Anasayfa Kültür-Sanat RÖPORTAJ: Alevi Dedesi İsmail Aykut: “Sivas’ta yakılan, aynı zamanda Alevilerin insancıl hayalleridir”

RÖPORTAJ: Alevi Dedesi İsmail Aykut: “Sivas’ta yakılan, aynı zamanda Alevilerin insancıl hayalleridir”

Paylaş

Yeşil Sol Gündem dergisinin Sivas katliamının 24. yılında  Alevi inanç önderi İsmail Aykut ile yaptığı röportajı Özgürlükçü Sol okurları için yayınlıyoruz:

Sivas katliamının 24. Yılında, Aleviler açısından Sivas katliamı, katliamdan sonra yaşananlar ve bu günün koşullarında Alevilerin içinde bulundukları durumla ilgili inanç önderi ve Alevi Dedesi İsmail Aykut’la konuştuk.

Yeşil Sol Gündem: Aydınlar, sanatçılar ve şairler dört günlük şenlik programına katılmak, söyleşiler yapmak, kitaplarını imzalamak ve türkülerini söylemek için 2 Temmuz 1993 günü Sivas’a gitmiş, ardından meydana gelen saldırılarda Madımak oteli ateşe verilmiş ve bunun sonucunda 35 kişi yaşamını yitirmişti.

Bu katliamın Sivas’ta yaşanması sizce bir tesadüfün sonucu mudur? Yoksa bunun ayrı bir anlamı var mıdır? Neden Sivas?

 

İsmail Aykut: Madımak otelini yakanlar, “Cumhuriyet Sivas’ta kuruldu, burada yıkılacak” diye slogan atarak saldırmışlardı. Bu nedenle Sivas’ın sembolik bir önemi elbette var. Saldıranlar bir yanıyla laik ve seküler yaşam tarzını hedef almışlardı ve onun sembolü olarak gördükleri Cumhuriyeti kurulduğu yerde yani Sivas’ta yıkmayı hedeflediklerini söylüyorlardı. Orada o tarihte yaşananlara “Sivas olayları” diyenler de var. Fakat o gün Sivas’ta yaşanan bir katliamdı ve bunun altını çizerek belirtmek gerekir.

Sivas’ın seçilmiş olmasının diğer bir anlamı da şudur ki; Sivas özelinde Alevilere göz dağı vermek, onları asimile etmek, asimile olmayanları da katliamla gözlerini korkutmak istenmişti. Sivas, bunun için de bilinçli bir seçimdi.

Öte yandan Sivas, geçmişte Alevilerin ve solun varlığını güçlü bir şekilde hissettirdiği bir kentti. 1993’de hem katliam yapılmış hem de Sivas kentinin itibarı söndürülmüş, böylece Sivas katliamı ile bir taşla birden fazla kuş vurulmuştur.

Sonuçta Sivas bilerek seçilmiş bir yerdir ki, bunun son derece önemli olan bir nedeni de şudur: Tarihsel olarak baktığımızda Sivas, haksızlığa karşı direnişin başladığı yerlerden biridir aynı zamanda. Pir Sultan Abdal direnişinin yaşandığı bu kentte yüz yıllar sonra adeta bir rövanş alınmak istenmiş ve kentin Pir Sultan Abdal ile bütünleşmiş kimliği yok edilmeye çalışılmıştır. Pir Sultan Abdal’ın direnişinin yaşandığı bir kentte yüz yıllar sonra böyle bir katliamın hayata geçirilmesi elbette tesadüf değildir. Yer seçimi bilinçli olduğu gibi, saldırılar da tesadüfi değildir ve önceden örgütlenmiştir.

Sivas’ta özgürlükten, çağdaşlıktan, insandan yana olan Alevilik inancının hayalleri de yakılmak istenmiştir. Tabi ki Sivas’ın seçilmiş olmasının çok özel ve önemli nedenleri var.

Yeşil Sol Gündem: Yakın tarihimizde Çorum, Maraş ve Sivas gibi Alevileri hedef alan çeşitli katliamların sistematik olarak yapıldığını biliyoruz. Alevilerin hedef alınmasının arkasında yatan şey sizce nedir?

