Anasayfa Kadın Türkiye Nüfus ve Sağlık Araştırmaları Raporunda Öne Çıkan Bulgular

Türkiye Nüfus ve Sağlık Araştırmaları Raporunda Öne Çıkan Bulgular

Paylaş

Türkiye Nüfus ve Sağlık Araştırmaları (TNSA), ülke genelinde sağlık ile ilgili konular ağırlıklı olmak üzere birçok konuda araştırma verileri üretiyor. TNSA 2013, Türkiye’de 1968 yılından beri her beş yılda bir Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü (HÜNEE) tarafından yürütülen araştırmaların onuncusu, ayrıca uluslararası düzeyde yürütülen Nüfus ve Sağlık Araştırmaları programı içinde gerçekleştirilen beşinci araştırmadır.
TNSA-2013’te 11,794 hanehalkı ve 15-49 yaş arasında toplam 9,746 kadınla görüşmeler yapıldı. TNSA 2013 verileri, bakılan, odaklanan konulara göre de farklılık gösteren çok zengin veriler içermekte. Biz de, kadınlar açısından önemli bulduğumuz verileri öne çıkan başlıklar altında özetleyip yorumlamaya çalıştık.

Doğurganlık

Türkiye’de 1978’den beri hem doğurganlık hızı, hem de örüntüsü değişmekte. 1970’lerin sonunda 4 doğumun üzerinde olan toplam doğurganlık hızı, 1980’lerin sonunda 3 doğuma düşmüş; 1990’lı yıllarda ise 2.6 doğum düzeyinde durağanlaşmış. Bu durağanlık, son 10 yılda tekrar bir azalma eğilimine dönüşmüş, TNSA-2008 döneminde doğurganlık 2.16 düzeyine kadar gerilemiş. Her ne kadar, TNSA- 2013’de doğurganlık hızı 2.26 olarak bulunmuşsa da, bu hız TNSA-2008’de elde edilen 2.16 değerinden çok az yüksek (istatistiksel olarak farklı değil). Bu durum, Türkiye’de doğurganlıktaki azalma eğiliminin durduğunu gösteriyor. Ancak daha uzun dönemli bir karşılaştırma yapıldığında, Türkiye’de son otuz beş yılda, yani 1978-2013 döneminde, toplam doğurganlık hızının belirgin bir şekilde düşerek, yaklaşık olarak yarı yarıya azaldığı görülüyor.

Erken annelik

TNSA-2013 sonuçlarına göre, kadınların neredeyse yüzde 5’i daha ergenlik dönemindeyken çocuk doğurmaya başlıyor. TNSA-2008’den bu yana çocuk sahibi olmaya başlayan ergenlerin oranında yüzde 6’dan yüzde 5’e bir düşüş görülüyor. Ancak ergenlik dönemde çocuk doğurmaya başlayan kadınların yüzdesi 18 yaşından sonra keskin bir şekilde artıyor. Çocuk doğurma davranışı 17 yaşından önce nadirken, 19 yaşındaki kadınların yüzde 16’sı anne olmuş veya ilk çocuğuna gebe. Kırsal alanda ergen yaşta çocuk sahibi olma kente göre daha sık görülen bir davranış (sırası ile yüzde 6 ve yüzde 4) ve bölgesel farklılıklar mevcut; Batı’da yüzde 3 olan bu oran Güney, Orta ve Doğu’da yüzde 6 ve daha fazla.

Gebelikten koruyucu yöntemlerin temini

Tüplerin bağlanması, hap ve kondom gibi modern yöntemlerini kullananlar için kamu sektörünün payının, TNSA-2008 ve TNSA-2013 arasındaki beş yıllık dönemde azaldığı görülüyor. Diğer taraftan, kondomun temin edildiği dükkân ve market gibi kaynakların payı ikiye katlanarak yüzde 13’den yüzde 20‘ye çıkmış.

Bu veriler, sağlıktaki özelleştirme ve doğurmanın teşvik edildiği politikalar sonucu gebelikten koruyucu hizmet veren aile sağlığı merkezlerinin işlevsizleştirilmelerine, kapatılmalarına ve hizmetin kamusal olmaktan çıkarılmasına işaret ediyor.

