SEYFİ ÖNGİDER YAZDI : Duvara Doğru Koşarsan, Duvara Çarparsın

Paylaş

Tayyip Erdoğan’ın “Türk tipi başkanlık” diye tanımlanan “tek adam” olma arzusunu esas olarak kişisel hırs ve iddialarıyla açıklamaya kalkışmak doğru olmaz. Böyle bir yaklaşım hem Erdoğan’a aşırı bir güç vehmetmek olur, hem de siyasal ve toplumsal süreçlerin kendi dinamiklerini ve koşullarını bir kenara atmak olur. Elbette tarihte kişilerin bir rolü vardır ama uygun koşullar oluştuğunda o rolü oynayabilirler, başka türlüsü mümkün değildir. Her iktidar sahibi gibi Erdoğan’ın da kişisel hırsları ve iddiaları vardır tabii ama bunlar siyasal-toplumsal koşullar açısından karşılığını bulursa gerçeğe veya ciddi bir siyasi seçeneğe dönüşebilir. Nitekim bugün gündeme gelen “Türk tipi başkanlık” ya da “yerli ve milli” rejim, anayasa arayışları Erdoğan’ın heves ve niyetlerinin ötesinde Türk devletinin emperyal hafızası ve iddialarıyla örtüştüğü için, ordu başta olmak üzere, devletin yerleşik kurumlarından ve sermayenin bir kesiminden destek aldığı için bir seçenek haline geldi.

Soğuk Savaş bittiğinden beri Türk devletini yönetenlerin emperyal hafızası ve hayalleri canlandı; Süleyman Demirel, “Adriyatik’ten Çin Denizi’ne kadar bir Türk dünyası”ndan söz ederken, Turgut Özal ise “21. Yüzyıl Türk Asrı olacak” diyordu ve her ikisi de başkanlık sistemi arayışına girmişti. Dolayısıyla bugün Erdoğan’ın başkanlık konusundaki yaklaşımı yeni bir şey değildir; belki de farkı hedefine varmak açısından daha fazla olanağa sahip olması, arkasında daha geniş bir halk desteği bulunmasıdır.

Neo-Osmanlı hevesleri

Soğuk Savaş sonrasında dünyanın yeniden kuruluş süreci daha bitmedi. Özellikle “Arap Baharı” denilen süreç 2011 yılından itibaren Ortadoğu’yu yeniden şekillendirmek üzere pek çok dinamiği harekete geçirirken Türkiye’de de eskiden pek görülmeyen “neo-Osmanlı” heveslerini güçlendirdi. 2009 yılında Erdoğan İsrail Cumhurbaşkanına “van minut” çekip Arap şehirlerinde insanlar Erdoğan posterleriyle sokaklara döküldüğünde işler iyi gidiyordu ve Erdoğan liderliğinde eski Osmanlı coğrafyasında hegemonya kurmak olmayacak bir şey gibi görünmüyordu. Ancak Osmanlı o coğrafyaya hükmederken zamanın gerçekten cihan devletlerinden biriydi, imparatorluk dağıldıktan sonra o coğrafyada kurulan 40 küsur devletten biri ve sonuçta orta boy bir devlet olan Türkiye’nin o topraklar üzerinde hegemonik bir güç olması mümkün değildi. Nitekim çok geçmeden bu görüldü ama muktedirlerin görmesi için daha uzun zaman gerekiyor. Eski Osmanlı coğrafyasında hegemonya kurma sevdasına kapılanlar ellerini Suriye’nin içine soktuklarında birkaç ay içinde Şam’daki Emevi Camisi’nde namaz kılmayı hayal ediyordu ama birkaç yıl sonra Cizre’nin Ulu Cami’sinde namaz kılamaz hale geldiler.

Ancak her şeye rağmen gerçeklerin görülmesi, daha da önemlisi “idrak” edilmesi kolay olmuyor. Hele de fazla yükseğe çıkarak havalanan iktidar katından bakınca bazı şeyler bir türlü görülemiyor. Nitekim görmeyip, önlerinde dağ gibi yükselen duvara doğru koşmaya devam ettiler ve sonunda duvara çarptılar! Yani Alman atasözünün dediği oldu: Duvara doğru koşarsan, duvara çarparsın!