İsmail Aykut: Çünkü Aleviler, aklın kullanılması gerektiğine inanırlar. Alevilere göre sorgulamayan, aklını kullanmayan eleştiri yapamayan insan eksik bir insandır. Tarih boyunca aklını kullananlar zalimin nerede olduğunu, kim olduğunu görmüştür. Bu nedenle Aleviler her dönemde zalimin zulmünü halka anlatmaktan, halkı aydınlatmaktan kendini sorumlu hissederler. Egemenler ise böyle bir düşüncenin gelişmesini her zaman kendileri için tehlikeli bulduklarından, bu düşünce, bu öğreti, bu inanç sistemi egemenler tarafından hep susturulmaya çalışılmış ve yok edilmek istenmiştir. Bu nedenle Osmanlı’dan bu güne kadar Aleviler bu tür saldırıların hedefi haline gelmektedirler.

Yeşil Sol Gündem: 2 Temmuz günü Madımak oteli ateşe verildiğinde saatler boyu süren saldırılar karşısında devlet güçlerinin saldırganlara etkin bir şekilde müdahalede bulunduklarını düşünüyor musunuz?

İsmail Aykut: Sonradan daha net ortaya çıktı ki 2 Temmuzda Madımak oteline saldıranlara karşı etkin bir müdahale yapılması bir yana, bu grup belli çevreler tarafından adeta korunup kollanmıştır. Bütün bunların da tesadüfen bu şekilde geliştiğini söylemek mümkün değil. Belli ki Madımak otelini kuşatanlar önceden hazırlıklıydı. Güvenlik kurumlarının bu hazırlığı önceden haber almamış olması akla yatkın değil. Saldırılar saatlerce sürdüğü halde etkili bir müdahalenin yapılmadığını artık herkes biliyor, bunu inkâr eden kimse nerdeyse artık yok. Sivas’ta Madımak otelini yakan grubu yönlendirenlerin bir kısmı sonraki yıllarda ya milletvekili, ya belediye başkanı ya da buna benzer çeşitli görevlerle adeta ödüllendirilmişlerdir. Günümüzde halen o katliamdaki rolü bilinen kişilerden biri bir siyasi partinin lideri de olmuştur. O gün etkili müdahale yapılmadığı gibi sonrasında da belli çevreler katliamın sorumlularını adeta koruyup kollayan bir tutum takınmışlardır.

 

Yeşil Sol Gündem: Dönemin Başbakanı Tansu Çiller “çok şükür otel dışındaki halkımız bir zarar görmemiştir” demişti. Bu sözde ifade edilen yaklaşımı nasıl buluyorsunuz? Yani sizce devlet yönetimi otelin içindekilerden çok otelin dışındakilerini korumayı mı dert etmiştir?

İsmail Aykut: O dönemin başbakanının bu sözleri bizim yıllardan beri ifade ettiğimiz gerçekleri ortaya koyması bakımından gerçekten de ibret vericidir. Düşünebiliyor musunuz, bir grup aydın ve sanatçı bir otelde saldırganlar tarafından kuşatılmış haldeyken başbakan kalkıp saldırıya uğrayanların değil, saldırganların sağlık haberleriyle sevinç duyduğunu ifade etmiştir. Bu söz, devleti yönetenlerin zihinlerinde aslında neyin bulunduğunu ortaya koymaktadır. Aslında bu sözler, Sivas katliamını yapanların başından sonuna kadar organize olarak hareket ettiklerinin ve bunların devlet içinden destek gördüğünün en önemli kanıtlarından biridir.

Yeşil Sol Gündem: Uzun süren yargılama süreci 2001 yılında sonuçlandı. Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin onadığı karar uyarınca, sanıklardan 33’ü ölüm cezası aldı; dördü 20 yıl, biri 15 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Süren davalar, temyizler, müdahil avukatların talepleri yıllarca devam etti. Sivas Katliamı davasının 20 yılın ardından zaman aşımı gerekçesiyle kapatılmasını nasıl değerlendiriyorsunuz? İnsanlık suçlarında zaman aşımını kabul eder misiniz?