Gebelikten koruyucu yöntem kullanımı

Genel olarak, modern yöntem kullanım düzeyi belirgin bir biçimde artarak 1993 yılında yüzde 35’den 2013 yılında yüzde 47’ye ulaşmış. Son iki TNSA döneminde, aile planlaması yöntemlerinin kullanım yüzdesi artmaya devam etmiş ancak artış hızı azalmış. Son 20 yılda gözlenen genel artışın büyük bir kısmı, kondomun ve tüp bağlamanın daha çok kullanılmasından kaynaklanıyor. 1993 yılından bu yana hap kullanımı neredeyse yüzde 5 düzeyinde sabit kalırken, rahim içi araç (spiral) yüzde 19’dan yüzde 17 seviyesine gerilemiş. Geleneksel bir yöntem olan geri çekme yönteminin yaygınlığı ise bu dönemde belirgin bir değişim göstermemiş ve son 20 yılda geri çekme yöntemi her 4 evli çiftten biri tarafından kullanılmış.

Görüşme yapılan tüm kadınlar ile halen evli kadınlar karşılaştırıldığında, herhangi bir modern yöntemin (yüzde 77) veya geleneksel yöntemin (yüzde 66) kullanılmış olması halen evli kadınlar arasında, tüm kadınlara kıyasla daha yüksek (yüzde 56 ve yüzde 47). Halen evli kadınlar tarafından en fazla kullanılmış olan yöntemler, geri çekme (yüzde 64), kondom (yüzde 46), rahim içi araç (yüzde 39) ve hap (yüzde 31).

İsteyerek düşükler

İsteyerek yapılan düşüklerin önemli bir bölümü (yüzde 63) genellikle gebeliğin ilk ayında gerçekleşiyor. İsteyerek yapılan düşüklerde özel sektörden hizmet almak tercih ediliyor (yüzde 62). İstemli düşük sonrasındaki ilk ayda kadınların yüzde 48’sinin yöntem kullanmamış olması ve yüzde 14’ünün de geri çekme kullanması, isteyerek düşük sonrası aile planlamasına ilişkin danışmanlık hizmeti vermenin gereksinimine dikkati çekiyor.

TNSA-2013’ten önceki beş yıllık dönemde; 100 gebelikten 14’ü kendiliğinden düşükle, 100 gebelikten 5’i isteyerek düşükle ve 100 gebelikten 1’i de ölü doğumla sonuçlanmış. Genel olarak bakıldığında, araştırmaların kapsadığı 20 yıllık dönemde isteyerek düşük düzeyinde önemli bir azalma görülüyor. 1993 araştırmasında yüzde 18 olan isteyerek düşük yapma oranı, 2013 araştırmasında yüzde 5’e gerilemiş.

Doğum kontrol yöntemlerinin kullanımındaki artışla birlikte okunduğunda, bu gerileme kürtaja erişimin önündeki engellerle açıklanabilir.

TNSA-2013’te kentsel ve kırsal yerleşim yerlerinde isteyerek düşük düzeyleri sırasıyla 100 gebelikte yüzde 5 ve yüzde 3. Kentsel alanlardaki isteyerek düşük düzeyinin TNSA-1993 sonucu ile (100 gebelikte 21) kıyaslandığında dörtte birine kadar azaldığı görülüyor. Benzer şekilde, TNSA-2013’te kırsal alanlar için gözlenen düzey TNSA-1993’ten oldukça düşük (sırasıyla 100 gebelikte 12 ve 3). Bölgeler arasında en yüksek isteyerek düşük düzeyi Batı bölgesinde (100 gebelikte 7), en düşük isteyerek düşük düzeyi ise Doğu bölgesinde (100 gebelikte 3) gözleniyor. Zaman içindeki düşüşler en çok Batı, Güney ve Orta bölgelerde belirgin.

Diğer temel özellikler için gözlendiği gibi, tüm eğitim ve refah düzeyi alt gruplarında isteyerek düşükler azalmış. Bulgular kadınların neredeyse yarısının (yüzde 48) isteyerek düşük sonrası yöntem kullanmadığını gösteriyor. Yüzde 17 ile kondom, yüzde 6 ile rahim içi araç, yüzde 4 ile de doğum kontrol hapı isteyerek düşükle sonlanan gebeliğin öncesinde kullanılan yöntemler arasında yer alıyor.
Her on kadının dördü (yüzde 40) isteyerek düşüğe kendisi ve eşiyle birlikte karar verdiklerini beyan etmiş; kadınların yüzde 37’si ise bir doktorun önerisiyle gebeliklerinin sonlandırıldığını belirtmiş. Kadınların daha az bir kısmı isteyerek düşüğe kendileri karar vermiş (yüzde 17). Eşlerinin kararıyla gebeliği sonlandıran kadınların oranı yüzde 3.

