Anasayfa Dergi Tarihsel Buluşmaya Çağrı

Tarihsel Buluşmaya Çağrı

Paylaş

1 Aralık 2008 Pazartesi
Tarihsel Buluşmaya Çağrı
‘‘ÖDP’nin kuruluş döneminde sorulan temel soru bir kez daha önümüze çıktı: Türkiye, yeniden yapılanmanın eşiğinde. Bu eşik nasıl ve hangi iradelerle aşılacak?’’ sorusuna cevap arayan broşür, Türkiye’nin çeşitli illerinde yapılan bölgesel toplantılarda tartışmaya açıldı.

Solda yenilenme, genişleme ve farklı olanlarla buluşma ihtiyaçlarına değinilen broşürde, bu adımların atılabilmesi için farklı bir zihniyetle davranılması gerekliliğine işaret edildi.

‘‘Kendi dışındaki her şeye şüpheyle bakan, partinin kolektif aklının yerine kendi fanusunda üretilen kararları koyan, eleştiriye tahammülsüz, her türlü arayışı ‘devrimci’ çizgiden sapma olarak gören, alanların özgüllüğü gerekçesiyle kendi iç iktidarlarını sürdürmeye çalışan bir zihniyetle bunu başarmak mümkün değildir’’ saptamasının yapıldığı broşürde, ‘‘Özgürlükçü Solcular, ülke ve dünyadaki gelişmelerin önlerine koyduğu göreve talip olarak, bu görevin gereklerini yerine getirirken, yeni bir sol ütopyayı da inşa etmek zorundadırlar’’ ifadesi kullanıldı.

Broşür taslağının tam metni şöyle:

TARİHSEL BULUŞMAYA ÇAĞRI

ÖDP’nin kuruluş döneminde sorulan temel soru bir kez daha önümüze çıktı: Türkiye, yeniden yapılanmanın eşiğinde. Bu eşik nasıl ve hangi iradelerle aşılacak?

Milliyetçi-faşist düşüncelerden liberal anlayışlara kadar sermayenin farklı politik eğilimleri bu sorunun yanıtını vermeye çalıştı. Farklı anlayışlar arasındaki iktidar mücadelesi sertleşti. Kürt sorunu başta olmak üzere hemen tüm sorunlar çözümsüzlük içinde derinleşti. Kuruluş döneminde yaptığımız “radikal bir değişimin eşiğindeki Türkiye’yi eski siyasal, ekonomik ve toplumsal yapıyı basit bir reforma uğratarak sakinleştirmek ve yönetebilmek artık olanaksızdır” tespitinin doğruluğu açıkça görüldü.

13 yıllık süreç ne yazık ki, bir başka gerçeği daha açığa çıkardı. ÖDP de dahil olmak üzere, tüm sol kendi sorduğu soruya yeterli yanıtı veremedi. Bu değişimin öznesi olmak bir yana, toplum nezdindeki taleplerin taşıyıcısı olmayı bile tam anlamıyla beceremedi. Diğer sol anlayışları bir yana bırakırsak, ÖDP olarak bu başarısızlığın nedenlerini aramak, çıkışımızdaki öncüllerimize geri dönerek 13 yıllık tarihimizi sorgulamak ihtiyacındayız.

İslamcı ve milliyetçi-faşist hareketlerin düzen değiştirici pozuna girerek küreselleşme mağdurları, emekçiler ve yoksullar arasında zemin kazanmasından memnun değilsek;

Radikal değişim taleplerinin gerçek sahibi olması gereken solun siyaset sahnesine ağırlığını koyamamasından, gerek düşünsel gerekse eylemlilik ve örgütlenme açısından gerçek muhalif bir toplumsal hareketin yaratılamamış olmasından rahatsızsak;

Solun siyasal arenadaki güçsüzlüğü ile onun çözüm yeteneğine olan inancımız arasındaki çelişkiyi kabul edilemez görüyorsak; bunu mutlaka yapmak zorundayız.

Bu sorgulamayı yapmalıyız ki, sorunlarımızı aşabilelim. Ülkemizin ve dünya emekçilerinin geniş tarihsel birikimini arkamıza alarak emek egemen bir demokrasiyi kurmak için, toplumsal muhalefeti yükseltmek ve solu toplumla yeniden buluşturmak için coşku ve heyecanla mücadeleyi sürdürelim; solda yeni bir merkezi oluşturalım.

