Anasayfa Dergi Dosya Özgür Taburoğlu yazdı :Şuursuz Kalabalıklar

Özgür Taburoğlu yazdı :Şuursuz Kalabalıklar

Paylaş

Özellikle erken Cumhuriyet yıllarında sıkça okunan Gustave Le Bon için kitleler, “şuursuzca” hareket eden kalabalıklardır. “Kendi olmak” gibi bir meseleleri kalmadığından, tümüyle ölçüsüz ve sınırsız bir eylem alanı önlerinde açılır. Onlara güçlükle aşabilecekleri sınırlar çeken din ve töre gibi bağlar zayıflayıp, bilim yoluyla bir teknik donanımı da yanlarına aldıklarında, onları belli bir yerin ve zamanın sahibi halklar gibi, toprağından, muhitinden uzaklaşmasına engel bağlar gevşer (1997: 10). Bu donanım sayesinde, kitle insanı kendilik bilgisini kaybettikçe, kendisini olduğundan daha güçlü görmeye başlar. Ölçülerini yitiren, kendisine dönmeye çağıran yol gösterici ölçüleri düşünmekten uzaklaşan kitle vicdansızlaşır ve çoğu zaman bir hınç duygusunun egemenliği altına girer. Bu hınç, hem ondaki uysallığın, yönlendirilmeye açıklığın hem de şiddetin, linç eylemlerine kadar varabilen cürmün kaynağıdır. “Cani” olabileceği gibi “faziletli” kitleler de olabilir. Ama her durumda Le Bon için bu kitle mizacı, bir kendilik sahibi olmaktan değil de, tesadüfi bir ruh halinin sonucu gibi tarifini bulur. Bireyler ya da azınlıklar, kitle içerisine dahil olduklarında, kendilerini unuttukları bir tür “sürü psikolojisiyle” davranmaya başlarlar. Kitle içerisinde yer alan tekil varlık, kendi vicdanından feyz almayı bırakır ve bir ölçüsüzlüğe teslim olur.

Kitle, âdeta başsız bir beden gibi, düşünmeden eylemde bulunan büyük bir bünyedir (12). Sınırsız bir eylem yeteneğiyle birleşen bir düşüncenin varlığı işaretlenemez. Eyleme ölçü verecek, onu başka eylemlerle, eylemin başlangıcı ve muhtemel sonuçlarıyla ilintili kılacak bir fikriyat bulunmaz; “düşüncesiz eller” işbaşındadır. Bu da kitlesel hareketlerin, çoğu zaman keyfî icralar olduğunu kanıtlar. Kitleyi bir araya getiren parçalardan bağımsız olarak, “rastgele bir bireyler topluluğunu ifade eder” (19). İçerisinde ırkların, meslekî ayrımların ya da bireysel farklılıkların kaybolduğu bir başka mevcudiyet ortaya çıkar. Tüm ayrı bilinç yapıları bu yığın içerisinde “tekleşir”. Le Bon bu kalabalığa “psikolojik kitle” adını verir. Yani birbirinden ayrı ve biri diğerinden sorumsuzca var olan beşeri varlıkların bir aradalığı sanki kendi bireyliğini kurar ve belirli bir ruh haline uygun davranır.

Le Bon, kendisiyle aynı dönemde yazan ve tümüyle bireyden ayrı, onun ilkelerine indirgenmeyecek bir toplumu tanımlamaya çalışan Durkheim’dan farklı olarak toplulukları bireyleştirir. Ama bu birey, bir toplum yapısını oluşturacak bilinçli eylemden yoksundur; hisleriyle davranır. Sözgelimi kamuoyunu oluşturan akılcı seçimler olurken, kitle ruhu belirli duyguların etrafında şekillenir. Bu duygular, Spinozaca söylenirse, iyi ya da kötü duygular olabilirler. Kendisini bir araya getiren daha akılcı bireylerden farklı olarak, düşüncenin güdümünde olmadıklarından, bu mizaç bir keyfîlik sergiler. Kitle, son derece erdemli olabileceği gibi, korkunç bir cürmün faili de olabilir. Hatta faziletli bir kalabalık, bir “tesadüf”ün eseri olarak, canice davranabilir. Bilinç düzeyinde değil de, bilinçdışından ileri gelen ve özellikle “ırsi” etkenler bu kalabalığın davranışlarında etkili olur. Bir bakıma hayvanlar gibi, içgüdüsel davranışlar, kitleleri o ya da bu tarafa yönlendirir. Gene Spinozaca söylendiğinde, “yüksek” ve “adi” değerler arasında kalan kitlede ruhsal dalgalanmalar ortaya çıkar.

