Anasayfa Dergi Prof. Dr. Işıl Ünal : Anadilinde eğitim konusunda kararı “uzmanlar” değil...

Prof. Dr. Işıl Ünal : Anadilinde eğitim konusunda kararı “uzmanlar” değil halk vermeli*

Paylaş

Ankara isilunalÜniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi’nde öğretim üyesi olarak çalışmakta olan Prof. Dr. Işıl Ünal ile yaptığımız röportaj. Işıl Ünal, eğitim ekonomisi, eğitim politikası ve eğitimde toplumsal cinsiyet konularında çalışmalarını sürdürmektedir. Ünal’ın, “Eğitim ve Yetiştirme Ekonomisi”, “Eğitimde Toplumsal Ayrışma” ve “Eğitim Bilimleri Felsefesine Doğru” çalışmaları bulunmaktadır.

Röportajı yapan: Necat Ayaz

Yayına Hazırlayan: Yonca Bayram

Necat Ayaz: Eğitim hakkı mücadelesiyle anadilinde eğitim mücadelesi arasında nasıl bir ilişki kuruyorsunuz?

Prof. Dr. L. Işıl Ünal: Eğitim hakkı mücadelesi anadilinde eğitim talebini de içeriyor. İçermemesi düşünülemez, çünkü eğitimi bir hak olarak talep etmemizin, bunu bir siyasal mücadele konusu olarak görmemizin nedeni, eğitime yüklediğimiz anlam ve içeriktir.  Aksi halde, yani eğitim sürecini bugünkü formunda ve bugünkü içeriğiyle talep edebilmemiz için bizim pek sağlıklı bir ruh haline sahip olmamamız gerekir. Çünkü bugün Türkiye’de eğitimin içerik olarak egemen olmayan tüm kesimler (kadınlar, LGBTİ’ler, Alevîler, Müslüman olmayanlar, dinî inancı olmayanlar, Kürtler, Lazlar, .. vb.) için, Pierre Bourdieu’nün tanımladığı anlamıyla  simgesel/epistemik şiddet olduğunu belirtmek mümkündür. Bu, kısaca söylersek, bizim eğitim ortamında kendi kimliklerimizle var olmamıza izin verilmediği ve bize meşru varoluş zemini bırakılmadığı anlamına gelmektedir. Okullardaki öğrenme pratikleri, ötekileştirici ve dışlayıcı bir nitelik göstermektedir. Eğitimde (ve okulda) geçerli olan bilgi, kültür ve iletişim/etkileşim biçimlerini bir yana bıraksak da, sadece anadilinde eğitim görmemek bile tek başına, öğrencinin içinden geldiği kültürden koparılması ve egemen dilin/kültürün dayatılması anlamına gelir ve şiddettir.

Egemenler dışında kalan toplumsal kesimler (yani yönetilenler) olarak biz, kendi tanımladığımız ve kendimizi yetkinleştirmemize olanak sağlayacağını düşündüğümüz kapsam ve içerikteki eğitimi alabilmeyi, temel bir insan hakkı olarak görüyor ve bunun gerçekleşebilmesi için mücadele yürütüyoruz. Eğitim hakkı mücadelesi, eğitim hizmetinin bu hakkın öznesince (öğrenci ya da veli) “erişilebilir”,  “kabul edilebilir” (içerik olarak)  ve onun güncel gereksinimlerine “uyarlanabilir” olması için verilen bir mücadeledir. Dolayısıyla, eğitime hak statüsü kazandıran bu özelliklere kavuşabilmesi için eğitimin anadilinde yapılması bir önkoşuldur.

Temel bir insan hakkı olarak gördüğümüz ve oluşturmak istediğimiz eğitim nasıl bir eğitim?

