşlar” ya da “polisiye vakalar” olarak gözardı edildiler. Ve İngiliz güçlerinin yüz binlerce kişiyi kapitalizm adına öldürdüğü yüzyıl, egemen sınıf tarafından “barış” yüzyılı olarak tanımlanıyor. Savaş makinesinin, emperyalist birikim adına sayısız beyaz-olmayan yoksul insanı katledişi… İşte “barış” dedikleri budur. Dolayısıyla “barış” bir karşı-politikanın temel dayanağı olamaz. Savaş eleştirisi kadar barış eleştirisine de ihtiyacımız var.

“Hukuk sınıf şiddetidir”

Peki ya hukuk? Devlet şiddetine karşı hukukun üstünlüğünü savunmanın nesi yanlış?

Solun ürettiği bir başka yanıt da hukuk; bazı şiddet kullanımlarını “hukuk dışı” ilan edebileceğimiz inancı. Ancak sol sürekli olarak hukukun bir iktidar ilişkisi olduğunu unutma eğilimi gösteriyor. Hukukun bir sınıf projesi olduğunu unutuyor.

Başka bir ifadeyle, hukuk sınıf şiddetidir. Bunun karşısında, sizin sorduğunuza benzer, “yani, hukuk asla kullanılamaz mı?” gibi bir soru sorulabilir. Ya da, peki ya haklar? “Hukuk temelli haklar fikri bize şiddete karşı direniş olanağı sunmuyor mu?” sorusu sorulabilir.

Açıktır ki, hak fikrini bütünüyle reddetmek imkânsızdır ve belki de belirli mücadeleler için zemin hazırlıyor olabilirler ama ilginç olan şu ki, haklar, güvenlik fikrine hiçbir zaman gerçek anlamda karşı koyamayacak ve mücadele edemeyecek.

Örneğin devletin iletişimimizi gözetlemesini sınırlayacak bir araç olarak mahremiyet hakkına sahip olduğumuz yolundaki klasik ısrar. Bu hak, her zaman devletin güvenlik önce gelir iddiası karşısında devre dışı kalmaya mahkumdur. Mahkemeler, her zaman devletin evrensel güvenlik iddiasına herhangi bir şahsın mahremiyet gibi belirli bir hak iddiası üzerinde öncelik verilmesi gerektiğini kabul eder. Bunun yanında çoğu anayasa, güvenliğin halkın hak ve özgürlüklerinden daha öncelikli olduğunu belirtir. Bu da bizi anayasa sorunuyla birlikte olağanüstü hal fikrine geri döndürüyor.

Yine Türkiye Anayasası’nı ele alabiliriz o zaman…

Biliyorsunuz ki, Türkiye Anayasası’nda ne zaman Türkiye halkının sahip olduğu temel bir hak telaffuz edilirse, hemen altında bu hakkın güvenlik nedeniyle geri alınabileceği belirtilir.

Herkes görüşlerini ifade etme hakkına sahiptir; ancak bu hak, güvenlik nedenleriyle sınırlandırılabilir; bu hakkın kısıtlanmasını gerektiren güvenlik sebepleri olmadığı sürece herkes mahremiyet hakkına sahiptir; süreli yayınlar, güvenlik nedeniyle biz yayınlanmalarını engellemediğimiz sürece yayımlanma hakkına sahiptir ve bu böyle, güvenliği her şeyin üzerinde konumlandırarak devam ediyor.

İşte bu yüzden, güvenlik fikrinin burjuva toplumunun en üst kavramı olduğu temel fikrine geri dönmeye devam ediyorum. Tam da bu nedenle güvenlik, güç oyununda kazanan kart olarak daima kullanılabilir.

Sol bunu unutmuş görünüyor ve aynı nakaratı tekrarlamaya devam ediyor: “Bu güvenlik önlemi haklarımızı etkiliyor”. Böyle bir söylem bizi hiçbir yere götürmez.

“Sosyal hareketlerin ilk talebi, devlet tarafından tanınmak oldu”

Daha önce, ulusal kimlik gibi fikirlerin, öldürücü bir milliyetçilik ve ırkçılığın altını çizdiğini söylediniz. Milliyetçiliğin sola sızan faşizme dönüştüğünün gözden kaçırıldığını söyleyebilir miyiz? Bunu en çok reddettiğimiz zamanlarda bile düşüncelerimize sızan devletin ta kendisi mi?