Kitlesel davranışları, öncesi ve sonrasıyla anlamak, nedensel bağlantılar içerisine yerleştirmek olanaksızlaşır. Onların hükmü altındayken “kör bir kuvvet” tarihe yön vermeye başlar ve kitle içerisinde başkalaşan bireylerin ve azınlıkların kaderi de bu kendisini görmeyen, işitmeyen gücün hükmü altına girer. “Toplumun demir zırhı durumundaki ahlâki ve manevi kuvvetler” onları sınırlayamadığında, yeryüzünün kaderi de bu güce teslim olur. Kalabalıklar, belli sınırlar içerisinde var olan halkı ya da dayanışma ve işbölümü gibi sınırlara sahip toplumları “tasfiye” ettiklerinde önlerinde yayılmaya uygun bir genişlik açılır. Toplum da bir tür azınlık gibi kitle tarafından soğurulur. Ama azınlıklar, içerisine karıştıkları bu kalabalığa kendi değerlerini, iyi ya da kötü mizaçlarını taşıyamazlar; sınır tanımayan kitle içerisinde kişiliklerini kaybederler (22). Yani kalabalıkların sinesinde, bir üst akılla ya da vicdanla karşılaşmazlar. Kendi sahip oldukları değerleri, “birtakım gizli sebepler” tarafından güdülenen bir bilinçdışına teslim ederler. Kendilik bilgisi, “kolektif bilinçaltı” içerisinde geçersizleşir. Dolayısıyla azınlıkların, bireylerin, beşeri varlıkların kalabalıklarla uzlaşması, onlarda feyiz alabilecekleri bir karşılaşma yaratmaları olanaksızdır. Çünkü bu ilişki kendilerinin hilafına seyreder. Le Bon çok bilinen bir kimya örneğine başvurur: Kendi maddesel özellikleri olan elementler, bir karışım içerisinde bambaşka bir davranışlar sergileyen bir başka maddenin yaratılmasına aracı olurlar (22).

Duyguların kolaylıkla “sirayet ettiği” bu karışımda azınlıklar geçirgen bir ortam içerisine girerler. Aynı tarihi, muhiti paylaşmamış bireyler, benzer davranışlar sergilemeye başlarlar. Artık bu kalabalığın kendi ırsiyeti, talihi olur. Akılla, mantıkla değil de, duygularla, ruh halleriyle örülmüş bir talihtir bu. Bu yüzden beklenmedik ve şiddetli sonuçları olabilen geçici bir bütünlük hali ortaya çıkar. Örneğin bu duyguların sonucunda özgürleştirici bir ayaklanma kadar, linç eylemleri gibi canice girişimler de ortaya çıkabilir. Duygulanmaya hazır kalabalığın karın boşluğunu nasıl duygularla doldurduğuyla ilişkili şekilde ortaya çıkan eylem, türlü sonuçlar alabilir. Kitlenin sinesine dahil olan birey de kendi başına girişmeyeceği eylemlere karışabilir. Kalabalıkların ortasında, önceden varlığından haberdar olmadığı bir haletiruhiyenin etkisi altında davranır. Belli bir zaman ve yerde “rastgele” bir araya gelmiş olanların yarattığı kimyanın sonucu bir bilinçdışının hükmünde hareket eder. Bu ortak bilinçdışı, tesadüfen karışmış insanların yarattığı yeni bir “tür”ün vicdanından feyiz alır.

Bu tesadüfi ve keyfî nitelikleri olan kimya, içerisine karışmış olana bazı telkinlerle nüfuz eder. Ama Le Bon’un insan toplulukları Durkheim gibi akılcı, çıkarlarına göre eyleyen, işbölümüne dikkat eden bir toplum vicdanından feyiz almazlar; ölçülü duyguların yerini daha hesapsız duygular alır. Bu yüzden böyle kalabalıklar ani dönüşümlere, felaketlere açık bir güç alanı yaratırlar. Bu altüst oluşun sonucu faziletli ya da canice görünebilir. Ama kitleler bu sonucu hesaplayarak yola çıkmazlar. Kitlenin parçası kimseler, kendi çıkarları hilafına davranabilirler; bu sırada bir kahraman, fedakâr ya da merhametsiz olabilirler. Ama onların eylemlerine ait bu sıfatlar biraz da geriye dönük bir tefsirin sonucudur. Eylemin nasıl sonuçlandığıyla da ilgilidir. Bunlardan bağımsız olarak kitle insanı belirli bir ruh halinin etkisi altında topluca eyler. Onlar, biraz da içerisine girdikleri hislerin, coşkunun hakkını vermekten fazlasını yapmazlar. Belirli bir duygu tarafından “efsunlanmış” gibi, düşünmeden davranırlar. “Terbiyeli bir aydını” bir “vahşiye” dönüştürebilecek bir gözbağcılığı ortaya çıkar. Bu sırada eylemlerinin müspet ya da menfi sonuçlarını düşünmez, “şan ve şöhret peşinde” koşuyor olabilirler. Bu eylemlere dışarıdan bakacak bir aklın, “beynin” değil de, “omuriliğin kontrolü altında” hareket ederler. Bu sırada “cellat” ya da “şehit” olabilirler. Le Bon’a göre iyi bir ruhbilimci olması gereken siyasetçi de, bu kalabalık belirli duygularla dolu halde eylediğinde, muhtemel eylemini ve ortaya çıkacakları öngörebilen kişidir (28).

