Anasayfa Kültür-Sanat Öneri,Her sosyal bilimcinin mutlaka okuması gereken 10 akademik kitap

Öneri,Her sosyal bilimcinin mutlaka okuması gereken 10 akademik kitap

Paylaş

Akademik dünyaya yeni giren ve sağlam adımlarla ilerlemek isteyen her öğrencinin şüphesiz çok kitap okuması ve okuduğu kitapları da özenle seçmesi gerekiyor. Akademik kariyer yapmak isteyen her sosyal bilimcinin mutlaka okuması gereken 10 kitap

1. Howard S. Becker, Sosyal Bilimcilerin Yazma Çilesi

Akademik dünya nasıl işler? Yazmak ve yayın yapmak bu dünyada nasıl bir yer kaplar? Siz, bu dünyada ne tür bir rol almak istiyorsunuz? Yazma ve yayın yapma biçiminiz, seçtiğiniz rolü oynayıp oynayamayacağınızı nasıl etkileyecektir? Bu sorular, kesin yanıtları olmayan temel sorulardır. Kesin yanıtlan yoktur, çünkü akademisyenler de en az başkaları kadar kendi toplumsal dünyalarını sorgulama hususunda isteksizdirler. Sırlarının ifşa edilmesini, mahremlerine girilmesini ya da kurucu mitle­rinin peri masalları olduğunun bilinmesini istemezler. Deneyimlerine ilişkin başarı hikâyeleri anlatmaya ve özellikle de bütün o görünen kargaşaya rağmen üniversitenin ne kadar “rasyonel” bir yer olduğuna vurgu yapmaya bayılırlar.
Amerikan sosyolojisinin yaşayan devlerinden Becker, işte bu dünyanın büyüsünü kaçırmaya çalışıyor. Üniversitenin mahremine giriyor ve aka­demik yazımın örtük veya açık kaidelerinin vasata prim veren, yaratıcı düşünceye ise ket vuran etkilerinden bahsediyor.

yazma_kapak

 

 

2.Pierre Bourdieu, Bilimin Toplumsal Kullanımları

Bilim sosyolojisi en sade tanımıyla, bilimsel bilginin kendisinin, üreticilerinin, üretim mahallerinin ve süreçlerinin bilgi sosyolojisinin kapsama alanına sokulmasıdır. Kuru ve malumatçı bir epistemoloji, bilim tarihi veya bilim felsefesi ile yetinilmemesi, analiz seviyesinin eş zamanlı olarak bilim yapılan yerlere, kurumlara, buradaki aktörlere, yapılanmalara, çatışmalara, çıkarlara çekilmesi, kısacası “bilim mutfağının” kendisinin yine bilimin projeksiyonlarıyla aydınlatılmasıdır. Diğer bir ifadeyle, bilimin mahremine girmektir söz konusu olan biraz da; bilim insanlarının yaptıklarını söyleyip yapmadıkları şeyleri veya yaptıkları ancak söylemedikleri şeyleri ifşa etmektir zaman zaman. Dolayısıyla “ezber bozucu”, “yıkıcı”, hatta ve hatta “yediği kaba tükürme” izlenimi verir bilim sosyolojisi. Lakin bu “hayırlı” sorgulamaların, bilimin tüm sigortalarını attırma riski de bir o kadar sabittir. Leğendeki kirli suyla beraber bebeği de fırlatıp atmak, bazı yaklaşımların (özellikle rölativizmin) varacağı kaçınılmaz nokta gibidir.

bilimin_kapak

 

 

3.Taarruz, Eğlendirerek Hükmetmek

Kapitalizm ekonomik bir istismar sistemine indirgenemez. Emekçilerin, doğanın ve bizzat kendimizin günümüzdeki sömürüsü, güçlü bir tekno-liberal hayalin içselleştirilmesi sayesinde ve sürekli kendini yenileyen bir eğlendirme kültürü aracılığıyla sürüp gidiyor. Bugün hepimiz, tüm insani gerçek­likleri derinlemesine değişime uğratan ve bizi ekonomik insana (homo economicus) dönüştürme yolunda ilerleyen bir uygarlık biçimiyle karşı karşıyayız. Yalnızca bir üretim ilişkisi veya gelişmenin meyvelerinin paylaşımı meselesi değil, derin bir başkalaşım söz konusu. Kapitalizm, dünyanın birçok bölgesindeki yaşam biçimlerini tekbiçimleştiriyor ve tüketim toplumu idealini gezegenin büyük bir bölümüne yayıyor. Diğer bir ifadeyle, gerçek bir kitle kültüründe, yaşam tarzında ete kemiğe bürünüyor.