Devlet, reddettiğimiz zamanlarda bile düşüncelerimize sızmaktadır. Beni ilgilendiren şeylerden biri, devletin evrensellik iddiasının, devlet aracılığıyla düşünmeye başlayacak ölçüde zihnimizi işgal ediyor oluşudur.

Bu durum kendini en çok güvenlik fikri sözkonusu olduğunda gösteriyor, fakat başka alanlarda da görebiliriz.

Örneğin, ortaya çıkan sosyal hareketlerde görebiliriz. Sosyal hareketlerin ilk talebi, devlet tarafından tanınmak olmuştur. Sanki bu onlara bir çeşit statü kazandıracakmış, sanki bu tanınma olmaksızın var olamayacaklarmış gibi.

Sorun şu ki, bu ilk tanınma hareketin devletle iç içe geçişinin de temelini oluşturuyor olabilir.

Çevre hareketini düşünün. Devletin tamamen dışından ortaya çıkmış, pek çok devletin “Çevre Bakanlığı” gibi resmi idari birimler oluşturmasına neden olacak kadar kademeli olarak devlet tarafından tanınmıştır. Bu noktada hareket artık devlete entegre olmuştur. Hareketin yönetim biçimi, mücadelenin yenilgisinin işaretidir.

“Güvenlik, faşist pratiğin temel özelliklerinden”

Peki ya milliyetçiliğin faşizme dönüşümü meselesi?

Evet kesinlikle milliyetçiliği anlamadan, faşizmin milliyetçiliğin bir biçimi olduğu gerçeğini göz önünde bulundurmadan faşizmi anlamak mümkün değil.

Bu noktayı, faşizmi ulus, doğa ve savaş fikirlerine dayanan gerici bir karşı-devrim biçimi olarak düşünmeye çalıştığım kitabım Faşizm‘de boylu boyunca işledim.

Ama biliyorsunuz ki, ben bu kitabın yeni baskısını yazacak olsam dördüncü bir kavram daha eklerdim: Güvenlik. Güvenlik tarihsel açıdan faşist söylem ve pratiğin temel özelliklerinden biri olmuştur. Faşizm operasyonlarını “güvenlik önlemleri” diye adlandırır. Kitlesel tutuklama ve hapsetme uygulamalarını “güvenlik kapatması” olarak sunar. İnsanları “güvenlik kamplarına” yerleştirip gücünü “güvenlik polisi” aracılığıyla uygular.

Açıkça belirtmek gerekirse, Holocaust’u Anti-Semitizm ve füvenliğin bir sentezi olarak okuyabiliriz.

Bu analizi güncelleyecek olursak, “ulusal kimlik” ile ilgili bütün tartışmayı “ulusal güvenlik” konusuyla mı bağlantılandırmalıyız?

Evet; çünkü aşırı sağın başlıca iddiası budur. Başka bir deyişle, aşırı sağın temel argümanı, kimliğimiz tehdit edildiğinde ulusun güvenliğinin tehdit edildiğidir ya da tersi.

Bu nedenle şunu iddia edebilecek kadar ileri gidebilirim: Faşimin yeniden canlanışı, güvenlik adına gerçekleşecek siyasal seferberliğin sonucu olacaktır. Ama bu iddiadan da daha kışkırtıcı bir soru sorabiliriz: Liberalizm ve kapitalist devlet adına “güvenlik nedenleriyle” herşey yapılabilirken faşizm neden bir zorunluluk olabiliyor?

Bir liste yapın. Güvenlik kapatması? Yargılanmadan hapis yatmak? İşkence? Hüküm verme? Yargısız infaz? Hak ve özgürlükleri askıya alarak asla eski haline getirmeme? Uygulamaya konulduktan sonra asla kaldırılmayan olağanüstü hal yetkileri? Savaş ilan edilip asla sonlandırılmaması?

Bütün bunlar ve daha pek çok şey liberalizm ve liberal güvenlik adına yapılabiliyor.