Kadınların büyük çoğunluğu (yüzde 62) isteyerek düşüğün özel doktor muayenehanesinde, özel hastanede/klinikte gerçekleştiğini belirtmiş. Kadınların yalnızca yüzde 34’ü son isteyerek düşükleri için kamu sektörü hizmetlerinden yararlanmış.

İsteyerek düşüklerin daha çok özel merkezlerde veya muayenehanelerde yapılması, devlet hastanelerindeki kürtaj engellerinden kaynaklı olarak yorumlanabilir. Kadınların %48 inin düşük sonrası korunma yöntemi kullanmamaları da gebeliği önleyici yöntemlere kamuda ve kamu dışında ulaşma zorluğunu gösteriyor.

İdeal çocuk sayısı

Hiç çocuğu olmayan kadınlar dışında, gerçekte sahip olunan çocuk sayısı ile ideal çocuk sayısı arasında doğrusal bir ilişki olduğu ortaya çıkıyor. Cevaplayıcıların yüzde 40’ı iki çocuğu ideal sayı olarak ifade ederken, kadınların sadece yüzde 25’i dört ve daha fazla sayıda çocuğu ideal olarak görüyor. Ortalama ideal çocuk sayısı tüm kadınlar, evlenmiş ve halen evli kadınlar için sırasıyla 2.7, 2.8 ve 2.9. Dört veya daha fazla çocuğu olan kadınlarda ortalama ideal çocuk sayısı 3.7 iken bu sayı hiç çocuğu olmayan veya bir çocuğa sahip kadınlarda 2.5. Evli kadınlar arasında, ortalama ideal çocuk sayısı önceki araştırmalara nazaran bir miktar artmış (TNSA-1993’te 2.4, TNSA-1998, TNSA-2003 ve TNSA-2008’de 2.5, TNSA-2013’te 2.9). Ayrıca, ortalama ideal çocuk sayısı eğitim ve refah düzeyi ile ters yönde ilişkili; hiç eğitimi olmayan veya ilköğretimi tamamlamamış kadınlarla lise veya üzeri eğitim almış kadınların ideal çocuk sayıları arasında yaklaşık 1 çocuk fark var.

Doğum teşviklerine rağmen kadınların sadece %25 inin dört veya fazla çocuk istemeleri, güvenli korunma yöntemlerine ve sağlıklı düşük yapabilecekleri merkezlere ihtiyacın sürdüğünü gösteriyor.

Kadın İstihdamını Etkileyen Faktörler

Kırsal alandaki kadınların yüzde 75’i ve kentsel alandaki kadınların yüzde 9’u tarım sektöründe çalışırken, kentsel alandaki kadınların yüzde 74’ü ve kırsal alandaki kadınların yüzde 20’si hizmet sektöründe çalışmakta. Çalışan kadınların yüzde 88’i özel sektörde, yüzde 12’si ise kamu sektöründe çalışıyor. Kamu sektöründeki kadın istihdamı, Batı Anadolu ve Orta Anadolu bölgelerinde yaşayanlarda (sırasıyla yüzde 23 ve 22), lise ve üzeri eğitime sahip olanlarda (yüzde 28) ve hanehalkı refah düzeyinin en yüksek kategorisinde yer alan kadınlarda en yüksek düzeyde ( yüzde 28 ). Çalışan kadınların yüzde 54’ü düzenli veya geçici olarak ücretli işçiyken, yüzde 11’i de devlet memuru.

Çalışan kadınların yaklaşık beşte biri ücretsiz aile işçisi iken, yüzde 14’ü kendi hesabına çalışıyor. TNSA-2008’den bu yana ücretli işlerde çalışan kadınların sayısı artmış, ancak işveren kadınların sayısı aynı seviyede seyrediyor (yalnızca yüzde 2).

