Anasayfa Dergi Suat Epözdemir yazdı:Anadilinin öğretimi mi ? Anadilinde eğitim mi ?

Suat Epözdemir yazdı:Anadilinin öğretimi mi ? Anadilinde eğitim mi ?

Paylaş

 

“Dil atalarımızdan bize kalan bir miras bir emanettir. Kuşaktan kuşağa aktarılan bu emanete karşı , paha biçilmez , kutsal ve dokunulmaz şeylere karşı duyulan saygı  gösterilmelidir”                                                                          Nietzsche

 I. Yakın Tarih

Fransız İhtilaliyle gelişmeye başlayan  ulus- devlet anlayışı  kendi varlığını devam ettirmek için tek tipleştirilmiş  bir anlayışı yerleştirmeye ihtiyaç duymuştur. Bu  sebepten   egemen   güçler, diğer etnik unsurların kültürlerini baskı altına alarak haklarını gasp edip , asimilasyona tabi  tutmuşlardır. Kültürel çeşitliliği görmezden gelip yok saymışlardır.

Dünyadaki bu ulus-devlet anlayışından  etkilenen  Türkiye devleti,  İttihat ve Terakkiyle başlayan  cumhuriyetin ilanından sonra da devam eden   tek dil , tek millet  hedefine  ulaşmak için  milliyetçi politikalarını uygulamaya koymuştur. Bu kapsamda oluşturdukları tezleri  ispatlayabilmek amaçlı Türk Tarih Kurumu  ve Türk Dil Kurumu’nu kurarak ülkede anadili Türkçe olanlar için muazzam bir adım atıp , alfabe devrimini yapmıştır. Dille oynayarak , dil mühendisliğine soyunup toplumu yeniden inşa etmede dili kullanmıştır (Georce Orwell’ın 1984 adlı romanında bu karmaşayı açık bir şekilde göstermektedir)  

Birçok uygarlık ( Hint, Sümer, Mısır…)Türkleştirilmiş , binlerce yıldır bu topraklarda yaşayan asli unsurların dilleri duymazdan gelinmiş ; varlıkları görmezden gelmiştir.  Türkleri , otokton halk olarak ilan etmiştir.  Eğitimi denetim altına alan dar, milliyetçi politikalarla  kültürel çeşitliliği tekleştirme yoluna gidilmiştir. Milli Eğitim Şuralarında tek  kültür ,tek ulus ve tek dil üzerinden tartışmalara gidilmiş , Türkçe konuşmayan kişilere ders vermeyi reddetmek  ve ana dili Türkçe olmayan yerlerde enstitü kurularak bu bölgelerde yaşayan halkların Türkleştirilmesi gibi öneriler sunulmuştur. Gene bu şuralarda ana sınıfını bitiren çocuklardan Türk olmaktan kıvanç duyması , bayrağa saygı gösteren davranışlarda bulunması beklenmiştir. Bu sürecin devamında müfredat tamamıyla Türkleştirmiş sürekli iç ve dış düşman ifadeleri kullanılarak farklılıkları savunanlar vatan haini ilan edilmiştir.

Okullarda ‘Lazca bilmeyenlerle mücadele kolu’,  ‘ Kürtçe konuşturmama kolu’  gibi farklılıkları bastırma, asimilasyonu hızlandırıcı anlayış beraberinde neden dayak yediğini bile anlamayacak kadar Türkçe bilmeyenlerin , kendi dilinde olmayıp da Türkçede var olan sesleri  (Kürtçede ‘Ö’ , Gürcücede ‘F’ ve ‘İ’ gibi) çıkaramayanların yediği  dayakları getirmiştir.  Yedi yaşına geldiğinde güle  oynaya okula gitmesi beklenen çocuklar için okul , ana dilleri Türkçe olmadığından kabusa dönüşmüş ; okulun kapanmasına sekiz ay kaldığı için sevinen öğrenci profilleri oluşmuştur.

Oluşturulmaya çalışılan ulus-devlet ,  kimliklere ve dolayısıyla dillere uyguladığı homojenleştirici politikalarla halkların kültürleriyle arasındaki bağın kopması hedeflemiş,  bunun için ana dilde  konuşmayı yasaklamaya kadar gitmiş hatta konuşanlara para cezası kesilmiştir.