Solun önündeki görev kapitalizmin küresel kriziyle birlikte daha da yakıcılaşmıştır. Artık “Tarihin Sonu” iddialarının çöktüğü, liberalizmin en istikrarlı savunucuları tarafından bile ‘bütün krizlerin anası’ olarak nitelenen bir sarsıntının yaşandığı bir evreye giriyoruz. Bu evre, küreselleşme döneminin ortaya çıkardığı servetin yeniden el değiştireceği, ülkemizde ve tüm dünyada çelişkilerin derinleşeceği bir süreç olacaktır.

Diğer yandan kriz süreci, yıllardır uygulanan neo liberal ekonomi politikalarının geniş kesimler üzerindeki olumsuz etkilerini de giderek daha fazla açığa çıkararak, emekçilerin ve yoksul halkın çoğunluğunun, işsizliği ve yoksulluğu derinleştiren, tarımda tahribatı arttıran politikaların yarattığı sorunlarla daha açıktan yüz yüze gelmesi sonucunu doğuracaktır. AKP’nin ağrıya karşı uyuşturucu vermeye benzeyen sözde kurtarıcı politikalarının gerçekte neye hizmet ettiği giderek daha anlaşılır olacaktır.

Bütün bunlar Türkiye solunun önüne önemli fırsatlar koymaktadır. Bütün dünyada olduğu gibi ülkemizde de yeni seslere duyulan ihtiyaç artacak, mağdurların kendiliğinden tepkileri akacakları yeni yataklar arayacaktır. Ne var ki, bu yaygınlaşmanın kendiliğinden bir biçimde sınıfsal politikalara yöneleceğini düşünmek doğru olmayacaktır.

Emek eksenli, özgürlük, eşitlik, demokrasi ve barış hedefli bir seçeneğin yaratılması, bu nedenle de gecikilmemesi gereken ve zorunlu bir adımdır. Bugün yapılması gereken, AKP ve kimi liberaller tarafından ‘özgürlük-statüko’, CHP ve ‘ulusalcı’ çevreler tarafından ‘laiklik-şeriat’ ikilemlerine sıkıştırılan toplumun önüne, demokrasiden yana özgürlükçü, eşitlikçi, emek eksenli bir siyaset seçeneğini koymak, bu seçeneğin asgari programını toplumsal dinamiklerle birlikte oluşturarak ikna edici ve güvenilir kılmaktır.

SOL HAZIR DEĞİL

Ne var ki, günümüzde Türkiye’de sol hareketin ciddi sorunlar yaşadığı da bilinmektedir. Bugünün Türkiye’sinde sol hareketin hiçbir kesimi ülkede yaşanan çok yönlü krizi, emekten ve demokrasiden yana etkileyebilecek bütünsel bir alternatif sunmayı, bu alternatifi siyasal düzlemde örgütlemeyi ve düzen içi siyasal akımlara karşı toplumdaki düzen karşıtı eğilimleri geliştirmeyi/derinleştirmeyi başaramamaktadır. Örgütlü politik güçler birbirlerine, yüzünü sola dönmüş geniş kesimler ise bu güçlere karşı güvensizlik yaşamaktadır

Değişen dünya ve Türkiye koşullarında hangi ad ve biçim altında varlığını sürdürürse sürdürsün, hangi geçmiş ideolojik teorik çerçeveye inanırsa inansın, bugün var olan sol siyasi yapılanmaların hepsi ideolojik-teorik ve toplumsal olarak birer ‘kabuk’tan ibaret hale gelmiştir. Sol bugün toplum karşısındaki varlık ve iddiasını, bugünün meselelerine açıklık getirmeye çalışan bütünlüklü ideolojik-teorik bir çerçeveden ve buradan türetilmiş bir politik içerikten kuramamaktadır.

Oysa varlığını sadece kimi güncel politik tutum ve örgütsel biçimler veya pratik faaliyet içindeki yaklaşımlardan türetmeye çalışan, içe kapalı bir ‘devrimci hareket’in, toplum nezdinde herhangi bir alternatif siyasal ve toplumsal yaşam biçiminin savunucusu olarak algılanması, geniş bir destek bulması nesnel olarak olası değildir.