Yarısı evde, yarısı sokakta!

Duvara çarpınca bir sersemleme, bir şaşkınlık meydana geliyor haliyle ve olan biteni açıklayan yeni bir hikaye yazmak gerekiyor. Nitekim bir süredir ağır bir saldırı altında ama “yalnız” olan, Batı’nın, yani ABD ve AB’nin hiç yardımcı olmadığı bir Türkiye hikayesi anlatmaya başladılar. Irak’ın ve Suriye’nin parçalandığını, sıranın Türkiye’ye geldiğini ve özellikle Rusya ve İran’ın, hatta ABD’nin PKK’yi kullanarak Türkiye’yi karıştırdığını ve bölmeye, parçalamaya çalıştığını söylüyorlar. En azından yeniden şekillenmekte olan Osmanlı coğrafyasına müdahil olmasını engellemek için Türkiye’yi zayıflatmaya çalıştıklarına inanıyorlar. Daha doğrusu neye inandıkları önemli değil ama halka böyle bir hikaye anlatıyor ve önemli bir kesimini de buna inandırmış görünüyorlar. Başka türlü halkın batıdaki yarısı evlerinden çıkamaz, doğudaki yarısı ise evlerine giremezken hayatın bu kadar sakin akması, her şeyin bu kadar normal görünmesi mümkün mü?

Öte yandan, tarihin akışının Kürt halkının lehine olduğunu, Kürtlerin bulundukları her ülkede güç ve inisiyatif kazandığını da görüyorlar. Dolayısıyla Kürtler de yine belki tarihte hiç olmadığı kadar güçlü bir tehdit unsuru olarak algılanıyor ve bu bağlamda en önemli odak olarak da PKK öne çıkıyor.

O zaman ne yapmak lazım; güçlü bir liderin etrafında kenetlenip, bu arada Türkiye’yi hiç anlamayan Batı’ya, dolayısıyla Batı’nın değerlerine- düşünce ve ifade özgürlüğüymüş, demokrasiymiş vs.- çok aldırmadan bu tehditleri bertaraf etmeye çalışmak ve bölgenin en güçlü devleti, lideri olduğunu ispatlamak lazım. Ordu başta olmak üzere, Türk devleti ve bu devleti yönetenler, onun hafızasının taşıyıcılığını yapanlar “birlik ve beraberlik” içinde Erdoğan’ın etrafında toparlandılar ve yeniden Çanakkale Savaşı, yeniden Kurtuluş Savaşı nutukları atılmaya başlandı. Sadece Erdoğan ve Davutoğlu değil Devlet Bahçeli de böyle konuşuyor artık…

Duvara çarpma anı: Gezi

Aslında “duvara çarpma anı” Gezi zamanıydı; ardından Kürt hareketinin HDP gibi yeni siyasi açılımı geldi ve sonuçta da şoke edici darbe yüzde 13 oy ve 80 milletvekiliyle 7 Haziran’da geldi. 7 Haziran’a bağımsız adaylarla değil parti olarak, HDP ile girilmesi ve üstelik de “Seni başkan yaptırmayacağız” diyerek kampanya yürütülmesi, Erdoğan’ın başkanlığı altında Türkiye’nin yeniden inşa edilmesine Kürtlerin ortak olmayacağını ilan etmekti. Nitekim Erdoğan da bunu gayet iyi anladı. Onun için masa devrildi, çözüm süreci bitti.

Erdoğan’ın başkanlığına geçit veren, Türkiye’nin bu yoldan “büyümesine” eklemlenen bir HDP baş tacı yapılırdı ama tersi olunca “düşman” ilan edildi ve savaş başladı. Muhtemelen kimsenin beklemediği bir şiddet ve yoğunlukta patlayan savaş toplumun geniş kesimlerinden ciddi bir itiraz görmüyorsa, bir kabullenilmişlik söz konusuysa bunun nedeni ülkenin dış/yabancı güçlerin saldırısı altında olduğuna inanılmasıdır. Erdoğan’ın liderliğinde Türkiye’nin götürülmek istendiği yere en ciddi ve sahici bir şekilde muhalefet eden HDP’nin bu savaşla politik gücü törpülendi, örgütsel ilişkileri hırpalandı. CHP iki arada bir derede kalmış durumda ama sonuçta savaşa karşı çıkamıyor. “Fikrimiz iktidarda, biz muhalefetteyiz” havasına giren MHP ise “taş üstünde taş, baş üstünde baş bırakmayın” diye AKP’ye iyice gaz veriyor ve artık Erdoğan’ın başkanlığına hazırlanıyor.