Hakim dil,  kendini olmazsa olmaz olarak göstermesi farklılıklara karşı antidemokratik uygulamaları oto-asimilasyona çanak tutmuştur. Gerek karışık evliliklerde çocuğa hakim dilin öğretilmesi , gerek dildeki yasakçı politikalardan kaynaklı çocuğu koruma refleksiyle (yanılgısıyla) anadilinin öğretilmemesi, gerekse de ailelerin çocuklarının okulda başarısız olacağı düşüncesiyle hakim dilin konuşulması oto-asimilasyonun taban bulan karşılıkları olmuştur.

Kültürel kıyım 1980 darbesi  ile beraber  zirveye çıkmış  daha baskıcı ve tekçi kurallar getirilmiştir. Etnik kökenden ve anadilden bahsetmek vatana ihanet olarak görülmeye başlanmıştır. Gelişmiş ülkeler,  çok dilliliği anayasal güvence altına alırken maalesef 1980 darbe anayasası ,  3. Maddesinde Türkçeyi devletin resmi dili olarak tanımlamıştır.  Gene darbe anayasası ‘kimse eğitim hakkından yoksun bırakılamaz’ diyerek ardından‘Türkçeden başka hiçbir dil anadil olarak okutulamaz’   deyip eğitimde tekçi anlayışı anayasal güvence altına almıştır. Sınırlarıyla yetinmeyen ulus-devlet ,  Erivan’daki Kürtçe yayın yapan radyonun kapanması için SSCB’ye ;1980’de açılan Kürtçe kreşlerin kapanması için de İsveç’e başvurularını yapmıştır. Görülen o ki her şey düşünülmüş fakat  kültürel toplulukların kendi kimliklerini  ve dillerini koruyarak  oluşturulabilecek bir toplum ve eğitim modeli maalesef ki  düşünülmek istenmemiştir.

Dünyada milliyetçilik akımının azalmasıyla gelişmiş ülkelerdeki ulus-devlet anlayışı  zayıflamış ; tekçi resmiyet yerini çoğulcu ve katılımcı bir sürece bırakmak zorunda kalmıştır. UNESCO  Dünyada konuşulan 6000 den fazla dil olduğunu ( Etnologue 2005: 6912 dil) bunların yarısının bu yüzyılın sonuna kadar yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu belirtmiştir. 200 devlette konuşulan 6000’den fazla dilin   ( ki her bir devlette ortalama 30 dil olur) uluslararası sözleşmelerde  koruma altına alınarak çoğulculuğun bir zenginlik olduğu genel itibariyle kabul görmeye başlanmıştır.  Bu sözleşmelerde eğitimin tüm toplumdaki bireylerin yararlanabileceği bir “HAK” olduğu  vurgusu yapılarak  cinsiyet, renk,ırk,din,dil,etnik köken gibi farklılıkların ayrım konusu yapılmayacak şekilde olması gerektiği  belirtilmiştir.

İleri demokrasiyi içselleştirmiş ülkeler bu sözleşmeler çerçevesinde ilköğretimin bir bölümünde veya tamamında ana dilde eğitim hakkı tanımıştır. Hal böyleyken Türkiye azınlık ve yöresel dillerin gelişmesi ve eğitimde kullanması boyutunda daha yolun çok başındadır. Uluslar arası sözleşmeleri  imzalamasına rağmen bu antlaşmaların gerekliliklerini yerine getirmemektedir. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi ,  İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi, Çocuk Hakları Bildirgesi ,Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşme gibi genelde eğitim görme özelde ise  ana dilde eğitim görme hakkını savunan  antlaşmalara uymamaktadır. Eğitimde Ayrımcılığa Karşı Sözleşme gibi anadilde eğitimi direkt savunan etnik , dinsel , kültürel  kimlikleri destekleyici ve teşvik edici sözleşmeleri de onaylayan devletler arasında değildir.

