Anasayfa Gençlik Soner İlhan’ı saygıyla anıyoruz -1956 – 19 Mart 1981-

Soner İlhan’ı saygıyla anıyoruz -1956 – 19 Mart 1981-

Paylaş

 

Soner İlhan, 15 Şubat 1956’da Çanakkale, Gelibolu’da  doğdu.

Babası Reşit İllıan anlatıyor:

“Yaşamı boyunca insanlarını sevdi… En çok onlarla ilgilendi.

Kıbrıs meselesi gündemde… Daha küçücük bir çocıık. Kuşpalazı olmuştu; konuşamıyor. Oturduğumuz köyden Gelibolu ya doktora gidiyoruz. Kucağımda zaman zaman kendine geliyor ve “Baba, Rumlar Türkleri kesiyor mu?” diye soruyordu.

Sonra, ortaokul yıllarında uzun süredir istediği ilk takım elbisesini alabilmiştik. Giyip sokağa çıktı. Eve bembeyaz ve perişan bir halde “Bir çocuk kireç kuyusuna düşmüştü, kurtardım” diyerek geldi. “Çocuğun anası, babası neredeymiş, yok muydu çocıığu kurtaracak başka kimse?” diye sorsaydık olurdu ama, Soner bu!

Henüz lise yıllarında solcuydu. Liseyi bitirdiği yaz evden ayrıldı ve çalışmak istedi. 73’te Çanakkale Seramik Fabrikası’nda, aynı yıl İstanbul Tuzla’da işçi olarak çalıştı. Bize gönderdiği mektuplarda üniversiteye hazırlandığını söylüyordu. Bir de ilk uzun saçlı fotoğrafları geliyordu.

Bizi kırmamak için üniversite sınavlarıyla birlikte askeri okul sınavlarına da girdi. İkisini de kazandı. Ankara’ya Erkek Teknik Yüksek Öğretmen Okulu’na gitmeyi tercih etti.

İlk üniversite yıllarında memleketine (Gelibolu) sıkça geldi. Birkaç arkadaşıyla birlikte kurduğu Kültür Dayanışma Dernekleri aracılığıyla gençlerle ilişki kurdu. Dernekleri kapatıldı, onlar ısrarla yenilerini açtılar.

Adını ‘Ulaş’ koyduğu eski motosikletle civardaki köyleri dolaştı. Kitap, dergi taşıdı. Köylülerle onların sorunlarını tartıştı.

O, genç kuşağın, Trakya köylerinin yakından tanıyabildiği ilk temsilcilerindendi. Çevresindeki insanları etkileme gücü bizi hep şaşırttı.

Köy düğünlerinde büyük bir keyifle oynardı. Hiç unutmuyorum; kendi düğününden birgün önce elimize Soner’in kaleminden çıkan bir mektup geldi. Mektupta uzun uzun ülkenin hali anlatılıyor ve kendi düğününe gelemeyeceğini yazıyordu (24 Aralık Maraş Katliamı’na denk gelmişti). Neyse ki 29 Aralık’ta geldi. Ertesi gün de geriye dönmüştü. Soner denizi çok severdi. Bir de Nazım’ın “İşte geldik gidiyoruz/ Hoşçakal kardeşim deniz/ Biraz çakılından aldık/ Biraz masmavi tuzundan/ Sonsuzluğundan birazcık…” diye devam eden şiirini…”

Soner İlhan’ın üniversiteye başladığı dönem faşist saldırıların resmi güçler desteğinde giderek artmaya başladığı bir dönemdi. ETYÖO’nda da faşist işgal vardı. 1975 sonlarına doğru okuldaki anti faşist kitlenin önemli bir bölümü okulu terkedip giderken, bir avuç devrimcinin de unutulmaz direnişi başlamıştı. ETYÖO öğrencilerinin derneği TEK-DER bünyesindeki devrimcilerin okula her gidişleri bir olay oluyor, büyük kavgalar çıkıyordu. Sabahın erken saatlerinde Emek 8. caddeden yaklaşık 500 metre uzaklıktaki okula ulaşabilmek için önce İlahiyat Fakültesi önünde, sonra YAY-KUR binası civarında ve nihayet okulun kapısında faşistlerle döğüşmek gerekiyordu.