Devlet memuru kadınların oranındaki belirgin azlık, kadınların daha çok özel sektörde, yarı zamanlı, geçici işlerde çalışmasının bir göstereni olarak yorumlanabilir. Kendi hesabına ve işveren olarak çalışan kadınların yüzdesinin düşük oluşunu ise kadınların ikincil konumlarının bir göstergesi olarak değerlendirmek yanlış olmayacaktır.

Ücretli işçi veya maaşlı memur istihdamı, eğitim ve hanehalkı refah düzeyi ile ilgili. Kadınların yarısı çalışırken bir sosyal güvenlik kapsamı içinde değil. Yüzde 49 ile en yüksek sosyal güvence kapsamı SGK. Özel sigorta kapsamı ise oldukça kısıtlıdır (yüzde 1’den daha az).

Çalışmamanın temel nedenini, kadınların yüzde 22’si ev kadını olmak, yüzde 19’u çocuk bakmak ve yüzde 17’si öğrenci olmak şeklinde belirtiyor. Kadınların yüzde 15’i eşlerinin ya da ailelerinin çalışmalarına izin vermediğinisöylerken, yüzde 8’i de çalışmaya ihtiyacı olmadığını beyan etmiş.

Araştırma bulguları kadınların yüzde 25’inin evlendiklerinde işten ayrıldıklarına işaret ediyor. Evlilik nedeniyle işten ayrılma 25-29 yaş grubundaki kadınlarda ve eğitim düzeyi düşük kadınlarda daha fazla. Araştırma sonuçlarına göre gebelik veya çocuk bakımı nedeniyle işten ayrılan kadınların oranı yüzde 14.

Bu oranlar kadınların asli görevlerinin ev işi ve çocuk bakmak olarak değerlendirildiğini gösteriyor.

Çalışan Kadınlarda Çocuk Bakımı

Araştırmanın yapıldığı tarihte çalışan kadınların yüzde 30’unun ise 6 yaşından küçük bir ya da daha fazla çocuğu bulunuyor; bu nedenle çocuk bakımı bu kadınlar için işgücüne katılım açısından önemli bir konu. 6 yaşından küçük en az bir çocuğa sahip halen çalışan kadınların çocuklarının bakımından öncelikli olarak sorumlu olan kişilerin ilk sırasında aile üyeleri (anne dâhil) başta geliyor. Çocuklarına kendileri bakan annelerin oranı yüzde 27 olup, bu durum annelerin çocuklarını ya beraberlerinde işe götürdüklerini ya da işlerini evde yaptıklarını gösteriyor. Anneleri çalışan 6 yaşından küçük çocukların bakımından temel olarak büyükanneler sorumlu; annelerin yüzde 16’sı çocukların bakımından kayınvalidelerin, yüzde 16’sı ise kendi annelerinin sorumlu olduğunu belirtmiş. Ayrıca, ailenin diğer üyeleri (kız çocuk, erkek çocuk, diğer akrabalar) tarafından bakılan çocukların oranı da yüzde 13. Araştırma sonuçlarına göre yuvaya/kreşe giden çocukların oranı iki araştırma arasında (TNSA-2008 ve TNSA-2013) yüzde 7’den yüzde 15’e yükselmiş.

Bu oranlar kadınların sırtındaki bakım emeği yükünün sürdüğünü gösterse de, kreş kullanımının artmış olması istihdama katılan ya da işten ayrılmayı düşünmeyen kadın sayısının da artışta olduğu biçiminde yorumlanabilir.

Kadınların Fiziksel Şiddete Yönelik Tutumları ve Kadınları Kontrol Etmeye Yönelik Davranışlar