Türkiye yerel dillerin öğrenilmesi için kısmen de olsa kanunlar ( 2002 )  çıkarıyorsa da hemen akabinde ana dilde eğitimi savunan öğrencilerin dilekçelerini suç sayıyor , üniversite öğrencileri okullarından uzaklaştırılıyor veya atıyordu. Özel kursları da önce kapılarının boyutunu sorunlaştırıp açılmamaları için sudan sebepler bulunuyor daha sonra bu kursları ödeneksiz bırakıp ihtiyaçlarını karşılamadan kaderleriyle baş başa bırakılıyordu.. TV kanalları açılıyor fakat resmiyette ‘Kürtçe’ kavramını kullanmamak için ‘yerel diller’ olarak isimlendiriliyordu. Mahkemelerde ‘bilinmeyen dil’ olarak zabıtlara geçiyordu. Haftada 2 saat kendi dilini seçmeli olarak aldırılarak halklarla dalga geçiliyordu.  Üniversitelerde Kürdoloji Kürsüsü açılıp belli bir anlayışın emrine veriliyordu. Ayrıca bu üniversitelerde öğretmen yetiştirmek için açılan yüksek lisans bölümlerine YÖK’ten yeterli onay çıkmadığından askıya alınıyordu. Tüm  bunlarda bize cumhuriyet tarihinde zihniyet değişiminin olmadığını sırf AB istiyor diye göstermelik değişiklikler yapıldığını ispatı oluyor.

II. DİL

Çocuğun kimlik kazanma serüvenindeki en önemli etken olan  dil üzerindeki araştırmalar 3000 yıl öncesine dayanmaktadır. 3000 yıllık birikim dil ile düşünce arasında bir korelasyonun olduğunu gösteriyor. Dil mi düşünceyi yönetiyor düşünce mi dili yönetiyor ikilemi eski Yunan döneminden bu yana süregelen tartışmadır. Her iki yaklaşımın uzlaştığı nokta ise dilin düşüncenin ta kendisi olduğudur. Dil ve düşünce arasında birbirini besleyen ,birbirini geliştiren bir tür ortak yaşam vardır. Safir-Whorf varsayımına göre kişinin konuştuğu dil ile o kişinin dünyayı nasıl algıladığı ve nasıl davrandığı arasında sistemli bir ilişki vardır. İnsan dünyayı ana dilinin izin verdiği ölçüde anlar. Örneğin yumurta sözcüğü Türkçe’de yumurtanın yumru şeklinde olmasıyla isimlendirilir. Farsçada yumurta tavuğun üreme ve üretme nesnesi olmasıyla ,Arapça’da yumurta rengi itibariyle, Kürtçede hék (yumurta) hékanî (elips,oval,beyzi) den şekli itibariyle adlandırılmıştır. Tıpkı bilinmezcilik felsefesinde olduğu gibi, farklı renkteki gözlüklerle kara bakan kişilerin karın kırmızı , yeşil, sarı renklerde olduğunu ileri sürmeleri gibi,  anadilleri farklı olanlar gerçeği nesnel biçimiyle değil dillerinin gösterdiği biçiminde algılarlar.

Ana rahminde başlayan  dil edinme serüveni 6 yaşına geldiğinde 2500 kelimeye kadar ulaşır. Annesinden ve çevresinden edindiği bu dil çocuğun ana dilini oluşturur.  Anadilde kazanılan edinimlerin  bilişsel ve sosyal gelişim üzerinde pozitif bir etkisi vardır. Göteborg  Üniversitesi Pedagoji  Enstitüsü’nde yapılan bir araştırmada  köken anlamında ‘siz kendinizi ne hissediyorsunuz’ sorusu  anadilde eğitim görme oranına göre değerlendirilmiştir. Anadil derslerine ara vermeden katılanların %63’ü, anadil eğitimine katılıp ara verenlerin %50’si , anadil eğitimine hiç katılmayanların %27’si ait olduğu etnik grubun adını vermiştir.  Yapılan bu araştırma bize anadil eğitiminin kimlik kazanma üzerindeki etkisinin boyutunu ispatlıyor. Bir başka deyişle kimliksizleştirmenin ana dili yok etmekten geçtiğinin bilimsel ispatını gösteriyor.

Ana dil

Bir dilin veya dil ailesinin tarihi gelişim sürecinde var olduğu düşünülen en eski hali ana dildir. İnsanlar iletişim için belirli kodlar oluştururlar. Bu kodlar kültüre özgüdür  yeni kuşaklara dil sayesinde iletilir. Kuşaktan kuşağa geçen bu iletişim kodları ana dili oluştururlar. Bundan da anlaşılacağı üzere ana dil diyafram, ses telleri , ağız kombinasyonunun ötesinde binlerce yıllık bir birikim, kültür ve değerler bütünüdür.