İsmail Aykut: Toplum vicdanında zaman aşımı diye bir şey yoktur. Eğer zaman aşımı diye bir şey olsaydı, üzerinden yüz yıllar geçmiş olmasına rağmen bugün biz Kerbela’yı anmazdık; Hallac-ı Mansur’u, Seyit Nesimi’yi, Pir Sultan’ı anmazdık. Toplum vicdanı diye bir şey var ve tarihsel olaylar devlet kayıtlarında nasıl yer alırsa alsın, toplum vicdanı o kayıtları esas almaz. Mesela Pir Sultan Abdalı da kendi döneminin devlet kayıtlarına suçlu olarak geçirilmek istenmesine rağmen toplum vicdanı ve tarih bu kayıtları esas almamıştır ve bugün Pir Sultan Abdal, zorbalığa karşı çıkan bir direniş kahramanı olarak toplumun hafızasına not edilmiştir. Sivas davası da böyledir. Her ne kadar zaman aşımı gibi bir kavrama sığınılarak suçlular cezasız bırakılsa bile, toplum vicdanında bu davanın zaman aşımı diye bir şey olmaz. Kerbela zaman aşımına uğradı mı ki Sivas katliamı da uğrasın?

Yeşil Sol Gündem: Geçmişten bugüne devletin ve devleti yönetenlerin Alevilere bakışında değişen şeyler olduğunu düşünüyor musunuz?

İsmail Aykut: Belki şöyle bir değişimden bahsedebiliriz. Eskiden, mesela Osmanlı döneminde, Yavuz döneminde Alevileri toplu bir şekilde katlediyorlardı, şimdiyse okullarda küçük çocuklarımıza kendi zihniyetlerini aktararak bizi asimile ederek yok etmeye çalışıyorlar. Bu da bir tür katliamdır. Bize göre sadece katletme yöntemi değişmiştir. Eski bakış neyse şimdi de katmerleşerek devam ediyor. Tek farkı şudur ki baskılar şimdi daha rafine hale, daha modern hale getirilmiştir. Eskiden daha çok kanaat önderleri hedef iken şimdi 4-5 yaşındaki çocuklar bile asimilasyona tabi tutularak hedef haline gelmiş oldu. Anaokulu seviyesinden başlayarak bütün çocuklar zorunlu din dersleriyle belli bir inanca zorlanmakta ve Alevilerin kendi değerlerine göre yaşamalarının imkânı tamamen yok edilmektedir. Yani kısaca geçmişten bu güne bakışın biçimi değişmiş olabilir fakat özü ve onu üreten zihniyet değişmemiştir.

Yeşil Sol Gündem: 2 Temmuz 1993 günü gerçekleşen saldırılara saatler boyunca kayıtsız kalan anlayışla, davaları zamana yayan ve sonra da zaman aşımı gerekçesiyle kapatan anlayış arasında nasıl bir ilişki kurarsınız?

İsmail Aykut: 1993’te Madımak’taki katliama seyirci kalan, hatta çoğu zaman saldırganların işlerini kolaylaştıran bir siyasi irade vardı. Aradan geçen yirmi küsur yıl boyunca Sivas davalarını sürüncemeye bırakan bir de yargı iradesini izledik. Şimdi daha net görüldü ki o zamanın siyasi iradesinin başlattığı, işaret fişeğini yaktığı işi yirmi küsur yıl boyunca yargı iradesi devam ettirdi. Bu birbirini izleyen, birbirinin devamı olan bir anlayıştır. Bu gün için de şunu söyleyebiliriz. 1993’de Sivas’ta laikliği hedef alan anlayışla bu gün laikliğe son darbeyi vurmayı hedef alan anlayış bir birinin devamıdır. Görüntüleri birbirinden farklı gibi görünse de süren zihniyet aynı kaynaktan beslenmektedir.

Yeşil Sol Gündem: Gerek yaptığınız Cem törenlerinde, gerek bir arada bulunduğunuz benzer etkinliklerde sık sık Alevi topluluklarla bir araya geliyorsunuz. Sizce bütün bu katliamların Alevilerin hafızasında nasıl bir yeri var? Sizce Aleviler kendilerini bu ülkede nasıl hissediyor?

