Anasayfa Haber O günlerden bugüne bir yarına gidenler kalır, bir de yarınlar için direnenler.

O günlerden bugüne bir yarına gidenler kalır, bir de yarınlar için direnenler.

Paylaş

Kürt siyasi hareketine yönelik 21 yıl önce gerçekleştirilen 2 Mart darbesi farklı yol ve yöntemlerle devam ederken, Meclis’ten dışlanan, ötelenen ve ayrımcılığa uğrayan HDP ve Kürt siyaseti hükümetle yapılan son açıklamada da Türkiye toplumunun barış ve demokrasi umudu haline geldiğini ve vazgeçilmezliğini gösterdi. Ancak buna rağmen daha iki gün önce Başbakan Erdoğan, puşi eylemi yapan HDP’li vekilleri “Meclis’te terörün temsilcileri var” sözleriyle suçlaması, 2 Mart darbesine yol açan Çiller’in, “Biz Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde PKK’nın barınmasını engellemek bu Meclis’in üzerinden bu gölgeyi kaldırmakla yükümlüyüz” sözlerini hatırlatıyor.
680x680nc-dyb-selim-orhan
DEP milletvekillerinin yaka paça Meclis’ten atılarak gözaltına alındığı ve onlarca yıl cezaevinde kaldığı 2 Mart 1994 tarihindeki “darbe”nin üzerinden 21 geçti. Hükümetin ve devletin Kürt siyasetine yönelik yaklaşımı değişmezken buna rağmen demokratik siyasette ısrar eden Kürt siyaseti ve dostları Türkiye’nin demokratikleşmesi ve barışın tesis edilmesi konusunda adeta Türkiye’nin ümidi haline geldi.

Sürecin köprüsü ama ayrımcılığa uğruyor

Bu beklentiye de en son PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın başlattığı “çözüm sürecinde” sorumluluk üstlenerek cevap vermeye çalışan Kürt siyaseti ve İmralı Heyeti, dün hükümet yetkilileriyle yaptıkları ortak açıklamada Öcalan’ın çağrısının taşıyıcılığını yaparak, Türkiye’nin barışa yaklaşmasında rol oynadı. Şartlar değişmesine, çözüm süreci yürütülmesine ve HDP’nin bu konuda açık bir rol üstlenmesine rağmen hükümetin Kürt siyasetine yönelik olumsuz yaklaşımı soru işaretlerini de beraberinde getiriyor. Bu da esas olarak devletin Kürt hareketine ayrımcı tutumunu, devletçi sistemde “alternatif yapılara” karşı formüle ettiği yaklaşımı ifade ediyor.

Kürt siyasetine karşı Duverger’in teorisini esas alıyor

Fransız Siyaset Bilimci Maurice Duverger bu yaklaşımı “Komünist bir partiyi sistem içinde tutun, ama eğer tek başına iktidara gelme ihtimali ortaya çıkarsa o zaman tehlike var demektir” diyerek tedbir almaya çağırdığı devletçi sistemden alternatif gördükleri bütün partilere karşı benzer yaklaşımlar sergilerler.

Duverger bu kadarını hayal bile etmemişti

Kürt siyaseti de Türkiye’de Duverger’in tarif ettiği “engellemeden” çok daha fazlasına maruz kalarak, egemen siyaset anlayışının her zaman ve üstelik en ağır şekliyle hedefinde yer aldı. Özellikle çatışmalı dönemlerde bir var olma biçimi olarak siyaset sahnesine çıkan ve yine bir çözüm arayışı olarak demokratik siyasette ısrar eden Kürt Siyasi Hareketi ortaya çıktığı günden beri sürekli devletin zulmüne uğradı. Milletvekilleri, üye ve yöneticileri katledilen, cezaevlerinden hiç eksilmeyen bu hareketin şimdiye kadar 6 kez partileri kapatıldı. Ölüm ve infaz listeleri hazırlandı.

