Anasayfa Demokratik Emek Meclisi Naci Sönmez : Sözün bittiği yerdeyiz!

Naci Sönmez : Sözün bittiği yerdeyiz!

Paylaş

 

Bütün bir Dünya’nın demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü konularında, doğal sınırlarını zorlamaya başladıkları, artık birey hak ve özgürlüklerinden, kolektif haklara kadar birçok alanda, geçmiş burjuva demokrasisinin kazanımlarıyla yetinmedikleri bu yeni yüzyılda, Türkiye’de ki fotoğrafa bakınca, biz başka bir gezegende mi yaşıyoruz sorusunu kendimize sormadan yapamadığımızı düşünüyorum.

20.yüzyılın başlarında ve devamında ki yeniden paylaşım dönemlerinde, deyim yerindeyse cetvel tutarak oluşturulmuş olan Ortadoğu haritasının üzerinde, yeni bir paylaşımın içinde olduğumuz bir dönemi yaşıyoruz. En kadim sorunları içinde barındıran bu bölgede, bölge halkları ötelenmiş, üzeri baskı ve diktatörlük rejimleri ile kapatılmış olan sorunlarının çözümü için büyük bir boğazlaşma içindeler.

Türkiye’nin bundan etkilenmesi kadar doğal olan başka bir şey yoktur. Zamanında oluşturulmuş olan haritaların olumlu olumsuz sonuçlarını yaşamak zorunda olduğumuz bir ülkeyiz. Özellikle de bu coğrafyada Kürtlere yönelik dışlama ve asimile etme politikalarının derinleştiği bir ülkedir Türkiye.

Yıllardır bu coğrafyada Kürtleri yok sayarak ve oluşturmakta olduğumuz ulus devletin içinde eriterek, büyük acılar yaşanmasına neden olduk. Zamanında ve gerekli koşullar varken çözmekte isteksiz olununca, yıllar sonra bu sorun memleketin en önemli sorunu olarak karşımıza çıktı.

Cumhuriyet tarihi boyunca, Kürtlerin isyanlarını, doğal taleplerini yok sayarak bastırmaya ve sindirmeye çalıştık. Tıpkı, Ermenilerin, Rumların Türkleştirilmesi amacıyla neler yapmışsak, Kürt sorununda aynı zihniyetle yol almaya çalıştık. Son Kürt isyanında, bu konuda tarihsel olarak uyguladığımız yöntemlerle sonuç alınamayacağını anladığımızda, acaba konuşarak, müzakere ederek çözebilir miyiz diye düşündük, ancak bu konuda da görüyoruz ki iyi bir sınav veremedik.

Bu geçmiş tarih üzerine çok yazıldı, çok konuşuldu, halı hazırda da yazılıp, konuşulmaktadır. Artık, sözün bittiği, sözün kar etmediği bir yerdeyiz. Bugüne nasıl gelindi? Savaşı devlet, AKP iktidarı başlattı da, PKK buna savaşla karşılık vermeli miydi? HDP gibi gerçek varken ve bu gerçeklik, sorunu halkların konuşacağı zemin yaratmışken, buna tanınan şans elinin tersiyle itilmiş midir? Bu ve benzer birçok soru hala orta yerde durmakta, tartışılmakta ve bu konularda farklı yaklaşımlar anlamlarını elbette korumaktadır.

Tüm bu ve benzer başlıklar etrafında, doğru zamanda ve doğru koşullarda elbette bizim de görüşlerimiz ve öngörülerimiz olmuştur. Yeri geldiğinde ve kayda değer görülmesi halinde işe yarayacağını düşündüğümüz eşiklerde, bu konularda yeteri ölçüde cümleler kurmaya çalıştığımızı, artık Türkiye’nin demokratikleştirilmesi meselesinin içinde, tüm bu kadim sorunların, bir arada yaşamı esas alan, barış siyasetini stratejik gören ve demokratik siyasetin güçlü kılınmasını amaçlayan bir anlayışla, birleşik bir mücadele ile başarılabileceğine ilişkin görüşlerimizi ifade etmeye çalıştığımızı anımsıyorum.

Bundan sonraki aşamada da elbette tüm bu konular da, istenmesi ve gerekli görülmesi halinde, süreç analizi ve değerlendirmesi bağlamında sözümüz olacaktır, olmaya devam edecektir. Ancak bugün tüm bunların anlamsızlaştığı ve canımızın yandığı bir süreçteyiz.