Ana dili

İnsan ile ana dili ilişkisi doğmadan başlar. İnsanın zihin yapısı ve ses organları ana dilinin mantığına ve ses sistemine göre oluşur. Oluşan bu zihinsel sistemi , kişinin gördüğü eğitime bağlı olarak gelişir ya da körelir. Ayrıca çocuğun düşünme sistematiğini  ana dili oluşturur ve çocuk kendini ifade etmede  ana dilini kullanır. Okula başlama  yaşına kadar ana dilini  kullanmış olan çocuk , tam da formel düzeyde kazanımlar edinecekken; bilmediği bir dil, karşısına çıkartılıp  ona empoze edilmeye çalışılmaktadır.

‘Retama sukala hatereg.’ Bu  cümle  bize ne anlam ifade ediyorsa  bu anlamsız yazılar ve  geri kalan yazılar da  ana dili Türkçe olmayıp da Türkçe ile öğretim görmek zorunda kalan çocuklar için farklı bir anlam taşımayacaktır. Bu çocukların okuması anlamlı olmayacak sadece seslendirmede kalacaktır .  Çocuğun okumaya geçiş süresi gecikecek okuması da gerektiği kadar hızlı olmayacaktır.  Okuduklarını anlamayan çocuk yazmada sorun yaşayacaktır, yazsa bile hissettiklerini kağıda aktaramayacaktır. Oysaki çağdaş eğitim anlayışının  temel amacı; özgür , üretici , demokrasiyi içselleştirmiş, dünyaya eleştirel bakabilen  bireyler yetiştirmektir. Buna karşın Türkiye’de  entegrasyon adı altında Türkçe öğretimi diretilmekte ; çocuk, bilmediği bir dilde öğretim veren okula yollanmaktadır.Çocuğun bilmediği bir dille eğitim görmesi çocuğu gerek bilişsel gerekse  psikolojik açıdan olumsuz etkilemektedir.

Chomsky , ‘ dilin kurallarını çocuklar işiterek edinirler. Kurallar öğrenilen değil çocuk yaşta edinilen evrensel sistemlerdir. Dil edinim aygıtının işlevi yaşın ilerlemesiyle zayıflamaya başlayacağını’ söylemiştir. Ana diline hakim olmadan damdan düşer gibi başka bir dille eğitim görmeye başlayan öğrenci, bilgiyi önce ezberler  sonra unutur. Bilgiyi yaşamına serpiştiremediğinden pratize edemez. Başlarda  kendini ifade edememe sorununun yaşandığı  bu durumlarda  çocukta içe kapanıklık ve topluma karşı kin ve nefret besleme görülür. Bilgiyi anlamlandırmada güçlük çeker.  Gecikmeli de olsa anlamaya başlasa bile düşünme aşamasına geçmekte zorlanacaktır. Düşünme aşamasına geçemeyen çocuklardan da bilime hizmet etmesi ; matematik , fen , tıp gibi bilimleri kendi düşünce sistematiği içinde algılaması elbette beklenmemelidir.

Ana dilinde öğrenimi sadece okuma yazma olarak değerlendirmek de yanlış olur. Bireyin toplumlaşması için de dil gereklidir. Çocuk içeriği çok önemli olmasa da ve beş yılına mal olsa da bir şekilde okuma yazma öğrenecektir. Ya sonrası?  Çocuğun akademik, sosyal  gelişimi ne olacak ? Biz biliyoruz ki insanın akademik gelişimi onun öğrenmek istediği konu hakkında soru sorması ve yorumlamasıyla olur. Birey soru sormak ve çıkarımlar yapabilmek için de ana dilinde eğitim görmelidir. Pedagojik olarak baktığımızda ana dil ile okul  başarısı arasında pozitif bir korelasyon olduğunu görürüz. Ana dilde eğitim ile  sorgulayan , düşünen , bilimsel bakabilen , demokrasiyi içselleştirmiş birey oluşturma şiarına daha güçlü ve daha kısa sürede ulaşılır.  Oysaki zorla ezberletilmeye çalışılan bir dille eğitim hayatına başlayan çocuğun edindiği  yaşanmışlık elinden alınarak düşünmesi engellenmiş oluyor. Tek dil, tek kültür empoze edilerek ; bilimden , demokrasiden uzak bireyler yetiştiriliyor.Bu durum sadece bireyin dilini elinden almakla kalmıyor,onun kişiliğinde de onarılması zor tahribatlar bırakıyor.

