MURAT TÜRKER :Selanik Belgesel Festivali Artık Reşit

Paylaş

Midilli Adası’nın Anadolu’ya en yakın olduğu mıntıkaların birinde, Dikili’nin Bademli mahallesinden kısa bir mesafedeki Varia köyü, Yunanistan yakın tarihinin sanat hamiliği, sanat eleştirmenliği ve sanat yayımcılığı konusundaki en yetkin simalarından Stratis Eleftheriades‘in memleketi.

Picasso, Matisse, Miro, Chagall, Giacometti, Leger, Jan Gris, Le Corbusier, Rouault, Braque, Cartier Bresson, Tsarouchis, Ghikas, Venezis, Bonnard, Villon, Brassai gibi değerlerin yakın arkadaşı, Paris’te kendisine yakıştırılan lakabıyla Tériade, özellikle Verve dergisiyle sanat dünyasında çığır açmıştı.

Tesadüfen keşfettiği memleketlisi, naif ressam Theophilos Hatzimihail‘e destek olup dünya çapında tanınmasını sağladığı gibi Varia köyünde sanatçının adını taşıyıp eserlerinin sergilendiği bir müzenin açılmasını da mümkün kılmıştı.

18.Selanik Belgesel Festivali’nde gösterilmiş olan, Simos Korexenidis’in yönettiği Tériade, Yunanistan’ın içinden geçmekte olan krizin izlerini de yansıtmıyor değil: Fransız akademisinin madalyasıyla onurlandırılmış olan ünlü sanat insanının kendi adını taşıyan ve ahbaplarının hediye ettiği birbirinden değerli eserle dolu müze halindeki baba evi uzun süredir kapalı. Maddi imkânsızlıklar, siyasi çalkantılar ve bürokratik tıkanıklıkların kısa zamanda aşılıp, belgeselin verdiği ivmeyle müzenin tez vakitte açılması bekleniyor.

Adanın Kaz Dağı ve Assos’a bakan kıyılarındaki Sykaminia köyünün gündemi ise Türkiye’den halen gelmeye devam eden mülteciler. Kıyıya yaklaştıkları andan Makedonya sınırına varana kadar süren zorlu yolculuk boyunca kameraya alınmış göçmenler, benzer süreçlerden geçmiş olan İranlı yönetmen Morteza Jafari’nin empati dolu yaklaşımı sayesinde trajedilerini birebir yansıtıyorlar. Dreaming of Life (Hayatı Hayal Etmek) adlı belgesel festivalin mülteci filmlerine ayrılan bölümünde öne çıkarken, AB ülkelerinin konu hakkında ayrımcı uygulamalarına da dikkat çekiyor. Özellikle adalıların meseleyle baş etme konusundaki tüm çabalarına rağmen, Yunanistan ve Avrupa’nın yetersiz girişimleri durumu adeta bir çıkmaza sürüklüyor.

Ege’nin yıllarca kaçak avlanma şekilleriyle talan edilmesi dışında, AB’nin yasaları ve yetersiz yönetmeliklerinin kıskacında olan komşunun balıkçılık sektörü de ümitsizlik içinde kıvranıyor. Gün geçtikçe yok olan geleneksel balıkçı tekneleri yerini büyük çaplı gemilere bırakıyor, denizlerin kurtulmasında tek çare gibi görünen milli park şeklindeki koruma alanlarının yürürlüğe konmasında binbir türlü zorluk yaşanıyor. Omiros Evangelinos‘un Guardians of the Aegean (Ege’nin Bekçileri) adlı belgeselinde ünlü deniz adamı Jaques Cousteau‘nun oğlu Pierre-Yves‘in medyatik varlığına rağmen Santorini’de taraflar arasında varılan mutabakat bile bir türlü pratiğe dönüştürülemiyor.