Yukarıdaki ifadelerden de anlaşıldığı gibi, kendi kimliğimizle (etnik, inançsal, cinsel, vb.) var olabildiğimiz ve tabii ki, anadilimizde her türlü etkileşime girebildiğimiz, eşitler arası bir ilişki ve etkileşim ağı içinde öğrenme olanağı bulabildiğimiz bir süreci inşa etmek istiyoruz.  Yetkinleşme, kendimizi özne olarak kurabilme olanaklarının bulunduğu bir öğrenme ortamı, eğitim süreci…

Bu ülkede yaşayan herkes aynı zamanda bu verili eğitim sistemine devam edebilmek, okula gidebilmek için de uğraşmıyor mu? Kadınlar, LGBTİ’ler, farklı etnik, inanç gruplarından insanlar okula gidebilmek için büyük mücadele veriyorlar. Eğer verili eğitim sistemi dediğiniz gibi bir şiddet ortamı oluşturuyor ise, şiddete uğramak için bu kadar çaba harcamaya değer mi?

Bu toplumda (kapitalist toplumda) yaşayabilmek, hatta yurttaş sayılabilmek için eğitim sistemine girmek, eğitim almak gerekli. Okula gitmek istiyoruz, herkesin okula gidebilmesi için çaba harcıyoruz, çünkü eğitim kurumlarının verdiği belgeler (diploma, sertifika vb.) olmadan toplumda ne bir işte çalışabiliyoruz ne de bir statü elde edebiliyoruz.  Bu haliyle eğitime araçsal bakıyoruz. Tabii eğitim sisteminde sadece bir “maruz kalma” durumundan bahsetmek de gerçekçi değil, çünkü orada direniyoruz ve mücadele ediyoruz aynı zamanda.

Ayrıca onun içine girmeden farklı bir eğitim inşa edebilmek de mümkün değil. Çünkü mücadeleyi eğitim sistemi içinde yer alan özneler olarak yürütüyoruz ve özgürleşimci bir eğitimi, zaman içinde ve yürüteceğimiz mücadele yoluyla inşa edeceğimizi düşünüyoruz.

Isil_hoca

Türkiye’de anadilinde eğitim mücadelesinin “eğitim hakkı” kavramıyla ilişkilendirilerek tartışılması nasıl bir anlam taşıyor?

Nasıl ki anadilinde eğitimi, eğitim hakkı mücadelesinin “kilit noktası” olarak görmek gerekir ise, anadilinde eğitim mücadelesini de hak söyleminden koparmamak, onun “pedagojik bir gereklilik” olarak tanımlanmasına izin vermemek gerekir. Bunca zamandır özgürlük mücadelesi vermekte olan Kürt halkının, çocuklarının kendi kültürlerinin bir parçası olan anadilleriyle eğitim almalarını istediklerini biliyoruz, ama aynı zamanda milliyetçi, cinsiyetçi, heteroseksist, vb. olmayan bir eğitim istediklerini de söyleyebiliriz. Sadece anadilinde eğitim özgürleşimin önünü açmaz, eğitimin anlam ve  içeriği son derece önemlidir. Anadili her şeyi çözmüyor, tek başına bizi özgürleştirmiyor. Anadilinin, egemenler tarafından ideolojik hegemonyayı güçlendirmek için kullanılabildiğini de biliyoruz.  TRT’nin Kürtçe yayın yapan kanalını örnek olarak verebiliriz. Devlet bunca özel kanal varken, “Buyurun, kendi anadilinizde yayın yapan bir kanal kurabilirsiniz.” demedi, Kürtçe yayını da ben yaparım dedi ve içeriğini kendisi doldurdu, kültürel asimilasyonu sürdürdü.

Anadilinde eğitim çocukların okulda öğrenme zorluklarıyla karşılaşmaması için, yani “pedagojik açıdan” gerekli görüldüğünden talep edilmiyor, dünyanın hiçbir yerinde de bu nedenle talep edilmez. O zaman Türkiye’de ve anadili  İngilizce (Fransızca) olmayan ülkeler niçin İngilizce (Fransızca) öğretim yapıyorlar? Uzmanların, anadilinde eğitimi savunurken “pedagojik bir gereklilik” göstermeleri, yani “bilimsel” olanla ve dolayısıyla “pedagojik” olanla “siyasal” olanı birbirinden ayırma  çabasına girmeleri egemenlerin işine gelir. Çünkü bu tez hem anadilinde eğitimin modeller üzerinden tartışılmasına hem de modellerin karşılaştırılmasında başarı, verimlilik vb. kriterlerin kullanılmasına  kapı açar.