Bu da bizi güvenlik meselesine geri döndürüyor ve belki de benim son soruma… 2016 yılı boyunca dünyada “güvenlik ideolojisi” egemendi. 2017 için benzer bir tahmin yürütmek mümkün müdür? Yoksa daha iyimser olabilir miyiz?

İyimserlik abartılıyor. Aslında iyimserlik şu an sahip olabileceğimiz en kötü şeylerden biri. Şunu sorabilirsiniz: “Daha iyimser olabilir miyiz?” Eğer daha iyimser olsaydınız kimlerle birlikte olacağınızı düşünün. İyimserlik talep eden insanlar kimlerdir? Başkan Bush “teröre karşı savaşı” karamsarları devre dışı bırakarak yürüttü. Condoleezza Rice, Bush için Dışişleri Bakanı olarak çalışırken Başkan’a herhangi bir şikayeti ya da karışıklığı iletmediğini itiraf etti. Neden?

Bunun iki nedeni var: İlki, hem o hem de Başkan iyimserdi. İkinci olarak, Başkan’ın iyimserlik talep ettiğini biliyordu. Başkan, kötümserleri görmekten pek hoşlanmazdı. Bunun Bush’un bir tuhaflığı olduğunu sanmıyorum. Bunun yerine, yaşadığımız zamanların semptomu olduğunu düşünüyorum. Unutmayalım ki Bush’un yerini “Evet Yapabiliriz!” sloganıyla yeni bir Başkan aldı.

Ya da başka bir yere bakalım. David Cameron, Brexit oylaması sonucu İngiltere Başbakanı ve Muhafazakâr Parti Başkanı olarak görevlerinden istifa edince, onun Muhafazakar Parti’de yerini almaya aday olanlardan biri de Andrea Leadsom adında bir kadındı. “Kötümserleri kovalım” sloganıyla bir kampanya yürüttü. Bu aptalca bir bakış açısıdır, ancak birinin böyle bir sloganla Birleşik Krallık’taki en yüksek mertebeye aday olabilmesi, “iyimserlik” denilen kavram hakkında çok şey söyler.

İyimserlik arayışının günümüzün egemen ideolojisine teslim olmak anlamına geldiğini söyleyebilirim. Bugün, egemen sınıf tarafından bize yöneltilen en temel taleplerden biri iyimserliktir.

“Sermaye bizden şimdi akılsızca bir iyimserlik talep ediyor”

İyimserlik egemenlerin en çok aradığı şey diyorsunuz…

Bir tarafta, kapitalist sınıfın, “aslında varolan sosyalizmi” yenilgiye uğratan tarihi iyimserliğiyle karşı karşıyayız. Fakat aynı zamanda, böyle bir zafer bu sınıfın arkasına yaslanıp rahatlaması için yeterli değil.

Şimdi artık hepimizin bu iyimserliği paylaşmasını talep ediyor. Bu daha sonra “yeni çağ” düşüncesine, “kendi kendine yardım” kültürüne, bazı hükümetlerin yürüttüğü “mutluluk gündemine” ya da “esneklik” öğrenmemiz talebine dönüşüyor.

Bütün bunlar kapitalist kültürü teşvik ediyor. Çünkü iyimserlik şu anda bu kültürün bütününe nüfuz ediyor. Öyle görünüyor ki sermaye bizden şimdi akılsızca bir iyimserlik talep ediyor. Sermaye, iyimserlerin kazanan olduğuna inanmamızı istiyor ve bizlerin de kazananların tarafında olmamızı talep ediyor. Modernite tarihi, egemenliğin artan rasyonalizasyonu tarihi ise, bu egemenliğin şimdi iyimserlik olarak rasyonalize edildiğini söyleyebiliriz.

İyimserlik, bu nedenle günümüzün örgütsel strateji anlayışında temel bir temadır. Büyük firmalar ve organizasyonlar daima işçilerinde iyimserlik filizlendirmek ister. Örneğin üniversitelerde vizyonu ve değerleri özetleyen misyon ifadeleri öyle bir coşku içinde ve sıklıkla ifade edilmektedir ki duyanlar Atılgan Uzay Gemisi’nin fırlatılmakta olduğunu düşünebilirler. Ayrıca, çalışanlar tarafından yapılan herhangi bir eleştirel yorum, özellikle de misyon, vizyon ve değerler hakkındaki eleştirel yorumlar olumsuz ve aşırı kötümser olarak adlandırılır. Örgüt, işçinin projeye inanmasını talep eder ve bu inancı elde etmenin tek yolu örgüt içindeki herkesin iyimser olmasıdır. Bu, geniş kapitalist kültürün bir yansımasıdır. Bizden “Olumluyu Vurgulamamızı” talep eder ve bunu yapmayan herkesi kötümser olarak adlandırarak hor görür.