İktidar sahibi kişilerin egosuna takılıp, iç çekişmeler ve çatışmalarla dolu Yunanistan tarihinin yansıması halindeki dinamiklere maruz kalan mitolojik Argo’nun replikası da payına düşeni alıyor. Volos kökenli olduğuna dair ipuçlarının değerlendirilmesi sonucunda, arkeolojik bilgilerden yola çıkıp geleneksel yollara mümkün olduğunca sadık kalınarak yerinde inşa edilen replika ilk darbeyi Türkiye’den yiyor. Temas kurulan bazı belediyeler Argonotların yüzyıllar sonra gerçekleşecek temsili ziyaretini misafir etmekten memnun olacaklarını bildirirken özellikle Doğu Karadeniz bölgesinden aynı tepki gelmiyor. Yunanistan hafızasına Bozkurtlar olarak kazınmış milliyetçi kesimlerin ahşap gemiyi ateşe vermeye dair tehditleri karşısında Türkiye Cumhuriyeti hükümeti olası saldırılar durumunda gerekebilecek korumayı sağlayamayacağını bildiriyor. Dolayısıyla Gürcistan’da sona ermesi gereken yolculuğun nihayi varış noktası Venedik olarak belirleniyor. Böylece yetişkin çağlarımın en güzel yazlarını geçirdiğim antik Kyzikos’un yanı başındaki Paşa Limanı ve çevresindeki adacıkları göreceğime dair hevesim kursağımda kalıyor.

Zaten 50 kişilik kürekçi ekibi ve kaptanın başına gelenler bununla da bitmiyor; karşılarına mütemadiyen engeller, zorluklar, sürprizler çıkıyor, sponsorlardan bazılarının ihaneti de cabası. Sonuçta yolculuk İthaka adasında sonuçlandırılıp Altın Post efsanesiyle Odysseia’nın füzyonu gerçekleştirilmiş oluyor. Derken projenin idealist ve inatçı organizatörlerinin yılmadığını görüyoruz: Truva atı misali bir yük gemisinin ambarında saklanan Argo, Çanakkale ve İstanbul Boğazından geçirilerek Batum’a varıyor ve muhtelif törenlerle onurlandırılıyor. Bu vesileyle Homeros’un İlyada’sı da kokteyle katılmış oluyor.

Oysa Volos’un başından beri Argo’ya destek veren belediye başkanı değişince bir müzede muhafaza edilmesi beklenen değerli ahşap gemi kentin limanında yıpratıcı şartlarla baş başa kalıyor.

Yönetmenliğini Stelios Efstathopoulos ile Susanne Bausinger‘in yaptığı  ve Selanik’teki seyirci ödüllerinden birini kazanan Argo Navis adlı belgesel son zamanlarda yüksek bütçeyle kotarılmış fiyakalı yapımlarından biri değil. Bausinger ödül töreninde, filmi çekerlerken Akdeniz’in günümüzde bir ölüm denizine dönüşmüş olmasının ağırlığını daima hissettiğini ifade etti. Dileğinin bu denizin iki yakayı ayıran değil de birleştiren bir unsur haline gelmesi olduğunu belirtti.

Argo Navis klişelerle dolu gibi görünse de beklenmeyen çeşitlilikteki olaylar zinciriyle mitoloji olarak aktarılan bir hikayenin günümüzde bile gerçek olabileceğini hissettiriyor.

Festivalle olgunlaşmak

Selanik’in ayrıksı belediye başkanı Yannis Boutaris de etkinliğin açılışında belgesel festivali sayesinde sinemanın bu dalına hayran olup, yıllar içinde nasıl uzmanlaştığını söyledi, kendi seçim kampanyasını işleyen bir belgeselin bile çekildiğini hatırlattı. Festivalin kurucusu Dimitris Eipides‘e, bu sene yöneticilik görevini bırakması vesilesiyle şükranlarını samimiyetle bildiren Boutaris iddialı bir takı markasının yüzü olarak tekrar gündem oluşturmayı başardı.

Selanik’te ilgi çeken yapımların arasında tabii ki İstanbul’un Rum Mimarları da vardı.  Dopdolu salonlarda gösterilen filmin tanıtımını yapmak, belgeselde ve aynı adlı sergide büyük emeği geçen, kendisi de İstanbullu Rum bir mimar olan Savvas Çilenis‘e düştü, çünkü son yıllarda gayet verimli çalışmış olan yönetmenGrigoris Oikonomidis, filmin birkaç ay önce İstiklal caddesindeki Yunanistan Kültür Merkezindeki gösteriminden kısa bir süre sonra aniden vefat etmişti.

Fipresci jürisinin başkanlığı pozisyonunda Melis Behlil‘i gördüğümüz festivalde, Kıbrıs hakkında Türkiye yapımı bir belgeselinin gösterilmesi de manidardı. Yönetmen Gürcan Keltek‘in ödüllü belgeselinin Selanik’teki varlığı, iki ülke arasındaki bir tabunun daha yavaş yavaş yıkılmakta olduğuna dair bir iyi niyet işareti.

