Anasayfa Dergi Orkun Gödek,Uğur Gürses,Özcan Kadıoğlu’nun ekonomide son durum analizleri

Orkun Gödek,Uğur Gürses,Özcan Kadıoğlu’nun ekonomide son durum analizleri

Paylaş

“Gerçekten TL’nin değer kaybındaki tek sorumlu Merkez Bankası mı?”

“Merkez Bankası’nı enflasyonla mücadele sürecindeki net başarı performansı üzerinden eleştirebiliriz”

Ekonomi gazetesi Dünya yazarı Orkun Gödek, TL’nin değer kaybının sorumlusu olarak görülen Merkez Bankası için “Gerçekten tek sorumlusu Merkez Bankası mı?” diye sordu. Gödek, “Doğru cevaplar almak için doğru soruların sorulması gerektiğine hep inanmışımdır. Doğru soru da bilgi düzeyini gösterir” ifadesini kullandı.

Gödek’in “Çare’ aramak” başlığıyla (22 Kasım 2017) yayımlanan yazısı şöyle:

İstemeyerek de olsa bu yazıyı da bir şekilde merkez bankası, para politikası, kur ve faiz dörtlüsü üzerine kurgulamak zorunda kaldım. “İstemeyerek de olsa” çünkü son zamanlarda yeterince üzerine kafa yorduğumu ve takip edenleri de meşgul ettiğimi düşünüyorum. “İstemeyerek de olsa” çünkü hali hazırda ülkenin çoğunluğunda konu ile alakalı olsun olmasın fikir yürütme çalışmaları devam ediyor.

Yakın dönemde paylaştığım yazılarda enflasyonun bugünün konusu olmadığına, dünden devraldığımız bir hikayenin devamına işaret ettiğine ve politika belirlemenin ne kadar önemli olduğuna değinmeye çalıştım. Politika derken akla ilk gelen genellikle ‘para politikası’ oluyor. Hayır. Aksine, büyüme, enflasyon, yapısal değişiklikler, geleceği inşa etme gibi başlıklardan bahsediyorum. Maalesef iktisatta hepsi bir anda olmuyor. Kapsayıcılık fikri ile geneli düşünülse de koşullar sizi bir ayrım yapmanız gerektiği noktaya getiriyor.

Denemekten zarar gelmez. Yine de olabildiğince farklı başlıklar üzerinden konuyu bağlamaya çalışacağım. Faiz-kur ilişkisi üzerine girilen döngüden hiçbir tarafın yarar sağlayamayacağı aşikar. Mayıs 2013’ten bu yana –Bernanke’nin meşhur konuşması sonrası- üzülerek de olsa dönem dönem bu döngü içerisine girmek zorunda kalıyoruz. Halletmemiz gereken ciddi sorunlarımız var. Gizli saklı değil. Yüksek sesle tartışılan, tartışılması da gereken sorunlar hem de. Yüzde 50’nin üzerinde işgücüne katılım oranımız söz konusu. Bu da bizi bir şekilde potansiyel büyümeye yaklaşmaya, mümkünse de üzerine gelmeye zorluyor. Varmak istediğimiz nokta belli; işsizliği, özellikle de genç işsizliği düşürmek. Zamana yaymayı, model geliştirmeyi çoğunlukla öteliyoruz. Kısa vadede önümüze bakmak istiyoruz. Öte yandan zor bir coğrafyada bulunuyoruz. Sizin sürece dahil olup olmamanız konudan tamamen ayrılmanıza imkan tanımıyor. Olsa olsa etkilenmedeki dalga boylarınız değişiyor. Irak’ın işgali, Suriye’de iç savaş süreci, sınırlarımız içerisinde meydana gelen terör olayları gibi örneklerle konuyu genişletmek mümkün. Yani, jeopolitik konum da önemli. Başka ne söyleyebiliriz? Mesela yurt dışı yatırımcı nezdindeki algılama ve politikadaki belirsizlik düzeyinin olabildiğince düşük olması. Bize has başlıklar değil bunlar. Dünyanın her yerinde aynı kalemler üzerinden gidiliyor. Brezilya, Güney Afrika, İngiltere, ABD, her yer.