Le Bon’un kitle dediğinin, büyük bir kalabalık olması da zorunlu değildir. Birkaç kişi bile bir araya gelse kitle oluşturabilir. Üstelik bunlar âlim olsalar bile, kitle ruhu onların vasıflarını yok eder. Küçük bir zümrede bile, “nesnel” görüş imkânları zorlaşır. Düşler, beklentiler veya hisler, bilgiyi, mantığı önceler. Le Bon, ilginç şekilde, çocuklarını kaybeden bazı annelerin, sanki böyle bir durum ortada yokmuş gibi çocuklarını yanlış teşhis etmelerini bu kitlesel düşünümle ilişkilendirir (39). “İdrak sahası” daralan kişinin görüsünü, hezeyanlar belirleyebilir. Bu yüzden sirayet ve telkin yoluyla yayılan “kolektif gözlemler” en yanlış olan yargılara sahiptir. Kitlelerin kanıları, görüşleri, çoğunlukla nahif ve abartılı şekiller alır; olağan kanılar mümkün değilmiş gibi. Herhangi bir varlık, ya çok iyi ya da çok fenaymış gibi tarif edilir. Bu yüzden ortadaki mesele, ya tam bir iman konusu ya da yok edilmesi gereken bir fesat gibi tanımlanmış olur. Ayrımlarını yitiren ve bu yüzden tümüyle iyi ya da tümüyle kötü nitelenen şeyler, bir vicdanın ya da hıncın kaynağı olabilirler. Bu basitleştirme tavrı, özünde duygularla değerlendirmenin sonucudur. Le Bon, bu anlamda kitleleri kadın mizaçlı gibi tarif eder ve onlar gibi hisleriyle yaşamanın sonucu aşırılıklara düşkün olduklarını yazar (44). Üstelik akli ölçüler araya girmediğinde, bu duygular yönlendirilmeye açık olurlar; iyi işlenmiş telkinler onlarda belirli durumlara dönük vicdani ya da hınç davranışlarına kolaylıkla zemin hazırlar. Bu telkinin, “şişirilmiş ve aşırı duygulara” değmesi yeterli olur. Bu aşırılık sayesinde, kitle, “nefsi feda ya da feragate” açık olduğu kadar, fenalık bulduğu varlığı kolaylıkla ortadan kaldırmaya dönük kolektif bir ruh hali içerisine girebilir.

