Anasayfa Köşe Yazıları Naci Sönmez : İnadına birleşik demokratik mücadele.

Naci Sönmez : İnadına birleşik demokratik mücadele.

Paylaş

Son siyasal gelişmeler üzerine

3 yıl aradan sonra, yeniden silahların konuştuğu, her gün 3-5 insanımızın öldüğü ve içimizi karartan haberlerle kontrollü/kontrolsüz ülkemize özgü bir iç savaşın yaşandığı bir döneme girmiş bulunuyoruz. Son yıllarda, asla konuşulmaz dediğimiz şeyler konuşulmaya başlanmış, asla olmaz denen şeylerin olabildiği bir süreci yaşamıştık.

Türkiye Cumhuriyeti devleti, tarihten taşıdığı sorunları ele almaya, hatta bu sorunları sorunun taraflarıyla müzakere ederek konuşmaya başlayacağını bütün bir topluma açıktan deklere etmişti. Adına kiminin çözüm süreci dediği, kiminin barış süreci, kimin kardeşlik projesi dediği bir süreci bütün bir toplumun gözleri önünde yaşadık.

4-naci-sönmez-yeşiller-ve-sol-gelecek-eş-sözcüsü

Yıllardır taleplerini silahlı mücadele yoluyla ifade etmiş ve bunun için büyük bedeller ödeyerek mücadele yürütmüş Kürt hareketi ve onun lideri, 2012 Newroz’un da, yeni dönemi o önemli ve tarihsel deklarasyonla kamuoyuna ilan etmişti.

Bu ülke topraklarında, çatışma yıllarının yaratmış olmuş derin yarılmalar vardı ve bu sürecin deklere edildiği kadar kolay olmadığı/olamayacağı herkesçe bilinmekteydi. Elbette Dünyanın başka ülkelerindeki örneklerden yararlanılması gerektiği kadar, kendi coğrafyamızın ve yaşanmışlıklarımızın da deneyimlerinden kimi sonuçlar çıkararak yol almak gerekecekti.

Uzun yıllara yayılan geride kalmış savaşın, Türkiye toplumunda yaratmış olduğu algıları kırmak, bu algıları tartışma konusu ederken, yeni dönemin barış ve bir arada yaşama dair algılarını derinleştirmek o kadar kolay değildi. İçine girilen sürecin keskin virajları olacak ve bu virajlarda keskin gelgitler yaşanacaktı.

Sürece devlet tarafından dahil olan AKP, gerek tek başına iktidar olması gerekse bu ve benzer reform içerikli politik çıkışlarına bağlı sahip olduğu toplumsal destek açısından kimi avantajlara sahipti. Bu avantajlarına bağlı hareket etmesi ve sürece sadık kalması halinde aşılamayacak engel, atılamayacak adım yoktu. Ancak AKP’nin avantajlarına karşın, dezavantajlı olduğu yanları da vardı. Tehlike burada çıkabilirdi ki, bugünde esasen yaşananlar bunun sonucudur.

AKP milliyetçi/muhafazakar bir kitle tabanına ayak basmaktaydı. Bu kitleler içerisinde Kürt sorununun çözümü dahil, bir çok eşitlikçi ve özgürlükçü demokratik adımların atılmasında, geçmiş geleneksel itirazların ortaya çıkması kaçınılmazdı. Bir yandan da AKP’nin kendi renginde bir sistem inşa etmesi, inşa ettiği bu sistemin ve giderek artan toplumsal desteğin yaratmış olduğu güç zehirlenmesi sonucu, sürecin başındaki hedeflerinden sapması kaçınılmaz olabilirdi.

AKP’nin bu uzun yıllara dayanan iktidarı ile giderek daha otoriter bir sürece adım atması, bunun toplumda yarattığı gerilim dinamikleri ve kutuplaşma eğilimleri, zaman içinde AKP’yi, daha baskıcı ve otoriter bir yönetim anlayışına sevk etti. Gezi ile ortaya çıkan AKP karşısında ki büyük itiraza ve sonrasındaki yaşananlara bakacak olursak, AKP bu dönem itibarıyla daha çok iktidarının geleceği ile ilgili kaygıya düşmüş ve bütün politikasını iktidarını koruma yönünde tahkim etmiştir. Uzun iktidar serüvenindeki, yolsuzluk dosyaları, cemaatle yol ayrımına düşmesi de gittikçe daha otoriter ve baskıcı bir yönelime girmesini gerektirdi.