Freire bize son derece teknik gelen okuma yazma öğretiminin bile ne denli politik bir edim olduğunu öğretti. Bu nedenle, pedagojik olanın politik olduğunu hatırda tutarak, anadilinde eğitimi hak söylemi içinde ele almalı ve özgürleşimci eğitim mücadelesinden ayırmamalıyız.

Eğer anadilini çocuğun okula başlarken sahip olduğu dil repertuarı olarak kabul edersek Kürt coğrafyasındaki kent merkezlerinde yaşayan çocukların büyük çoğunluğunun anadillerinin artık Kürtçe olmadığı kabul ediliyor. Sizce bu durum sosyolinguistik açıdan anadilinde eğitim talebini zayıflatmıyor mu? Anadilinde eğitim yerine, bu coğrafyanın dili olan başta Kürtçe olmak üzere diğer dillerle eğitim vermeyi talep etmek gerçeğe daha uygun değil mi?

Bence konuyu Türkiye’de yaşayan halkların dillerinde (anadillerinde) eğitim vermek olarak ele alabiliriz. Bunu sağlamaya başlayınca, eğer bir dil bu coğrafyada yaşayan halklardan birinin anadili ise, o insanlara bu dilde eğitim-öğretim olanağı sunulmalıdır. Ondan yararlanmak istemek veya istememek başka bir mesele. Şöyle düşünün: Bana nitelikli sağlık hizmeti sunulmalıdır, bu benim hakkımdır, ama ondan yararlanmak bana kalmış, her gün sağlık kurumuna gitmeyi taahhüt etmiyorum elbette. Anlatabildim mi?

Her şeyden önce, dil bir kültürün parçası, en önemli taşıyıcısıdır ve bu kültürden gelen insanlar, diğer tüm insanlar gibi, kendilerini yetkinleştirme, özne olarak kurabilme olanaklarına sahip olabilmelidirler. Eğitim hakkını da böyle tanımlamadık mı? Kamu kurumları aracılığıyla, kamu fonları kullanılarak ve toplumun tüm kesimlerinin içeriğin belirlenmesi konusunda karar süreçlerine  katıldığı bir eğitim hepimizin hakkıdır diyoruz.

Bu konuda kafa karışıklığı yaratan noktalardan biri de sanırım Birleşmiş Milletlerin Çocuk Hakları Sözleşmesi’ndeki, sürekli olarak dile getirilen 30. Maddenin çağrıştırdığı anlam. O maddede, “Her çocuk ailesinin konuştuğu dili öğrenme ve kullanma hakkına sahiptir” deniyor. Bu ifade çok muğlak bir anlama sahip. Aynı zamanda da “çocuğun ailesinin konuşmadığı bir dil onun anadili sayılmaz” veya “ailede konuşulmuyorsa, bu çocukların bu dilde eğitim alma haklarından söz edilemez” gibi bir anlam çıkarılmasına neden oluyor sanki.  O nedenle anadilinde eğitim hakkının kolektif bir hak olduğunu unutmamak gerekiyor. Anadilinde eğitimi de içeren bir eğitim hakkı mücadelesinin temelinde bu maddeyi aşan bir anlam var bence. Bu anlamın vurgulanması gerekir.

Bir konuşmanızda “egemenler anadilinde eğitimi kabul ettiğinde bile eğitimin yapıldığı (ana)dilin ve kültürün kendisini geliştirmemesi için, yani başlangıçtan itibaren sürdürdükleri asimilasyonu tamamlayabilmek için çeşitli formüller bulabilirler” dediniz ve bunun anadilinde eğitimii tehlikeye düşürebilecek bir uygulama olabileceğini belirttiniz. Bu konuyu biraz açabilir misiniz?