Fikriyat değil de hissiyatlar düzeyinde davranan böyle kalabalıkların “zemberekleriyle” oynamak, modern siyasetin ve özellikle zamanımızdaki adıyla biyosiyasetin temel işlevidir. Bireylere göre, hem öldürme, cinayet hem de fedakârlık, sadakat gibi eylemlerde daha “yetenekli” olan kitleler işlevli bir kalabalık olarak başvurulurlar (56). Bireyler gibi “kişisel çıkar”ın her zaman öne çıkmaması kalabalıkları kullanışlı kılar. Bu sayede kitlenin sinesinde, bünyesinde türlü sevgi ve nefret duyguları yaratmak, kimi içeride, kimleri dışarıda tutacağına dair bazı hazır kanaatler üretmek, alerjiler yaratmak bu işlevi bilmek sayesinde mümkün olur. Bu sayede kalabalıkların ırsi birikimi ayaklandırılmadığı sürece, kendi özsel köleliğine ve “yüzeysel eylemliliğine” geri döner (48). Kitle adamı, duyguları dışarıdan telkinler yoluyla ayaklanmadığı sürece, kendi “yorgun” bünyesinin emrine tekrar girer. Ama bu şekilde beklerken yine bilinçdışını doldurmaya, Nietzschece söylenirse, hınç birikimi yaratmaya devam eder. Kendi ruhunda yaratılan hamle son bulunca, vicdan ve hınç gösterilerinin bastırıldığı töresine yeniden kapanır. Bu töre, kitlenin o zamana kadar yarattığı duyguların düşünce haline gelmiş bir yapısıdır. Bu düşüncelere değen her etki onlarda yeniden duygulanmalara neden olur. Dolayısıyla duygu ve düşünce karşılıklı birbirinin nedeni ve sonucu olur. Düşünce bir duygular toplamı ya da duygular bir düşünce birikimidir. Duygular, yeni düşünceler yaratabilmek için bir yaşam hamlesiyle yorgunluğunu, kölece eylemsizliğini üzerinden atan kalabalıkların hareket kaynağıdır. Duyguların yarattığı “kaynaşma”, ürperti veya kımıldanmalar yardımıyla düşünce yeniden yapılanır, kalıplaşır ve bir geleneğe şekil verir. Gelenek, bilinç düzeyinde ya da haricinde şekil bulmuş fikirlerin ya da “etkili kanıların” bir terkibi gibi anlaşılabilir. Üstelik bu şekilde yerleştirilmek istenen, bir tür tanrıtanımazlık olsa bile bir tarikat şeklini alabilir. Pozitivist mezhepler, yakın zaman teolojilerindeki bilimci göndermeler de bunu doğrular. Dinsel topluluğun inanç muhtevası tamamen değişse de, dindarlık biçimi değişmeden kalabilir.

“Yönü değişen duygular”, töreyi bozma pahasına topluluk düşüncesini tazeler, onu daha vicdanlı ya da hınç dolu yapar. Düşünce ve onun tortulaşmış törel biçimlerinde, yan yana gelemeyecek, ilişkisiz kalan durumlar, varlıklar bu duygu titreşimleri sayesinde bir araya gelip yeni dostluklar ya da düşmanlıklara neden olur. Bu duygu halleriyle yaratılan “mucizevi birleşmeler” ya da beklenmedik ayrışmalar yeni kalabalıkların bilinçdışında yeni yankılara kavuşur. Kalabalık bu nedenle kendisini hiç düşünmediği şekilde, dostane ya da hasmane bağlantılar içerisinde bulabilir. Bu beklenmedik durum, yeni duygu hallerinin bilinçdışında ayaklandırdığı mitler, efsanelerden ileri gelir (59). Kitlenin bu yeni duygu halinin sorumlusu düşünceler değil, hayaller, mucizevi durumlardır. Onların bu gibi yapıcı ya da yıkıcı olabilen fiillerine yön veren, gerçeklerden çok düşler, fantezilerdir. Kalabalık, doğru telkinlere maruz kalırsa, bu hayalleri gerçekleştirmeye çalışabilir. Gabriel Tarde gibi söylenirse, yayılma ve öykünme yoluyla bu duygu durumu yaygın destek bulduğunda, büyük ayaklanmalar, devrimler de ortaya çıkabilir.

Telkinlerin etkin fiiliyatlara dönüşebilmesi için karşısındakinde türlü duygular yaratabilmelidir. Bu da kitlenin mevcut töresine, kalıp düşüncelerine, ezberlerine ve özellikle de bilinçdışına kazınmış olanın bilgisine sahip olmakla olanaklıdır. Bu bilgi ise bir mantık zincirine, nesnelliğe, hakikatin icrasına sahip olmak zorunda değildir. Üstelik bu telkin, düşsel, belirsiz bir duruma işaret ederse daha değerlidir. Bu durumu anlaşılır kılmak için Le Bon, denizlerde aniden kaybolan bir yolcu gemisinin, aynı yıl batan binlerce başka gemiye göre zihinleri daha fazla meşgul ettiğini yazar. Kalabalıklar üzerinde etkili olan, olayın kendisi değil, neden olduğu “şekillerdir” (62). Benzer biçimde ilgilerini cezbeden, adaletsizliklerin kaynağı, cürmün kendisi değil de, onun bir töreye, değere yaptığı göndermelerdir. Bu olayda kalabalıkların vicdanını sızlatan ya da hınç yaratan etken, eylemin kendisinden çok, yansımaları, yankılarıdır. Yani olayı olduktan sonra yeniden tefsir etme, dilediği gibi yorumlama olasılığıdır.


Kaynakça

Le Bon, Gustave. (1997). Kitleler Psikolojisi, çev. Yunus Ender, Hayat, İstanbul.

birikim
Paylaş

Yorum yapın

Please enter your comment!
Please enter your name here