Bir ülke düşünün ki, askeri darbe koşullarında dahi görülmemiş, yaşanmamış ölçekte, halkı ile karşı karşıya gelmiş bir durumdadır. Günlerce süren sokağa çıkma yasakları, birçok yerde oluşturulmuş özel güvenlik bölgeleri, sayısız generalin ve binlerce askerin, tanklarla, helikopterlerle, savaş uçaklarıyla kuşatılmış kentler.

Kardeşlerimiz ve vatandaşlarımız diye yere göğe sığdırılamayan Kürt yurttaşlara karşı, 21.yüzyılın ilk çeyreğinde reva görülen hayatlar. Kürt illerinde yaşanan çatışmaların ağırlığından uzaklaşmaya çalışan ve kendi ülkesinde mülteci durumuna düşürülen insanlar. Bu kentlerde devletin ağır silahlarına karşı, kendimi ve geleceğimi savunuyorum diyerek büyük bir direniş gösteren Kürt gençleri.

Bütün bunlar bu yüzyılın başında, demokrasisi ile övünen ve Ortadoğu’ya model ülke olacağız diye böbürlenen Türkiye’de yaşanmaktadır. Kentler tanınmaz hale gelmiştir. Bölge halkının değerlerine, mezarlıklarına bile bombalar yağdırılmıştır. İbadet ettikleri camiler tanınmaz hale getirilmiş, kimin bu camilere zarar verdiği tartışması yürütülmektedir.

Bu sorunu çözmek gibi sorumlulukları olanlar, her gün ana akım medyadan, kin ve nefret içinde bağırıp çağırmaktadırlar. Son bir terörist kalıncaya kadar bu mücadeleye devam edeceğiz, yok edeceğiz demektedirler. Bu sözlerin çok tanıdık olması, bizim tarihsel bir gerçekliğimizin başka bir düzlemde yeniden devreye sokulduğunu göstermektedir.

Elbette devletin bu resmi refleksini biliyoruz. Burada esas sorunumuz, bu kadar vahim gelişmeler, bu yüzyılda ülkemizde yaşanıyorken, ülkemizin bir başka yakasında, batısındaki bu sessizliği nasıl açıklayacağız. Bunu sadece duyarsızlık, körleşme ve sağırlaşma olarak adlandırmamız mümkün mü?

Bence sorun basitçe böyle açıklanamaz ve açıklanmamalıdır. Meseleyi daha objektif ve somut gerçeklikler üzerinden değerlendirmemiz gerekmektedir. Daha birkaç ay önce, Kürt meselesinde ve çözümünde kulağını Kürt siyasal hareketine dikmiş olan, gelişmeleri cesaretlendiren 7 Haziran seçim sonuçlarına vesile olan bir toplumdan bahsediyoruz.

Dönemsel farklılıkları ve yaşanmakta olanları görmeden, bütün bir toplumu itham etmek kolaycılık olur diye düşünmekteyim. İnsanlar vicdanlarında açıklama kolaylığı gördüklerinde hızla harekete geçmekteler, vicdanlarında açıklamakta zorlandıkları konularda ise tersine büyük bir sessizliğe gömülmektedirler.

Düşünebiliyor musunuz, bu ülkede, yılların gazetesi Cumhuriyet’in Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar ve Erdem Gül gibi gazeteciler tutuklanabiliyor ve bunun karşısında sokaklara yansıyan tepkiler çok cılız kalabiliyor. Toplumun ne büyük bir korku içine hapsedildiğini ve gelecekte olabileceklerle ilgili olarak ne büyük bir umutsuzluğa sahip olunduğunu bu gerçekten doğru bile görebiliriz.

İnsanlar kendilerini savunmasız, güvencesiz ve güçsüz hissetmektedirler. Kendilerini bu yaşananları değiştirebilecek bir güçte görmemektedirler. Yaşananlar karşısında, toplumu ikna edecek daha meşru ve haklı, anlatılabilir, sahiplenilebilir bir mücadele beklemektedirler.

Bugün Kürt halkına yapılmakta olanı, toplumun birçoğu kaygı içinde izlemekte ve onaylamamaktadır. Bu sorunun çözümünde daha demokratik yollar bulmak mümkünken, şu anda devreye sokulan savaş eksenli devlet politikasına karşı durmaktadırlar. Ancak bunu değiştirecek olanın, devletin bu gözü dönmüş siyasetini geriletecek olanın, yine saldırılara maruz kalanların bulacağı bir meşru yol olmalıydı diye düşünmektedirler.