Christos Georgiou‘nun The Sea Remains (Deniz Kalır) adlı belgeseli Kıbrıs’ın karanlık geçmişini irdelerken çok daha geleneksel ve popüler bir dil kullanmış olsa da Türkiye’de 1974 işgalinin tek taraflı olarak anlatılmasından mustarip olan bizlere, o yaz adada Rumlar’a olanlar hakkında somut izlenimler bıraktı.

Salonları tıklım tıklım dolduran bir diğer belgesel İstanbul’un Gözü oldu. Yönetmenler Binnur Karaevli ve Fatih Kaymak, Ara Güler‘i sadece fotoğrafarı aracılığıyla tanıyıp kendisi hakkındafazla bilgi sahibi olmayanlara somut bir fikir vermeyi başarmış gibiydi. Fakat insan birer klasik olan bazı kareler hakkında ustanın anılarını ayrıntılarıyla paylaşmak, görüntülenen İstanbul’un o andaki atmosferini daha fazla duyumsamak istiyor. Belgesele güncel bir sergiyle verilmeye çalışılan tempo, Ara Güler hakkında duygu ve düşüncelerini ifade eden bazı bilirkişiler, fotoğraf, gazetecilik ve kaybolan İstanbul konusundaki beklentilerimi karşılamaktan uzak kaldı.

Mübadele gibi ağır bir meseleyi işleyen Shadow on the Soul (Ruhtaki Gölge) adlı belgesel de, konu hakkında şimdiye kadar çekilmiş benzer yapımlardan pek farklı değildi. Türkiye’de Lozan Mübadilleri Derneği üyelerine de söz hakkı tanıyan yönetmenler Dimitris Pliagkos ile Marios Plyzogopoulos mikrofonu uzattıkları bu kişileri pek rahat ettirmişe benzemiyorlardı. Değeri tartışılmaz Cengiz Onural‘ın imzasını taşıyan belgeselin müzikleri bazı anlarda agresifçe kulağı tırmaladığı gibi çoğu televizyon dizisinde inceden inceye insanın içini kıyan tınıları hatırlatıyordu.

Yunanistan’da sağcı geleneğin kökleri

 

İkinci Dünya Savaşındaki Alman işgali sırasında mücadele etmiş, direnişe aktif olarak katılan koca, oğul, akraba veya tanıdıklarına yardımcı olmuş kadınlar, harpten hemen sonra patlayan Yunanistan iç savaşı sırasında tutuklanmış, önce Sakız, sonra Trikeri, son olarak da Makronissos adasına topluca sürülmüşlerdi. Tarihte örneği görülmemiş şekilde, kahraman ilan edilmesi gereken bu kadınlar yıllar boyunca zulüm gördü, işkenceye maruz bırakıldı, o ızdıraplı günlerin izlerini hayatları boyunca taşıdı. Ne de olsaChurchill‘in yönetimindeki İngiltere ve ABD hükümeti güçlenmiş olan sosyalist hareketi bir tehdit olarak algılamıştı; ülkenin iç işlerine müdahale ederek ülkede onyıllar boyunca sürecek sağcı yönetim ve baskı rejimlerine yol açmış oldular.

Anneannesi hakkında evde hiç konuşulamayan, iç savaş dönemindeki benzer sırları ortaya çıkarmak üzere yola çıkan Stavroula Toska ünlü aktris Olympia Dukakis’in tavsiyesiyle mevzubahis kadınların bir zeytin ağacının altına gömülmüş ve yıllar sonra bulunmuş günlüklerini okuyor ve belgeseli çekmeye soyunuyor. Selanik prömiyerinde salonda bulunan bazı tarihçilerin eleştirilerine cevap vermek zorunda kalmış olsa da Toska, ülkede unutturulmaya çalışılan ve yeni nesillerin kesinlikle haberdar olmadığı bir gerçeği daha açığa çıkarma misyonunu başarıyla gerçekleştiriyor. Beneath the Olive Tree (Zeytin Ağacının Altında) adlı belgeselin çekimi sürereken, başvurduğu tüm politikacıların arasında sadece Çipras’ın 2011 yılında kendisiyle görüşmeyi kabul ettiğini görüyoruz. Her ne kadar şimdi başbakan olan siyasetçinin görüntüsü perdeye yansırken salonda homurdanmalar ve gülüşmeler olduysa da, milli eğitim müfredatında izine rastlanmayan bu önemli kesitin okul kitaplarında yer alması ümitle bekleniyor.

