Anasayfa Haftanın Yazısı Meksika: Sub Marcos

Meksika: Sub Marcos

Paylaş

Silahını bacaklarının üstüne koymuştu. Bir elinde piposu vardı. Öbür elinde ses cihazını ağzına yakın tutuyordu. Soracaksınız zaten, ben hemen söylemeliyim, tabii ki maskesi vardı. Konuşmaya başladı.

Ateş böceklerini bilirsiniz. Daha doğrusu herkes bildiğini zanneder ama gerçekte çoğu kimse yakından görmemiştir. Ağustos böceği ile karıştırmayın; çok farklıdırlar. Çok çirkindirler aslında, tabii insan bakışıyla. Tıpkı onların estetiklerinde bizim çok çirkin olmamız gibi. Çok komik canlılarız. Düşünsenize, ayak denilen 2 çıkıntıyla ayakta durma çabasındaki dehşetli canlılar. Çirkinliğimizi ve komikliğimizi bir tarafa bırakıp ateş böceklerine dönersek, daha çok rahmetli Adile Naşit’in ‘Kovaladıkça kaçan ateş böceği misin’ şarkısını söylediği sahne akla gelir. Ülkenin son neşeli zamanlardandır o günler. O günlerden sonra gittikçe nalet bir yer oldu bu ülke. Keyif kahyalarının memleketi burası…

Chiapas’ta SubKumandan Marcos’la konuşuyorduk. Bizim eve gelmişti. Ev dediğim 3 metreye galiba 2 metre bir bambu kulübeydi. Damındaki aralıklardan gökyüzü parçaları görünüyor ve yağmur sadece yavaşlayıp içeri sızıyordu. Köşesinde yattığımız tahta kerevet vardı. –Bu kerevet kelimesine de bayılıyorum.– Bir kişilik yataktan daha dar dardı ama iki kişi için yeterli geliyordu. Ortasında kenarına çantayı astığımız bir direk vardı. Yerin bir karış üstünde iki taşın üstüne konulmuş bir tahta vardı. Misafire, SubKumandan Marcos’a orayı vermiştik. Biz yatağın kenarına tünemiştik.

Küçük bir ses kaydedicimiz vardı. İçine normal kasetlerden konuyordu. Yolda bir yerlerden almıştık. Çok ucuzdu ama en az 4-5 günlük yemek paramızdı. Yemek dediğimiz de mısır filan işte. Buraya gelmeden paramız o kadar yoktu ki büfelerden mısır alıp üstüne durmadan ketçap, mayonez sıkıp onu emiyor, bitince gene sıkıyorduk. Ketçap ve mayoneze para ödenmiyordu. Fakat sokaklardan ses toplamak için de ses cihazı gerekiyordu, sokakları anlatmak için. Şimdi ses cihazına SubKumandan Marcos konuşuyordu. Geceydi. Ay yoktu. Yerine binlerce yıldız doluşmuştu. Gökyüzü sanki aydınlık gibiydi. Ağustos böcekleri, gecenin içinden çığlık çığlık bağırıyorlardı.

Bir mum yaktık. Silahını bacaklarının üstüne koymuştu. Bir elinde piposu vardı. Öbür elinde ses cihazını ağzına yakın tutuyordu. Soracaksınız zaten, ben hemen söylemeliyim, tabii ki maskesi vardı. Konuşmaya başladı. Bir süre sonra ‘Ses kaydedicisini yere koysan ya’ dedik. Dağdaydık. Koydu. Rahat rahat pipo içerken bir yandan konuşuyordu. ‘… Şöyle açıklamaya çalışayım; biz aslında cevaplara sahip değiliz. Dünyanın her yerinden gelip bize sorular soruyorlar ama bizim cevaplarımız yok. Biz bir soru hareketiyiz. Bir soru soruyoruz, onun cevabını alıyoruz ve tekrar soru soruyoruz. Yani bir cevap bizi başka bir soruya taşıyor. Bu komünü anlayabilmek için bu dünyayı anlamak lazım. Çünkü burası bir Zapatista dünyası. Size nasıl başladığımızı anlatayım önce. Aslında bugünler benim doğum günüm, 15 yıl önce bu vakitler silahlı mücadeleye girişmek için dağlara çıktık ve ben bugünlerde doğdum. Biz burada yerlileri örgütlemeyi amaçlıyorduk ancak ilk geldiğimizde sadece karnımızı doyurmaya çalışıyorduk, avlanıyorduk, CIA’nın silahların nasıl kullanılacağı hakkındaki kitaplarını okuyorduk. Yalnızdık ve hiç kontağımız yoktu; kimse yoktu, sadece 15 kişiydik. Hatta onlar dağlarda nasıl yürüneceğini bilmediğim için benimle alay ediyorlardı. Sonra buradaki insanlarla karşılaştık ve her şeyi bu insanlardan öğrenmemiz gerektiğini anladık. Onların dillerini, ama sadece dillerini değil, onların ifade biçimini de. Maya dilinde insanlar karınları ağrıdığında “öleceğim” derler. Çünkü karınları ağrıdığında, canları yandığında, bunun kalpleri ile ilgili bir şey olduğunu düşünürler ve “kalbim ağrıyor, o zaman öleceğim” derler. Ve eğer siz bunu böyle anlamazsanız onların gerçekten ölecek kadar kötü olduklarını sanırsınız, gerçekten kalbi sıkıştı diye müdahale etmeye çalışırsınız…’*

SubKumandan Marcos’la iki saat kadar konuştuk. Ev sahibi olarak bir şey ikram edemiyorduk; zaten her şey komündeydi ve hiçbir şeyimiz yoktu. Komünde de zaten kara fasulye ve kahve vardı sadece ve mısır ekmeği. Marcos da zaten 15 yıldır bunları yiyordu. Buraya biz gelmeden önce kimse onun nerede olduğunu bilmiyordu ve kimse de görüşemiyordu. Her zamanki gibi öldü söylentisi vardı.

Arada bir ses cihazına bakıyordum. Mum ışığında ve pipo harlandığında kasetin döndüğünü görüyordum. Marcos gece gitti. Bir gün sonra yabancılar komününde hepimiz toplandık. Sesi dinlemek için bizim ucuz ama önemli ses cihazını ortaya koyduk. Sesi açtık. Her şeyi kaydetmişti. Yani bütün ağustos böceği çığlıklarını. Nasıl da bağırıyorlardı. Bu kaseti aylar sonra ancak defalarca ses yükselterek çözebildik.

Kovaladıkça filan kaçtıkları yoktu ateş böceklerinin…

* Metin Yeğin, Marcos’la 10 Gün, Öteki Yayınları.

 logo
Paylaş

Yorum yapın

Please enter your comment!
Please enter your name here