Solun neredeyse bütün görme ve davranış biçimine, çalışma tarzına, örgütlenme ve mücadele anlayışına özellikle 1980 öncesi döneme ait ideolojik-politik ve örgütsel alışkanlıklar nüfuz etmiş durumdadır. Bir iç kültür haline gelen bu durum, neredeyse bütün yapılar içerisinde kendisini sürekli yukarıdan aşağıya yeniden üretmektedir. 1980 öncesinin dünya ve Türkiye koşullarında şekillenmiş, ancak bir türlü değişmeyen bir ‘öz’, bir ‘kültür’, bir ‘görme biçimi’, bir ‘siyaset yapma tarzı’, bir ‘mücadele ve çalışma anlayışı’ yani bir ‘ritüeller toplamı’ (ister radikal gruplarda, isterse diğerlerinde) varlığını sürekli korumaktadır.

Türkiye Solu, adeta bir bütün olarak, bir türlü çıkamadığı tarihsel bir fanusun içerisinde (belki çok da farkında olmadan, tamamen iyi niyetli olarak) dönüp durmaktadır. Yenilgi dönemleri sonrası ortaya çıkan inkarcılık, devrimci mücadeleden kaçış, geçmişin karalanması vb. gibi sıkça karşılaşılan eğilim ve saldırılar karşısında, toplumsal yalıtılmışlıkla kuşatılmış, baskı ve terör çemberine alınmış bir topluluğun devrimciliğini koruma ve sürdürme iddiasını (bir tür korunma içgüdüsüyle) ancak ‘bildiklerinin’ ve ‘alışkanlıklarının’ gücüyle sürdürmeye yönelmesi bir yere kadar anlaşılabilir.

Dünyada ve ülkemizdeki devrimci mücadelelerin deneylerini inkar eden, onları küçük gören anlayışların, emekçilerin, yoksulların ve mağdurların mücadelesinin önemini ve gücünü reddeden, çözümü egemenlerde arayan çizgileri karşısında, geçmişin değerlerinin ve birikiminin savunulması doğru bir tutumdur.

Ne var ki, bugünün gerçekliği üzerinden, gerçekten yenilenmeyi başarmış bir hareketin ortaya çıkmadığı koşullarda, her yeni devrimci kuşak bu fanus içerisinde nefes alıp vermeye başlayarak, aynı tarzda siyaset yapmakta, aynı biçimde düşünmekte ve davranmakta, sonuçta da ona dönüşmekten kurtulamamaktadır.

Bu tarihsel bir açmazdır. Bu açıdan geçmiş süreçlerin olumlu kazanımlarını sahiplenmeye çalışmak başka bir şey, bu süreçlerin esiri olmak başka bir şey olarak görülmelidir.

SOLDA YENİLENME GEREK

Bu bakımdan solun başarısızlığını ideolojik, teorik, politik ve örgütsel açılardan derinlemesine tartışmaya ve bu noktada özeleştirel bir değerlendirme üzerinden gerçek bir fikri ve örgütsel yenilenme sürecine yönelmeye ihtiyaç vardır. Durduğumuz yerlerden, kaldığımız yerlerden devam etme olanağımız yoktur. Günümüzde solun ve toplumsal muhalefetin neredeyse tüm kesimlerinde görülen ayrışmalar da bu yenilenme ihtiyacına ve arayışlarına bağlı olarak ortaya çıkmaktadır.

Emperyalist sistemin günümüzdeki işleyişini, ülkelerdeki somut tezahürünü anlamayan ve anti-emperyalist mücadelenin anti-kapitalist olması gerektiğini kavrayamayan; dinin yeni rolünü anlamayan bir solun, ‘ulusalcılık’, aydınlanma ve laiklik çizgisine sıkışması ve bugün yaşadığı tıkanıklığa saplanıp kalması kaçınılmazdır. Emek mücadelesini yükseltecek, toplumun önüne gerçekleştirilme umudu olan bir ütopya koyabilecek bir solun geçmişe saplanıp kalan anlayışlarla arasına ideolojik, teorik ve politik ayrım çizgileri koyması zorunludur.

