Anasayfa Röportaj Psikiyatr Cemal Dindar: Berkin’in annesini yuhalatmak ‘Yeni Türkiye’nin resmiydi

Psikiyatr Cemal Dindar: Berkin’in annesini yuhalatmak ‘Yeni Türkiye’nin resmiydi

Paylaş

 

 

 GÜLŞEN İŞERİ’nin Psikiyatr Cemal Dindar yaptığı röportaj

 

gulsen iseri 2Bir gün ansızın bir bomba sesi, aniden ev baskınları, şafak operasyonları…

Molotofların patladığı sokaklar, akreplerin gezdiği meydanlar ve günlük yaşamın tüm doğallığıyla devam ettiği mahalleler. Siz Okmeydanı deyin ya da Gazi veyahut Küçükarmutlu, aynı kaderi paylaşan, ortak sorunlarla yıllarca mücadele eden ve devletin kıskacında kentsel dönüşümle boğuşan mahalleler.

En sevdiklerimizi kaybettiğimiz, gelecek güzel günlere özlemimizi duvarlardaki sloganlara astığımız bu mahallelerin kuşkusuz en çok tartışılanıydı Okmeydanı.

okmeydani 2Beyoğlu’nun arka bahçesi, yaşamın kıyısı, en politik söylemin duvarlardaki tezahürü. Okmeydanı… Hani Berkin Elvan’ın vurulduğu, 269 günlük uykunun ardından onu sonsuzluğa uğurladığımız Okmeydanı.

Şimdi de Küçükarmutlu. Polis kurşunuyla vurulan Dilek Doğan için Okmeydanı hastanesi önünde nöbet devam ediyor. Yoğun bakımda Dilek, sabaha karşı ansızın polis bastı evini, silah çekti ve vurdu. Bir yas evi daha Küçükarmutlu.

Tüm bu cümleler içimden dökülürken elimde tuttuğum ‘Okmeydanı Yas Evi’ kitabına bakıyorum. Psikiyatr Cemal Dindar’ın Telos yayınlarından çıkan kitabı işte bu büyük yas evini anlatıyor.

Dindar, Okmeydanı’nda geçirdiği yıllardan bugüne uzanırken, Berkin Elvan’ın babası Sami Elvan ve Berkin’in cenazesinde çıkan olaylarda hayatını kaybeden Burakcan Karamanoğlu’nun babası Halil Karamanoğlu’na dönüyor.

Her iki babanın yasını aynı kitapta buluşturuyor, yası kardeş belliyor.

Psikiyatr Cemal Dindar

Berkin’in annesini yuhalatmak ‘Yeni Türkiye’nin resmiydi

Cemal Dindar’la Okmeydanı’nda bir araya geldik, duvarlardaki sloganların gölgesinde ‘Okmeydanı Yas Evi’ni konuşurken, Türkiye’nin yas evine döndüğü bugünlere de değindik!

– Okmeydanı Yas Evi kitabını yazdıktan kısa bir süre sonra Türkiye yas evi oldu. Suruç, Ankara… Nasıl değerlendirilmeli?

Bazen gözümüzün önünde olup bitenler güçlü semboller haline gelirler. Hep daha derinde olduğunu sandığımız şeyler deyim yerindeyse yüzeye vurur. Yazık ki en çok da yüzeyde olana, zaten hep gözümüzün önünde olana körleşiriz önce.

Berkin nerede katledildi? Okmeydanı’nda. Hatırlayalım; ‘Lider’in on beş yaşındaki Berkin’in katledilmesine nihai tepkisi ne olmuştu? Berkin’i terörist ilan etmek, acı içindeki annesini de Gaziantep’te kitlesine yuhalatmak.

Bu ‘Yeni Türkiye’nin resmiydi. Biat etmeyenin, ‘Yeni Türkiye’cenderesine itiraz edenin bırakın hayatına, ölümüne bile hürmet duymamak. Muktedirlerin ana ahlaki ilkeleri bu.

‘Lider’in kurduğu oyun, bir ‘Yeni Türkiye’ resmi olarak artık her yerde. Ankara’da çoğu sol – sosyalist bir grup katledildi. Gaziantep’teki kitlenin bir benzeri Konya’da İzlanda maçında sahne aldı ve Ankara’da katledilenlerin anısını yuhaladı.

Türkiye artık bir hakikat körlüğü yaşıyor. Bakmaya cüret eden her akıl, her bir çift göz için gerçeğin can yakıcılığının arttığı günlerdeyiz.