“Totaliter rejimler için iyimserlik şaka değildir”

“Sol iyimserlik” üzerine konuşmak gerek belki de…

İngiliz romancı Henry James bir makalesinde, iyimserlerin muhafazakâr olmaya yatkın olma nedenini, bugün herşeyin iyi çalıştığı yolundaki temel bir inançtan kaynaklanan bir gelecek umudu olarak saptar.

İyimserliğin Bush gibi politikacılar ve egemen sınıf arasında popüler olmasının sebebi bu. Buna karşın, devrimci olmak, bugün herşey temelden kötü olduğu için geleceğin temelden farklı olması gerektiğine inanmaktır. Ama bu bir iyimserlik biçimi değil.

Devrimci düşünce bir tür “Sol-iyimserlik” değildir. Sorunuza içkin bulduğum sol iyimserlik türüne karşı konuşacağım. Sol iyimserlik talebi, Lenin ve Troçki’den sonra Stalin’e geçen ve iyimserliği Sovyet Devleti’nin neredeyse resmi doktrini haline getiren sol içindeki en kötü eğilimlerden gelmektedir.

Milan Kundera’nın bu konuyla ilgili Şaka adlı romanını size öneririm. Eski Sovyet bloğu döneminde geçen romanın karakterlerden biri “İyimserlik Halkın Afyonudur!” yazan bir kartpostal gönderir. Denetçiler kartpostalı okur ve bunun üzerine tutuklanarak parti liderleri tarafından sorgulanır. Ona birçok soru yöneltirler: “Sosyalizmin iyimserlik olmadan inşa edilebileceğine inanıyor musun?”, “İyimserlik hakkında ne düşünüyorsun?”, “Kendini bir iyimser olarak görüyor musun?”

Karakter kendini kartpostalın sadece bir şaka olduğunu söyleyerek savunur ama tabii ki bu hiçbir işe yaramaz. Karakterin tamamen kaçırdığı ve Kundera’nın da vurgulamak istediği nokta şudur: Totaliter rejimler için iyimserlik şaka değildir. İyimserlik bir gülme nedeni olamaz; ciddiye alınmalıdır; iyimserlik sorgulanmamalı ve dalga geçilmemelidir. Stalinizme göre kötümserler yenilgiyi kabul edenlerdi; sosyalist gelecek hakkında çok olumsuz, çok eleştirel ve çok karamsardılar. Kötümserlerin kamplara kapatılması ve ölmesi gerekmektedir.

Bütün bunları bir başka şekilde düşünün. Eğer “Kahrolsun Kötümserler” gibi bir slogan duyacak olursanız bunu kim söylerdi? Kapitalist egemen sınıf olabilirdi. Ama sol için bir akım da olabilirdi.

“Winnie the Pooh’daki eşek Eeyore’dan ders alabiliriz”

Peki ya Gramsci’nin fikri hakkında ne düşünüyorsunuz? Zekanın kötümserliği ve iradenin iyimserliği hakkında?

Evet, soldaki birçok kişi bu bağlamda Gramsci’ye başvurma eğiliminde. Kötümserlik ve iyimserliğin bir çeşit diyalektik birliği olduğuna inandıklarını ve ne kadar kötü şeyler ve zamanlar içinde olursak olalım eğer biz istersek herşey iyiye doğru değişecektir -iyimserlik irademiz bizi iyiye taşıyacaktır- sloganına sarıldıklarını düşünüyorum. Güzel fikir. Ama biliyorsunuz ki, 1920’lerin ortalarında Gramsci kötümserliğe karşı adında bir kısa makale yazdı. Ona göre kötümserlik belki de sosyalist hareketin karşılaştığı en ciddi tehlikeyi temsil ediyordu ve Partinin kötümserliğe karşı cephe alması gerekiyordu. Yine de aklında tam olarak ne olduğu pek net değildi. Ya da belki de netti; Solun bazı eğilimleri olarak yukarıda sözetmiştim.