TNSA-2013 raporu, kadına yönelik aile içi şiddetin insan hakları ihlallerinden biri olduğunun altını çiziyor. Aile içi şiddete tolerans gösterilmesi ve şiddete maruz kalınmasının, kadınların güçlenmesinde ve sosyal hayatın her alanında kadının özerkliğinin önünde önemli bir engel teşkil ettiğini ve bu durumun, kadının sağlığına, sağlık arama davranışına ve çocuklarının sağlığına yönelik olumsuz sonuçları olduğunu belirtiyor. Araştırmada kadınlara bir erkeğin eşine fiziksel şiddet uygulamasını doğru bulup bulmadıklarına ilişkin bazı durumlar sorulmuş: “kadın yemeği yaktığında”, “kadın eşine karşılık verdiğinde”, “kadın çocukları ihmal ettiğinde”, “kadın cinsel ilişkiyi reddettiğinde” ve “kadın eşine haber vermeden çıkarsa”. Ülke genelinde, TNSA-2008’den bu yana geçen sürede, fiziksel şiddet yaşanmasına ilişkin en az bir nedeni kabul eden kadınların oranı yüzde 25’ten yüzde 13’e düşmüştür. Kadınların çocukları ihmal etmesi veya eşine karşılık vermesi (sırasıyla yüzde 9 ve yüzde 6) gibi belirli durumlar için, fiziksel şiddetin doğru bulunma oranı daha yüksek. Ancak, kadının yemeği yakması halinde fiziksel şiddet uygulanması çok az kadın tarafından doğru bulunuyor (yüzde 1). Gerek kentte gerekse kırda yaşayan kadınlar arasında, “çocukları ihmal etme” fiziksel şiddet için en çok kabul edilen nedeni.

TNSA-2013’te evli ve evlilik planı olan kadınlara, (son) eşleri ve birlikte oldukları kişi ile ilişkilerinde kadının davranışlarını kontrol etmeye yönelik bazı davranışları yaşayıp yaşamadıkları da sorulmuş. Sorulan davranışlar, “kadının, kadın arkadaşlarıyla görüşmesini engellemek”, “kadının kendi ailesiyle görüşmesini sınırlamak”, “kadının her zaman nerede olduğunu bilmek istemek”, “para konusunda güvensizlik” ve “sadakatsiz olmakla suçlamak”. Kadını kontrol etmeye yönelik davranışlar arasında en sık yaşanan durumların, kadının nerede olduğunun eş tarafından bilinmek istenmesi ve kadın arkadaşları ile görüşmesinin eş tarafından engellemesi olduğu ortaya çıkmış (sırasıyla yüzde 33 ve yüzde 9).

Kadınların yüzde 39’u, kontrol edici bu davranışlardan en az birinin eşleri veya birlikte oldukları kişi tarafından uygulandığını belirtmiş. Kontrol etmeye yönelik pek çok davranışın uygulanma yüzdesinin genellikle kadınların yaşlarının artmasıyla birlikte azaldığı görülüyor. Bu davranışların yaşanma yüzdesi evlenmemiş ve boşanmış/ayrı yaşayan kadınlar arasında evli kadınlardan daha yüksek. Kırsal alanlarda yaşayan kadınların yüzde 24’ü belirtilen durumların en az biri için kadının eşi tarafından fiziksel şiddete maruz kalmasıyla sonuçlanırken, bu oran kentlerde yaşayan kadınlar için yüzde 11.
TNSA 2013 verileri arasındaki en çarpıcı sonuçlardan biri; 2008 den bu yana kendilerine uygulanan fiziksel şiddet nedenlerinden en az birini kabul eden kadın oranının %25 den % 13 e düşmüş olması.

Bu sonuç, kadınların güçlendiğini ve feminist mücadelenin rolünü göstermesi açısından dikkate değer.

Kararlarda kadınların rolü

Araştırmada evli kadınlara evliliğe kimin karar verdiği sorusu yöneltilmiş. Kadınların yüzde 49’u evliliğe eşleriyle birlikte karar verdiklerini belirtmiş. Kadınların karar sürecinde etkin olduğu evliliklerin yüzdesi, aileler tarafından kararlaştırılan ve kendilerinin onayının alınmış olduğu evlilikler de dâhil edildiğinde yüzde 88’e çıkıyor. Araştırma bulguları ayrıca boşanma kararının çoğunlukla kadın tarafından alınmış olduğunu gösteriyor (yüzde 49). Boşanma kararının eş ile birlikte alındığı durumlar ise yüzde 30.

Boşanma kararlarını kendileri alan kadınların yüksek yüzdesi koca/aile baskısına ya da şiddetine katlanmayıp, ev dışına çıkmayı tercih eden kadınların sayısında artış olduğu şeklinde yorumlanabilir.

Raporun tamamı için: http://www.hips.hacettepe.edu.tr/TNSA_2013_ana_rapor.pdf.

Paylaş

Yorum yapın

Please enter your comment!
Please enter your name here