Ankara katliamı içi dışa, dışı içe bağladı

– Okmeydanı her yanıyla yas eviyken mahallelere de baskınlar arttı. Son olarak Küçükarmutlu’da Dilek Doğan polis kurşunuyla vuruldu. Mahallelere yapılan bu baskınları nasıl okumalıyız?

Özellikle Ankara Katliamı ile şu oldu; Türkiye’de yaşayan büyük çoğunluk için gitmese de görmese de içeride tekinsiz mekanlar vardı. Okmeydanı gibi, Gazi gibi, elbette Suruç gibi, Lice gibi. Dışarıda da vardı o mekanlar. Kabil gibi, Bağdat gibi, işte Şam ve Halep gibi.

Ankara katliamı içi dışa, dışı içe bağladı. Avrupa solunun ve liberallerin kültür pazarıyla küreselleşme düşü çöktü. Pazardan vazgeçilemeyeceğine göre bu düşün boşalttığı yeri şiddet ile küreselleşme, şiddetin küreselleşmesi dolduruyor. Artık hepimiz muktedirler için potansiyel mülteci, dahası potansiyel teröristiz. Bunu da rahatça dile getiriyorlar zaten.

Bir de Türkiye, bana öyle geliyor ki iki kez kurulmuş. Biri 1923. Diğeri de, Marshall Planı doğrultusunda. 1947 ile başlayan süreç bu ülkede daha öncesinde sovyetik etkide geliştirilmiş her kurumun lağvedilmesiyle sonuçlandı.

Mesela köy enstitüleri hala kaç kuşağın güzel iyi ve güzel olana dair ahlakı değil mi! O dönemle birlikte bitirildi. Anti-komünizmin özne inşasında neredeyse ikinci bir iman pratiği olarak uygulandı. Sosyalist bir siyaset pratiğine gönül vermek, özellikle baskının arttığı dönemlerde suç ile özdeşleşir ve ceza mubahtır gibi görülüyor. Devletin baskı aygıtlarının eğitim süreçlerinde ilk öğrendikleri düstur bu.

Sembolik mekanlar ve kişilerin dönem dönem cezalandırılmalarında bu ülkenin ikinci kuruluşundaki yapısal niteliğini sağlamlaştırma refleksi de var.

Erdoğan’da temsilini bulan şey güçlü lider arzusu

– Katliamlar ülkesi Türkiye; IŞİD gerçeği, korku toplumu, 1 Kasım seçimleri… Türkiye’nin haletiruhiyesini nasıl yorumlarsınız?

Toplum ruhsallığı için bu ülkede bir cümle kuracaksak önce şu gerçeği bilecek ve bildireceğiz: Fena halde dayak yemiş bir halkın çocuklarıyız. Üstelik bu öyle ironi olarak da söylenen bir tez değil.

12 Eylül’de on kişiden birini gözaltına alıp işkenceden geçirdiler. Bu bir halkın topyekun ezilmesiyle birdir. Toplumsal yaşamın ve bireyin gelişiminin olmazsa olmazı kardeş rekabeti en riskli alan olarak görüldü ve gösterildi.

Uzun yıllar bu rekabet kanla özdeşleştirildi ve koalisyonlardan bile korkan bir toplumsal sistem işletildi. Öyleyse ne lazımdı? Güçlü lider. Tayyip Erdoğan’da temsilini bulan şey, ondan önce bu topluma içirilen bu güçlü lider arzusudur.

Bu arzunun öteki yüzü, kendi değil de kardeşi dayak yediği için rahatlayan insanlardan oluşan bir kitledir.

Fakat bu hikaye de tamamına ermiş gibi görünüyor. Belki de yapay bir kitle değil de yeniden iradesi olan bir halk olmanın arifesindeyizdir. Bunun da işaretleri var.

Yazmaya giriştiğimde babamı çok özlediğimi hatırladım

– Kitabınıza dönersek, ‘Okmeydanı Yas Evi’ sizinle birlikte Okmeydanı’nın dönüşümüne evriliyor. Okmeydanı sizde nasıl bir mahalleydi ki kitaba dönüştü?

Doğrusu anlatıya başlarken ne kendi hikayemi ne de bu mahalleyi böyle yazmak gibi bir derdim vardı. Hatırlayalım; Gezi Direnişi sürecinde toplumun büyük bir bölümü başta ‘Şef istemiyoruz’ diye başkaldırdı.

Şef ne yaptı? Toplumu ‘Habil ve Kabil’lere böldü. Yüzde elliyi evde zor tutuyorumları filan hatırlayalım. Bu siyah ve beyaza bölme işlemine bu topraklarda özellikle oğullarını kaybetmiş iki ailenin birleştirici tepkiler vermesi bence Gezi Direnişi’nin en önemli anlarından biriydi.