taarruz_kapak

 

4.Pierre Bourdieu, Seçilmiş Metinler

Kendisi tarafından özenle seçilmiş çeşit­li mülakat ve sunumların derlemesinden oluşan bu kitapta Bourdieu, teorisini açımlıyor, fikri ve sosyal yörüngesini hatırlatıyor ve hangi kavramla ne demek istediğini, hangi noktaların yanlış anla­şıldığını titizlikle ortaya koyuyor. Bu kitap aslında bir davettir; Bourdieu ve teorisiyle bir diyaloga davettir. Kitaptaki metinlerin ekseriyetinde hissedilebilen sözlü sunumun dili, okurla yazar arasın­da samimi ve doğrudan bir ilişkinin ku­rulmasına imkân tanıyor ve argümanlara açıklık ve sadelik kazandırıyor. Aslında, kapsamlı ve derin bir teorinin, fiiliyatta­ki işleyişine tanıklığa çağırmaktadır bizi Bourdieu. Bilimsel bir makalenin retorik ve akademik soğukluğundan çok uzak­larda, canlı ve yaşayan bir tefekkürün, sözlü iletişimin bütün açıklığı ve sıcaklı­ğında kendini okura samimiyetle sunma­sıdır söz konusu olan. Bourdieu düşün­cesini bütün kıvrımlarında, dehlizlerinde ve yol ayrımlarında keşfetmek isteyenle­re duyurulur. Davet Bourdieu’den, icabet sizden…

choses_kapak

 

5.Erving Goffman, Damga: Örselenmiş Kimliğin İdare Edilişi Üzerine Notlar

Damga bir ilişki türüdür, sabit bir vasıf değil. Damga; damgalayana, normal addedilene, normal rolünü oynayana ihtiyaç duyar. Toplumsal ilişkilerin ve etkileşimlerin seyrinde karşı karşıya gelen iki bireyin arasında geçen bir “hikâyedir” aslında damga, ama bu hikâyede ilginç olan şudur ki; bugün normali tanımlayan bir nitelik yarın pekâlâ bir damgaya dönüşebilir. Normal-damgalı oyununda çiftlerin rol değiştirmesiyle sıklıkla karşılanır. Dolayısıyla normal ve damgalı aynı bütünlüğün iki parçasıdırlar; aynı örtünün iki ucudurlar. Normal ve damgalı, somut kişiler değildirler; sadece birer bakış açısıdırlar. Damgalar çeşit çeşittirler; engelliler, bir kaza sonucunda bir uzvunu kaybetmiş olanlar, alkolikler, eşcinseller, akıl hastaları, eski suçlular, uyuşturucu bağımlıları, işsizler veya belli etnik, dinî veya sınıfsal aidiyetleri sonucunda itilmiş olanlar “damgalı” figürünün başkahramanlarıdır. Bu kahramanların “hikâyesi” sıklıkla trajiktir de. Gri alanda kalmanın, tanımlanamaz olmanın trajedisidir bu. Damgalının hususiyeti “sınıflandırılamaz” oluşudur; “normaller” dünyasına ait değildir ancak bu dünyaya yabancı da değildir. Fiziki açıdan tam olarak sağlıklı değildir ancak hasta da değildir (çünkü hastalık tanımı gereği geçici bir durumdur). Ölü değildir ancak canlılar dünyasına da ait değildir; toplumsal açıdan hem vardır hem yoktur. Hatta ne hayvan ne de tamamıyla insan olması hasebiyle doğa ve kültür arasında var olan çizginin bizatihi ihlalidir damgalı. Taşınan bir engel, sahip olunan bir damga; bireyin kültür taşıyıcısı olma vasfını ortadan kaldıran bir ihtimaldir. Damgalı sınırda olandır; tek kelimeyle, muğlâk sınırlar üzerinde iki dünya arasında sürekli savrulma, gidip gelme hâlidir damga.

damga_kapak

 

6.Dimitris Milonakis ve Ben Fine, İktisat Emperyalizminden Acayip İktisada

İktisat emperyal bir sosyal bilim midir veya olmuş mudur? Olabilir mi? Hatta olmalı mıdır? Bu sorular, elinizdeki kitabın cevaplamaya çalıştığı sorulardan sadece birkaçı. Basit bir tanımla iktisat emperyalizmi, diğer sosyal bilimlere ait ana meselelerin iktisat tarafından kolonizasyonudur. Diğer bir ifadeyle bu kitabın ana meselesi, iktisadın diğer sosyal bilimleri kuşatmasıyla da görüldüğü üzere, iktisat ve sosyal bilimler arasındaki değişen sınırlardır.