2 Mart darbesi

Bütün bu dönemlerin en önemli ve sembolik olanlardan biri de Türkiye’nin birçok kez olduğu gibi kendi hukukunu ve uluslararası hukuku hiçe sayarak gerçekleştirdiği 2 Mart 1994 Mart darbesi oldu. Dönemin Başbakanı Tansu Çiller’in “Biz Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde PKK’nın barınmasını engellemek bu meclisin üzerinden bu gölgeyi kaldırmakla yükümlüyüz” sözleriyle Kürt siyaseti üzerinde gittikçe zirveleşen baskı, Kürt vekillerin Meclis’ten yaka paça polis marifetiyle gözaltına alınmasıyla darbeye dönüştü.

Tutuklanmalarla engellenmek istendiler

DEP milletvekillerinin yemin töreninde Kürtçe yemin etmeleri bahane edilerek başlayan ve 2 Mart 1994 tarihinde DEP’lilerin dokunulmazlıklarının kaldırılmasıyla sonuçlanan darbe sonrasında, Hatip Dicle, Leyla Zana, Orhan Doğan, Ahmet Türk, Sırrı Sakık, Mahmut Alınak ve Selim Sadak, Meclis’ten alınarak cezaevine konuldu. Böylece siyasi çözüm yolları aramak amacıyla parlamenter sistemi tercih eden Kürt siyasetine cezaevi yolu gösterilmiş oldu.

Orhan Doğan daha sonra verdiği mülakatlarda, “2 Mart sabah saat 7.00’de Yalçın Doğan aradı ve gözaltına alınacağımızı duyumu aldığını söyledi. Dokunulmazlık kaldırılsa bile itiraz hakkımız olduğunu söyledim. 15 günlük itiraz süremiz vardı. 3 ayrı dosyadan dokunulmazlık kaldırılması isteniyordu” sözleriyle anlatıyordu. 10 yıl cezaevinde kaldıktan sonra siyasete geri dönen ancak siyasi yasaklı haldeyken hayatını kaybeden Kürt siyasetçi Orhan Doğan, yaşananları da, “Genel Kurul’da eli telsizli polisler vardı, lavabo ve tuvalette bile bizi izliyorlardı” diye açıklamıştı.

2007 seçimlerinde de engellediler

Ahmet Türk, Sırrı Sakık ve Mahmut Alınak kısa süre sonra serbest bırakılırken, Hatip Dicle, Leyla Zana, Orhan Doğan ve Selim Sadak “Örgüt yöneticiliği” suçlamasıyla 10 yıl cezaevinde kaldı. 2004 yılında Kürtlerin verdiği mücadele ve legal siyasette ısrarı sonrasında Kürt siyasetçiler serbest bırakıldı ve DEP’liler DTH, DTP, DTK gibi siyasi oluşum çalışmalarında yer alarak, Kürt siyasi hareketine yeni bir soluk aldırmaya çalıştı. DEP’lilerin yürüttüğü bu çalışmalar esnasında da haklarında birçok dava açıldı ve bu siyasetçiler yargı kıskacına alındı. Her şeye rağmen bir kez daha parlamenter sistemi deneyen DEP’lilerin 2007 seçimlerinde bağımsız aday olma başvuruları “siyasi yasaklı” oldukları gerekçesiyle kabul edilmedi. Buna rağmen yine başta Hatip Dicle olmak üzere DEP’liler sorunların Meclis’te çözüleceğine olan inançları nedeniyle 2007 seçimlerinde de “Bin Umut” adayları için çalıştı. Hatta DEP Milletvekili Orhan Doğan, arkadaşlarını Meclis’e göndermek için Ağrı’nın Doğubayazıt ilçesinde katıldığı bir mitingde seçimlere sadece 1 ay kala kalp krizi geçirerek 27 Haziran 2007 tarihinde hayatını kaybetti.