Nedir son dönemin en popüler tartışma başlığı? Türk lirasının değer kaybı. Çare olarak sunulan reçetenin ilk sırasında yer alan ilaç? Faiz artışı. Çare midir? Bir dönem Galatasaray taraftarının dilinden düşmeyen ‘Çare Drogba’ sloganını hatırlar mısınız? Kur için de çare faiz midir? Zamanlamasına, içinde bulunduğu koşullara –hem iç hem dış- yaratabileceği etki düzeyine, sebep-sonuç ilişkisine göre vereceğiniz cevap da değişir. Değişmeli de.

Merkez Bankası’nı enflasyonla mücadele sürecindeki net başarı-başarısızlık performansı üzerinden eleştirebiliriz. Sonuçta kamuoyu ile paylaşılan resmi hedefler, oluşması beklenen orta noktalar ve yılsonu gerçekleşmelerine şeffaf bir şekilde ulaşmak mümkün. Ancak konu para biriminin değerini savunmak ve faiz artışı olduğunda pencereyi genişletmekte fayda var. ‘Sebep-sonuç’ ilişkisini yukarıda özellikle geçirdim. TCMB’nin bugün konuştuğumuz süreçte sebep ya da sonuç olduğuna odaklanmak en sağlıklı olanı. Ayrıca bu kriterin yanına‘rahatsızlıktan anlaşılan’ ve ‘yaratabileceği etki düzeyi’ kavramlarını da eklemek gerekiyor.

Geçtiğimiz hafta içerisinde TL uzlaşmalı vadeli döviz satım ihaleleri düzenleneceği açıklandı. Son yazımda anlatmaya çalıştım; iletişim önemli. Kamuoyunda yeterince tartışılmadan, sinyali verilmeden, çok kısa bir süre içerisinde başlanan bunun gibi yeni ürünlerin etki boyları tahmin edilenin gerisinde kalabiliyor. 11 Ocak sonrasında Geç Likidite Penceresi (GLP) uygulamasının ilk dönemleri buna örnek olarak gösterilebilir. Yerli/yabancı analist ayrımı anlaşılma sürecinde su yüzüne çıkmıştı.

Gelin Drogba ile başladığımız yazıya Alex ile son verelim. Uzun lafı kısası, Merkez Bankası kendi imkanları dahilinde bir şeyler yapmaya çalışıyor. Türk lirasının değer kaybından da –sepet kur-, enflasyon görünümündeki bozulmadan da rahatsız olunduğu aşikar. Vadeli döviz satım ihalesi de, Salı günü açıklanan bankaların borçlanma limitlerine yönelik hamle de bu durumla alakalı. Sanıyorum ki her ikisi için de ‘Bir Alex Değil Ama’ demek durumu özetleyemeye yeterli olacaktır. Ağustos ayının sonunda USD borçlanarak TL’ye yatırım yaptığınızda elde edeceğiniz getiri düzeyi (carry trade) bugünkü koşullarda oluşan seviyenin gerisinde midir üzerinde midir? Benim hesaplamam gerisinde olduğunu gösteriyor, %0.88’ten %0.92’ye gelişim söz konusu. Bu duruma İki farklı cevap vermek mümkün; i) O dönem kabul edilen faizin koşulları ile bugün aynı değil (hayır diyemem). ii) Risk algısında bozulmayı hızlandıran farklı nedenler belirmiş olabilir (kesinlikle evet derim).

Doğru cevaplar almak için doğru soruların sorulması gerektiğine hep inanmışımdır. Doğru soru da bilgi düzeyini gösterir. Gerçekten bugün TL’nin değer kaybındaki tek sorumlu TCMB mi?

“Faizler iki buçuk ayda nasıl 2.5 puan arttı?”