İsmail Aykut: Aleviler kesinlikle bu ülkede kendilerini sistem tarafından dışlanmış hissediyorlar. Bu günkü koşullarda bu ülkede Alevilerin kendi inançlarına, kendi yaşam biçimlerine göre varlıklarını sürdürebileceklerine dair inançları yok. Çorum, Maraş, Sivas, Gazi, Gezi, Ankara Garı ve benzeri katliamlar Alevilerin kalbinde kanayan birer yaradır. Alevi toplumu bunları asla unutmamıştır. Biz de inanç önderleri olarak unutturmamaya çalışıyoruz. Fakat bunu asla birilerine karşı kin gütmek, intikam hissi beslemek için yapmıyoruz. Kin gütmek, intikam hissi beslemek bizim felsefemize aykırı bir şeydir. Bunu, tarihte yaşadığımız katliamlarla gelecekte yine karşılaşmamak ve adalet talep etmek için hatırlatıyoruz. Tarihten kopuk olan, örgütsüz ve dağınık topluluklar her zaman savrulmaya ve acı çekmeye mahkum olurlar. Bu nedenle Aleviler, yaşadıkları tarihi, bu tarih içinde karşılaştıkları zulümleri elbette unutmamaktadır.

Ne yazık ki bu ülkede yaşayan Alevilerin burada yaşadıkları için kendilerini mutlu hissettikleri kanaatinde değilim. Alevilerin ruh halinde böyle bir mutluluk halinden bahsetmek maalesef mümkün değil. Çünkü bir kere inançlarını özgürce yaşayamıyorlar. Bu ülkede her ne kadar bir inanç özgürlüğünden söz ediliyorsa da hâkim anlayış, “benim inandığım gibi olursan özgür olursun” şeklindeki bir dayatma olmuştur. Alevilerin ibadethaneleri devlet tarafından ibadethane olarak kabul görmüyor. Bu kadar baskı altında yaşayan Aleviler tarih boyunca bu sıkıntılardan kurtulmanın çaresini, deyim yerindeyse komşuya benzemeye çalışmakta bulmaya çalışmış ve Aleviler yıllarca varlıklarını gizlemek zorunda kalmış, Sünni gibi yaşamaya zorlanmışlardır. Aleviler, dışlanmamak için, tekrar vurulmamak, tekrar öldürülmemek için, çocuğunun eğitim alabilmesini sağlamak için kendini gizlemek ve kendilerini ülkedeki hâkim dinsel yaşam tarzına göre hareket etmek zorunda hissetmiştir. Kanaatimce bu durum, Alevilerde toplumsal bir kişilik parçalanmasına yol açmıştır.

Yeşil Sol Gündem: Yakın tarihe kadar ‘Alevi kenti’ diye tanımlanan kentlerin çoğundan metropollere yoğun göçler yaşandığını ve göç edenler içinde Alevilerin büyük bir orana sahip olduğunu tahmin etmek zor değil. Bu göçlerle Alevilere uygulanan politikalar arasında bir bağ olduğu söylenebilir mi?

İsmail Aykut: Elbette böyle bir ilişkinin varlığından söz etmek mümkün. Her ne kadar bu göçlerin bir yanı ekonomik nedenlerle ilgiliyse de göç edenler içinde Alevilerin daha büyük bir çoğunluğu oluşturduğu, yapılacak istatistik çalışmaları sonucunda ortaya çıkacaktır. Mesela Erzincan, Sivas, Malatya, Kahramanmaraş, Çorum ve benzeri gibi kentlerde eskiden hatırı sayılır bir Alevi nüfus söz konusuyken yıllar boyunca süren göçler sonunda bu kentlerin adeta kimliği değişmiş durumdadır.