Bu kavgalar kimi zaman taşlı sopalı, kimi zaman da silahlı biçimler alarak hemen her gün aynı şiddette sürüp gitti. Okuldaki bu ortamda Soner İlhan silahla yakalanınca bir süre cezaevinde kaldı. Çıktıktan sonra TEK-DER başkanlığına seçildi.

Kararlılığın ve direncin Ankara’daki sembolü haline gelen bu mücadele çok gecikmeden kendi doğal liderlerini de yarattı: Soner İlhan, Necdet Erdoğan Bozkurt ve Veli Eskili. Üçü de farklı zamanlarda Akdeniz’e gittiler. Devrimci hareketin gelişmesine önemli katkılarda bulunan bu üç devrimci de bugün yaşamıyor. Necdet Erdoğan Bozkurt ve Soner İlhan Akdeniz’de, Veli Eskili ise Malatya bölgesinde öldürüldü.

Arkadaşı Ali Haydar anlatıyor:

“Soner İlhan, Ankara’nın meşhur TEK DER’lileriyle beraberdi ve ben onun hep yiğitliğini duyardım. Yapılan bir mitingte, Site Yurdu’nun önünde Simitçi olarak koruma önlemi aldığını ve simit tablasında otomatik olduğunu söylerlerdi. Ben görmedim. Soner benim için bir efsaneydi; korku bilmeyen bir yiğit. Ta ki, onu Şentepeye bir arkadaşla buluşmaya götürdüğüm ana kadar. Soner Şentepe’de sorumlu arkadaşla görüşmek istiyordu. Yenimahalle Halkevi’ne gelip bizim sorumlumuzdan bizim bölgeyi bilen birini istedi. Sonuç olarak onu Şentepeye götürmem gerekiyordu. Böyle efsanevi, bir adama yol gösterecektim. Aralardan derelerden onu Karakaya mahallesine götürdüm. Mahallede kocaman bir köpek vardı ama bağlıydı. Bunu ben biliyordum ama Soner bilmiyordu. Tam yanından geçerken köpek bir havlayıp üzerimize saldırdı ki; yani bağlı olmayıp da açık olduğunu bilsem dizlerim tutmaz yığılıp kalırdım. Ama dediğim gibi Soner bunu bilmiyordu.
“Hoşşşt!” diye bağırışını ve nasıl kıpkırmızı olduğunu gördüğümde artık efsanevi Soner bitmişti. Faşistlerin ve polislerin korkulu rüyası bir köpekten korkmuştu. Onu hemen kafamdaki efsane defterinden sildim. Arkadaşla buluşturup yalnız olarak geri döndüm. “

Arkadaşı Sedat Göçmen anlatıyor:

“Trakyalı olması nedeniyle Soner’le hemşehri sayılırız. Babasını da az-çok tanıyorum. TÖB-DER’li çok değerli bir insandır. Soner çok ağırbaşlı ve sessiz bir kişiliğe sahip olmasına rağmen, beklenmedik bir biçimde kavgaların da en önünde yer alırdı. Bu haliyle müthiş güven verici bir insandı. Ama asıl özelliği çok yetenekli bir örgütçü olmasıydı.”

Daha sonra Soner İlhan, Ankara’nın iki ana bölgesinden Doğu bölgesinin sorumluluğunu üstlendi. Bölge çalışması sırasında 1979 Ağustos’unda gözaltına alınıp serbest bırakıldıktan sonra Adana örgütlenmesine geçti.

Soner İlhan Adana’ya geldiğinde Behçet Dinlerer bir çatışmada yaralanıp şehri terketmek zorunda kaldığından örgütlenmede bir boşluk doğmuştu. Kısa sürede Adana’nın ‘Yusuf hoca’sı olan Soner İlhan boşluğu doldurdu ve insiyatifi eline aldı.

İşçi eylemlerinde, Saydam Mitingi gibi kitle gösterilerinde, mahallelerdeki faşist işgallerin kırılmasında Soner, ya bizzat vardı ya da katkıları çoktu.
12 Eylül’le birlikte örgütlenmenin döneme uygun hale getirilmesine çalıştı. Zaten hep istenen kırsal kesimle ilişki imkanlarını zorladı. Cuntanın saldırıları güçlü bir direnişin gerçekleşmesine imkan vermeyince, kentte çekirdek bir kadro bırakılarak kırlara çekilme kararı alındı.