Eğitim

Eğitim sistematik bir gelişimdir. Daha önce edinilmiş bilgilerin üzerine yeni bilgiler  katma ,öğrenme sürecini ifade eder. Türkiye’de bu evrensel eğitim anlayışı maalesef uygulanmamaktadır. Ana dili Türkçe olmayan bölgelerde ‘gelişim’in yerini ‘yaratım’ almaktadır. Doğasından alınan çocuk bilmediği bir dil ve kültür bombardımanına tutularak farklı bir kültür yaratılmaya çalışılmaktadır. Oysaki bilginin alma evresinde olabildiğince çekici olması gerekir. Çekici bilgi, öğrencinin dikkatinin derse yoğunlaşmasını sağlar. Dersteki dikkat korunduğu oranda da öğretim işlevi kolaylaşır. Şimdi sormak gerekir : Daha önce bilinmeyen bir dilin dayak yiyerek ,hakaret görerek öğretilme evresinin neresi çekici olabilir ki ! Soruları idrak etmek için önce anadiline çeviren daha sonra cevap aşamasında tekrar empoze edilmeye çalışılan dile çevirip cevabı veren öğrenci tüm bu evrelerde dikkatini toplamada ne oranda başarılı olabilir? Bilimsellikten çok uzak bir eğitimin gene bilimsellikten uzak bir değerlendirmesi yapıyor. Hakim dilin  okuma – yazma durumuna göre öğrencilerin yeteneklerini belirleniyor. Salt okuma yazma yeteneğini geliştirmek için dilin iletişimini bir kenara bırakıp sadece dilbilgisi kurallarını ezberleterek bu çocuklardan medet umuluyor.  Tüm bunlar , öğrencilere bilgi verilmesi gibi bir amacın olmadığını, amacın entegrasyon kılıfına bürünerek asimilasyon olduğunu apaçık gösteriyor.

Baskıcı anlayış erken yaşda zorunlu eğitime alma gibi   kızlara özel kampanyalarla  özünde masumane görünen kampanyalarla  arkasında asimilasyonu barındıran kampanyalar kitlesel bir hal  almıştır. Bu kampanyaların amacın okuma oranın arttırmak olduğu yanılgısı savunulmuştur. Oysaki UNESCO’nun yaptığı araştırmalarda eğitimin anadilde yapıldığı durumlarda kız çocuklarının okullaşma oranının daha çok arttığı gözlemlenmiştir. Bu da bize bilimsellikten uzak anlayışın gerçek amacının üzüm yemekten ziyade bağcıyı dövmek olduğunu ispatlamaktadır

Türkçe bilmeden okula başlayanların ortak anıları öğretmenden yedikleri dayaklar ,işittikleri hakaretler ve Kürtçe konuşmalarının yasaklanmasıdır. Kürtçe konuşma yasağı sadece okul sınırları içinde değil evde ve sosyal ortamda da geçerlidir. Öğretmen,’ ajan’ olarak kullandığı bir ya da birkaç öğrencinin ispiyonladıklarını dövmekten hiç çekinmemektedir. Bu baskıyı yapan bilimsellikten uzak öğretmen ,sınıftaki düşünme özgürlüğünün sınıfın tamamını etkileyeceğini bilmemekte yada bilmek istememektedir. Öğrencilerin ana dillerinde bir birlerine yardımda bulunmaları ,bilmedikleri bir dili anlamlandırma sürecinde azımsanacak bir yardım değildir.

Ne yapmalı?