Teorik çabalar ve açılımlar gerekli olmakla birlikte, yeterli değildir. Solda yeni bir merkez yaratmak sadece sosyalist ve devrimci kesimlerin, örgütlerin güçlerini birleştirmekle veya küreselleşmenin, neo liberal politikaların ve ülkemizdeki anti demokratik uygulamaların mağduru olan kesimleri kapsayacak hazır çözümler önermekle gerçekleşemez. Siyaseti toplumsallaştıran, toplumsal olanı siyasallaştıran katılımcı bir süreçte politik ve örgütsel olarak kendini yenilemek gerekir.
Kısacası solda yenilenmeye ihtiyaç vardır.

Yenilenme esas olarak teori ve pratik bütünlüğü üzerinden gerçekleştirilebilecek bir şeydir. Kuşkusuz her mücadele eden kazanamayabilir, ancak mücadele etmeden kazanana da hiç rastlanmamıştır. Bu yüzden, asgari düzeyde yapılabileceklerin bile yapılamamasını sürekli içinde bulunulduğu varsayılan ‘nesnel olumsuz koşullar’ ya da engelleyici iç faktörlerle gerekçelendiren, ya da sorunlardan çıkış yolunu mücadeleyi daha da keskinleştirmekte gören, kimi zaman ‘mazeretçi’ ve ‘mızmız’ kimi zaman ise ‘kıran döken’ bir siyaset anlayışının da geleceğinin olamayacağı artık görülmelidir.

Gerçek mücadele emekçiler başta olmak üzere bütün küreselleşme mağdurlarını toplumsal talepler etrafında harekete geçirebilmekle, mağdurların mücadelesinin her evresinde, sıkıntılarının paylaşılmasında, hep aynı saflarda olmayı başarabilmekle ortaya çıkacaktır.

GENİŞLEMEK VE FARKLI OLANLARLA BULUŞMAK GEREK

Bunun için atılacak önemli bir adım, tarihsel bir buluşmanın gecikmiş olarak yeniden gerçekleştirilmesidir. Bu adım için solun geçmişte birlikte olduğu, birlikte mücadele ettiği kesimlerle yeniden bir araya gelme zeminlerinin ve fırsatlarının yaratılması gerekiyor.

Sosyalist solun yakın tarihine baktığımızda göze çarpan bir özellik, Alevi toplumunun solcu ve demokrat kesimleri ile Kürt toplumunun muhalif, emekçi ve sol kesimlerinin sosyalist solla geçmişte var olan bağlarının bugün büyük ölçüde gevşemiş ya da kopmuş olmasıdır. Bir başka deyişle, 1960’lı ve 70’li yılların tablosu ile bugünkü tablo tamamen farklılaşmıştır.

Toplumun ve muhalefetin bu kesimleri ile ortaya çıkan kopukluk, kimi zaman karşıtlığa kadar varabilmiş, kimi zaman ise kalıcı olmayan yan yana gelişlerle bu zaaf giderilmeye çalışılmıştır. Üstelik bu kopukluk politik konularda da farklı duyarlıkların gelişmesine, tarafların birbirlerini yanlış anlamalarına yol açmıştır.

İşte bugün yapılması gereken, bu kopukluğun ortadan kaldırılması, bir tarihsel buluşmanın gerçekleştirilmesidir. Elbette hiç de kolay olmayan bu adımın atılabilmesi, bazı tartışmaların bir ölçüde tüketilmesi ile gerçekleşebilir.

Bütün bunlara ek olarak, geçmişte sınıf mücadelesinin keskinliği içinde sol tarafından çok da ayrımına varılmayan cinsiyet ayrımcılığı ve ekolojik sorunlar etrafındaki mücadele de asla göz ardı edilemez. 1980 sonrası sol, bu alanların özneleri ile hep ilişkilenmek istemiş, ama kimi zaman bu alanların acemisi olmasından, kimi zaman da geçmiş alışkanlıklarıyla kendisine tabi kılmaya çalışmasından dolayı, bunu bir türlü başaramamıştır. Bu durum aşılmalı ve bu özneler tarihsel buluşmanın içinde yer almalıdır.