Eski iktisat emperyalizmi, Gary Becker’ın yanı sıra James Buchanan ve Gordon Tullock’un kamu seçimi teorisiyle olgunlaşan, iktisadi olanın iktisadi olmayana doğru genişlediği ve toplumsal olana mükemmel işleyen piyasalarmış gibi muamele edildiği bir iktisat anlayışında tecessüm eder.

Yeni iktisat emperyalizmi ise George Akerlof ve Joseph Stiglitz’in asimetrik bilgi, işlem maliyetleri ve diğer piyasa aksaklıkları kavramları üzerine kurulu yeni bilgi-kuramsal anlayışı ve Ronald Coase, Oliver Williamson ve Douglass North’un yeni kurumcu iktisadıyla birlikte ortaya çıkar. İktisat emperyalizminin bu yeni aşamasında toplumsal olana mükemmel işleyen piyasanın bir uzanımı olarak değil de aksak çalışan piyasanın bir uzanımı olarak bakılır.

Bu yeni emperyalizmin en uç noktası ise “acayip iktisat”tır. Ku Klux Klan’dan yasallaştırılan kürtajın suç üzerindeki etkisine, annesiyle yaşayan uyuşturucu satıcılarına, Sumo güreşlerindeki yozlaşmaya, sınavlarda öğrencilerin ve öğretmenlerin yaptığı hilelere ve konulan ismin çocuğun sınavlarda elde ettiği başarı üzerindeki etkisine kadar pek çok muhtelif ve hususi konuda “açıklayıcı” güce sahip olduğunu iddia eden bir iktisattır bu.

Elinizdeki kitap, iktisadi emperyalizminin tüm bu süreçlerini betimlemekle kalmamakta, yeni bir alternatif yaklaşımı da yetkinlikle ortaya koymaktadır; iktisadi olana odaklanan ancak en başından itibaren toplumsal ve tarihsel olanının da farkında olan ve bunları içeren, yeni ve gerçekten disiplinlerarası bir ekonomi politiğin tesisi…

iktisatemp_kapak

 

7.Adam Przeworski, Kapitalizmde Devlet ve Ekonomi

Kapitalist ekonomilerde devlet müdahalesinin biçimi, genel olarak, üç farklı bakış açısıyla açıklanabilir. Birinci bakış açısına göre kamu politikası, yurttaşların demokratik yollarla (oy kullanmak suretiyle) ifade ettikleri tercihlerine bağlıdır: Halk hâkimiyeti. Burada demokrasinin iktisadi teorileri ve neo-liberal teoriler ön plana çıkmaktadır. İkinci bakış açısı devletlerin toplumdan etkilenmediğini, otonom kurumlar olduğunu, kendi çıkarlarına uygun şekilde hareket ettiklerini savunur: Devletin hâkimiyeti. Devlet otonomisinin kökenleri ve yapısı çoğunlukla Marksist temelde açıklanır. Üçüncü bakış açısı ise devletlerin hareket sahalarının, üretken kaynakların özel mülkiyetini elinde tutan kişilerin çıkarlarınca kısıtlandığını iddia eder: Sermayenin hâkimiyeti. Marksist devlet teorilerinin savunduğu bu bakış açısına göre devlet yöneticilerinin şahsi çıkarları ve mefhumları olabilir ancak istisnasız tüm hükümetlerin hedeflerini gerçekleştirebilme kapasitesi, sermayenin kamu iktidarınca sınırlandırılmıştır. Elinizdeki kitap bu bakış açılarını oldukça sistematik bir biçimde inceleyip, ampirik ve mantıksal eleştirilere tabi tutmaktadır.

kapitalizm_kapak

 