Sonrasında ne olursa olsun, ‘Şef’in kendi yüzde ellisi içinde gördüğüne kesin gözüyle bakılacak biri, Burakcan’ın babası Halil Karamanoğlu,“Berkin de bizim evladımız” dedi. Başlarken benim derdim, bu iki ailenin bu mahallede ve benzer mahallelerde çocukları için seferber olmuş emeğini yazıya dökmek, anlamak, kaydetmekti.

Şef ile onun sürü tahayyülüne karşı babalar ve oğulları, yani Halil Karamanoğlu ve Burakcan, Sami Elvan ile Berkin arasındaki emekle yoğrulmuş sevgiyi yazmaya giriştiğimde de, işte bu oldu; babamı çok özlediğimi hatırladım. Berkin’i, Burakcan’ı ve kendi büyüme hikayemi bağlayan ise ailelerimizin bu emekleri.

okmeydani yas eviBerkin de Burakcan da kardeşimiz olduğu için birlikte yazdım

– Kendi hikayenizden dünyanın konuştuğu hikayelere dönüyorsunuz… Gezi direnişinde yaşamını yitiren Berkin Elvan ve Burakcan hikayesi… İkisinin kitapta yan yana gelmesini neden bu kadar çok istediniz?

Kitabın alt başlığında ‘alın yazısı eskizleri’ deyişi var. Berkin ya da Burakcan ya da Cemal. Bu mahallelerde doğduğumuzda alın yazılarımız bile taslak haline geliyor, getiriliyor. Hepimizi birbirimize bağlayan büyük harfle Gerçek de bu.

Ölülerimizin ardında yas tutarken değil yaşarken yanyanalığımızı kavramamız gerekiyor artık. Biri bu kardeşliğe dinamit koyarken, kast ederken, daha o an, ‘o benim kardeşim’ dememiz gerekiyor.

Niye her ikisini birlikte yazmak istedim? Berkin de Burakcan da kardeşimiz olduğu için. Buna rağmen hayatta sürekli karşı karşıya getirildikleri için. Kardeşlikten başka bir şansımız yok. Gideceğimiz bir yer de yok.

Halil Karamanoğlu’na da, Sami Elvan’a da şükran duymalıyız

– İki farklı aile, Burakcan’ın babası ve Berkin’in babası aynı kitapta acılarını anlatıyor, ikisi de kayıplarına olan yası da. Bu iki yası yan yana getirmenizde ki neden neydi?

Doğrusu, her ikisiyle de ancak birer görüşme yapabildim. O görüşmelerin her ikisinde de sevgiyle masaya oturdum ve kalktığımızda o sevgi artarak çoğalmıştı. Halil Karamanoğlu’na da Sami Elvan’a da hepimiz şükran duymalı ve bu şükranı her fırsatta bildirmeliyiz. Bu iki yaslı baba kardeşlik dilediler bu ülkeye… Bence maya da şöyle veya böyle tuttu.

Bu mahalledeyim ama bu mahallede değilim

– Elbette Okmeydanı kendi özelinde önemli bir semttir… Kuşkusuz hikayenize bakarsak sizin için de… Peki bu acılardan, kayıplardan ölümlerden sonra bize ne kalmış diye düşündünüz mü?

Ben bana ne kaldığını biliyorum. Bu kitaptaki dertle buluşturdu ve şunu söyleyebilirim: bu coğrafyada erkeklerin kapatıldığı ebedi ergenlik hallerinden biraz daha kurtuldum, büyüdüm. Üstelik 1980’deki göç sonrası bu mahallede geçen ilk gençliğin ve sonrasının yaslarını, acılarını onararak.

Yasına yaslanmayan kişiyi o yas kendi dehlizine çekiyor. Üstelik yası tutulan her ne veya kimse yaşayanlardan daha inatçı bir hayalete de dönüşebiliyor. Birbirimize, hatta kendi kendimize yönelttiğimiz öfkede, yıkıcılıkta o hayaletlerin epey payı var.

– Nasıl bir ruh hali sizi buna teşvik etti?

Belki bu mahalleleri dolduran insanların, yani hepimizin o göçebe geçmişinden kaynaklanan bir şey var; yere düşmüş ekmek parçası görsem hala alır yüksekçe bir yere koyarım. Bizim soyumuzun yazıyla ilk ciddi tanışması en fazla bizden bir iki kuşak öncedir. Kendi aile hikayemde o ilk ciddi temasın temsilcisi olduğumu biliyorum.