Türkiye özelinden devam edelim. Kürtlerin uzun yıllardır sürdürdükleri özgürlük mücadelesi karşısında, toplumun da artık dayanma noktasının sonuna geldiği bir zaman diliminde, egemenler özellikle “savaş”ı, şehitleri ve tüm topluma gerçekten on yıllardır yaşatılan şiddeti öne çıkararak, bir uzlaşma noktası bulmak ve “Kürt meselesini” bir şekilde çözmek istediler. Yani devlet, Kürtleri “tanımama” aşamasını atlatmış ve sorunu çözmek için karşısındaki “taraf”la pazarlığa girişmiş gibi görünüyor.  Fakat bu konuda emin olduğumuz şeyler çok sınırlı. Hükümetin bu konudaki politikaları çok fazla zikzak çiziyor. Egemenler, “Kürt meselesi”ni araçsallaştırıyor, bu konu oya çevrilebildiği oranda anlamlı ve önemli görülüyor. Türkiye’de yaşayan halklara/kültürlere eşit statü tanıma yönünde bir politika benimsendiğine ilişkin göstergeler yok gibi. Böyle bir zihniyet değişikliğinden, politika değişikliğinden söz edemeyince, devletin asimilasyon politikalarından hemen vazgeçivereceğini söylemek de hiç mümkün görünmüyor bana.

Buradan yola çıkarak diyorum ki, uygulamaya ilişkin soruların yanıtı, yani “nasıl?” sorusunun yanıtı şöyle verilmeli: “Anadilinde eğitimi talep eden halkın ihtiyaçlarına cevap verebilecek şekilde.” Dolayısıyla, anadilinde eğitim nasıl uygulanmalıdır sorusunun yanıtını “uzmanlar” değil, halkın kendisi vermelidir. Halkın kendi yanıtı dışındaki yanıtların, yol açacağı sonuçlar açısından sorgulanması gerekir.  Çünkü onlar devreye girince, devlete maliyetinden tutun da, öğrenmenin verimliliğine ve uluslararası standartlara kadar, bence konuyla doğrudan ilgili olmayan pek çok kriter devreye sokuluyor. O zaman da amaç araçsallaşıyor. Yukarıdaki örnekte belirttiğim, öğrencinin okul başarısını artıran anadili modelini seçme önerisi gibi. Oysa anadilinde eğitim, daha önce de ifade ettiğim gibi, eğitim sürecini bir özgürleşim süreci olarak inşa etmeye dönük bir siyasal talebin parçası olarak ele alındığında “öğrenci başarısı” zaten “sorun” olma vasfını yitirecektir (Porto Alegre’deki Yurttaş Okulu’na bakın). Bu nedenle sonuçları/faydaları ile farklılaşan modeller üzerinden hesaplar yapmak yerine, anadilinde eğitimi içeren özgürleşimci eğitim hedefine doğru ilerlemek gerekiyor.

Türkiye’de son zamanlarda özellikle sivil toplum kurumları tarafından  (ERG, UKAM, DİSA) yayınlanan anadilinde eğitim ile ilgili çalışmalarda çiftdilli ve çokdilli model önerileri yapıldı. Bu model önerileri, ya açıkça ya da üstü örtülü bir şekilde, velilerin sunulan seçeneklerden birini tercih ederek çocuklarının istedikleri dillerde eğitim almaları konusunda bir “seçme hakkı”na sahip olmaları gerektiği liberal bir özgürlükçü söyleme dayandırılıyor.  Böylece, bir yandan velilere anadilinde eğitim konusunda “bireysel seçme hakkı” sunulurken,  aynı zamanda çokdille eğitim görmenin çocuğun akademik başarısını artıracağı yönündeki pedagojik tezler de çokdilli modelleri desteklemek üzere kullanılıyor. Sizce bu eğilim, sözünü ettiğiniz egemenlerin anadilinde eğitimi hayata geçirmek zorunda kalırken başvurdukları uygulama biçimleriyle örtüşmüyor mu?

Evet, ben de bu tür model arayışlarını ve bunları desteklemek üzere ileri sürülen tezleri kastettim. Meseleyi, velinin çocuğunun “eğitim dilini seçme” meselesi olarak  ortaya koyarsanız, konuyu özünden uzaklaştırırsınız. “Seçme”yi değil “anadilinde eğitimi” hak olarak görmek gerekir. Çünkü “seçme/seçebilme” zaten herkes için mümkün olamayacaktır. Yukarıda de belirttiğim gibi, bu topraklarda yaşayan halkların (ana)dilinde eğitim alabilme olanağına kavuşmasını istiyoruz biz. Kimse kimsenin boğazını sıkıp anadilinde eğitim almalısın demiyorsa, problem de yok demektir.