Bu nedenledir ki Walter Benjamin gibi diğer Solcular, devrimcilerin kötümserliğin sağlıklı bir dozuna ihtiyaçları olduğunu savundular. Benjamin’e göre, egemen sınıfın iyimserliğine karşı temel bir kötümserlik kurmak, devrimci çalışmanın temelini oluşturur. Ancak aslında ben, iyimserlik kültürüne karşı devrimci bir kötümserlik üretiminden kaçınmamız gerektiğini düşünüyorum. Belki de yapılması gereken “iyimserlik-kötümserlik” ikilemini bütünüyle reddetmektir. Kapitalist kültürdeki bu iyimserlik eğiliminin sonuçlarından biri de dünyanın gerçekten iki gruba ayrılabileceğidir: İyimserler ve kötümserler. Ama aynı şey başka alanlarda da örneğin “içe dönük-dışa dönük” geçerli olabilir.

Bu daha sonra, bir grup ya da diğer bir grubun daha mutlu, daha başarılı olduğu gibi konular üzerine banal araştırmalara ve anket çalışmalarına dönüşür.

“Kötümserlik karşısında iyimserlik” durumunda, kötümserler kaybedenler, yenilenler, şikayet edip sızlananlar olarak sınıflandırılır. Ama belki de “iyimserlik-kötümserlik” sahte bir ikilemdir.

Belki de Winnie the Pooh’daki eşek Eeyore’dan ders alabiliriz. Eeyore, diğer karakterlerden daha eleştirel zihin geliştirmek için izole yaşama ihtiyaç duyan bir melankoliktir. Diğer karakterlerin hepsi farklı şekillerde iyimserdir ve genellikle çok aptaldır.

Eeyore sıklıkla kötümser görünür, ancak bu yorum “karamsarlığa karşı iyimserlik” ikilemini tekrar eder. Eeyore kötümser değildir; sadece eleştirel bir zihni ve melankolik bir mizacı birleştiren bir karakterdir. Aslında, onu melankoliye sürükleyen eleştirel zihnidir. Ancak melankolikliğin kötümserlikle aynı olmadığını hatırlamak önemlidir.

“Kemer sıkma -yeni barbarlık- sınıf savaşında yeni bir saldırının adı”

Tamam, ancak iyimserlik konusundaki referansım aklıma, 2017’de giderek daha baskın hale gelen “güvenlik ideolojisi” hakkında bir soru getirdi. Herhangi bir iyimserliğe girmeden bunun değişeceğini düşünüyor musunuz?

Bence hala iyimser bir şey söylememi umut ediyorsunuz. Biliyor musunuz, yüzlerce yıl önce Milton Keynes gibi siyasal iktisatçılar, teknolojinin gelişiminin belki de yüzyıl içerisinde haftada 15 saat çalışabilmemizi sağlayacak bir hızla ilerlediğini öngörüyorlardı.

Bu vizyon şu an neye benziyor? Bizi özgürlüğüne kavuşturmak yerine, teknoloji egemen sınıfın cebini astarlamak ve yeni katliam mekanizmaları tasarlamak için kullanılmaktadır. Zenginleşebileceğimiz bir döneme girmek yerine, yeni bir tür barbarlığa girmişiz gibi görünüyor. Belki de “kemer sıkma” yeni barbarlığın adıdır.

En aşina olduğum İngiltere’yi ele alırsam ve “kemer sıkma” başlığı altında yer alan değişikliklerin ayrıntılarından bazılarını anlatırsam bir fikir edinebilirsiniz. İngiltere’de çocukların yaklaşık yüzde 30’u yoksulluk içinde yaşıyor ve Mali Araştırmalar Enstitüsü gibi muhafazakâr gruplar bile önümüzdeki beş yıl içinde bu sayının artmasını bekliyor.

11 milyondan fazla insan resmi “asgari gelir standardı” altında yaşıyor. Bir milyondan fazla insan şimdi kendilerinin ve ailelerinin beslenmesini karşılayamadıkları için gıda bankalarına ücretsiz yiyecekler için bağımlı.