8.Patrick Haenni, Piyasa İslamı: İslâm Suretinde Neoliberalizm

Özellikle Mısır, Türkiye, Endonezya ve genel olarak Müslüman coğrafyasının bütününde, Geleneksel İslamcılığıngölgesinde öne çıkan yeni bir “Siyasal İslam” vücut bulmakta: Piyasa İslamı. Batı değerleriyle eklektik bir uzlaşının ürünü olan bu İslam, Amerikan işletme kültüründen beslenmekte; özgüven edinme ve kendini gerçekleştirme stratejilerine methiyeler düzerek bireysel başarıyı göklere çıkarmakta; geleneksel İslami yasakları, pazarlamanın ve kitle tüketim kültürünün gerekleri doğrultusunda yeniden yorumlamakta ve yumuşatmakta; siyasal İslam’ın geleneksel hiyerarşik örgütsel yapılanmalarını bertaraf etmekte ve sosyal devletin altını oymaktadır. Görsel, işitsel ve giyime dair İslami algıları ve dayanışma şekillerini baştan aşağı değiştiren Piyasa İslamı’nın baş aktörleri (dindar girişimciler, Batı modernitesinin kurum ve figürleriyle “barışmış” İslamcı yazarlar, İslami medyatikler), her şeye rağmen ahlakçılıklarından vazgeçmemekte ve çoğulcu yaşam tarzlarını da hazmedememektedirler. Sosyolojik anlamda yeni kentli burjuvazilerin bayraktarlığını yaptığı bu İslam anlayışının temel amacı, Amerikan tarzı muhafazakârlıkla birçok noktada örtüşen benzer bir “muhafazakâr devrim” tetiklemektir. Böylece o çok beklenen “Müslüman Aydınlanması” idealinden çok uzaklarda; din, ahlak, hayır işleri ve piyasa etrafında şekillenmiş bir fazilet ekseni doğrultusunda paradoksal olarak değerlendirilebilecek yakınlaşmalar (İslam-Amerika) gayet rahat gerçekleşebilmektedir.

Politolog Patrick Haenni’in; Mısır, Sudan, Fas, Yemen ve Afganistan’daki İslamlaşma süreçlerine dair daha birçok çalışması mevcuttur.

piyasa_kapak

 

9.R. P. Wolff, B. Moore, Jr. ve H. Marcuse, Saf Hoşgörünün Bir Eleştirisi

Cambridge’deki büyük akademik cemaatin sakinleri olan bizler bir araya geldik ve hoşgörü ve onun egemen politik iklim içerisindeki yeri hakkında dostça ama ateşli bir tartışma yürüttük. Okuyucu, bizim nerelerde aynı düşüncede olmadığımızı bulmakta hiçbir zorluk çekmeyecektir. Diğer taraftan, farklı başlangıç noktalarından ve farklı yollardan hareketle yaklaşık olarak aynı yere ulaştık. Her birimiz için, egemen hoşgörü kuramı ve pratiğinin, incelendiği takdirde, korkunç politik gerçekleri gizlemeye yarayan bir maske olduğu ortaya çıktı. Kızgınlığın tonu makaleden makaleye keskin bir şekilde artmakta; belki de boş yere, okuyucuların bu noktaya getiren akıl yürütmeyi takip edeceklerini umuyoruz. Nihayetinde bu kızgınlık hem kafa hem de kalpte ikamet etmektedir…

safhosgorunun_kapak

 

10.Arthur Asa Berger, Durkheim Öldü! Sherlock Holmes Sosyolojik Teoriye Giriyor

1910 yılında, Londra’da, dönemin önde gelen sosyologlarının ve politik aktivistlerinin bir araya geleceği bir konferans toplanacaktır. “Toplumsal İlerleme” teması etrafında gerçekleşecek konferans Londra basınında günler öncesinden yankı bulmuş, gazete sütunlarında konuşmacıların fotoğrafları ve teorik yaklaşımlarını anlatan makaleler arz-ı endam eylemektedir. Fakat konferansa günler kala, tüm zamanların en ünlü dedektifi Sherlock Holmes’ün Baker Sokağı’ndaki evinin kapısı bir kadın tarafından çalınır. Artık yumrukların konuştuğu bir kavgayı ve mücevher hırsızlığını içine alan bir gizem, Holmes ve kadim dostu Dr. Watson tarafından çözülmeyi beklemektedir. İnsan eylemlerini açıklama amacındaki sosyal teori, bu sefer bizzat eylemlerin nedeni olmuştur. Holmes bizzat sosyal teoriyi soruşturmaya başlar, sorguladığı kişiler ise bu teorilerin yaratıcılarıdır: W. E. B. Du Bois, Emile Durkheim, Sigmund Freud, Vladimir Lenin, Georg Simmel,Beatrice Webb ve Max Weber.

Türkçe okurun kitle iletişim ve kültür teorilerinden tanıdığı Arthur Asa Berger, bu sefer bizlere, klasik sosyal teorinin temel figür ve kavramlarını bir kapalı oda polisiyesi formatında sunuyor. Holmes ve Watson, her bir sosyal teorisyenin teorilerini, hayatlarını ve tutkularını bizzat kendi ağızlarından öğrenirlerken ortaya, sosyal bilim öğrencileri ve klasik sosyal teori meraklıları için son derece eğlendirici ve eğitici bir giriş kitabı çıkıyor.

durkheim_kapaköneren kaynak PressHaber

 

Paylaş

Yorum yapın

Please enter your comment!
Please enter your name here