Anadilinde eğitimi bir hak olarak talep ediyoruz, kendimizi özne olarak kurabilmek için, kimliğimizle eğitim alanında var olabilmek için istiyoruz. Ülkedeki resmi dili öğrenmeye kimsenin itirazı yok zaten, avantajları da var. Tabii aslında bir ülkede birden fazla resmî dil olmasının da sakıncası yok ama…

Bana öyle geliyor ki, bu modeller sunularak, anadilinde eğitim talebini yükseltenlere (Kürt halkına)  şöyle şeyler söyleniyor:“Sizin anadilinizde eğitim görmenize izin veririz, ama eğer bunun yanında birden fazla dil de öğrenirseniz.” veya “Anadilinde eğitimi, çokdilli bir programla alırsan, hem çocuğun daha başarılı olur hem de eğitim maliyeti düşer.”

Öncelikle belirtmeliyim ki, bunların hiçbiri bizim anadilinde eğitim talep etmemizin nedenlerini karşılamıyor, Kürt halkının ihtiyacına cevap vermiyor derken bunu kastediyorum. Üstelik zihinleri karıştırıyor.

Bu model arayışıyla şu denmiş oluyor: Artık Kürtçe eğitim almayı kimse istemez, bu modası geçmiş bir taleptir (tıpkı Marksistlerin talepleri  gibi), ama insanlar siyasî liderlerce anadilinde eğitim talep etmeye zorlanıyor. Bu “oyunu” bozmak için öyle modeller bulalım ki,  hem anadilinde eğitim uygulamaya geçmiş olsun, hem de insanlar kendileri için daha “yararlı” olan İngilizce gibi dillerde öğretim görebilsinler. Bu arada da ninelerinin/dedelerinin ve komşularının dillerini öğrenme olanağına aynı anda sahip olsunlar. Ne kadar “çokkültürlü” değil mi?

Bu tezler samimi değildir. Arkasında başka hesapların olduğunu düşünüyorum. Dikkate almamız gereken şey, asimilasyoncu politikaların devam ettiği günümüzde, gerek Türkiye özelinde gerekse dünyada, mevcut toplumsal güç ilişkilerinin bir yansıması olarak diller arasında da hiyerarşinin bulunduğudur. Örneğin Türkiye’de egemen dil olan Türkçe İngilizce karşısında her zaman dezavantajlıdır, Kürtçe de Türkçe karşısında… En yaygın olarak dile getirilen “anadili temelli çiftdilli eğitim” modelini ele alalım. Burada anadili (Kürtçe), resmî dil (Türkçe) ve  yabancı dil (İngilizce) öğretiminin birlikte yapılması söz konusu olduğunda, bundan hep Kürtçe zararlı çıkacaktır. Diller arasındaki hiyerarşiyi ortadan kaldırmadıkça çiftdilli bir öğretimden söz edilemez. Öğretim anadilinde yapılır, ama pek çokdil öğretilebilir. Aksi halde, olumlu gelişmeler mutlaka güçlü olan dil için söz konusu olacaktır. O nedenle bu model önerileri masum değildir.

Seçme hakkını ileri süren çevreler, Kürtçe eğitim meselesinde Kürt çocuklarının heterojenliğini gündeme getirmekteler. Bu görüşe göre, Kürtçe’de farklı dil seviyelerine sahip olan veya Kürtçe bilmeyen çocukların sadece bu dil ile eğitim almaları kararını vermek demokratik olmuyor. Özgürlükler ve insan hakları kavramlarının ardına sığınan bu duruşa karşı ne tür argümanlar üretilebilir?

Anadili Türkçe olan çocukların hepsi aynı düzeyde mi Türkçe biliyor? Hepsinin kelime haznesi, dili kullanabilme becerisi benzer midir? Bunlar ailelerin sahip olduğu kültürel sermaye ile ilişkilidir ve kapitalist bir toplumda farklı toplumsal kesimlerden gelen çocuklar için dil yeterliklerinin benzer düzeylerde olması pek mümkün değildir. Ama hepsine Türkçe eğitim sunulmasını talep ederiz. Erişilebilmesinde hiçbir engelin bulunmadığı bir olanağın sunulması, dileyenin bu dilde eğitim görme olanağına sahip olması demektir. İsteyen bu eğitime devam eder, istemeyen etmez, ama OLANAK vardır. Talep edilen gerçekleşmiştir. Ancak olanak varken anadilinde eğitim almakta özgürsünüzdür, aksi halde böyle bir özgürlüğünüz yoktur.