2007 yılından bu yana gerçek ücretler yüzde 10’dan fazla bir düşüş sergilerken, daha fazla insan yarı zamanlı ya da sabit süreli işlerde daha fazla saat çalışmak zorunda kalıyor. Aynı dönemde devlet tarafından sanat ve kültür yatırımları yaklaşık yüzde 20 oranında azaltıldı; otobüs seferleri yüzde 25 oranında azaltıldı; 4000 halk kütüphanesinin yaklaşık 350’si 2010’dan bu yana kapandı ve 2017’de de 100’ün üzerinde kapanma bekleniyor. Yetişkinlere yönelik sosyal bakım için ayrılmış bütçeden yaklaşık 4,6 milyar sterlin kesildi; evsiz insanlara, özel bakım ihtiyacı içindeki kişilere konut olanağı sunmayı amaçlayan ve kirada oturan yoksul kişiler için konutların yaşamaya uygunluğunu denetleyen konut hizmet bütçeleri yüzde 23 oranında kesildi; aynı dönemde evsiz olarak tanımlanan ailelerin sayısı yüzde 40’ın üzerine çıktı; kadınları aile içi şiddetten korumaya yardım eden 32 kadın sığınma evi kapandı.

Bu rakamlarla konuşmayı sürdürebilirim ve diğer Batı ülkelerini de bu örneklere dahil edebilirim ama size depresyona sürüklemek istemiyorum. Ya da belki kendimi depresyona sürüklemek istemiyorum. Kısacası “kemer sıkma” -yeni barbarlık- sınıf savaşında yeni bir saldırının adıdır.

“Dışkıya batan halk olacak”

Güvenlik konusuna geri dönersek, aşırı sağ bu kavram üzerinden yoluna devam edecek gibi görünüyor. Yani “kötümser” tahminlerin ötesine geçemiyoruz…

Güvenlikteki yeni gelişmeleri, sermayenin sınıf savaşı yürüttüğü yollarla ilişkilendireceğimiz konusunda ısrar ediyorum. Güvenlik ideolojisinin önümüzdeki yıllarda daha egemen hale gelip gelmeyeceğini sormak isterseniz, daha kötü bir şey yapıp önümüzdeki birkaç yıl içinde sınıf savaşının nasıl olacağını sorabilirsiniz. Ayrıca şunu da belirteyim: Aşırı sağdaki yeni gelişmeler “güvenlik” bayrağı altında gerçekleşecektir; bu da önümüzdeki yıllar için pek iç açıcı bir gösterge değil.

Bu doğrultuda, Bertolt Brecht’in Weimar Anayasası üzerine düşüncelerini hatırlamak için biraz zaman ayırabiliriz. Weimar Anayasasında Hitler’in iktidara gelişinin önünü açan çeşitli olağanüstü hal yetkileri bulunduğunu bilirsiniz. Brecht, Anayasa’nın “Halkı” temsil ettiğini, Anayasa aracılığıyla “Halkın” devlet ve egemen sınıf tarafından seferber edildiğini ama “Halk”, Halk gibi hareket etmeye çalıştığında şiddetle ezildiğini anlatan bir şiir yazdı. An itibariyle kendileri adına kullanılan olağanüstü hal yetkileri altında Türk halkının yaşadıkları göz önüne alındığında, okuyucularınıza bu şiiri gerçekten tavsiye ediyorum. Bir dizesinde Devlet “Halkı” çağırır fakat sonra etrafa bakıp dışkının içinde yatan bir şeyi fark eder. Dize şöyle devam ediyor: “Dışkıda yatan nedir? Dışkıda birşey yatıyor. Dışkının içinde ölümcül bir şekilde yatan bir şey var. Bu ne? Halk, dışkıya batmış olan şey bu.”

2017 ve sonrası için korkum şu: Güvenlik ve sermaye şimdi oldukları gibi beraber yürümeye devam ettiği sürece dışkıya batan en nihayetinde her zaman Halk olacak. (DÇ/EKN)

Deniz Çaba

Gazeteci. İzmir Life’da çalışıyor.

bia
Paylaş

Yorum yapın

Please enter your comment!
Please enter your name here