Dicle’yi veto etmek için her türlü gerekçe değerlendirildi

Dicle ise Demokratik Toplum Kongresi’nin (DTK) Eş Başkanlığı’nı yaparak yürüttüğü siyasi faaliyetlerini aralıksız sürdürdü. Hukuki olarak aynı durumda olan Selim Sadak, 2009 yerel seçimlerinde YSK’ye başvurdu ve Siirt’ten Belediye Başkanı oldu. DTP’nin kapatılmasıyla birlikte DTP üyesi olmamasına rağmen siyasi yasak getirilen isimlerden biri yine 2 Mart darbesinin mağdurlarından Leyla Zana oldu. 2009 yılında Selim Sadak’a seçime girme vizesi veren YSK, 2011 yılında aradan 2 yıl zaman geçmiş olmasına rağmen bir kez daha Hatip Dicle ve Leyla Zana’nın milletvekili adaylığını, “Memnu haklarını almadıkları” gerekçesiyle veto etti. Kamuoyunun yükselen tepkisi nedeniyle geri adım atmak zorunda kalan YSK veto kararını kaldırarak, 2 Mart darbesi mağdurlarına vizesini geri aldı.

Yargıtay ve YSK bir birini tamamladı

Ancak, seçimlere 3 gün kala Yargıtay’ın Hatip Dicle hakkında düşüncelerini açıkladığı için hakkında verilen 1 yıl 8 aylık cezayı onaması, 2 Mart mağdurları için veto kararı alan YSK için bulunmaz bir fırsat haline geldi. YSK bu kez bu kararı gerekçe göstererek, seçimlerden önce vize vermek zorunda kaldığı Hatip Dicle’nin milletvekilliğini düşürdü. Dicle’nin rekor oy almasına rağmen adaylığının düşürülmesi üzerine onun yerine AKP’den Oya Eronat, milletvekili olarak atandı ve Kürtler Eronat’ı hırsız vekil olarak tanımladı.

AKP de Çiller”den eksik kalmadı

DEP mağdurlarına yönelik hükümettin yaklaşımı sadece seçimlere girmelerini engellemekle sınırlı kalmadı. Aynı zamanda DEP darbesinin sembol isimlerinden olan Hatip Dicle, AKP döneminde yürütülen KCK operasyonları kapsamında 24 Aralık 2009 tarihinde gözaltına alınarak tutuklandı. Dicle AKP döneminde de 5 yıl cezaevinde tutuldu ve ancak 29 Haziran 2014 tarihinde avukatlarının yaptığı itiraz sonucu serbest bırakıldı. DEP Genel Başkanı olan Dicle serbest bırakıldıktan sonra da hükümet tarafından etkisiz kılınmak istendi. PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın yürüttüğü çözüm görüşmelerinde Dicle’nin İmralı Heyeti’nde yer alma istemi de uzun süre hükümet tarafından engellendi ancak daha sonra Dicle’nin heyette yer almasının önü açılmak zorunda kalındı.

Fezlekeler tavan yaptı

Hükümetin Kürt siyasetine yönelik engelleyici tutumu sadece Dicle’nin tutuklanması, Kürt siyasetçilerin vekillerinin önünün kapatılmasıyla da sınırlı kalmadı. 12 Eylül darbesinin ürünü olan ve Çiller döneminde katı bir şekilde uygulanmış olan yüzde 10 seçim barajı AKP hükümetinin en fazla sahip çıktığı ve savunduğu yasalardan biri oldu. Bunun karşısında Kürt siyasetçiler seçimlere bağımsız adaylarla girerek, 2007-2011 seçimlerinde Meclis’te grup kurma yeterliliği sağladı. Ancak hükümet Kürt siyasetini sürekli tehdit etti. Kürt siyasetçiler hakkında AKP döneminde hazırlanan fezlekeler tavan yaptı. Sadece bu dönem yaptıkları açıklamalardan dolayı HDP’li vekiller için hazırlanan fezlekelerin sayısı bini geçti.