Bulundukları kentlerde toplumsal hayatın dışına itilen Alevilerin bir kısmı, ekonomik alanda da zorluklarla karşılaşmış ve çareyi metropollere göç etmekte bulmuştur. Bu göçlerin Aleviler için sorun olan bir diğer yanı da şudur: İnancına göre zaten yaşayamayan Aleviler metropollerde adeta tamamen kimliksizleşmeyle karşı karşıya kalmıştır. Çünkü kırsal bölgede yaşayan Aleviler, kapalı bir topluluk halinde yaşadıklarından inançlarının gereklerine göre yaşayabilme olanakları, metropollerde diğer topluluklarda iç içe yaşamak zorunda kalan Alevilere göre göre daha fazla olacaktır. Metropollere göç eden Alevilerde inanç kimliğinden kopma daha belirgin hale gelmiştir. Bu durum da sistemin işine gelmektedir. İnsanlar kendi doğasına aykırı yaşarlarsa mutsuz olurlar. Bu nedenle Alevilerde genel bir mutsuzluk hali var. Aleviler bu şekilde bir yandan geçmişlerinden kopuyorlar, bir yandan de belirsiz bir geleceğe doğru yol almış oluyorlar. Şimdi bu durumda Aleviler, geçmişlerini anıp onu yitirdiklerine mi yansın, geleceğinden mi kaygılansın? Mesela bu durumdaki bir Ailevi aile, çocuğuna hangi hayatı sunsun? Yani Aleviler aslında bir yandan geçmişinden kopamıyor, geleceğine de bir türlü ulaşamıyorlar.

Yeşil Sol Gündem: Yani öyleyse bu uygulamalar aynı zamanda bir ‘yurtsuzlaştırma’ ve ‘kökünden koparma’ politikası mı?

İsmail Aykut: Alevi topluluklar bulundukları yerlerde ekonomik zorluklarla baş başa bırakılarak göçe zorlanmıştır. toplu yaşamları dağıtılarak Sünni nüfus içinde eritilmek istenmiştir. Aleviliğin toplumsal dokusu parçalanarak ocakları işlemez hale getirilmiş, dede-talip ilişkisi yok edilmiştir. Oysa Aleviler bulundukları yerlerde yaşasalar bu dağılma daha zor gerçekleşecekti. Aleviler kökünden koparılarak kültürlerinden de koparılıyor. Bugün hızlanan dindarlaştırmanın anlamı da zaten budur. Bizi Sünnileştirerek dindarlaştırmak istiyorlar. Devletin bakış açısına göre dindarlaştırmak aslında Sünnileştirmektir.

Yeşil Sol Gündem: Özelde Sivas katliamı, genelde Alevilere uygulanan politikalar bağlamında bir yüzleşmenin gerekli olduğunu düşünüyor musunuz ve nasıl bir yüzleşme tarif edebilirsiniz?

İsmail Aykut: Kesinlikle bir yüzleşmeye ihtiyaç var. En yakın tarihten eskiye doğru bakarak katliamlarla toptan bir yüzleşme yaşanmadıkça maalesef benzerleri yeniden olacaktır. Mesela Maraş ve Çorum katliamlarıyla yüzleşilseydi Sivas olmazdı. Sivas’la yüzleşilseydi Gazı katliamı, Ankara katliamı olmazdı.

Yüzleşme derken, mesela Madımak Otelinin bir müzeye dönüştürülmesi meselesini kast etmiyorum. Çünkü bu yetmez. Orda insanlar neden katliama uğramıştı? O insanlar Pir Sultan Abdal etkinlikleri için ordalardı. Mesela Pir Sultan Abdal devlet nazarında neden kabul görmez? Bu kodların değişmesi gerekir.

Mesela yüzleşmenin belki de en çarpıcı örneği Hallac-ı Mansur’dur. Kendisi Alevi olmadığı halde “ene’l hak” diyerek Alevi felsefesini bu veciz sözüyle ifade etmiş ve bunun sonucunda da zalimce katledilmişti. Hallac-ı Mansur’un bu duruşu Aleviler tarafından örnek alınmıştır. Bir yüzleşme olacaksa Hallac-ı Mansur’un yaptığı gibi olmalı. Çünkü aslında Hallac-ı Mansur’un bu tavrı bir bakıma Kerbela ile yüzleşmedir. Çünkü Kerbela da mazlumla zalimin kavgasıdır ve Hallac-ı Mansur mazlumun hakkını teslim etmiştir. Artık Hallac-ı Mansur’lar katledilmesin diye, hiç kimse inancından, yaşam biçiminden, kimliğinden, düşüncesinden dolayı dışlanmasın, katledilmesin, baskı görmesin diye bir yüzleşme kesinlikle şart.

(Bu yazı YEŞİL SOL GÜNDEM Dergisinden alınmıştır)

 

Paylaş

Yorum yapın

Please enter your comment!
Please enter your name here