Son yıllarda, toplumsal muhalefetin hiçbir rengine, hiçbir itirazına tahammül gösterilmeyerek, baskı ve zor yoluyla etkisiz kılma girişimlerini çok fazlasıyla yaşadık. Basın üzerinde, demokratik kitle örgütleri üzerinde, gençler üzerinde kurduğu baskıcı uygulamaların sonucunda, iktidar partisi toplumsal gerilimin ve kutuplaşmanın ateşleyicisi olmuştur. Bu baskı ve sindirme politikaları, her türlü muhalefetin gözaltılarla, tutuklamalarla ve hukuksuz yargılama süreçleriyle sindirilmeye çalışılmasıyla devam ettirildi.

Aslında AKP’nin tamda gelecek kaygısı ve iktidarını kaybetme ihtimali çözüm sürecinde ki hedeflerinden sapmasını beraberinde getirmiştir. Kendi özel gündeminin dışında birde AKP ve lideri Erdoğan açısından dış politikada da açmazlar bu dönemde oluşmuştu. Ortadoğu’da son yıllarda Türkiye AKP iktidarıyla birlikte büyük hayaller kurmuş ve bunu gerçekleştirmek için komşu ülkelerdeki çatışmaların, ihtilafların tarafı olarak hareket etmiştir. Dış politikada da geleneksel çizgisinin istikametinde, bölgede ki, kimlik ve mezhep meselelerinde açıktan taraf olarak, adeta bölgede dostu az düşmanı çok olan bir ülke haline gelinmesine neden olunmuştur.

Bugün gelinen aşama itibarıyla, esasen ne devlet ne de Kürt hareketi, 2012 yılında ki pozisyonlarında değiller. Bu 3 yıl içerisinde, hem Türkiye’nin hem uluslararası güçlerin, bölge politikalarını yeniden gözden geçirmelerine neden olacak, bölgede önemli değişiklikler meydana gelmiştir. Kürt hareketi de bu dönemde özellikle, Kobane, Rojava hattında ki gelişmelere bağlı olarak daha bölgesel meselelerin içinde pozisyon almış ve Irak, İran, Suriye ve Türkiye’den oluşan büyük bir coğrafyada önemli bir siyasal aktör haline gelmiştir. IŞİD ile mücadele açısından, uluslararası bir politikanın da görmezden gelemeyeceği bir pozisyona da kavuşan Kürt hareketi içinde bu dönem kimi politika değişikliklerini beraberinde getirmektedir.

Bugün iç siyasette ortaya çıkan bu yeni durumu, bölgesel meselelerden bağımsız ele almamız yanlış olacaktır. Bölge politikalarında, AKP iktidarı ile Kürt hareketinin iki farklı stratejinin tarafı olmaları, içeride çözüm sürecini ve bugüne kadar iç siyasetin belirleyenlerini etkilemiş ve özellikle 7 Haziran seçimleri sonrası farklı bir siyasi ortama girilmesine neden olmuştur.

Aslında bu farklılaşmaların ve gerek bölgesel politikalarda gerekse iç siyasetteki farklı yaklaşımların gerilim unsurları seçimlerden önce uç vermeye başlamıştı. Türkiye’de Kürtlerle savaşı sonlandırmayı ve siyasi yoldan bu sorunu çözmeyi topluma vaat etmiş olan AKP, bölgede güçlenmekte olan ve Suriye’de ki merkezi yönetimin denetim alanı dışına çıkmış Türkiye’nin sınır bölgelerinde ki önemli yerleşim yerlerinin Suriyeli Kürtlerin denetimine geçmesinden rahatsızlık duymuştur. Özellikle IŞİD ile mücadele sonucu uluslararası güçlerinde o bölgede Kürtlerle stratejik işbirliği yapması, AKP yönetimini ve Türkiye Cumhuriyeti devletini oldukça tedirgin etmiştir.