Kaldı ki, içinde bulunduğumuz koşullarda (yukarıda açıkladığım hiyerarşik ilişki gereği) İngilizce vb. dilde eğitim görmek özellikle gençler için daha fazla “istikbal” vaat edebilir.  Bu, anadili Türkçe olanlar için de geçerli. Bu durumda anadilinde eğitimi “tercih etmek” iktisadî rasyonalite ilkelerine aykırı düşebilir, ama sosyal ve politik rasyonaliteye uygun olabilir. Anadilinde eğitimi politik nedenlerle veya içinde yaşadığım coğrafya nedeniyle tercih edebilirim. İnsanların iktisadî rasyonalite ilkelerine uygun davranmaya zorlanması da bence insan haklarına aykırıdır.

Kürt düzlemiyle karşılaştırma açısından daha uygun olduğunu düşündüğüm Batı’daki anadilinde eğitim deneyimlerine baktığımız zaman bizdekine benzer yoğun bir içerik tartışmasının olmadığını, içerikten daha çok söz konusu bölgelerin coğrafik, tarihsel ve kültürel özelliklerinin eğitime yansıtılmasının anlaşıldığını görmekteyiz. Hem Türkiye’de iktidarın siyasal karakteri hem de bu meselede daha en başında olmamız dolayısıyla içerikle ilgili sınıfsal boyutun bu derece vurgulanması meseleyi ekstra olarak politize etmiyor mu? Bunun yerine, meseleyi normalize etmek için en azından sözünü ettiğimiz her iki yaklaşım arasında ara bir yerde durmamız daha iyi olmaz mı?

Anadilinde eğitim konusu zaten politik bir konu ve esas olan Kürt halkının anadilinde eğitime yüklediği anlam ve değer. Kürt siyasal hareketi Batı’daki kurtuluş mücadelelerinin (İspanya vb.) ve diğer coğrafyalardaki  özgürleşimci eğitim geleneğinin mirasından yararlanmalı elbette. Yine de özgürlük hareketlerinin içinde sürdürüldüğü tarihsel ve toplumsal koşullardaki farklılıklar  hareketi  ister istemez biçimlendiriyor. Aradaki fark buradan kaynaklanıyor olsa gerek. Bizdeki mücadele de özgüllükleriyle sürecektir diye düşünüyorum. İlişkisellik meselesi. Ben “normalize etme”nin hem gerekli olduğuna hem de mümkün olduğuna inanmıyorum.

Kürtlerin önderi olan Abdullah Öcalan, sanırım savunmalarında, Batı’nınkinden farklı bir “dünya gerçekliği/kurgusu” çizerek, geçmişten itibaren tüm olup bitenleri ve bu arada Kürt özgürlük hareketini de bu gerçeklik içinde anlamlandırıyor ve bu perspektifi egemenlere dayatıyor. Doğa kavrayışından toplum kavrayışına kadar tüm dünya algısını yeniden kurup Kürt halkını, hatta Ortadoğu halklarını, geleceklerini bu perspektifle inşa etmeye davet ediyor. Bu karşı hegemonya çabasını çok önemli ve değerli buluyorum.

Bence bu perspektif, özgürleşimci bir eğitim tahayyülüne de davetiye çıkarıyor. Bu konuda İspanya, Meksika, Kobanê, Rojava deneyimleri önemli olmakla birlikte, Türkiye’de  anadilinde eğitimin Türkiye’li özneler tarafından ve kendi özgül koşullarında inşa edileceğini düşünüyorum.

Demos

* Röportajın Kürtçesi için: http://infowelat.com/ji-bo-perwerdeye-ya-esasi-biryara-gel-e-i.html

Paylaş

Yorum yapın

Please enter your comment!
Please enter your name here