Bir arkadaşı anlatıyor:

“Şubat operasyonundan sıyrılmayı başaran birkaç arkadaşla birlikte kalıyorduk. Birkaç hafta önce kırsal alana çekileceğimiz bildirilmişti. Hazırlıklarımızı tamamladıktan sonra, sabırsızlıkla haberi beklemeye başladık. Nihayet Mart ayının ortasına doğru beklenen haber geldi; akşama gidiyorduk. Sıkıntılı günler birden sona ermişti, heyecanla eşyalarımızı toplamaya başladık.

Akşam olunca sırtımızda torbalar, paltomuzun altındaki silahlarla evin az ötesinde bizi bekleyen arabaya bindik. Bir başka arabada da dört-beş arkadaş daha vardı. Badireli bir yolculuktan sonra İskenderun civarındaki Taşocakları mevkiine ulaştık. Arabalardan indikten kısa bir süre sonra, Soner karanlığın içinden birkaç kişiyle birlikte çıkageldi. Ayaküstü merhabalaştıktan sonra, yokuş yukarı yürümeye koyulduk. Gece boyunca yürüdükten sonra sabaha yakın bir dağ köyüne vardık.

Yayla evine vardığımızda herkes ayakta duramcıyacak kadar bitkin düşmüştü. Soner nöbeti tutacağını söyleyince hep birlikte uykuya çekildik. Uyandığımızda öğle olmak üzereydi. Kahvaltıdan sonra Soner karşı karşıya olduğumuz görevleri anlatıyordu. Karşılıklı soru ve cevaplarla sohbet devam etti. Ardından kırsal alandaki işlerle ilgili görev bölüşümü yaptık. Hava kararınca evi terkedip dağa çıkacaktık.

Saat beş civarı olmalı, yola çıkmak üzere yavaş yavaş hazırlanırken, nöbetçi arkadaşların “Askerlergeliyor!” diye bağırdıklarını işittik. İçeri girip telaşla “Çabuk olun, yakınımızdalar!” diye bağırarak malzemelere yöneldiler.

Biz de alabildiğimiz malzemelerle dışarı fırladık. Askerlerin nerede olduğunu kestiremediğimiz için, evin hemen önündeki hendeklerin içine uzanıp sipere yattık. Askerler “Teslim olun!” diye bağırarak köy tarafından üzerimize doğru geliyorlardı.

Yanımıza daha fazla yaklaşmalarını önlemek gerektiğini düşünüp hemen ateş açtık. Tam o anda arkamızdan kurşun yağmaya başladı. Bir anda arkamızdan gelen yaylım ateşine karşı korumasız kalmıştık. Karşılıklı ateş sırasında kulakları sağır eden patlamalar başladı.

Göz gözü görmez, kimse kimseyi işitmez olmuştu. O ara Soner’in vurulduğunu haber veren bir ses duyuldu. O gürültünün, kargaşanın içinde kimse ne olduğunu sormasa da, Soner’i kaybettiğimizi anlamıştık. Henüz bunun şokunu yaşayacak durumda değildik. Bir yandan gelişmeleri kavramaya çalışırken, bir yandan da arkamızdan, sağımızdan ve karşımızdan gelen yaylım ateşinin altında, korunabilecek uygun bir yer bulmaya çabalıyorduk. Uygun bir siper bulduğumuzda çok geçti, çoğumuz yaralanmıştık.

Öyle, yaralı yaralı çatışmaya devam ettik. Yaylım ateşi bir süre sonra yerini kesik kesik silah seslerine bıraktı. Daha sonra, askerlerin cephanelerini tükettiklerini, yardım gelinceye kadar kesik kesik ateş ettiklerini öğrenecektik.

O sıra bundan yararlanacak durumda değildik. Birkaç arkadaşımız, daha çatışmanın başında tesadüf eseri, askerlerin mevzilendikleri yerin ters yönünde çekilerek kurtulmayı başarmışlardı. Ama biz yoğun ateş altında çeşitli yerlerimizden yaralanmıştık. Bu arada, yoğun ateş altında korunabileceğimiz emin yerler bulmak isterken epey de dağılmıştık.

Bir saate kalmadan hava kararmış, etraf tamamen sakinleşmişti. Öylece olduğumuz yerde beklemeye koyulmuştuk. Dört bir yandan kuşatılmıştık, yanımıza sokulmalarına rağmen, bizi bulmaları için günün doğması gerekecekti. Günlerden 19 Mart’tı; Soner vurulup düşmüştü.”

 

Paylaş

Yorum yapın

Please enter your comment!
Please enter your name here