Bunun sinyalleri seçimlerden çok önce verilmiş, içeride çözüm süreci sekter hükümet politikalarının devreye sokulmasıyla savsaklanmış, adım atılmayarak özellikle kilitlenmişti. Dolmabahçe mutabakatı etrafında, hükümetten farklı eğilimler gösteren Cumhurbaşkanının çıkışları bu savsaklama ve süreci kilitlemenin göstergeleri olmuştur.

Bu süreçte, özellikle silahların konuşmadığı dönemde, Öcalan’ın silahlı mücadele döneminin bittiğine ve demokratik siyasete ve Türkiye’nin demokratikleştirilmesine dönük mücadelenin güçlendirilmesine dönük hamleleri, toplumun her kesiminde büyük ilgi uyandırmıştır. Aslında Türkiye demokratikleşmeden Kürt sorunun da kalıcı bir şekilde çözümünün mümkün olamayacağını anlatan bu siyasi yol haritası, Türkiye’nin sol güçleri açısından da yeni bir döneme girildiğini göstermiştir.

HDK/HDP bu dönemin ruhuna uygun bir şekilde ortaya çıkmış ve solun değişik kesimlerini, inanç kesimlerini bir araya getirerek ve kimlik meselelerini Türkiye’nin emek meseleleriyle, sınıfsal meseleleriyle buluşturmuştur. İnsan haklarını, doğanın haklarını, hukukun üstünlüğünü, katılımcı demokrasiyi ve eşitlikçi, özgürlükçü, ekolojik ve demokratik bir Türkiye’yi birlikte kazanabilme iddiası bu dönemde mümkün kılınabilir umudu hızla toplumun derinliklerine yayılmıştır.

Özellikle Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ortaya konulan performans, yeni yaşam çağrısının toplumda bulduğu karşılık çok önemli olmuştur. Uzun yıllardır, demokratik muhalefetin umut ettiği birleşik ve demokratik mücadelenin olanakları bu dönemde kendisini göstermiştir. HDP etrafındaki enerji, HDP bileşenlerinin gücünün ötesinde bir etkinin oluşmaya başladığına işaret etmekteydi. Solun ve bu birleşik mücadelenin katılımcısı örgütlerin toplamından daha büyük bir sonuç 7 Haziran seçim sonuçlarıyla ortaya çıkmıştır.

“Seni Başkan yaptırmayacağız” sözü esasen, “artık bizde varız ve Türkiye’nin demokrasisini kazanmaya ve sorunlarımızı çözmeye geliyoruz” iddiasını içinde taşıyordu ki, esas korkulan buydu. HDP 13 yıllık AKP’nin tek başına iktidarına son vermişti. Sadece bununla kalmamış, parlamentoya 80 vekil sokarak, yeni dönemin en önemli muhalefet dinamiği olarak ortaya çıkmıştı. HDP daha önceki dönemlerden farklı olarak, Kürt sorunun çözümü ile, yoksullukla mücadelenin, ekolojik yıkıma karşı mücadelenin birlikte sürdürülmesi gerektiği üzerine güçlü cümleler kurdu. Türkiye’nin hiçbir sorununda birbirine hiyerarşi kurmadan ifade edebildiği ölçüde, toplumun değişik kesimlerinden oy alabilmeyi başardı.

Elbette HDP bir açıdan da, bugüne kadar olmadığı kadar bir Kürt Partisi olarak bu döneme damga vurdu. Bugüne kadar Kürtlerin en çok oy verdiği bir parti ile karşı karşıya kaldık. Ama aynı zamanda HDP bir o kadar da, Türkiye’nin farklı toplumsal muhalefet kesimlerinin de büyük bir umut bağladığı bir parti oldu. Türkiye’nin her yerinden oy aldı, her kesiminden destek gördü. Aslında bugüne kadar Kürt siyasetinin öznesi olduğu partilerden daha çok Kürt seçmenin HDP’ye oy vermiş olması da, HDP’nin bu yeni ve birleşik siyasetinin sonucuydu. Yani HDP’nin sadece Kürt Partisi olmadığını, Türkiye’nin Partisi olduğunu bu geride kalan süreçte iyi anlatabilmiş olmasıydı.

