Anasayfa Demokratik Emek Meclisi Sendikal Hareket ve Siyaset-Sami Evren

Sendikal Hareket ve Siyaset-Sami Evren

Paylaş

 

Türkiye’de sendikal hareket emeğin haklarını korumaktan oldukça uzak bir noktadadır. Bunun nedenleri üzerinde çok farklı görüşler yıllardır söylenmektedir. Bu yazının konusu her ne kadar emek hareketinin içinde bulunduğu süreç olmasa da, durum bundan bağımsız da ele alınamaz.

Öncelikle şu değerlendirmemi baştan belirteyim:

Bugünün kapitalizmine  karşı, 19 yüzyılın sendikal anlayışı ve örgütlenme biçimleri ile mücadele etmekte ısrar etmek, Mevcut sendikal statükoyu korumak anlamına geliyor.

Böylece sınıftan giderek uzaklaşan bürokratik sendikal yöneticiler ortaya çıkıyor. Sendikal yapıların kendini gözden geçirmesinin önün de en büyük engel maalesef sendikal yönetimlerin bizzat kendisi oluyor.

Ayrıca,  yoksulluğun artması, emek sermaye çelişkisinin derinleşmesi sendikal mücadeleyi büyütmüyor. Ekonomik mücadeleyi esas alan, merkezi örgütlenme biçimiyle katı hiyerarşi oluşturmuş, başka mücadele biçimlerine uzak duran sendikal yapıların hak alması olası olmuyor..

Olup biteni anlamaya çalışırsak;

Küresel şirketlerin yeniden yapılanma programına uygun  ‘reformlar’ la devletin işlevi ve görevi yeniden tanımlanmıştır. Kemal Derviş programıyla yapılan somut düzenlemelerle “on beş günde on beş yasa” bu nedenle çıkartılmıştır.

Bu yasalar ve hedeflenen planlama ile hangi sonuçları gördük?

Esnek üretim biçimleri sayesinde taşeron şirketlerin ucuz emek piyasası genişledi, “büyüyen ekonomi”nin yarattığı çarpık kentleşmeler ve yeni rant alanları ortaya çıktı.

Göçmen işçiler kayıt dışı ve daha ucuz emek kaynağına dönüştürüldü, işsizlik büyüdü, tüketim kışkırtılarak doğa tahribatı yağmaya dönüştü, iş güvencesi ortadan kalktı, sigortasız çalıştırma yaygınlaştı.

Devlet, yurttaşlarıyla kendi arasındaki ilişkiyi bu planlamaya ve devletin yeni işlevine göre yeniden tanımladı. Bu yeni tanımlamanın örneklerini sağlık ve eğimi hizmet iş kollarında daha açık olarak gördük. Mesela hastalar ve öğrenciler müşteri memnuniyeti esasına göre ele alındı. Bu iş kollarındaki emekçilere de müşteri memnuniyeti ile ilişkili performans kriterleri dayatıldı.

Küresel şirketlere bağlı hükümetler, devletin işleyişini “katılımcılık”,”yönetişim” gibi kavramlarla süsleyip ‘’ileri dedemokrasi” söylemiyle bütünleştirince eski rejimin karşısında demokrasiyi savunmuş olmuyor; tam tersine devletin bu yeni biçiminin siyasal zeminini güçlendirmeye çalışıyorlar.

Yani aslında sorunun kaynağı iş ilişkileri ve ekonomik kazanımların ötesinde siyasi bir temele dayanmaktadır. Devletler bu siyasal temeli, kapitalizmin kendini yeni dönemin koşullarına göre dönüştürmesi gerçekliği üzerinden güçlendirildi. Dönüşen ve değişen kapitalist sömürü biçimleri, eski alışkanlıkları ile mücadele etmeye çalışan emek örgütlerini etkisiz hale getirdi.

Emek mücadelesinin bu açmazdan çıkabilmesi için, sendikal hareketin, her düzeyde ortaya çıkan sorun alanlarında biriken muhalif seslerle ortak mücadele etmeyi esas alacak bir yaklaşımla kendini yeniden tartışmaya açması gerekmektedir.

İşçi sınıfı, plansız üretim ve büyümeyi ve ihtiyaca dayanmayan kâr odaklı enerji üretimini savunamaz. “Büyümeden pay almak için pazarlık yaparım” dönemi kapanmıştır. Gereksiz büyüme, ekolojiyi, doğayı tahrip etmiştir. Doğanın hakları işçilerin de sorunudur.

Kent yoksullarının sürekli çoğaldığı, işsizliğin büyüdüğü, bu ülkede kentin en kirli ve ağır işleri genellikle emeği ucuza alınan, vatan, millet, bayrak edebiyatı ile kimlikleri, dili, kültürü yok sayılan insanlarımıza ve göçmen işçilere yaptırılmaktadır.

Taşeron firmaların dadandığı bu ucuz emek bir taraftan sermayenin ağır emek sömürüsüne maruz kalırken, diğer yandan ırkçı faşist saldırıların hedefi olmaktadır.

İç çatışmalar ve ortadoğudaki savaş ortamının derinleşmesiyle kimlikleri, inançları ve yaşam alanları yok edilmiş milyonların büyük kentlere göç etmek zorunda kalması ilk aklımıza gelenlerdir.

Sendikal hareket ve sendikalar bugüne kadar savaşa karşı çıkma gerekçelerini neredeyse sadece bütçe sorununa indirgemiş ve durumu bu şekilde açıklamışlardır. Barış meselesini kendi ekonomik çıkarlarıyla ele almışlardır. Bu zihni bulanıklık özelleştirme süreçlerinde milli duygularla birleşince ‘’vatan satılamaz’’ retoriğine dönüşmüştür.

İşten atılmalar, kimlik, insan, toplumsal yarar, savaşın kadınlar ve çocuklar üzerindeki tahribatı gündem dışı kalmıştır.

Merkezi otoriter, bürokratik -örgütlenmiş devlet yapılanması karşısında, Demokratik merkeziyetçilik ilkesine sığınarak yukardan aşağıya konfederasyon ve buna bağlı işkolları biçiminde devlete paralel örgütlenmiş sendikal yapılar hareket edemez hale gelmiştir.

Çünkü eski devlet kendini çoktan yeniden yapılandırmış, şirketlerin sömürü alanları önündeki engelleri kaldırmış, her düzeyde bütün toplumsal kesimlere saldırmaktadır.

Devlet, erkek egemenliğine karşı çıkan kadınlara, kimlikleri yok sayılan Kürtlere, hak arayan emekçilere, yaşam alanlarını savunanlara, ekolojik mücadele verenlerin tamamına toptan saldırmaktadır.

Bu durum uzun zamandan beri böyledir. Sivil demokratik örgütlenmeler, sendikalar, daha genelde toplumsal hareketler yıllardır siyaset dışı tutulmaya çalışılmıştır. Siyaseti siyasi partilerin merkezlerine ya da tabelaları arkasına sıkıştırmışlardır. Şimdi bu kandırmacaya son vermek için her yerde her düzeyde siyaset yapma, daha fazla politik olma zamanı gelmiştir.

Çünkü siyaset, toplumsal hareketleri bir birine bağlayacak olan yegâne volan kayışıdır.  Yanlış yere bağlanmış olan volan kayışını doğru yere bağlama zamanı gelmiştir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Paylaş

Yorum yapın

Please enter your comment!
Please enter your name here