AKP kaynıyor

Bu koşullarda ciddi bir muhalefetin yükselmesi kolay değil elbette ama yine de duvara çarpıldığı bir gerçek ve bu gerçekten üreyen şeyler de var. Örneğin, 1000 özel harekat polisinin istifa dilekçesi verdiği ama kabul edilmediği söylenirken, darbe söylentilerinin yeniden piyasaya çıktığı koşullarda ordunun rahatsızlığını gidermek için Erdoğan’ın Harp Akademileri’nde subaylara “kardeşim, mesai arkadaşım” diye seslenmesi dikkat çekiyor. Bu arada AKP’nin içi kaynamaya başladı. Bülent Arınç’ın sözcülüğünde gelişen bu kaynamanın ne kadar taşıp kabaracağı henüz bilinmese de ciddiye alınması gerektiği açık ve devletin içine doğru da yansıması beklenmelidir. Şiddetlenen çatışmalarda her gün gelen asker ve polis cenazeleri nasıl bir şey biriktiriyor?

Aslında her geçen gün duvara toslandığı giderek daha fazla belli oluyor ama Erdoğan mücadeleci biri olduğu için kolay vazgeçmeyecektir ama başında bulunduğu cephe uluslararası planda da ulusal planda da güç kaybediyor.

Başkanlık projesine biraz gönülsüzce eklemlenenler yavaş yavaş bu katarın vagonları olmaktan çıkacaklardır. Ama bunun karşısına en az onun kadar güçlü veya ikna edici başka bir proje koyulmak zorundadır. Arada derede kalan CHP ve AKP’ye eklemlenen MHP’den bir şey beklenemez. Alternatif proje HDP’de var; yerinden yönetimi temel alan demokratik ve çoğulcu bir Türkiye. Bu proje etrafında 7 Haziran’dan daha geniş bir güç toparlanabilir. Bu anlamda Erdoğan’ın gerçek rakibi Demirtaş ve AKP’ye gerçek muhalefetin odağı da HDP’dir. Bu gerçeği iyi bildikleri için 7 Haziran’dan beri en çok HDP’ye yüklendiler ve gerçekten de bir miktar zayıflatmayı başardılar.

Ancak zor da olsa HDP yeniden ayağa kalkıp, güçlü bir muhalefet hareketi olarak yeniden örgütlenebilir. Tabii öncelikle bunun için savaş koşullarının sona ermesi şarttır. HDP, yerli ve milli başkanlık rejiminin karşısına evrensel, demokratik, çoğulcu ve özgürlükçü bir Türkiye projesi diktiği ve ısrarla bunun arkasında durduğu ölçüde kaybettiği bazı güçleri yeniden kazanacağı gibi yeni bazı güçlerle de yan yana gelebilecektir.

Erdoğan’ın karşısında başka muhalefet yok. Başka bir proje de yok. Elbette bunu herkesten önce ve herkesten fazla HDP’nin kendisinin anlaması gerekiyor… (SÖ/HK)

Seyfi Öngider

Birleşik Sosyalist Parti (BSP), Özgürlük ve Dayanışma Partisi (ÖDP) ve Sosyalist Demokrasi Partisi (SDP) gibi partilerin kuruluş çalışmalarında yer alan, Parti Meclisi ve Merkez Yönetim Kurulu üyeliklerinde bulunan Seyfi Öngider, SDP’den 2007 yılında istifa ettikten sonra herhangi bir siyasi partiye üye olmadı. Öngider 2000 yılından beri Aykırı Yayınları’nın editörlüğünü yürütüyor. Çeşitli yayınlarda yazıyor. Yazılarını kişisel web sitesinde yayınlıyor.

 

bia
Paylaş

Yorum yapın

Please enter your comment!
Please enter your name here