Ana dilde eğitimin toplumda yeterli desteği görmediği aşikardır. Bunun sebebi ana dilde eğitimin toplumda yeterince iyi tartışılmamasıdır. Sosyal, pedagojik boyutunun topluma yeterince iyi alalatılamadığından dar şovenist çevrelerin istemediği ana dilde eğitim toplumda yeterli desteği bulamamaktadır. Topluma bir dili öğretmenin tek yolu salt o dille öğretim yapmak değildir. Bilakis tek dilde eğitim vererek Türk Eğitim Sistemi kendine zarar vermiş oluyor.  Öğrenim anlamaya dayalı  değil de ezbere dayalı olmaktan kendini kurtaramıyor

Birkaç özel kurs,devlet eliyle yürütülen TV kanalları veya seçmeli dersler çözüme hizmet etmeyecektir. İsveç’te ana dili  sistemin bir parçası durumundadır. Ana dilinde alınan notlarla diğer diller arasında hiçbir fark olmadığından burada yaklaşık 6000 çocuk ana dili olan Kürtçe derslerine katılıyorlar. İsveç örneği bize gösterir ki ana dil de eğitim sistemin bir parçası haline getirilmediği müddetçe eğitim kalitesi artmayacak ve çözümsüzlükte takılıp kalacağız. Bu oran diğer Avrupa ülkelerinde farklılık göstermektedir. Buralarda, tıpkı Türkiye’deki  gibi  katılım oranı düşüktür.  Bunun sebebi sistemli bir anadil eğitiminin verilmemesidir.

Özgür bir toplum, diğer etnik kimliklerin temsil edildiği; kültürlerini ve dillerini yaşayan toplumdur. Yapılan araştırmalar Türkiye’nin  % 17 ’ sini oluşturan ana dilleri farklı etnik grupların tek kuşakta 1/5  inin ana dilini kaybettiğini  gösteriyor. Gene ana dili Türkçe olmadığı için okulda boğulanların serzenişlerini biliyoruz. Ana dillerinde olmadığı halde sınavlarda   yarışan etnik kökeni farklı binlerce gencimizin de durumu ortada.Ülkemizde tek dil anlayışı terk edilmedikçe bu durumun sürüp gideceği açıktır. Bu sorunların minimuma indirilmesi için daha sağlıklı, bilimsel,eşit,özgür bir eğitim anlayışı için yapılması gerekenleri maddelersek:

-Türkiye anadille ilgili bütün uluslar arası sözleşmelere uymalı çekince koyduğu maddeleri de bir an önce imzalamalıdır.

– Milli Eğitim Bakanlığı’nın adı Eğitim Bakanlığı olarak değiştirilmelidir.

-Türkiye’de kullanılan bütün diller koruma altına alınmalıdır

– Dil politikaları eşitlikçi ve özgürlükçü bir biçimde olmalıdır

-Milli Eğitim Temel Kanununu etnik kökenleri dikkate alarak yeniden düzenlenmelidir.

-Anadil öğretmenlerini yetiştirmek için üniversitelerde bölümler açılmalıdır. Etkin bir eğitim için öğretme-öğrenme stratejilerinin araştırmalarına teşvikler verilmelidir.

-Kreşten üniversiteye kadar anadil üzerindeki yasaklar hemen kaldırılmalıdır. Ana dilde eğitim zorunlu hale getirilmelidir.

-Ana dilde eğitim için pedagojik materyal ihtiyacı ve diğer eğitim harcamaları devlet tarafından finanse edilmelidir

-Öğrenciler pedagojik etkinlikleri kendi  kültürleri ve dilleri içinde gerçekleştirmelidirler.

-Sayısına bakılmaksızın isteyene anadilde eğitim hakkı tanınmalı ve her dilde eğitim öğretim programı hazırlanmalıdır

-İstekte bulunulması halinde her dilde ( sayısına bakılmaksızın) eğitim öğretim programı hazırlanmalıdır.

-Bütün sendikalar tüzüklerine anadilde eğitimi  almalı ve bu konu hakkında uluslar arası sendikalarla dayanışma içinde olmalıdır.

-Müfredattan kin , nefrete dayalı etnik vurgular çıkartılarak etnik aidiyetlerin ve kültürel farklılıkların sınıf içinde konu edilmemesi gerekmektedir farklı kültürlerin eşit statüde olacağı sınıf ortamı oluşturulmalıdır

Suat EPÖZDEMİR/  Eğitim Sen İzmir 4 Nolu Şube

 

Alıntı Yapılan Kaynaklar:

Eğitim Sen Bilgi Belge Merkezi (http://www.egitimsen.org.tr/)

Paylaş

Yorum yapın

Please enter your comment!
Please enter your name here