O yere düşen ekmeği kaldırıp öpüp duvarın üzerine koymak gibi bir şey bende yazı. Deneyimler, anlatılmış hikayeler, söz, yazıya dönüşmezse sanki ziyan olacak kaygısı…Öte yandan, bir de şu var; bu mahalledeyim ama bu mahallede değilim. Bunu gördüm. Bu ikircikli hal de Okmeydanı Yas Evi’nin çıkış anlarından biriydi.

Cehenneme atılacak kadar günahkar değiliz

– Neden hem içinde hem de dışında hissediyorsunuz kendinizi?

Öncelikle sınıfsal bir fark o çepere yerleştiriyor diyebiliriz. Yoksul bir aileden gelsen de iyi bir meslek o yoksulluğun güncelliğini dönüştürüyor. Tuhaf ikircikli duygularla birlikte… Başarılı çocukların hikayesinin bir yüzü de kendi hayatını o çocuklara adamış ebeveynler işte… Hem onlara şükran duymak, hem onların hayatını belirlemiş olmakla ilgili suçluluk. Bu mahallelerde, çepere, Araf’a yerleşme halinin bence en önemli yanı.

Bizler cehenneme atılacak kadar günahkar değiliz, iyi çocuklarız, fakat cenneti hak etmeye önce kendimiz itiraz edecek kadar da suçluluk duyguları ile doluyuz. Geçmişimizle kurduğumuz bu bağ, geleceğimizi de epey boyuyor… Yaşadığımız mekanla, eşlerimizle, çocuklarımızla, mesleklerimizle yaşadıklarımızı.

Bozkırdaki çadırın hali de bu değil mi!

– Tabii Okmeydanı gibi mahalleler yıllar içinde tehditle yaşadı… Bir yandan devlet baskısı bir yandan barınma sorunu vs… Okmeydanı da sizin belki de sözünü ettiğiniz dönüşümün çok farklı boyutlarını yaşadı. Nasıl yorumluyorsunuz?

Toplumsal sistemin istisna hali yarattığı mekanlar bu mahalleler… Bir yandan yaşayanlar için, çoğunun geldiği göçerlik halini düşünürsek, hayatla yüz yıllardır kurdukları göçebe bağın hissedilmesine vesile olan bir belirsizlik var. Ev senin ama, evin üzerinde yükseldiği toprak, arsa senin değil. Yani tapusu yok. Eh işte, üç aşağı beş yukarı bozkırdaki çadırın hali de bu değil mi!

Öte yandan, toplumsal sistem de buralara çıban gözüyle bakıyor ve kendi irininin boşaltılma sahnesi olarak görüyor bu mahalleleri… Her türlü suçla özdeşleştirebileceği bu tür mekanlara gereksinimi vardır kapitalizmin. Ünlü Latino, ya da Çin mahalleleri, ya da Harlem boşuna değil.

Utanç, yerini utanmış olmanın suçluluğuna bıraktı

– Bir yanda örgütler bir yanda devlet ve ortada da halk. Bu fotoğrafı yazın desem nasıl yazardınız?

‘Okmeydanı Yas Evi’ adında bir kitap olarak yazardım ve alt başlık olarak da; ‘Göçebe itiraflar ve alın yazısı eskizleri’ başlığını koyardım. Latife bir yana, tam da bu çerçevenin otuz beş yıllık serüvenini kendi kişisel gelişimime yaslanarak, böylece kimseye haksızlık etmeden yazmaya çalıştım bu kitapta.

– Okmeydanı’na şöyle bir baksak, her yer acı.. Hasan Ocak’ın ailesi de orada yaşıyor, Uğur Kurt orada vuruldu, özellikle de Okmeydanı hastanesine kimin yolu düşmemiştir ki… Koca bir yas evini anlatırken siz en çok nerede yara aldınız?

En zor yazdığım anlatı diyebilirim Okmeydanı Yas Evi’ne. Hatta metnin yazımına bir süre ara vermek zorunda kaldım.

O uzun aradan sonra bir gün şunu fark ettiğimde devam edebildim ve hissettiğim huzursuzluğun depreştiği yara ile karşılaştım: Çoğumuz göç çocuğuyuz. Geldiğimiz yerden bu mahallelere getirdiğimiz hemen her şey birer utanç kaynağı olmuş.

İlk gençlik bu utançla, burada doğup büyümüşlere benzemezliğimizle ve doğrusu onların da horgörülerinin gölgesinde geçmiş. Sonra bir şey daha olmuş.

Utanç, yerini bizleri kuran değerlerden utanmış olmanın suçluluğuna bırakmış. Yazarken bunu kavradığım anı, hayatım boyunca unutabileceğimi sanmıyorum. O arınma anını

Diken

Paylaş

Yorum yapın

Please enter your comment!
Please enter your name here