Ülkenin içinde bulunduğu tıkanmışlık halinden en çok etkilenen gençlik kesiminin mücadelesi de zaman zaman yükselen ivmesine rağmen geçmişe öykünmenin ötesine taşınamamıştır. Bunun sorumlusu gençler değil, solun mevcut zaaflarıdır. Bu tarihsel buluşmanın hayatta karşılığını bulabilmesi ve geleceğe taşınabilmesi için gençlik mücadelesiyle de gelişmesi gerekmektedir.

BİRLİĞİN HARCI: EMEK HAREKETİNİN BÜTÜNLEŞTİRİCİ TALEPLERİ

Tarihsel buluşmayı tüm bu kesimlerle gerçekleştirmek için, kimi farklılıkların yaratacağı sorunları en aza indirecek yolların bulunması gerekiyor. Bunun için en önemli zemin ise toplumsal sorunlar karşısında gelişen hareketler ve emek hareketinin bütünleştirici talepleridir. Bu alanda atılacak doğru adımlar, Türkiye solunun, sıkıntısını çektiği ve son derece yaşamsal bir konu olan emek hareketi ve toplumsal hareketler ile yeterince bütünleşememe sorununun da aşılması imkanlarını yaratacağı gibi, seçeneksizlik nedeniyle bugüne kadar statükocu yapıların peşinden giden, sosyal haklardan, barış, özgürlük ve demokrasiden yana, yüzü sola dönük olan sosyal demokrat kesimleri de buluşmaya çekecektir. Bu bütünleşmenin sağlanması ve bu kesimlerin buluşmada yer alması solun toplumsallaşması bakımından vazgeçilmez bir önem taşımaktadır.

Yeni bir sol merkez yaratmak için çaba harcayan tüm kesimlerin öncelikle fark etmesi gereken nokta şudur. Sokaklarda olmak, alanları doldurmak, haklarımızı korumak için direnişler örgütlemek olmazsa olmaz görevlerimizdir, ama 1980’ler sonrası tarihimiz bütün bunların yetersizliğini açıkça göstermektedir. Bugüne kadar yapılan sol güç birliği denemeleri esas olarak muhalif olunan noktalarda ortaklaşma üzerine kurulmuştur.

Solun başarılı olabilmek için bu kısırlıktan kurtulması zorunludur. Yeni bir sol merkezi kurmanın, yeniden toplumsal ve siyasal güç olabilmenin yolu, neo liberalizmin verdiğinden başka bir hayatın mümkün olduğunu gösterebilecek bir öneriler manzumesini, yani inandırıcı bir asgari programı oluşturmaktan geçmektedir.

Böyle bir asgari program bize farklı toplumsal kesimlere ulaşma olanağı vererek;
– Sosyal ve sendikal haklara, eşitlik konularına önem veren;
– Kuralsız ekonomi ve kayıt dışı üretim, işsizlik, ağır kadın ve çocuk emeği sömürüsü, yoksulluk ve ekolojik tahribat gibi konularda tavır alan;
– Laikliği savunmak için demokrasiden vazgeçilebileceğini ileri sürmeyen;
– Kürt sorununda yaşanan şiddete karşı çıkarken, milliyetçi savrulmaya uğramayan;
– siyasal mücadele düzlemini laiklik-şeriat ikilemi üzerinden değil, yoksulluk ve eşitsizlik, demokrasi ve özgürlük üzerinden kuran;
– 12 Eylül rejiminin Anayasası’na açık seçik bağlılık bildirmeyen, sol ile bağlarını güçlendirmek isteyenler ile buluşmanın yollarını açacaktır.

ÖDP: BİRİKİM VE ÇÖZÜMSÜZLÜK BİR ARADA

Solun bu süreçten kendini yenileyerek ve yeni bir merkez oluşturarak çıkmasının önündeki tek engel olarak kendisi gözükmektedir. Hayattan kopuk, kılı kırk yaran sözüm ona ideolojik tartışmaların boğucu iklimine, içi doldurulmamış hamasi eleştirilere, geleneksel solun kısır çekişmelerine teslim olmazsak ve kendi iç dünyamızın hasımlarıyla uğraşmaktan çok çözüme odaklanmayı başarabilirsek, toplumsal mücadelenin ivmesinin tahmin edemeyeceğimiz kadar hızlanacağını şaşırarak da olsa göreceğiz.