Erdoğan’ın sonu gelmez tehditleri

Uzun yıllar Kürt siyasetine “PKK ile aralarına mesafe koymadıkları” gerekçesiyle mesafeli duran ve ambargo uygulayan dönemin Başbakanı Erdoğan, 26 Kasım 2012 tarihinde Kürt siyasetçileri, “Gerekirse dokunulmazlıkları kaldırırız, beklenenin dışında adım atarız” sözleriyle ikinci 2 Mart darbesi sinyali verdi. Diyarbakır’da “çocuklarının PKK tarafından alıkonulduğu” gerekçesiyle eylem yapan aileler üzerinden yine Erdoğan, “HDP gidip o çocukları alıp gelecek yapmazsa bizim B ve C planlarımız devreye girer” açıklamalarıyla tehditlerini sürdürdü. Erdoğan ve AKP Kobanê serhildanından sonra da Kürt siyasetine karşı inanılmaz bir linç kampanyası başlatırken, bu linç saldırıları uçakta HDP Eş Başkanı Selahattin Demirtaş’ın fiili olarak saldırıya uğramasına neden oldu. Erdoğan’ın Kürt siyasetçilerine yönelik söylemlerini gösteren son açıklaması ise bir kaç gün önce Kürt siyasetçilerin iç güvenlik paketinde puşinin yasaklanmasını protesto etmek amacıyla yaptıkları puşili eylemden sonra geldi. Erdoğan, HDP’lileri, “Meclis’te birileri yüzünü kapatıyorsa, birileri mikrofonları kırıyorsa terörün temsilcileri Meclis’e girmiş demektir” sözleriyle değerlendirirken aynı zamanda Çiller’in 2 Mart 1994 darbesine yol açan, “Biz Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde PKK’nın barınmasını engellemek bu meclisin üzerinden bu gölgeyi kaldırmakla yükümlüyüz” söylemlerini tekrarladı.

Tehditler saldırıya dönüştü

HDP’liler ve Kürt siyasetçilere yönelik söylem ve saldırılar sadece Erdoğan’ın söylemleriyle de sınırlı kalmadı. Tıpkı 1994 yılında Çiller’in söylemleri ile başlayan saldırılar Erdoğan’ın söylemleriyle fiili saldırılara dönüştü. Kürt vekiller Meclis’te AKP’lilerin saldırılarına uğrarken, sokakta da bu dönem boyunca sivil faşistlerin, polisin saldırısına maruz kaldı. AKP döneminde Sevahir Bayındır ve Pervin Buldan polisin saldırıları sonucu yaralanırken, Ahmet Türk Samsun’da saldırılara maruz kaldı.

Toplumun barış ve demokrasi umudu haline geldi

Bütün bu saldırılara, engellemelere ve ötekileştirmelere rağmen Kürt siyaseti gelinen aşamada hem Türkiye’nin demokratikleşmesi hem de toplumsal barış konusunda toplumun umudu haline gelmiş durumda. AKP’nin linç ettiği, ötekileştirdiği, Meclis dışında bırakmaya çalıştığı “terörist” olarak tanımladığı Kürt siyasetçiler, toplumun beklentisine uygun olarak aynı zamanda çözüm sürecinde rollerini de oynamaya çalışıyor. Bunca darbeye uğramış, AKP döneminde her türlü saldırıdan nasibini almış olan Kürt siyaseti dün hükümetle yapılan ortak açıklamada PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın çağrısını toplumla paylaşarak aynı zamanda nasıl kritik ve önemli bir noktada bulunduğunu da göstermiş oldu.

Ayrıca toplumun da bu durumun farkında olduğunu gösteren çok sayıda işaret bulunuyor. HDP Cumhurbaşkanlığı seçiminde yaklaşık yüzde 10 oy alırken, önümüzdeki dönemde yapılacak olan seçimlerde de toplumun birçok kesiminin ortak adresi haline gelmeye başladı.ANKARA (DİHA)

Paylaş

Yorum yapın

Please enter your comment!
Please enter your name here