Anasayfa Köşe Yazıları Nazan Üstündağ : Yüzükoyun düşenler kervanında bir sevdiğimizi daha yitirdik”

Nazan Üstündağ : Yüzükoyun düşenler kervanında bir sevdiğimizi daha yitirdik”

Paylaş
Bugün Kürdistan’da yaşananları ancak Amerika’nın Irak işgali ile benzeştirerek okumak mümkün. Çünkü Kürdistan’da devletin ve devlete direnişin  paylaştığı hiç bir hukuki veya toplumsal zemin yok. Tamamıyla ayrı mantıklar üzerinden işeyen ve birbirleri ile sadece şiddet alanı dolayımıyla ilişkilenebilen iki apayrı dünyadan bahsediyoruz. Tahir Elçi’nin ölümü, hem çok sevdiğimiz birini kaybetmenin acısını, hem de bu ayrışmanın tanıklığının sancısını içeriyor.

Hiç bir ölümü atlatmak kolay olmuyor. Ancak Tahir Elçi’ninki, kameralar aracılığıyla kendi bilgisini de üreten bir ölüm oldu ve içimize işledi. Tahir Elçi’nin emekçi hayatına, hakikat peşindeki eşsiz koşusuna da ancak böylesi uygun düşerdi. Eşi Türkan Elçi’nin yürek dağlayan konuşmasında, Kürdistan milletvekillerinin benzersiz üzüntülerinde, halkın sessiz yürüyüşünde ve yıllarca omuz omuza mücadele etmiş olduğu yoldaşı insan hakları savunucularının yorgun bedenlerinde biricik bir insanın biricik ölümünün yası kadar, bir devrin kapanışının sezgisi ve yazgısı da vücut buluyordu. Hepimiz Tahir Elçi’nin ölümünü, tek bir kurşunla ensesinden vurulup yüzükoyun yere düşüşünü, öncelikle bir tarihsel bütünlük içinde algılyoruz elbette. Yüzükoyun düşenler kervanında bir sevdiğimizi daha yitirdik. Vedat Aydın, Hrant Dink… Kürdistan ve Türkiye demokratik mücadelesinde, devlet ve tetikçileri tarafından yere kapaklandırılıp, yüzükoyun zorla poz verdirtilmiş olan onlarca bedeninin akrabalığında algılıyoruz bu cinayeti de. Belki kazayla vuruldu, belki de taammüden.

Ancak yere düştüğü andan itibaren zaten artık başka bir tarihin parçası oldu, hafızamızda yere düşürülen, zorla poz verdirtirilen o hayaletleşmiş bedenlerin yanında yerini aldı. Hiçbir adli tıp raporu, hiç bir suç mahali incelemesi, hiç bir balistik sonuç, hiç bir mahkeme kararı bu gerçeği değiştiremez. Defalarca seyrettim videoları. Hayatını, tanığı olmamış onlarca fail-i meçhul, onlarca kayıp için tanıklık biriktirerek geçirmiş bir insanın kamerlar ve gazeteciler arasında gerçekleşen ölümünün bir tanığı dahi yok. Adeta ilahi bir el Kürdistan’da mobesenin, kameranın, uzun namlulu tüfeğin içinden gelen bakışın inciticiliğinden sakınmış Tahir Elçi’yi.

Sanki öldürülüşünü kanıtlara indirgemek, gerçekten ne olduyu anlamaya çalışmak suç gibi hissediyorum. Videoları tekrar tekrar izledikçe kanıt fikrinden uzaklaşıyorum zaten. Sanki bir ilahi el Tahir Elçi’yi bir büyük Diyarbakır anıtının yanına, bir başka büyük Diyarbakır anıtı olarak konduruvermiş.

Tahir Elçi ve yoldaşları onlarca yıldır Türkiyeíde eşi benzeri görülmemiş incelikli bir emekle hukuğu ayakta tutmaya çalıştılar. Evrensel bir hukuk fikrini, etnik, cinsiyet, sınıf ayrımcılığı yapmayan bir hukuğun tahayyülünü canlı tutmaya çalıştılar. Şimdi dört ayaklı minarenin yanında Tahir Elçi’yle beraber o tahayyül de yerde yatıyor.

Selahattin Demirtaş, devlete bayıldığından değil, bu dünyada vatandaşlık devletli olmakla eş kılındığından, “Kürt halkının sorunu devletsizlik”tir dedi. Tahir Elçi’nin tüm çabalarına rağmen, Kürtler hak arayacakları bir Türkiye devleti ile hiç karşılaşmadıkları gibi, evrensel ve nesnel bir hukuk tahayyülünü ayakta tutma ihtimalini dahi küçümseyen, yok sayan, bu yok saymadan açıkça gurur duyan bir devletle yaşamak zorundalar şimdi.  Bu günlerde Kürt halkının mücadelesini, Tahir Elçi’nin yere uzanmış bedenini geride bırakarak koşan bir başka beden temsil ediyor. Esnek, hızlı, savaşçı. Masum değil. Kararlı. Hedefe kitli. Kıvrak. Devlet şiddeti, Kürdistan’da bedenlerin birbirlerini takip ederek, yavaşça, fark ettirmeden bayrağı birbirlerine vermesine izin vermiyor çünkü. Kopartıyor. Mesafeler açıyor.

Kürdistan coğrafyası, Irak coğrafyasına benziyor. Tümden değişiyor. Diyarbakır’ın içinden Sur, Silvan, Mardin’den Nusaybin, Derik fırlıyor. Şehrin tamamını tanktan, mobeseden, gizli kameralardan, uzun namlulu silahlardan, sıcağa duyarlı heronlardan izleyen gözlerden kaçan, hendeklerin arkasında özgürlük bulan esnek bedenler, yeni bir coğrafya yaratıyor. Herşeyi hedef halinde gören, her yerden kendine gelecek bir kurşun olacağını hayal eden özel timler, polisler, Irak’taki Amerikan askerlerini hatırlatıyorlar. Tahir Elçi, Hrant Dink’e de benziyor biraz. Ama Hrant Dink öldüğünde cenazesini sahiplerinden fazlası kaldırmıştı. Ve böyle bir kurbanın ardından, Ermeni meselesi biraz olsun konuşulur olmuştu. Tahir Elçi’yi sadece sahipleri uğurladı. Yüzbinleri de bulsa, Kürt halkı ve Türkiyeli insan hakları savunucuları. İşgal hala konuşulamıyor. Varsa yoksa hendekler. Yerden Tahir Elçi’yi kaldıramayız belki. Hacı Birlik’i, Ekin Wan’ı kaldıramadığımız gibi. Ama onla birlikte yere düşmüş herşeyi kaldırmak, yeni başlangıçlar yaratmak, ince ince, ilmek ilmek örmek, hendeğin ardındakiyle eşitçe birleştirmekten başka ne anlam çıkartabiliriz ki bu olanlardan?


Bu yazı Özgür Gündem’de yayımlanmıştır

Paylaş

Yorum yapın

Please enter your comment!
Please enter your name here