ÖDP böyle bir yapının ortaya çıkması, bunun emek örgütlerinden kadınlara ve gençlere, tüm toplumsal hareketlere kadar yaygınlaştırılması, bütün ülke çapında ayaklarının oluşturulması için önemli rol oynayabilecek birikime, devrimci mücadelenin mirasına sahip bir partidir. Bu onun kuruluşundan beri geliştirmiş olduğu politikalarına ve kültürüne son derece uygun ve 13 yıllık hayatı boyunca birçok kez başardığı bir şeydir.

ÖDP, sol politikanın belirleyici unsurlarından birisidir. Sadece kendini örgütlemekten değil, Türkiye’de solun güçlenmesi ve büyümesinden de sorumludur. Bugün solun içinde bulunduğu tıkanma ve tükenme, solun ateşini sönük hale getirmiştir.

Ancak bunca yılın devrimci mücadelesinin kolay ve boşa geçmediğini, solun biriktirdiklerinin bu ateşi harlayacağını biliyoruz. Doğru, samimi ve güvenilir bir proje olduğunda, kişiler kendilerini kapsanmış hissettiğinde ve ön acıcı politikalar üretildiğinde, sol güçlenecek, hayat değişecektir. 22 Temmuz seçimlerinde İstanbul Kadıköy’de yürütülen çalışma bize bunun net bir örneğini göstermiştir.

Ne var ki, partimizin içinde bulunduğu öznel durumun böylesi bir hamlenin güçlü bir biçimde gerçekleştirilmesi önünde ciddi bir engel teşkil ettiği biliniyor. Parti kongre ve konferanslarında bu hedeflere dönük siyasal kararlar alınmış olmasına karşın, ÖDP’nin temel hedeflerine, kuruluş amaçlarına ve programatik yönelimlerine yabancılaşmış kimi eğilimler parti içerisinde şu ya da bu düzeyde karşılık bulabiliyor.

Mücadelenin gerçek ihtiyaçlarından değil, öznel konsolidasyon çabalarından kaynaklanan; siyasetin bugün önümüze çıkardığı sorunlara karşı bir çözüm arayışından değil, kimi güvensizlik ve kuşkulardan beslenen politik pozisyon alışlar kendisini ÖDP içinde, ancak ÖDP’ye ve birikimine yabancılaşmış bir grup olarak örgütleyebiliyor.

Kimi zaman tarihsel aidiyetlere bağlı olarak geçmiş mücadelelerin bir damarının ideolojik, politik yaklaşımları ve çalışma tarzı yüceltilirken, kimi zaman siyasal mücadelenin bütünselliğini göz ardı eden tavan-taban tartışmalarının içinden çıkılamaz labirentlerinde sıkışıp kalınıyor.

Oysa yukarıda da değinildiği gibi, tarihsel deneyler son derece önemli ve yol gösterici olmakla beraber bugünün ihtiyaçlarına cevap vermekten uzaktır. Siyasal mücadelenin, içinde yaşanılan dönemin öne çıkardığı sorunlar etrafında ve hayatın her alanında sürdürülmesi gerekir. Bu bütünlüğün gözden çıkarılması, çalışma tarzı ve örgütlenme anlayışına yanlış vurguların hakim olması mücadeleyi parçalarına ayrıştır, eşgüdümü yok eder.

Emek hareketinin bugün yaşadığı sıkıntıların, gençlik mücadelesinin on yıllardır örgütlenemiyor olmasının ardında yatan nedenlerden birisi de budur. Bu anlayışların son tahlilde ulaşacağı yer kendiliğindencilik ve sivil toplumculuk olacaktır. Tekil eylemlerde, mücadelelerde ortaya konulacak hiç bir militan ve devrimci tutum bu sonucu engelleyemez. ÖDP’nin bugün hepimiz tarafından eleştirilen örgütsel ve politik zaaflarının ortaya çıkmasında bu anlayışların rolü yadsınamayacak boyuttadır.