7 Haziran seçimleri ile HDP’nin bu başarısı ve güçlü siyaseti iktidar blokunu korkutmuştur. Devletin AKP hükümeti eliyle devreye soktuğu yeniden savaş politikaları esas olarak, HDP’yi bir Kürt siyasetine ittirmek ve esas olarak Kürt sorunu etrafında siyaset yapmak zorunda bırakmaktır. HDP etrafında bir araya gelmiş güçlerin etkin bir siyasi güç olması ve HDP etrafında oluşan bu yeni umudun büyümesi istenmemektedir. Bölgesel politikalar açısından da iç siyaset açısından da bu umut vadeden politik birlikteliğin dağıtılması, eritilmesi hedeflenmektedir.

Burada Kürt hareketinin de kendisini AKP’nin sıkıştırmaya çalıştığı alana sınırlamaması çok önemliydi. Ancak şu ana kadar Kürt hareketinin politikalarına baktığımız da iktidarın hamlesini bozacak bir politik strateji kurmadığını görüyoruz. Elbette Kürt hareketinin gerek bölgesel politikalar açısından gerekse iç siyaset açısından kendi gündemine dönmesi kendi takdirinde olan bir şeydir. Kendince bu konuda haklı gerekçeleri olduğu da kabul edilebilir. Bu konuda ortaya koyacağı politikalara karşı olunamayacağının da altını çizmek isterim.

Ama esas olarak bu dönemin birleşik mücadelesinin bu düzlemde kurulabilmesinin doğru olmayacağını da ifade etmek isterim. Zaten son günlerde bölgeden aldığımız haberler de buna işaret etmektedir. Öz yönetim tartışmalarına bağlı olarak, kimi il ve ilçelerde ilan edilmeye başlanan özerklik ilanları da Kürt hareketinin yeni bir siyasi değişiklik içerisine girdiğini göstermektedir. Süreç böyle devam eder, İktidar savaş politikalardan dönmez, Kürt hareketi de bu savaş politikasına karşı öz savunma başlığı altında karşı savaş politikasıyla yanıt vermeye kararlı bir şekilde devam ederse, ülkenin bir bölgesi için ayrılık konuşulur olur. Bu durumda da HDP etrafında yapılan yığınak açısından, kurulan dilin ve topluma verilen mesajın geçersiz hale gelmesi sağlanmış olur ki, bu durumda bambaşka bir döneme girer ve o dönemin yeni durumunu tartışıyor oluruz.

Bu politik yönelim bambaşka bir dönemin içine girildiğini/girdiğimizi göstermektedir. Böylesi bir süreçte HDP’nin eski iddialarıyla yol alması güçtür. Bu zorlansa bile bunun mümkün olacağı gerçeklikle karşı karşıya olmadığımızı ifade etmek isterim. HDP ile amaçlanan yeni ve güçlü bir birleşik mücadele bu süreçte yara almıştır ve böyle giderse, bu sürece bir yerde başka türlü bir müdahale olmazsa HDP’yi başka bir tartışmanın beklemesi kaçınılmazdır.

İktidar bloğu açısından HDP’nin seçimlerdeki başarısına vesile olan vizyonundan uzaklaşması hedeflenmektedir. Bizim açımızdan ise HDP’nin bu başarıya vesile olan vizyonunun zarar görmesini engellemek önemli olmalıdır. Bu şartlarda gidilecek bir erken seçimde, bu anlamda HDP’yi ve Kürt siyasetini ve toplamda hepimizi önemli bir sınav beklemektedir. Kürt hareketinin HDP’nin işini zorlaştırmayan hatta tek taraflı ateşkes ilanı dahil bazı adımları atması ve bunu gündem yapması zorunludur.

Bu süreçte barış politikaları esas alınmalı ve AKP’nin bölgesel politikalarına ve iç siyasette ki hukuk tanımaz fiili sistem değişikliğini topluma kabul ettirmeye çalışan fütursuz yürüyüşüne dur denmesini gerektiren politikalar devreye sokulmalıdır. Çatışmaların sonlandırılmadığı, şiddetin geriletilemediği ve her gün cenazelerin kaldırılmasının sonlandırılamadığı bir süreçte HDP’nin topluma deklere ettiği yeni Türkiye mümkün değildir.

İnadına barış, inadına bir arada yaşam, inadına birleşik demokratik mücadele.

Naci Sönmez

 

 

Paylaş

Yorum yapın

Please enter your comment!
Please enter your name here