“Tahvil faizleri iki buçuk ayda 2.5 puan yukarıda şimdi; son sekiz yılın rekor seviyesinde”

Hürriyet yazarı Uğur Gürses, Türkiye’de faizlerin nasıl 2.5 puan arttığını açıkladı. Gürses, “Döviz borçlusu ülkede faizler, enflasyonu düşürecek bir noktanın çok altına tutulur, kur yükselir, enflasyon yükselir, hala faiz artırılmaz, kur artmaya devam eder, siyasetçiler tersine faiz düşürmekten bahsederler, kur daha şiddetli artmaya devam eder, Merkez Bankası müdahale ediyormuş gibi etkisiz yollara sapar, kur daha da şiddetlenir, herkes panikle ‘Ne oluyor? Nereye gidiyoruz böyle2 demeye başlar, sonunda bir gece faiz 3 puan arttırılır. Ne pahasına? Zamanında 1 puan artırımdan uzak durulması pahasına” ifadesini kullandı.

Gürses’in “Faizler iki buçuk ayda nasıl 2.5 puan arttı?” başlığıyla (22 Kasım 2017) yayımlanan yazısı şöyle:

Kur tahmini yapmanıza gerek yok; nereye gideceğini bilmek için, “bu filmi” çok seyretmişseniz işiniz kolay.

Hayır komplo kuramlarından bahsetmiyorum; kur-enflasyon-faiz döngüsüyle ilgili. Döviz borçlusu ülkede faizler, enflasyonu düşürecek bir noktanın çok altına tutulur, kur yükselir, enflasyon yükselir, hala faiz artırılmaz, kur artmaya devam eder, siyasetçiler tersine faiz düşürmekten bahsederler, kur daha şiddetli artmaya devam eder, Merkez Bankası müdahale ediyormuş gibi etkisiz yollara sapar, kur daha da şiddetlenir, herkes panikle “Ne oluyor? Nereye gidiyoruz böyle” demeye başlar, sonunda bir gece faiz 3 puan arttırılır. Ne pahasına? Zamanında 1 puan artırımdan uzak durulması pahasına.

Çok uzak değil, henüz bir ay olmadı; Merkez Bankası, bu aybaşında ileriye dönük enflasyon tahminini yükseltirken para politikasında değişiklik yapmamıştı. O toplantıda bunu sormuştum Başkan Çetinkaya’ya; “tahmini yukarı çekerken faiziniz aynı yerde kaldığında görece gevşetmiş olmuyor musunuz?” diye. Aldığım yanıt “yeterince sıkı” idi. Kaldı ki kur da en az yüzde 7 artmış durumdaydı. Şimdi kasım başına göre bir yüzde 5 daha kur artışı var.

Hiç şüphe yok; Merkez Bankası, faize dokunmadan “kömürlükte unutulmuş”külüstür döviz müdahale araçları ile sonuç alamayacağını en az bizler kadar iyi biliyor. Muhtemel amaç; Ankara’daki siyasetçilere “neyin olmayacağını göstermek” olmalı.

Ama bunu yaparken de “yan yollardaki” hatalara düşülüp, beklentiler bozuluyor.

İki örnek; birincisi Merkez Bankası’nın döviz talebini frenlemek arzusu ile döviz getirme taahhüdünde bulunarak kendisinden kredi kullanan ihracatçılara, döviz getirmeden TL olarak kredileri geri ödeme olanağı tanınması, bunun da 3.70’lik kur üzerinden yapılması hem kura bir taban oluşturdu hem de piyasa kuru 2.90’lara dayanırken arbitraj olanağı sağlayıp, gelecek olan dövizleri de uzak tuttu. İkincisi de arkaik döviz satış ihalesi ile vadeli piyasayı bile bilmeyen ekonomik birimlerin gözünde, karmaşık ihalelerin sonuçlarında yer alan 4’lü seviyelerde bir dolar kuru “vitrine” çıkarılmış oldu. Bunun vadeli kur olduğu, faiz farklarına dayandığı gibi temel konuları bilmeyen yurttaşların kafasında “birkaç ay sonra dolar 4 olacakmış” fikrini vermesi hiç de zor değil. Sonrasında yani dünkü kur hareketinde olduğu gibi.