Bu durumun yarattığı olumsuz sonuçlar, ÖDP’nin yüz yüze olduğu siyasal sorumlulukların gereğini yerine getirememesine neden olmakta, partimizi solu büyütecek bir siyasal ve toplumsal sürecin inşasında inisiyatif almak yerine, siyasetsizliğe mahkum etmektedir. Bu tablo karşısında, Özgürlük ve Dayanışma Partisi içerisinde özgürlükçü sosyalizme inananlar tarihsel bir sorumlulukla yüz yüzedir.

Ya bu tabloyu kabullenecek, alışkanlıklarımızla bu içe kapalı hayatı sürdürmeye devam edeceğiz ya da bu çemberi kıracağız.

BU ÇEMBERİ KIRMAK MÜMKÜN!
BAŞKA BİR SİYASET MÜMKÜN!

Partimizin ve solun içinde bulunduğu daralmayı aşmak, küreselleşme mağdurlarının, işsizlerin, emekçilerin, kırsal kesimdeki çiftçi ve üreticilerin, işçilerin ve tüm ücretli çalışanların, emeklilerin, kadın ve gençlerin gerçek temsilcisi olabilecek bir toplumsal güç yaratabilmek için bu tabloyu tersine çevirmek, çemberi kırmak zorundayız.

– Kadınların ve gençlerin sol politikadaki güçlerinin artması gerektiğini,
– Sendikal mücadelenin ve işçi örgütlenmelerinin güçlenmesi gerektiğini,
– Sosyal haklar mücadelesinin yükseltilmesinin, özellikle Türkiye’de uygulanmaya başlanan politikalara karşı büyük güçlü ve etkili çıkışların örgütlenmesinin kaçınılmaz olduğunu görüyoruz.
– Gençlerin ve geleceğin özgürleşmesi mücadelesinde meşalenin daima büyüyerek sürmesi gerektiğini söylüyoruz.
– Kürt sorununun içine girdiği yalnızlığa ve çözümsüzlüğe, linç girişimlerine karşı bir politikayı geliştirmek, birarada yaşam ve birarada mücadele için var gücümüzle uğraşmak gerektiğini görüyoruz.
– Partimizin kuruluş amaçlarına, programatik hedeflerine, kongre ve konferans kararlarına, siyasal müktesebatına ve temel siyasi yönelimlerine sahip çıkmak, örgütlenmek ve partimizin ve solun içinde bulunduğu sıkışmışlık haline müdahale etmek zorundayız.

Özgürlükçü Solcular, ülke ve dünyadaki gelişmelerin önlerine koyduğu bu göreve talip olarak, bu görevin gereklerini yerine getirirken, yeni bir sol ütopyayı da inşa etmek zorundadırlar. Biz Özgürlükçü Solcular, ÖDP’nin bu görevi tereddütsüz üstlenmesini, tüm örgütü, üye ve dostlarıyla birlikte bu görev etrafında seferber etmesi gerektiğine inanıyoruz. Parti konferansı ve PM kararları da bu yolun tutulması gerektiğini göstermektedir. Kendi duvarlarımızı yıkmalı, hayatın içinde yer tutmalı, onu dönüştürmek için mücadele etmeliyiz.

ÖDP, kendisini ortaya çıkaran tarihsel birikimlerin farkında olarak, o birikimleri aşmak ve bugünün ihtiyaçlarına yanıt vermek zorundadır.

Kendi dışındaki her şeye şüpheyle bakan, partinin kolektif aklının yerine kendi fanusunda üretilen kararları koyan, eleştiriye tahammülsüz, her türlü arayışı ‘devrimci’ çizgiden sapma olarak gören, alanların özgüllüğü gerekçesiyle kendi iç iktidarlarını sürdürmeye çalışan bir zihniyetle bunu başarmak mümkün değildir.

Bugün ÖDP içindekiler de dahil olmak üzere tüm sosyalistlerin, devrimcilerin, solcuların kısacası sermaye egemenliğini değil, emek egemen bir demokrasiyi savunanların farkına varması gereken gerçek budur.

Şimdi hayatın her alanında olduğu gibi sol içinde de yenilenme ve devrim zamanı. Bırakalım, güneş içeri girsin!

ÖZGÜRLÜKÇÜ SOLCULAR

Paylaş

Yorum yapın

Please enter your comment!
Please enter your name here