Bu anlamda, bu ülkede uzun yıllardır demokrasi ve özgürlük mücadelesi veren bizlere büyük görev düşmektedir. Kendi iç dünyamızın dışındakileri anlamaya, onları bu kısır döngüden çıkış yolu bulmaya çalışırken, tartışmalarımızın ortağı yapmaya ihtiyacımız var diye biraz düşünmek gerekir. HDP böylesi bir zemindi aslında. İnsanların beklentilerinin ve umut ettiklerinin dile geldiği bir zemindi. Bu başarılabildiği ölçüde karşılık bulmakta ve toplumun farklı kesimlerinden olumlu sözler duyulmaktaydı.

Bu işlevin yitirilmeye başlanmasıyla, toplumdaki o farklı kesimlerin kimi zaman yüksek sesle, kimi zaman kısık sesle ifade etmeye başladıkları eleştirel düşüncelerini duymaya başladık. Bu eleştirilere ve farklı görüşlere tahammülümüz de bugün yaşadıklarımızın ve karşı karşıya olduğumuz toplumsal sessizliği tetikleyen bir nedendir diye düşünmekte fayda var.

Bütün bunları muhasebe ederek, ancak bugün bu sözün bittiği yerde, acil olarak yapılması gerekenlere ve atılması gereken adımlara odaklanmalıyız. Bugün, ölümleri durduracak, devletin bu acımasız saldırganlığına, dünya ve ülke kamuoyunun dikkat kesilmesini sağlayacak bir çalışmaya ihtiyaç vardır. Yeniden müzakere koşullarına dönülmesi, başta Öcalan üzerindeki tecrite son verilerek, konuşması gerekenlerin konuşmasını, sorumluluk alması gerekenlerin sorumluluk almasını sağlayacak bir ortamın yaratılmasına yoğunlaşmamız gerekmektedir.

Bütün bir toplumun her gün ölmekte olan onlarca insanın acıları üzerine, barış ve çözümün inşa edilemeyeceğine ikna edilmesi zorunludur. Artık süreç 90’lardan farklı yaşanmaktadır. Kürtlerin bu ülkede birlikte yaşamaya olan inançları zayıflamakta, yok olmaktadır. Yarın Türkiye’nin batısı gelin bu işi konuşarak halledelim dediğinde çok geç kalınmış olabilir. Ortada meseleyi konuşacak sağduyulu muhatap bırakmamış olabiliriz.

Şimdi Türkiye toplumunu bu noktada uyaracak, vicdanları harekete geçirecek adımlar atılmasına, çalışmalar yapılmasına, oluşumlar oluşturulmasına ihtiyaç vardır.

Artık mesele, Hendek meselesi olmaktan, sadece Öz Yönetim meselesi olmaktan çıkmış durumdadır. Artık tarihin en büyük katliamının, katliamlarının eşiğinde olmakta olduğumuzu söylemek zorundayım. Şu anda hükümetin, büyük bir askeri güç kullanarak sonuç almaya çalıştığı bu politikadan, sonuç alamaması halinde, bir sonraki, aşamanın ne olduğunu görmemiz gerekmektedir. Yakın tarihte, Dünya’da bunun örnekleri vardır. Bunun sonu bir etnik temizliktir ki, işte o zaman ulus olarak insanlığımızla utanma aşamasındayız demektir.

21.yüzyılda Türkiye’nin sorun çözme anlayışı bu olamaz. Bizi bu kara gelecekten alıkoyacak olan, bu ülkede ki vicdan sahibi toplumun harekete geçirilmesi olabilir. Bunun için, meşru ve haklılığı ve inandırıcılığı olan bir barış mücadelesini, vicdan hareketini örgütlemek boynumuzun borcudur.

Bunun gerçek olabilmesi için, saldırıların hedefi olan Kürt siyasal hareketinin, tarihsel ittifak kuvvetleriyle kol kola ve süreci kolaylaştıracak yeni mücadele olanaklarıyla birleşik zeminde ısrar etmesi şarttır.

Tarih önümüze en zorlu ve üstesinden gelinmesi güç olan bir sınavı koydu. Sözün bittiği yerdeyiz, ancak atacağımız adımlarla sözün yine önemli olduğu bir evreye geçebiliriz.

 

 

 

 

Paylaş

Yorum yapın

Please enter your comment!
Please enter your name here