Vadeli döviz satış ihalesinde, bankaların döviz satın almak istediği en yüksek kurların her vadede 4’lü seviyede olması sokaktaki yurttaşlara ne ifade edecek sizce?

Asıl sorun, Merkez Bankası’nın hala kendi parasının fiyatını değiştiremiyor oluşunda.

Önceki günkü başarısız döviz satış ihalesinden sonra dün de bankanın aklına “kömürlükte unuttuğu” bir araç aklına geldi; para piyasasında faizler yüzde 12-13 iken, Merkez Bankası piyasaya verdiği likiditenin onda dokuzunu yüzde 12.25’le verirken, onda birini de yüzde 9.25’le veriyordu hala. İşte bunu sonlandırdı. Nasıl mı? Faizi değiştirerek değil, bankalara tanıdığı borçlanma miktarını sıfırlayarak!

Böyle olunca ortalama fonlama faizi yüzde 11.99’dan yüzde 12.25’e çıkacak. Piyasa bunu “örtülü faiz artışı” olarak adlandırsa da; işi buraya getirdikten sonra 0.25 puanlık bir etkinin işe yaramayacağı, “etraftan dolaşmanın” daha fazla piyasa çalkantısına yol vereceği çok açık.

Zaten bozulmuş olan enflasyon görünümüne, bir de kur artışı eklenince görünüm daha da bozuldu. Buna, siyasetçilerin “ekonomimizi çökertmek istiyorlar” sözleri ile “faizi düşürmek için çalışmalar var” açıklamaları “yangına dökülmüş benzin”etkisi yapıp ekonomik birimleri daha da paniğe sevk etmesi ekleniyor.

Sonuçta gelinen yer; hem tarihi olarak en yüksek, hem durmak bilmeyen bir artış sergileyen döviz kuru seviyesi, hem de birkaç ay öncesine göre 2.5 puan artmış olan uzun vadeli faizler. Arzu neydi? Faizleri düşük tutmak ve düşürmek değil mi? Sonuçta, tahvil faizleri iki buçuk ayda 2.5 puan yukarıda şimdi; son sekiz yılın rekor seviyesinde.

“Bir kararname ile Merkez Bankası Başkanı’nı değiştirip, faizleri indirebiliriz!”

“Evet, artık bunu yapmak çok zor değil bir kararname ile yapılabilir”

Ekonomi gazetesi Dünya yazarı Özcan Kadıoğlu, piyasaların son 2 ayda yaşadığı tedirginliğin Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın Merkez Bankası’yla ilgili açıklamalarıyla ilgili olduğunu söyledi. Kadıoğlu, “Erdoğan, bir kararname ile Merkez Bankası Başkanı’nı görevden alıp, yerine faizleri indirecek bir başkan atanabilir”  dedi.

Kadıoğlu’nun “Bir kararname ile Merkez Bankası Başkanı’nı değiştirip, faizleri indirebiliriz!” başlığıyla (22 Kasım 2017) yayımlanan yazısı şöyle:

Piyasalar son ay 2 aydır çok tedirgin durumda. Eylül ayının başlarında dolar kuru ciddi olarak düşüş eğilimine girmişti. Piyasalar sakin seyretmeye kur ise 3.40 TL’nin altını test etmeye başladı. Hükümet ve Cumhurbaşkanlığı ekonomi kurmayları bunun doğru olduğunu kurun daha da aşağıya gideceği ön görüsünde bulunuyorlar, döviz alanların ellerinin yanacağını iddia ediyorlardı. Bende bu gelişmeler ışığında dolar kurunun 3.30’lara kadar ineceğini ve yılı 3.30-3.40 aralığında tamamlayacağını düşünmeye başlamıştım.