Bu duruma bakılırsa Altın Şafak partisinin, Yunanistan’daki Nazi gaddarlığını inkâr edercesine faşist duruşunu açıkça sürdürmesi sürpriz sayılmaz. Yönetmen Angélique Kourounis şu ana kadar bildiklerimizden çok da farklı bilgi ve dinamikler aktarmasa da aşırı sağcı parti üyeleriyle uzun zaman geçirerek filmin gerginliğini artırıyor. Bir ara açık unutulan bir mikrofon sayesinde bir yöneticinin kendilerinden olmayan gazetecilerin yanında konuşulması ve konuşulmaması gereken konuları, kullanılması uygun olan veya olmayan kelimeleri dikte ettiğini de duyuyoruz.

Golden Dawn: A Personal Affair (Altın Şafak: Kişisel Bir Mesele) çekilirken yönetmen tabii ki kocasının Yahudi, bir oğlunun gey, diğer oğlunun anarşist olduğunu, kendisinin de hem solcu bir feminist, hem de göçmen bir ailenin kızı olduğunu faşistlerle paylaşmıyor. Belgeselde ayrıca kimseyi şaşırtmayan biçimde Altın Şafak partisinin güvenlik kuvvetleri ve derin devletle ilişkisi ifşa ediliyor, polisin müdahalelerinde ne kadar taraflı olduğu gözden kaçmıyor.

İşçi hakları

Naomi Klein’ın son kitabına dayanarak eşinin çektiği This Changes Everything (İşte Bu Herşeyi Değiştirir) İstanbul !f’te de gösterilmiş, Canadalı yazar belgeselde Selanik’teki VIO.ME fabrikasına yaptığı ziyaret ve konuşma sırasında görüntülenmişti. Patronların eskisine göre daha az kâr getirdiği için kapatmaya karar verdiği müesseseye işçiler sahip olmuş ve doğal ürünler pazarlayarak kapitalizmin acımasız çarklarına kendilerini kaptırmadan ayakta kalmaya karar vermişlerdi. Apostolos Karakasis’in çektiği Next Stop: Utopia (Bir Sonraki Durak: Ütopya) adlı belgesel fabrika çalışanlarının ülkülerinde pek de başarılı olamadıklarını gösteriyor, fakat salon Çipras’ın görüntüsüne tepkide yine geri durmuyor: Toy politikacı hazırlıksız yakalandığı ilk karelerde alçak sesle konuşup açık vermemeye çalışırken, fabrika ziyaretinin sonunda dersini çalışmış çalışkan bir öğrencinin kadansıyla otoritenin sesine muhtaç olanları bir robot gibi ikna etmeye girişiyor.

18.Selanik Belgesel Festivalinden bir diğer işçi filmini Türkiye’deki ilgili etkinliklerde mutlaka görmek isterim. 1914 yılında ABD’deki erken kapitalizmin kölelik seviyesinde çalıştırıp sömürdüğü Colorado’daki kömür madenlerindeki işçiler hoşnutsuzluklarını ifade etmiş, patron Rockefeller‘in görevlendirdiği silahlı ekipler dehşet saçmıştı. Ludlow Katliamı olarak ülkenin tarihine yazılan kanlı sayfada Osmanlıya karşı bağımsızlık savaşından yeni çıkmış sayılan Giritli Yunanlıların silaha sarılıp gerilla gibi mücadele etmesi çok sonra elde edilecek bazı hakların yolunu açacaktı.

Her ne kadar geleneksel belgesel dilini kullanıyor olsa da yönetmenLeonidas Vardaros zengin arşiv görüntüleri sayesinde binbir türlü sefalet ve madenci hastalıklarıyla cebelleşip hayatta kalmayı başaran güçlü insanlarla bizi tanıştırıyor, sendikacılığın temelini oluşturan mücadelenin ağır bedelini bir kez daha hatırlatıyor. Festivalden ödülle çıkan LUDLOW, Greek Americans in the Colorado Coal War (LUDLOW, Colorado Kömür Savaşında Grek Amerikalılar) emek sömürüsüne ve sınıflar arasındaki eşitsizliğe karşı sürdürülen direnişin en etkileyici belgelerinden biri, Vardaros’a helal olsun! (MT/YY)

Festivalin sonuçlarına buradan ulaşabilirsiniz.

Bia
Paylaş

Yorum yapın

Please enter your comment!
Please enter your name here