Birden hava tersine döndü, son iki ay içersinde nelerin değiştiğine baktığımızda çevremizde jeopolik yeni bir gelişme olmadı, ülke içinde her hangi bir siyasi risk ortaya çıkmadı, dolar endeksinde her hangi bir kayda değer artış olmadı, ihracatımız artıyor, turist sayısı ve turizm döviz gelirlerimiz artıyor, Rusya ile gerginliğimiz bitiyordu. Muhalefet partilerinden biri her konuda hükümete karşılıksız destek veriyor ve vermeye de devam ediyordu. G 20 ülkeleri içinde 2. çeyrekte Çin ve Hindistan’dan sonra en yüksek büyüme oranı bizde olmuştu. İşsizlik düşmeye başlamıştı. Tek olumsuz gösterge enflasyonun yükselişe geçmiş olmasıydı.

O zaman ne oldu da piyasaların tansiyonu artmaya başladı?

Her zamanki gibi kendimizle aynanın karşısına geçip kavga etmeye, dünyaya ayar vermeye başladık. Yeri geldiğinde içeride ve dışarıda gereksiz kavgalar çıkarma hastalığımız yine nüksetti. Faiz enflasyon kavgamız tekrar başladı ve şuan geldiğimiz duruma geldik.

Sayın Erdoğan’ın Merkez Bankası’nın bağımsızlığı ile ilgili eleştiri, 2014 yılının Mayıs ayında halka siyasi kurum olarak kendilerinin hesap verdiğini sorumluk aldıklarını ifade etmesiyle başlayan artarak devam ederek günümüze geldi. Geçen hafta il başkanları toplantısında tekrar bu konuyu gündeme getirdi. Artık siyaset kurumu olarak bu konuda insiyatifi tamamen kendilerinde olması gerektiğine zaten bankanın enflasyon görevinde de başarılı olamayıp hedeflerin iki katının üzerinde seyrettiğini söyledi.

Evet, artık bunu yapmak çok zor değil bir kararname ile Merkez Bankası Başkanı’nı görevden alıp, yerine faizleri indirecek bir başkan atanabilir. Veya faizlerin indirildiğini ve istenilen oranda faiz uygulanacak bir başka kararname çıkarılabilir. Ülke olarak bizde bu tartışmalardan kurtulmuş olacakları görmek için sakin bir kafayla evimizde işyerimizde oturup bekleyebiliriz.

Bir başka açıdan bakacak olursak ülkemizdeki bankacılık sektörü kontrolünün yüzde 33 civarında devlet bankalarının kontrol ettiğini, banka kârlarında ise yüzde 35’ini devlet bankalarının olduğunu’da not etmekte fayda var.

Şimdi bu tartışmaları bir kenara bırakıp tablodan son 1 ayda piyasalardaki gelişmelere bakalım.

1) Dolar kurunda yüzde 8 artış,
2) Euro kurunda yüzde 7,2
3) Döviz sepetinde ise yüzde 7,5 bir artış,
4) Döviz kurlarının değer kazanmasıyla gram altın fiyatında yüzde 7,1 artış
5) Ülke CDS primlerinde yüzde 15,9 artış olmuş bulunmakta.
6) 2 yıllık gösterge faizinde yüzde 12,5 artış olduğu görülüyor.
7) Dünya piyasasında altın fiyatlarında her hangi bir artış söz konusu değil
8) Dolar endeksi çok azda olsa değer kaybetmiş bulunmakta
9) Petrol fiyatlarında ise yüzde 8 artış söz konusu.

Not: Son 1 ay içinde kırılgan ekonomi para birimlerinde, Güney Afrika’da yüzde 2,8, Brezilya’da yüzde 1,9 değer kaybı, Hindistan ve Endonezya para birimlerinde dolara karşı bir değişim olmadı.

Bu veriler ışığında karşılaştığımız veya ortaya çıkardığımız sorunları dış güçlere veya sisteme bağlamanın ne kadar akılcı olduğunu sorgulamamız gerekiyor. Hollanda’da hükümet seçimlerden 225 gün sonra kuruldu, Almanya’da ise koalisyon görüşmeleri başarısızlıkla sonuçlandı. Ama ülke ekonomilerinde her hangi tedirginlik oluşmadı. Gelişmiş ülke olmak için ekonomi ve siyasette önce insan yerine önce sistemin gelmesi gerektiğini unutmayalım.

t24

Paylaş

Yorum yapın

Please enter your comment!
Please enter your name here